Bugün Kanaltürk’ün başına gelenler, Türkiye’de oyuncular ve rollerin değiştiğini, ama oyunun aynı kaldığını gösteriyor. Bir zamanlar sistemin dışında duran İslamcılar, kimilerine göre değişerek, kimilerine göreyse takiyye yaparak merkeze taşındılar, başrol oyuncusu oldular. Düne kadar iktidarın nimetlerinden istifade eden “laikliği koruma” iddiasındakilerin çoğuysa sistemin dışında kaldı ya da itildiler, yani birer figüran haline geldiler. Senaryoysa aynı: İktidarda olanlar, her yola başvurarak muhalefeti etkisizleştirmek ve teksesli bir ülke yaratmak istiyorlar. Halbuki yükselen bir toplumsal ve siyasal hareketi önlemede baskı, sindirme, şantaj, psikolojik yıldırma, dezenformasyon gibi yöntemler genellikle bir işe yaramaz, hatta tam tersine onun önünü daha da açar. Örneğin bu iş yalan dolanla olsaydı bugün AKP tek başına iktidara gelemez, bu kadar süre orada kalamaz ve hâlâ birinci parti olamazdı. Ya da şöyle soralım: Recep Tayyip Erdoğan, şiir okuduğu hapse girmese bu kadar popüler olabilir miydi? Veya Anayasa Mahkemesi RP’den sonra FP’yi de sudan bahanelerle kapatmış olmasa AKP, en azından bu kadar erken ortaya çıkabilir miydi?Kısacası, AKP hükümeti kendi serüvenine baksa Kanaltürk’e böyle davranmaya kalkmazdı diye düşünebilirz. Ama kendisi de “fikir suçlusu” olan Başbakan Erdoğan’ın yazar ve çizerlere gösterdiği tahammülsüzlükten, hükümetin geçmişi farklı (ve yanlış) okuduğunu biliyorduk zaten. Oyuncular değişti, oyun aynıMuhakkak aralarında çok büyük farklar var, ama benzerlikleri de hiç yabana atmamak lazım. Günümüzdeki ulusalcı hareket birçok açıdan 1980 ortalarının İslami hareketini çağrıştırıyor. Yine “tepki” üzerine kurulu; yine gençler üzerinden yürüyen; yine çokparçalı olmasına rağmen rakipleri ve düşmanları tarafından yekpareymiş gibi algılanan; yine ana gövdesine değil de kollarına, uçlarına bakılan; yine anlamak değil de dışlanmak istenen bir hareket söz konusu.Geçmişte herhangi bir İslamcının yaptığı bir yanlış alabildiğine abartılarak tüm İslami harekete mal edilmek istenirdi, bugün aynı muameleye ulusalcılar maruz kalıyor. Dün İslami hareket sosyolojinin veya siyaset bilimin değil, kriminolojinin, yani suç bilimin alanına sokulmak istenirdi. Bugün de sürekli olarak ulusalcılara karşı güvenlik güçleri, savcılar, yargıçlar göreve çağrılıyor.Özellikle Fethullah Gülen cemaatine yakın medyanın ulusalcı hareket hakkında yaptığı yayınlar, 1980-90’lı yıllardaki Gülen aleyhtarı yayınların pabucunu dama atmak üzere. Örneğin geçmişte bu işlerin pirlerinden biri Tuncay Özkan’dı. Birtakım istihbarat raporlarını “araştırmacı gazetecilik” ürünleriymiş gibi, virgülüne bile dokunmadan yayınlar, böylece Gülen cemaatinin ve diğerlerinin ipliğini pazara çıkardığını düşünürdü. Zamanında onun suçladığı kişiler yine benzer raporlardan geniş ölçüde istifade ederek bu sefer Özkan’ı köşeye sıkıştırmaya çalışıyorlar.***Üstelik Türkiye’de hep “biz ve onlar” mantığı işliyor. Taraflar, kimsenin arada kalmasına izin vermiyor, “ya bizdensiniz, ya onlardan” diye dayatıyorlar.1990’da çıkan ilk kitabım Ayet ve Slogan’a İsmet Özel’in “İnsanlar hangi dünyaya kulak kesilmişlerse öbürüne sağır” dizeleriyle başlamıştım. Bu sağırlık halinin şiddetlenerek arttığını, herkesin temel hak ve özgürlükleri, demokrasiyi sadece kendisi için istediğini; mazlumların ellerine iktidar geçtiğinde kolaylıkla zalime dönüşebildiklerini görmek insanı kahrediyor.
