Türkiye’de hep aynı oyun oynanıyor. Bir yanda “laiklik elden gidiyor” diyenler. Örneğin 27 Mart 1994 yerel seçimlerinin ardından kentli orta sınıflar arasında faks mesajları üzerinden ağlar oluşturulmuş, RP’li belediyeler aracılığıyla şeriat düzenine geçilme ihtimaline karşı laik düzeni koruma çağrıları yapılmıştı. Diğer yanda “demokrasi rafa kaldırılıyor” diyenler. Örneğin 28 Şubat sürecinde, düne kadar “beşeri ideoloji” gördükleri demokrasiye dört elle sarılan İslamcılar, kendilerinden olmayan kesimleri demokrasiyi savunmaya çağırdılar. Bu arada kendileri herhangi bir ciddi sivil itaatsizlik eylemi de düzenlemediler.Yok birbirlerinden farklarıNe zamandır mola vermiştik. Şimdi kaldığımız yerden devam ediyoruz. “Birinci Türkiye” her zaman olduğu gibi cumhuriyet, laiklik ve Atatürkçülük gibi değerleri öne çıkarıyor. Ama son dönemde buna ulusalcılık da eklendi. Köklerinin çoğu Batı medeniyetinde olmasına rağmen, bu hareketin alabildiğine Batı karşıtı bir rotada yol alması çok ilginç. “İkinci Türkiye” ise yine dini değerlere, milli iradeye vurgu yapıyor. Yakın bir zamana kadar yabancı düşmanlığına varacak ölçüde milli reflekslere sahip olan bu kesimin alabildiğine globalleşme taraftarına dönüşmüş olmasıysa çok çarpıcı.“Birinci Türkiye” laik cumhuriyeti koruma adına Anıtkabir’e yürüyor; “ikinci Türkiye” ise “dindar ve demokrat” diye tanımladıkları Turgut Özal’ın anıt mezarına koşuyor. Ortada, “benim kalabalağım daha kalabalık” diye aralarında sayı yarıştırmanın dışında ciddi bir tartışma da yok.Zaten bu “iki Türkiye” nin ortak noktası çok. İkisinin de hedefi, siyasi, ekonomik, kültürel açıdan yegane güç sahibi olmak. İktidardalarsa bunu korumak, değillerse ele geçirmek.“Bir arada yaşama” kavramı ikisine de çok yabancı. “Uzlaşma” lafını ikisi de çok ediyor, ama ikisi de bundan, karşı tarafın kendi yanına gelmesini anlıyor. İkisi de “ya bizdensin, ya onlardan” mantığıyla ortada kimse kalsın istemiyor. Anıtkabir’e gitmezseniz “şeriatçı”, Erdoğan’ın Çankaya’ya çıkmasına itiraz ederseniz “darbeci” olmanız işten bile değildir.Aslında Türkiye dünyanın küçük bir yansımasından ibaret. 1991 Körfez Savaşı’nı hatırlayın: Ya Baba Bush’u, ya da Saddam’ı desteklememiz istendi. 11 Eylül’de oğul Bush ile Usame bin Ladin, Irak Savaşı’nda oğul Bush ile Saddam arasında tercih yapmamız dayatıldı. Şimdi de Irak’ta Sünnilerle Şiilerden birinin yanında olmamız isteniyor. Belki yakın bir gelecekte Bush ile Ahmedinejad’dan birini seçmemiz beklenecek. Halbuki dünya bu uçlardan ibaret değil. Bir üçüncü yol hep oldu, halen var ve hep olacak. Bir arada yaşamaBereket “üçüncü bir Türkiye” de var. Olmasaydı yaratmak gerekecekti, ama var. Depremin ardından yaşanan sivil dayanışma, Susurluk’a karşı başarıyla yürütülen “Bir Dakika Karanlık” eylemi ve en son Hrant Dink’in cenazesi, “Üçüncü Türkiye” nin varlığını ve gücünü ortaya koymuştu.“Üçüncü Türkiye” nin anahtar kavramı “bir arada yaşama”. Öncelikle, demokrasi, laiklik, cumhuriyet, bağımsızlık gibi değerlerin herbirine eşit önem atfetmek, hiçbirini bir diğerinin üstüne çıkarmamak şart. Yani laikliği koruma uğruna demokrasinin feda edilmesine, demokratlık adına bu ülkenin onca laik birikiminin çarçur edilmesine karşı çıkmak gerekiyor.