Org. Yaşar Büyükanıt, hiç tartışmasız, son dönemin en dışa açık, lafını esirgemeyen Genelkurmay Başkanı. Daha göreve gelmeden “şahin” olduğu söyleniyordu. Şahin olsun olmasın, insanlarla çok kolay ilişki kurması ve samimi üslubu onu popüler kılıyor.İşte bazıları artan karizmasına bakıp onu “sivil komutan” olarak tarif etmeye çalışıyorlar. Dayanakları da 13 Şubat günü Washington Büyükelçiliği’nde yaptığı konuşma ve orada “artık korkularımızı bir kenara bırakalım” demiş olması. Bu konuşmayı Başbakan Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığına yeşil ışık ya da AKP’nin Irak Kürtlerine açılım arayışlarına destek olarak yorumlamaya çalışanlar üç gün sonraki basın toplantısıyla geri adım atmak zorunda kaldılar. Org. Büyükanıt PKK ve Irak Kürtleri hakkındaki son derece açık, net ve sert sözleriyle, kendisinden yeni bir Org. Hilmi Özkök çıkarmak isteyenleri (ki Org. Özkök’ün de ne kadar sivil olduğu ayrı bir tartışma konusudur) hayal kırıklığına uğrattı. Sonuçta o bir asker. Öyle kalmasında da bir mahsur yok. Esas sorun şu: Sistemi sivilleştirmeyen ya da sivilleştiremeyenler, tek çözüm olarak askerin sivilleşmesini dayatıyorlar. Bir de muhalefet Erdoğan’ın karşısına karizmatik bir lider çıkaramayınca AKP’den şu ya da bu nedenle memnun olmayanların önemli bir bölümü Org. Büyükanıt’ı (dolayısıyla TSK’yı) siyasi bir alternatif olarak görebiliyor. Akredite gazeteci Org. Büyükanıt’la birlikte, Genelkurmay’ın muhafazakar basının mensuplarına uyguladığı akreditasyon uygulamasıyla da tanıştım. Bazı meslektaşlarınızın içeri alınmadığı bir basın toplantısına katılmak hiç hoş değil. Duyduğum rahatsızlığı Org. Büyükanıt’a da ifade ettim. Bu uygulamanın basın mensupları arasında haksız rekabet yarattığını ve artık kaldırılması gerektiğini söyledim. “Bu konuyu görüşeceğiz” diye karşılık verdi.Umarım basın özgürlüğünün önündeki bu engel bir an önce kalkar. Kaldı ki Org. Büyükanıt Büyükelçilikteki resepsiyonda en renkli sohbetleri Yeni Şafak’tan Fehmi Koru ve Zaman’dan Ali Arslan’la yaptı. Bu iki meslektaşımızın yazılarını okuyan askerler de, buralardaki aşırı övgüyü gördükten sonra uygulamalarının ne kadar gereksiz olduğunu herhalde anlamışlardır. Yalnız bu konuda üç noktanın altını çizmekte yarar var:1) Beğenmediği yayın organı veya gazeteciye yasak koyan tek kurum TSK değil. Başbakan başta olmak üzere hükümetin de sık sık “havuç-sopa” stratejisi izlediğini biliyoruz. 2) Bazılarının sandığı gibi Amerikalı yöneticiler özellikle kendilerini eleştiren gazetecilere kapılarını açıyor değiller. Hele Bush döneminde ipin ucu iyice kaçmış durumda. Ayrıca ABD Dışişleri Bakanlığı Washington’daki Türk gazeteciler arasında alenen ayrımcılık yapıyor. Şahsen onların tercih ettiği gazetecilerden biri olmamaktan memnunum. Amerikalılarca gözetilen meslektaşlarımın bu durumdan şikayetçi olmamalarına da şaşırmıyorum.3) Fethullah Gülen cemaatine yakın yayın organları Genelkurmay’ın akreditasyon uygulamasından haklı olarak şikayetçiler. Fakat 21 yıldır Gülen’le röportaj yapabilmek için boşuna bekleyen biri olarak çifte standart yaptıklarını söyleme hakkım olduğunu düşünüyorum.***Köşelerin kurbanı akil adamlarCumartesi günü Vatan’da Can Ataklı, Erdoğan’ın Çankaya adayının Diyanet İşleri Başkanı Prof. Ali Bardakoğlu olduğunu yazdı. Olabilir, ama “son bir aydır çeşitli televizyon kanallarına çıkarak ‘çağdaş bir din adamı’ portresi çiziyor” cümlesiyle Prof. Bardakoğlu’nu hiç tanımadığını da itiraf etmiş oluyor. Hürriyet’te Ahmet Hakan da Devlet Bakanı Prof. Mehmet Aydın’ı, benzer bir şekilde, cumhurbaşkanı olabilmek için olduğundan farklı görünüp davranmakla suçlayabilmişti. Söz konusu iki şahsiyeti yıllardır tanıyan biri olarak bu değerlendirmeleri abartılı ve haksız buluyorum. Zaten Türkiye’de farklı kesimler tarafından benimsenebilen çok az şahsiyet var. Üstüne bu iki “akil adam” küstürmek veya pasifleştirmek Türkiye’nin hayrına olmayacaktır.
Org. Büyükanıt’ın Washington ziyaretini sadece Amerikalılar’la değil Türk kamuoyuyla, onun üzerinden de AKP hükümetiyle ilişki kurmanın, tartışmanın bir fırsatı olarak gördüğü anlaşılıyor. Salı akşamı Büyükelçilik’te yaptığı konuşma askerin dolaylı da olsa, hâlâ siyasette etkili olduğunun, olmak istediğinin bir kanıtıydı. Cuma akşamüstü gerçekleşen “gürül gürül” basın toplantısı da Türkiye’nin en acil gündem maddesinin PKK, dolayısıyla Kuzey Irak ve Irak Kürtleri olduğunu bir kere daha gösterdi. Daha önemlisi hükümetle asker arasında bu konuda çok temel yaklaşım farklılıkları olduğunu açıkça ortaya çıkardı. Org. Büyükanıt şöyle bir resim çizdi:1) Türkiye-Irak sınırının Irak tarafı tamamen PKK’ya bırakılmış durumda.2) Iraklı iki Kürt örgütü (KDP ve KYB) terörist olarak kabul etmedikleri PKK’ya tam destek veriyor.3) Bu örgütler son dönemde Türkiye aleyhine hasmane bir kampanya yürütüyorlar.4) PKK’yı uluslararası alanda siyasallaştırmaya yönelik yepyeni bir oyun sahnelenmek üzere.HÜKÜMETİN ARAYIŞLARIHükümet de Irak Kürtleri’ne kuşkulu ve mesafeli yaklaşıyor ama ne Başbakan Erdoğan, ne de Dışişleri Bakanı Gül bugüne kadar bu kadar sert ve bağlayıcı çıkışlar yapmadılar. Tam tersine Irak Kürtleri’yle diyalog oluşturmanın imkanlarını zorladılar. Gül’ün son Washington gezisinde de bu arayışın izlerini görmek mümkündü. Irak yönetiminin Kürt unsurlarıyla (Talabani, Zebari...) kurulan iyi ilişkilerin Kuzey’deki bölgesel Kürt yönetimine taşınması yolunda açık bir gayret vardı. Örneğin kulaklara çok yakında üst düzey bir temas gerçekleşeceği fısıldandı. Kuzey’deki bölgesel yönetimin başbakanı Neçirvan Barzani İstanbul’a geleceği ve burada Gül’le görüşeceği ileri sürülüyordu. Nitekim Erdoğan da Türkmenistan yolunda Irak Kürtlerini sevindiren ılımlı mesajlar verdi.Ne var ki Org. Büyükanıt daha Washington yolunda, uçakta Neçirvan Barzani hakkında çok sert ifadeler kullandı. Ardından Salı günü “dinamik güçler”in Türkiye’nin bölünmesine izin vermeyeceğini söyledi. Nihayet basın toplantısıyla noktayı koydu.NEÇİRVAN GELECEK Mİ?Org. Büyükanıt “Ben görüşmem, isteyen görüşsün” dedi ama bu o kadar kolay mı? Washington gezisi süresince Kürt sorununda çıtayı o kadar yükseğe çekti ki son dönemde kırmızı çizgileri pembeleştirme yolunda atılan adımları büyük ölçüde etkisizleştirdi. AKP hükümeti, tam seçim yılında bu çıtayı aşmak isteyecek, istese bile aşabilecek mi? Irak Kürtleri’ne yönelik açılım iradesi gösterebilecek mi? Bunlar hayati ve zor sorular. Öğrendiğimize göre Neçirvan Barzani ziyareti ertelenmiş. Kısa vadede benzer temasların olması imkansız değilse de epey zora benziyor. Peki Türkiye ne yapacak? Org. Büyükanıt’a şu soruyu sordum: “Irak’ın toprak bütünlüğünü savunuyor ve Iraklı Kürt gruplara güvenmiyorsunuz. Ama Irak’ın bütünlüğünün sembol makamı olan Cumhurbaşkanlığında Talabani oturuyor. Bu paradoks nasıl aşılacak?” Bir müddet duraksadı ve şu cevabı verdi: “İktidar olmak muktedir olmak demek değildir.” Ardından bir soru ekledi: “Açıklayıcı oldu mu?” Evet, hem de çok.