Türkiye cumhurbaşkanlığı seçimleri nedeniyle bir krizin içine yuvarlanırsa bundan kimse kazançlı çıkmaz. Ama en çok AKP ve dolayısıyla Erdoğan kaybeder.Çünkü bazılarının iddia ettiği gibi, AKP rejimle kavga etse ve varsayalım ki bazı demokratik haklarına ordu tarafından el konulsa, halkın “mağdurla dayanışma” refleksiyle bu partiye daha fazla sahip çıkacağı şüphelidir. Örneğin 1999 seçimleri öncesi FP lideri Recai Kutan’ın çok sayıda mitingini izledim. Bütün konuşmalarda RP’nin kapatılması, Erbakan ve Erdoğan’ın mağduriyetleri ana temalardı. Sonuçta FP’nin oyları azaldı ve “ürkekçe değil erkekçe” diyen MHP patlama yaptı.Erdoğan’ın RP içinde yenilikçi kanadın lideri olarak çıkış yapabilmesinin nedeni, Erbakan’ın aksine, gerekirse rejimle uzlaşabilir, (tabii tabanının gururunu koruyarak!) beyaz sayfa açabilir, cihat yorgunu dindar kalabalıkları, adlarını döneğe çıkarmadan iktidara taşıyabilir bir siyasetçi profili çizmesiydi. Yaklaşık beş yıldır iktidarın nimetlerinden doya doya istifade eden eski Milli Görüşçülerin bir inat uğruna bunlardan fedakarlık edeceklerini ve yeniden cihat yoluna düşeceklerini düşünmek saflık olacaktır.Kaldı ki AKP’nin arkasındaki esas güç Milli Görüş’le hiçbir zaman organik bir bağı olmamış milyonlarca seçmendir. Erdoğan, bu kesimlerin kayıtsız şartsız kendisinin ardından geleceğini herhalde düşünmüyordur.Bundan sonra olabileceklere ışık tutması için İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Erdoğan’ın, hapis cezasının onaylanmasının ardından ne yaptığına bakmak yararlı olabilir. Erdoğan Yargıtay kararı çıktığı gün, Üsküdar’da belediyenin İsfalt şirketinin tesislerinde çok sayıda danışmanı ve arkadaşıyla geç saatlere kadar “beyin fırtınası” yaptı. Ezici çoğunluk, Erdoğan’ı, 28 Şubat sürecine karşı “sivil itaatsizliğin lideri”, “Türkiye’nin Mandelası” olmaya davet etti. Yangına körükle gitme yerine uzlaşmaya çalışmasını öneren bir-iki cılız ses “derin devletçi” olmakla itham edildi.Ertesi gün Erdoğan’ın Saraçhane’deki Büyükşehir Belediye Sarayı’nda bir basın toplantısı dışardaki kalabalığa da hoparlör aracılığıyla dinlettirildi. Erdoğan toplantıdan sonra trafiğin kesilmesine neden olan kalabalığı balkondan selamlayarak sevgilerini kendisinden eksik etmemelerini söyledi. Erdoğan’a destek veren yaklaşık 5 bin kişi, “Vur de vuralım, öl de ölelim”, “Yarasa Mesut”, “Ankara Ankara duy sesimizi, bu sesler Tayyip’in ayak sesleri” sloganı attı. Ancak Erdoğan’ın Mandelalığı, Mehmet Ağar’ın oğlu Tolga’nın nikâhını kıymasına kadar sürdü. Halbuki Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel bile, günü kendi programına göre ayarlanmış olmasına rağmen, Ağar’ın Susurluk’la özdeşleşmesi nedeniyle son anda nikaha gelmekten vazgeçmişti. Zaten Erdoğan da kısa bir süre sonra, sessiz bir şekilde, cezasını çekmek için Pınarhisar Cezaevi’nin yolunu tutacaktı.Dört ay sonra Erdoğan, cezaevinin arka kapısından, üstelik geceyarısı tahliye edildi. Bunu “Savcı Bey, ‘Arka kapıdan çıkmanız gerekiyor’ dedi. Benim de kalmaya artık niyetim yoktu. ‘Madem öyle diyorsunuz arka kapıdan çıkalım’ dedik” diye anlattı. Erdoğan, “Niçin gece vakti çıktınız?” sorusunu da, “O bizim takdirimizde değil, tamamen onlara ait. Biz onların takdirine aynen uyduk” şeklinde cevapladı. Bakalım bu sefer kim kimin takdirine uyacak.