Org. Büyükanıt Washington’daki konuşmasını sivil kıyafette yaptı. “Bazı korkularımızın üstesinden gelmemiz lazım. Türkiye’yi bölmeye kimin gücü yeter?” diye “sivil” bir çıkış yaptı ama onun verdiği mesajların tümünü “sivil” olarak nitelemek abartı olur. Nitekim büyük ölçüde “Türk milleti” ve “Türk Ordusu” ndan ibaret bir Türkiye resmetti. Hükümet, TBMM gibi kurumlara hiçbir atıfta bulunmadı. Örneğin Dışişleri Bakanı Abdullah Gül’ün kendisinden birkaç gün önce yaptığı Washington ziyaretinden söz etmedi.Halbuki o da tıpkı Gül gibi Başkan Yardımcısı Dick Cheney ve Ulusal Güvenlik Danışmanı Stephen Hadley ile biraraya geldi. O da Gül gibi esas olarak Ermeni Soykırım Tasarısı ve Kuzey Irak konularını masaya yatırdı. Ancak çok farklı yaklaşımlarla karşı karşıyayız. Örneğin Gül, görüşmelerinde, Ermeni Tasarısı’nın geçmesi durumunda Türk-Amerikan hatta Türk-İsrail ilişkilerinin çok derin yara alacağını, hükümet olarak bunun önüne geçmelerinin zor olduğunu açık açık söyledi. Öyle ki birçok kez sözlerine “sakın şantaj olarak algılamayın ama...” diye başlamak zorunda kaldı. Org. Büyükanıt ise daha uçağa bindiği andan itibaren Tasarı’nın geçmesinin dünyanın sonu olmayacağını vurguladı. Özellikle ABD ile yapılan askeri ihalelerin bundan olumsuz etkilenmeyeceğinin işaretlerini verdi. Yine Org. Büyükanıt, Kuzey Irak’taki bölgesel Kürt yönetimine kuşkulu ve eleştirel yaklaşırken hükümet, bazı şartların oluşması durumunda Kuzey’deki reel durumu kabullenebileceğinin işaretlerini verdi. Kısacası devletin zirvesinde bu son derece hayati konularda ne ölçüde koordinasyon, uyum ve mutabakat olduğu çok açık değil.
Org. Büyükanıt’a “bazı mesajlar vereceğinizi biliyorduk, ancak açıkçası bu kadarını beklemiyorduk” dedim. Güldü ve “ben bunları ilk kez söylemiyorum ki! Mesela devir teslim törenindeki konuşmama bakın” dedi. Konuşmayı izleyen Türkiye’den gelen bazı köşe yazarları da benzer değerlendirmeler yaptılar. Yani “yeni bir şey yok”tu. Katılmıyorum. “Yeni” ve “tarihi” bir konuşmayla karşı karşıya olduğumuzu düşünüyorum. Nitekim konuşmayı izleyen birçok resmi ve sivil kişinin de benzer bir hissiyata sahip olduğunu gözledim. Mesela çok kişi “manşete neyi çıkaracaksınız?” diye sordu, çünkü bunun manşetlik bir konuşma olduğuna emindiler. Org. Büyükanıt daha önce benzer konuşmalar yapmış olabilir ama bu kez zaman ve mekan çok farklıydı. Onun konuşmasını “yeni” ve hatta “tarihi” kılan öğeleri sıralayacak olursak:1) Türk-Amerikan ilişkilerinin keskin bir viraja girdiği bir dönemde;2) Cumhurbaşkanlığı seçimlerine çok az bir süre kalmışken;3) Washington’da;4) Türk Büyükelçiliği’nde;5) Tamamen Türkler’den oluşan sivil bir topluluğa;6) Sivil kıyafetle konuştu.Org. Büyükanıt konuşmasını büyük ölçüde irticalen yaptı. “Sadece satırbaşlarını mı not almıştınız?” diye sordum. İç cebinden küçücük bir asker defteri çıkardı ve “o kadar bile değil, otelden çıkarken birkaç