Kimileri Çankaya (Erdoğan), hükümet (Gül) ve TBMM’nin (Arınç), AKP’nin üç ağır topunun denetimine girmesi halinde laikliğin ortadan kalkacağını ileri sürüyor. Birçok İslamcı da, laik çevrelerin bu kaygılarının doğru çıkması için dua ediyor. Bense böylesi bir gelişmenin, tam tersine Türkiye’nin İslami hareketini iyice etkisizleştirebileceğine inanıyorum.Ancak bu analizimin çoklarına aykırı geldiğinin de farkındayım. Dolayısıyla Erdoğan’ın kendisi ya da AKP’den, Gül, Arınç gibi “yüksek profilli” başka bir ismin Çankaya’ya çıkması halinde Türkiye’nin derin bir krize sürükleneceği kesindir. Her ne kadar Deniz Baykal “biz başörtüsüne değil kafanın içine bakarız” dese de, gelinen noktada eşi başörtülü bir başka ismin de gerilim yaratacağını rahatlıkla kestirebiliriz.Zira Genelkurmay Başkanı Org. Yaşar Büyükanıt’ın basın toplantısı, Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in Harp Akademileri konuşması ve nihayet Ankara Mitingi aslında bir şekilde birbirleriyle bağlantılı, üç ayrı uyarı atışıydı.Ne var ki, AKP çizgisini bir şekilde destekleyen çevreler bu üç olaya gereken önemi vermiyor, daha doğrusu vermek istemiyorlar. Sırayla gidelim:*Basın toplantısı: Muhafazakar medya Org. Büyükanıt’ın söylediklerinden öyle bölümleri öyle ilginç şekillerde öne çıkarttı ki sanki karşımızda ikinci bir Org. Hilmi Özkök, hatta daha ötesi “katıksız demokrat bir general” var zannettik. Halbuki Org. Büyükanıt Washington ziyaretinden itibaren çok açık ve sert mesajlar vererek siyasetin, esas olarak da hükümetin alanını daraltıyor.Org. Büyükanıt’ın akreditasyon uygulamasını savunurken PKK’ya başvurması da muhafazakar medyayı pek öfkelendirmedi. Pek çok köşede kendisinden, mesela “Paşa” diye sempatik bir şekilde bahsedildi. (Bu arada basın toplantısına katılan meslektaşlarımızın hiçbirinin bu akreditasyon haksızlığından rahatsız olmaması, olsa da şikayet etmemesi ziyadesiyle kaygı vericiydi.)*Konuşma: Zaman Gazetesi’nin “Büyükanıt’a takdir, Sezer’e tepki” başlığı, bu iki şahsiyeti birbirine zıt gösterdiği için yanıltıcı. Org. Büyükanıt’ın Sezer’e “uzak”, Erdoğan’a “yakın” olduğunu iddia edebilmenin imkanı var mı? Ya da Sezer’in konuşmasına Org. Büyükanıt’ın katılmıyor olabileceğini düşünen çıkar mı?*miting:Türkiye’de olsam muhakkak Ankara Mitingi’ne giderdim. Ama birey olarak değil de gazeteci olarak. Çünkü bu mitingi gerçekleştirenlerle cumhuriyet, laiklik ve demokrasi konularında epey farklı düşünüyorum. Onlar gibi laikliğin elden gittiğine, gideceğine inanmıyorum. Diyelim ki laiklik gerçekten tehlikede, Tuncay Özkan, Nur Serter, Şener Eruygur ve benzerlerinin onu kurtaracak en son isimler olduğunu düşünüyorum.Ama bu miting çok önemliydi. Kimileri şaşırmış olabilir ama bu geniş katılım ve mitingin çok parlak geçmesi normaldi. Hatta hükümete yakın odakların (başta medya) engellemeleri olmasa daha fazlası da olabilirdi.