not aldım o kadar” diye iki-üç minik sayfa tutan el yazısı notları gösterdi.Ama belli ki bugünkü konuşmasına çok önceden epey hazırlanmıştı. Sonuçta ortaya yaklaşık 25 dakikalık ilginç ve çarpıcı bir konuşma çıktı. Konuşmanın grafiğini şöyle çizmemiz mümkün:1) Önce, “Cumhuriyet kurulduğundan bu yana bu kadar tehditle karşılaşmamıştık” diyerek Türkiye için epey karanlık bir tablo çizdi,2) Ardından Atatürk’ün Samsun’a çıkmaya hazırlandığı dönemin kötü koşullarını hatırlatıp yüreklere su serpti. 3) Nihayet herkesi ümitsizliği terk edip kendine güvenmeye davet etti.4) Türkiye’nin ne kadar büyük ve güçlü bir devlet olduğunu vurguladı ve bir Genelkurmay Başkanı’ndan beklenmeyecek ölçüde “sivil” bir çıkış yapıp “Bazı korkularımızın üstesinden gelmemiz lazım. Türkiye’yi bölmeye kimin gücü yeter?” dedi.5) Fakat hemen ardından gecenin en flaş sözlerini söyledi: “Türkiye’nin dinamik güçleri vardır. Türkiye’yi koruyan o dinamik güçler varolduğu sürece, o rüyayı görenler kabusla uyanacaklardır.” 6) Kısa bir süre sonra ise “Ben askerim ve diyorum ki kimse Türkiye’yi bölemez. Onu düşünenlere biz gerekeni yaparız. Kimseye Türkiye’yi böldürtmeyiz” diyerek “dinamik güçler” den asıl olarak neyi kastettiğini açmış oldu. (Konuşmasında sık sık Türk milletine duyduğu güveni dile getirdi ama devletin diğer kurumlarına, olumlu ya da olumsuz herhangi bir direkt atıfta bulunmadı.)7) Hemen ardından aynı yüksek tonda rejim konusuna girdi ama bunu fazla uzatmadı. “Ulu önder Atatürk’ün kurduğu cumhuriyet rejimiyle temel ilkeleriyle sonsuza kadar varolacaktır. Bunun aksini düşünen sapkınlar, sayıları az da olsa hüsrana uğrayacaklardır” cümlesi zaten her şeyi özetliyordu.8) Konuşmasının en duygusal ve kişisel bölümünde, geçen yıl Kara Kuvvetleri Komutanı iken yaptığı ziyaretin “ABD’den icazet aldı” diye yorumlanmasına duyduğu üzüntüyü dile getirdi. (Kendisine daha sonra “böyle diyen çok kişi oldu mu?” diye sordum. “Hayır, bir kişi çıktı, ama bunun bir zihniyeti yansıttığını biliyorum” cevabını verdi.)9) Ermeni Soykırımı Tasarısı hakkında beklenenden daha yumuşak ve serinkanlı değerlendirmeler yaptı. Tasarı’nın geçmesi halinde Türk-Amerikan ilişkilerinin çok kötü bir hal alacağına dair şantajvari sözler söylememeye azami özen gösterdi.Org. Büyükanıt konuşmasına, sık sık yaşanan alkışlara rağmen ara vermemeye özen gösterdi. Konuşma öncesi ve sonrasında ABD’de yaşayan Türkler’le uzun uzun sohbet etti, birlikte fotoğraflar çektirdi. Gazetecilere karşı da alabildiğine cömert olan Org. Büyükanıt hiçbir soruyu cevapsız bırakmadı.Kendisine, Genelkurmay Başkanı olmadan önce aleyhine yürütülen kampanyayı hatırlatıp “bu defter kapandı mı?” diye sordum. “Defter kapanmadı, ama zaten o söylenenlere kimse inanmadı” dedi. “Peki bunun sorumlularıyla hesaplaşacak mısınız?” diye üstelediğimde bir müddet durdu ve “merak etmeyin, Türk milleti neyin ne olduğunu biliyor” cevabını verdi.
Çok kritik bir zamanda ABD’ye gelen Dışişleri Bakanı Abdullah Gül’ün temasları hakkında Türkiye’de çok açık ve kesin değerlendirmeler yapılıyor. Geziyi başından itibaren izleyen bir gazeteci olarak bu meslektaşlarıma epey imreniyorum. Çünkü ben Gül’ün gezisinin nasıl geçtiğini tam olarak anlayabilmiş değilim, tahmin yürütmekte de zorlanıyorum.Üst düzey bir yetkiliye sordum. “Son yılların en önemli ve başarılı gezisi” yorumunu yaptı. Ona göre Türk-Amerikan ilişkilerinde, 1 Mart Tezkeresi, yani Irak Savaşı öncesi dönem yakalanmış, hatta nitelik açısından daha ileri bir noktaya ulaşılmıştı. Gül de, gerek basın toplantılarında, gerekse özel sohbetimizde çok memnun olduğunu tekrarladı. Özellikle nerdeyse bütün bir Çarşamba gününü geçirdiği Amerikan Kongresi’ndeki temaslarını, kendisine yöneltilen soruları ve bunlara verdiği yanıtları İngilizce tekrarlayarak büyük bir coşkuyla anlattı. Ama yılların “Ermeni Soykırımı Tasarısı” sorununun, ne kadar başarılı olursa olsun bir geziyle çözülemeyeceği de ortada. Demokratların Kongre’de çoğunluğu ele geçirmesi, “Ermeni dostu” bilinen Nancy Pelosi’nin Meclis Başkanı olması, Ermeni diasporasının bu yıl görülmedik bir enerjiyle seferber olması tabii ki önemli. Ama galiba en belirleyici husus Hrant Dink’in alçakça katledilmesi olacak. Nitekim Ermenistan Dışişleri Bakanı Vartan Oskanyan, tam Gül’ün Kongre ziyaretiyle aynı günde Los Angeles Times’da çıkan yazısında Dink cinayetini temel aldı.Bazı Amerikalı temsilci ve senatörlerin Gül’e Oskanyan’ın yazısından alıntı yaptıklarını biliyoruz. Eğer Gül, son anda karar değiştirmeyip, Mustafa Yücel Özbilgin’in Danıştay’daki cenaze törenine katıldığı gibi Dink’in cenazesine de katılmış olsaydı kuşkusuz durum çok daha farklı olurdu. İç politikayla içiçeGül, ziyaretinin iç siyasetle ilişkilendirilmesine kızıyor. Soykırım Tasarısı gerçekten AKP’yi aşan partilerüstü bir olay. Kaldı ki bu konuda Amerikan yönetimini ikna etmek yetmiyor, düğümü Kongre çözecek. Ancak PKK ve Kerkük konuları için aynı şeyleri söyleyemeyiz. Örneğin MHP lideri Devlet Bahçeli’nin Başbakan Erdoğan’ı Abdullah Öcalan ile aynı fotoğraf karesine yerleştirme çabalarına karşı AKP’nin Cumhurbaşkanlığı seçimlerinden önce PKK’ya karşı bir şey yapması, bunun için de Washington’u ikna etmesi şart.Ne var ki Gül’den PKK konusunda da “Amerikalıların çok mahcup” olduğu dışında çok fazla bir şey öğrenemedik. “Takvim çalışıyor”diyerek yakın gelecekte bir şeyler olacağını ima etti, ardından bunları açıklayamayacağını sözlerine ekledi. Gül Avrupa’daki PKK operasyonlarını haklı olarak çok önemsiyor ve bunların Washington’un etkin çabasıyla gerçekleştiğini de doğruluyor. Ancak ne Gül, ne de herhangi bir başka yetkili ABD’nin sadece bu operasyonla PKK konusundaki yükümlülüklerini tamamlamış olduğunu düşünmüyor. Yani gözler Kuzey Irak’ta. AKP’ye kıyak olacak mı?Gül’ün gezisinin kilit anı Rice ile yaptığı yarım saatlik baş başa görüşme. Elimizde herhangi bir kanıt yok ama Gül, Rice’a tasarının geçmesi halinde AKP dahil tüm Türkiye’nin tepeden tırnağa Amerikan karşıtı olacağını söylemiş olsa gerek. PKK’ya karşı ya kendilerinin askeri bir harekat yapması ya da sınırötesine göz yummaları için son kez bastırmış olduğunu düşünmemiz için de çok sebep var. Aksi takdirde yükselen milliyetçiliği frenlemenin iyice imkansız olacağı uyarısında bulunmuş ve ABD için en iyi seçeneğinin AKP olduğunu ileri sürmüş olması da kuvvetle muhtemel.Bakalım geçmişte Öcalan’ı vererek Bülent Ecevit ve DSP’yi ihya eden Washington benzer bir kıyağı Erdoğan-Gül ikilisiyle AKP’ye yapacak mı?