Çünkü “ulusalcılık” adını verdiğimiz akım, çok sağlam kökleri olan ve her geçen gün daha da güçlenen toplumsal bir hareket. Bu miting bize bunu çok açık bir şekilde kanıtladı.Halbuki başta Fethullah Gülen’e bağlı medya olmak üzere bazı çevreler ulusalcıları emekli askerlerden ibaret, “derin devlet”in dümen suyunda, demokrasiyle ve sivillikle hiç alakası olmayan marjinal bir suç örgütü gibi göstermeye çalışıyorlardı. Şimdiyse Aksaray’daki hazin trafik kazasını öne çıkartarak veya mitingte Tuncay Özkan yüzünden yaşanan tatsızlıkları abartarak yanlışta ısrar ediyorlar.Dün iktidarda olanlar, İslami hareketi nasıl küçümseyip sadece karalamakla yetindiyseler, bugünküler de ulusalcılara aynı muameleyi uygun görüyorlar. Dün “irtica”yı hedef alan stratejiler nasıl çöktüyse, bugün de toplumsal/kültürel olanı ıskalayıp “çeteler”i hedef alan stratejilerin iflas edeceği açıktır.Yarın: Krizde en çok AKP kaybeder
Günlerdir Barzani konuşuyoruz. Bazıları ona çağın gerisinde bir aşiret şefi muamelesi yapıyor ya da Amerikan yönetiminin kucağındaymış gibi resmediyor, kimisi de siyasi becerisiyle dalga geçiyor. Amaçları tüm Türkiye’yi, özellikle de orduyu kışkırtıp bu bahaneyle Kuzey Irak’a girilmesi, hatta Kerkük’e uzanılması.Karşı taraftaysa Barzani’nin güç, yetenek ve zekasını abartıp tam bir kötümserlik yayanlar var. Bunlara kalsa bağımsız Kürt devleti an meselesi, dolayısıyla Türkiye’nin toprak bütünlüğü de ciddi olarak tehlikede. Bu arada, fırsattan istifade Türk kamuoyuna Talabani’nin en azından “kötünün iyisi” olduğuna ikna etmeye çalışanlar var.Barzani Türkiye’de güçlü mü?Serinkanlı bir değerlendirme için ilk olarak şu soruyu cevaplamak şart: Barzani hakikaten Türkiye’deki Kürtleri istediği gibi yönlendirebilir mi? Her ne kadar son dönemde PKK’nın zayıfladığı, buna karşılık Barzani çizgisinin güçlendiği yolunda yorumlar yapılsa da bu sorunun cevabı “kesinlikle hayır”dır. Sınır bölgelerinde aşiret bağları nedeniyle kısmi bir desteğe sahip olan IKDP Türkiye’de bir türlü kitleselleşemiyor. Bunun esas nedeni PKK ise, bir diğer nedeni, Kürt aydınlarının Barzani’den ziyade Talabani’yi tercih etmeleridir. İkinci önemli soru da şu: Irak Kürtlerinin Türkiye’de AKP’yi tercih ettiği biliniyor. O halde tam da kritik Cumhurbaşkanlığı seçimi arifesinde Barzani neden Başbakan Erdoğan’ı zor durumda bırakan çıkışlar yapıyor?Türkmenler sahnedeKimileri bunu Irak Kürtleri arasındaki rekabete bağlıyor. Barzani’nin Türkiye’yi “Kuzey Irak bataklığına” çekmek istediğini ileri sürenler de var. TOBB Ekonomi ve Teknoloji Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölüm Başkanı Prof. Mustafa Aydın ise, bu yıl yapılması öngörülen Kerkük referandumunun ertelenme ihtimalinin her geçen gün arttığını, Barzani’nin de bundan rahatsız olduğu için bu çıkışları yapmış olabileceğini söylüyor.Prof. Aydın ile Alman Marshall Fonu Türkiye Temsilcisi Suat Kınıklıoğlu, kurumları adına, Salı ve Çarşamba günleri Washington’da “Irak’ın Geleceği 2007” başlıklı uluslararası bir toplantı düzenlediler. Süryaniler dahil Irak’taki tüm etnik ve mezhep grupların temsilcileriyle, Türkiye, ABD ve Avrupa’dan uzman ve yetkilileri bir araya getiren toplantıya başından sonuna kadar Kerkük sorunu damga vurdu. Belki de ilk kez Türkmen aydınları, ABD başkentinde görüşlerini geniş biçimde ifade etme imkanı