Her ne kadar VATAN dışında medya pek fazla önemsemese de Avrupa’daki PKK operasyonlarını ciddiye almak gerekiyor. Salı akşamı Washington’daki basın toplantısında da Dışişleri Bakanı Abdullah Gül, bu konudaki sorumu şöyle cevapladı: “Bunlar tesadüfi değildir. Ciddi operasyonlardır. Terör örgütünün bankası olarak bilinen isimler var içlerinde. Uzun süredir bunları almak için uğraşıyoruz. Washington’un da bu işte başından beri etkin bir rolü vardır. Yakalananlarla ilgili dokümanları Adalet Bakanlığı en kısa sürede iletecek. Ardından bu kişilerin bize iadesi gerekiyor.” “Ahtapot operasyonu” üç açıdan çok önemli: 1) Bugüne kadar Avrupa ülkelerinde PKK’ya karşı, gözdağı amaçlı, yasal faaliyet gösterilen kuruluşlara ve alt düzey elemanlara yönelik, kısmi ve geçici operasyonlar düzenlenirdi. Gelen ilk bilgilerden, bu sefer örgütün ana damarlarını kesmeye yönelik, etkileri uzun sürecek bir operasyonun söz konusu olduğu anlaşılıyor.2) ABD Dışişleri Bakanlığı aylardır PKK’nın mali kaynaklarını kurutmaları için Avrupa ülkelerine baskı yapıyordu. Dolayısıyla bu operasyonda, Gül’ün de doğruladığı gibi, Washington’un hissesi epey yüksek. Joseph Ralston-Edip Başer ikilisi herhalde bunu, ortak çalışmalarının ilk verimi olarak sahipleneceklerdir.3) Bu operasyon öncelikle para musluklarını kesmeyi hedeflemekle birlikte PKK’ya yeni militan akışını da ciddi bir şekilde zorlaştırabilir. Çünkü son yıllarda örgüte en çok Avrupa ülkelerinden katılım oluyordu.Altun PKK içinde bir nevi ‘dükadır’Operasyonda çok sayıda isim gözaltına alındı. Bunların en önemlisi hiç kuşkusuz Ali Rıza Altun. 1956’da Kayseri Sarız’da doğan Altun köken olarak Kürt Alevisi. PKK’ya kuruluş aşamasında katıldı. 1980 Şubat ayında yakalanıp ömür boyu hapse mahkum edildi. 1992’de tahliye olduktan sonra Ortadoğu’da PKK faaliyetlerine katıldı. 2000 yılında Fransa’da siyasi iltica başvurusu yaptı ve PKK’nın Avrupa sorumluluğunu üstlendi. 2002 yılından beri İnterpol’ün kırmızı bülteniyle aranıyor.Altun PKK içinde başlıbaşına bir örgüt, bir nevi “dükalık”tır. Örneğin son yerel seçimlerde aday belirlemede epey etkili oldu. Cemil Bayık’a yakın Karayılan’la kavgalıdırAltun paranın büyük kısmını kontrol ettiği için Kuzey Irak’taki örgüt üst düzey yöneticilerini pek dinlemez. Bunlardan Cemil Bayık’a yakın, Murat Karayılan’la kavgalıdır. Hatta Öcalan’a bile körü körüne bağlı olmadığı söylenir.Altun defalarca çağrılmış olmasına rağmen Kandil Dağı’na gitmedi. Hakkında örgütün paralarıyla İsviçre’ye kaçtığı rivayetleri çıktı. Onun da Avrupa’dan yolladığı paraların bazıları tarafından çarçur edilmesinden şikayetçi olduğu söylendi. Altun’un bir başka ilginç yönü, PKK’dan bağımsız olarak, Paris’teki Kürt Enstitüsü Başkanı Kendal Nezan aracılığıyla Irak’taki Kürt gruplarla, hep iyi ilişkiler içinde olmasıdır.Seven, Ankara’ya rağmen serbest bırakılmıştıBrüksel’de yakalanan Canan Kurtyılmaz (Asya) da önemli bir isim. 1991’de üniversite okurken PKK’ya katılan Kurtyılmaz, Eskişehir doğumlu, Kürt değil Tatar asıllı. Kurtyılmaz Karayılan tarafından Altun’un yerine “Avrupa sorumlusu” olarak atanmıştı. Onun yardımcılarından olan Hakkari Çukurcalı Nedim Seven de Fransa’nın Vennes kentinde yakalandı. Seven geçen yıl Eylül ayında Hollanda’da yakalanmış, Ankara’nın iade ısrarlarına rağmen serbest bırakılmıştı. Washington’un çok bel bağladığı bu operasyon Türk kamuoyunu fazla heyecanlandırmadı. Bu, Kuzey Irak’tan birkaç PKK yöneticisinin (bu arada çoktan örgütten ayrılmış bazı isimlerin) yakalanıp getirilmesinin de kimseyi tatmin etmeyeceği anlamına geliyor.