buldular. Toplantının danışmanlarından Kerküklü bir Türkmen olan Erciyes Üniversitesi’nden Prof. Mahir Nakip de “Kağıt üzerinde her şey yolunda gözüküyor, ama referandumun sorunları çözmek bir yana daha fazla huzursuzluk çıkaracağı anlaşılıyor. Örneğin Amerikalılar da birkaç ay öncesine kıyasla referandum konusunda daha az kararlılar” diyor. (ABD’de, Irak Çalışma Grubu’nun da erteleme önermiş olduğunu unutmayalım.)Dışişleri Bakanlı eski Müsteşarı Özdem Sanberk ise “Keşke bu toplantı Türkiye’de de yapılabilse. Ama maalesef bizler aşırı düşünceleri dinlemeye alışık değiliz. Mesela burdaki konuşmacılardan bazıları Türkiye’de olsa yumurta yerlerdi” diye konuşuyor.Irak Kürtlerinin her söz ve adımının ardından gazeteci ve siyasetçilerimizin onları aşağılama yarışına girmesi, Türk milliyetçiliğini ne kadar keskinleştiriyorsa, Kürtleri de bir o kadar Kuzey Irak’a yakınlaştırıyor.Evet Türkiye her şeyi konuşabilmeli, konuşabilir. Kürt sorununu aşırıların tekelinden ancak böyle kurtarabiliriz.
Başlıktaki cümleyi Fethullah Gülen, İslam diniyle terörün asla bağdaşamayacağını açıklamak için kullanmış. Gülen haklı; davanızda ne kadar haklı olursanız olun, yanlış yöntemlere başvurursanız haksız duruma düşersiniz. Hele bu yanlışlarda ısrar ederseniz, zamanla davanızdan da sapar ve nihayet kaybedersiniz.Türk solunun her geçen gün daha da marjinalleşmesi buna çarpıcı bir örnektir. Kürt hareketi de, bebek, kadın, yaşlı, öğretmen ayrımadan sivilleri katletmiş olmasının lanetinden bir türlü kendini kurtaramıyor, kurtaramayacak. Türkiye ve dünyada İslamcılar da ne zamandır aynı açmazı yaşıyor. “Komplo teorileri”ne sığınarak topu taca atanları bir kenara bırakalım, mesela 11 Eylül’de masum Amerikalıların öldürülmesini “Filistinli”, 7 Temmuz’da masum İngilizlerin öldürülmesini “Iraklı” sivillerin katledilmiş olmasıyla meşrulaştırmaya çalışanlara ne demeli?İntihar eylemleriAracın amacı belirlemesine en güncel örnek “intihar eylemleri”. Son dönemdekilere bakarak sanki İslam dinine özgüymüş sanılıyor ama bu, çok farklı dini, siyasi ve etnik grubun yıllardır başvurduğu bir yöntem. Ancak başlarda intihar eylemcileri genellikle rakip tarafın silahlı güçlerini hedefliyorlardı. İslamcılarsa daha çok sivillere saldırıyorlar. Beline bombalar sarıp halk arasına dalma Filistin’de başladı, Irak’ta zirveye çıktı, şimdi kervana Afganistan ve Pakistan eklendi. İran’ın ayıbıİsrail’de intihar eylemcilerinin kana bulamış olduğu bazı eğlence yerlerini gördüm, hayatlarını kaybeden masum insanların aileleriyle görüştüm. Kalbi daha ortaokul çağlarından beri Filistinlilerle birlikte atan biriyim. Filistinlilerin uğradığı zulümler ne olursa olsun, ne denli çaresiz kalırlarsa kalsınlar, bu eylemlerin savunulacak hiçbir yönü olduğuna inanmıyorum.Geçen yıl Filistin’de Hamas, Lübnan’da Hizbullah İsrail askerlerini esir aldılar. Bunda itiraz edecek bir şey yok. Ama bu esirler üzerinden pazarlık yürütmeye kalktıkları zaman işin rengi değişti. Zalim İsrail bu sayede “mazlum” rolü oynayabildi.