Dışişleri Bakanı Abdullah Gül ABD’ye geldi. Washington ve New York’ta hep bildiğimiz konuları konuşacak: PKK, Ermeni Soykırımı Tasarısı, Kıbrıs, Irak ve buna bağlı olarak Kerkük. Ardından Genelkurmay Başkanı Org. Yaşar Büyükanıt gelecek, aynı konuları masaya yatıracak ve yumurtanın iyice kapıya dayandığını söyleyecek. Peki bunlardan ne çıkar? En fazla Kuzey Irak’ta PKK’ya karşı küçük çaplı ama sansasyonel bir operasyon olabilir. Bunu da kimlerin, ne zaman, nasıl yapacağı belirsiz. Ama Amerikalılar Irak Kürtlerine rağmen PKK’yı vurmazlar, hele Türkiye’nin tek başına Irak’ta bir şeyler yapmasına yeşil ışık yakmazlar.ABD, Avrupa ve genel olarak Batı dünyası son yıllarda neden Türkiye’nin taleplerini, beklentilerini çok fazla ciddiye almıyor? Türkiye’yi kaybetmekten korkmuyor mu? Yoksa bizi sevmiyorlar mı?Bizden çok memnunlarTam aksine seviyorlar, hem de çok. Belki de sorunlar bundan kaynaklanıyor. Osmanlı’nın son döneminden beri süren Batılılaşma gayretimizden memnunlar. Demokratik, laik sistemimizi takdir ediyor, hatta zaman zaman diğer İslam ülkelerine model olarak sunmaktan da çekinmiyorlar. Bu arada giderek büyüyen Türk ekonomisi de Batılı yatırımcıların gözlerini kamaştırıyor.Türkiye’nin jeopolitik konumu da Batı için çok değerli: Dün Sovyetler Birliği’ne karşı ileri bir karakol görevi görmüştük, 1990 başlarında Irak’a yönelik “Çekiç Güç” operasyonunun ana üssü olduk. Bugün de NATO’nun en büyük ikinci ordusu olmamıza pek bir itirazları yok. Somali, Afganistan, Bosna, Lübnan gibi çatışma bölgelerinde görev üstlenen Türk askeri hep alkış alıyor.Batılılar Türkiye’den o kadar memnunlar ki Ankara’nın taleplerini hep kulak arkası ediyorlar. Örneğin “Türkiye’nin AB dışında tutulması bir felaket olur” dediğinizde sizi abartılı konuşmakla, hatta şantaj yapmakla suçluyorlar. Kuzey Irak’taki PKK varlığını gündeme getirdiğinizde Ankara’nın Irak Kürtleriyle doğrudan iyi ilişkiler geliştirmesini dayatıyorlar.Örnekleri çoğaltabiliriz. İşte Amerikan Kongresi’nden her an geçebilecek olan Ermeni Soykırımı Tasarısı veya Annan Planı’nı benimsemelerine rağmen cezalandırılmaya devam edilen Kıbrıs Türkleri...Aşırı güvenin sırrıAskeri darbe ihtimalini soruyorsunuz. “Olmaz” diyorlar. Ya da “daha önce de olmuştu. Türkiye bu sefer de kısa vadede yine demokrasiye döner” cevabı alıyorsunuz. Kamuoyu yoklamalarında da bariz bir şekilde ortaya çıkan her türden Batı karşıtlığını gösteriyorsunuz “Türkiye’de demokrasi dışı bir milliyetçilik tehlikesi yok” diyorlar. Ya da “Türkiye’nin Batı’dan başka gidebileceği bir yer mi var?” diye sizi sıkıştırıyorlar.Kısacası Türkiye’nin başına ne gelecek olursa olsun Batılı ülkelerin üst düzey yöneticileri, medyası, aydınları şuna inanıyor: “Dert değil Türkiye’ye bir şey olmaz. Türkiye bunları da aşar.” Öncelikle bize bizden daha fazla güveniyor olmalarına şüpheyle yaklaşmalı ve samimiyetlerini sorgulamalıyız. “Türkiye’ye bir şey olmaz” diyenlerin çoğu aslında “Türkiye’den bir şey olmaz” diye düşünüyorlar. Yani “ne kadar çabalarsa çabalasın Türkiye gerçek anlamıyla Batılı bir ülke olamaz. Ne demokrasisi, ne sivil toplumu, ne laikliği Batı standartlarına birebir uyamaz.” “Türkiye’den bir şey olmaz” diye düşünüyorlar çünkü Türkiye’den bir şey olmasını pek istemiyorlar. Türkiye’nin başarılı olması durumunda, İslam ve Doğu karşıtlığı temelindeki neredeyse ırkçı varoluşlarının boşa çıkmasından ürküyorlar.