Çok kişinin epey hoşuna gitti ama İran’ın İngiliz denizcilere “rehine” muamelesi yapmasının da savunulacak hiçbir tarafı yoktu. Hele zavallıları ikide bir televizyona çıkarıp “itirafçı” durumuna düşürmeleri çok ayıptı. Ama İranlılar bunu hep yapıyor. Devrimden sonra da, başta komünistler olmak üzere rejim muhaliflerine televizyonda itiraflar ettirmişlerdi.Üçgenin dışında olma Bizde de PKK itirafçıları bir zamanlar TRT ekranlarından eksik olmazlardı. Şimdi onların çoğu çeteci oldu, TRT programcılarının adı duyulmuyor, ama PKK varlığını sürdürüyor.Türkiye’nin “şeriat” ile “darbe” arasında sıkıştığına katılmıyorum. Esas olan demokrasinin korunması ve geliştirilmesi. Bunu arzulayanların önce kendileri sivil, şeffaf ve demokrat olmalıdırlar. Dolayısıyla “hükümet-ordu-cemaat” üçgeninin dışında sivil bir alan yaratıp ordan konuşmak şart. Nokta Dergisi iki kez çok iyi gazetecilik yaptı; Genelkurmay andıçını ve Özden Örnek’e ait olduğu ileri sürülen günlükleri yayınladı. Her iki yayınla birlikte başlayan tartışmalar, sivilleşme ve demokratikleşme açısından çok olumlu. Fakat iyi bir gazeteci hem üzümü yer, hem bağını sorar. Bu belgelerin kimler tarafından nasıl edinildiğini, neden sızdırıldığını sorgulamanın da kesinlikle Türk demokrasisine büyük katkıları olacaktır. Çünkü biliyoruz ki “batıl yolla doğru hedefe varılamaz.”
Amerikan yönetiminden her ağzını açan “Irak’ın toprak bütünlüğü”nden dem vuruyor. Ama iş Kuzey Irak’a gelince türlü tanımlar çıkıyor karşımıza. Dışişleri Bakanı Condeleezza Rice Kongre’de “Kürdistan” deyince kıyamet kopmuştu. Salı günü de Savunma Bakanı Robert Gates “Türkiye’nin Irak’ın Kürt bölgesiyle olan sınırı”ndan söz etti.“Ne var bunda?” denebilir. Ama yer in Amerikan-Türk Konseyi’nin 26. yıllık toplantısı, dinleyicilerin çoğu Türkler olduğu, bunların arasında Genelkurmay 2. Başkanı Org. Ergin Saygun başta olmak üzere çok sayıda yüksek rütbeli subay bulunduğu düşünülürse işin rengi değişiyor.Türkiye’nin Irak’la ilgili kaygılarını en iyi anlayan kişilerden biri olarak kabul edilen Gates’in kağıttan okuduğu, topu topu 15 dakikalık konuşmasında bu tanıma başvurması kesinlikle raslantı olamaz. Yani Gates’in tek bir cümleyle, Türkiye’nin, özellikle de TSK’nın, Irak’taki bölgesel Kürt yönetimine yönelik politikalarını geçersiz kıldığını söyleyebiliriz.Halbuki ondan bir gün önce Org. Saygun, Amerikalı meslektaşı Org. Edmund Giambastiani’yle birlikte çıktığı panelde yaklaşık bir saat konuşmuş ve Peşmergeleri bir “milis gücü” olarak tanımlayıp silahsızlandırılıp dağıtılmalarını bile talep edebilmişti.Kısacası, 1 Mart 2003’den sonra bozulan Türk ve Amerikan orduları arasındaki ilişkilerin yeniden düzeldiği yolunda gözlem ve yorumlarla şu günlerde sıkça karşılaşıyoruz. Peşpeşe gelen bu iki konuşma bu noktada daha ihtiyatlı olmamız gerektiğini kanıtlıyor.Zana’nın liderleriBurdan üçüncü bir konuşmaya, Leyla Zana’nın Nevruz’da Barzani, Talabani ve Öcalan’ı “Kürtlerin üç lideri” olarak tanımlamasına geçebiliriz. Zana’nın bu çıkışına genellikle Öcalan’ı ululaştırdığı için karşı çıkıldı. Halbuki bunda yeni ve şaşıracak bir şey yok. Hele dinleyicilerin her vesileyle Öcalan’a sempatilerini ifade ettikleri düşünülürse. Öcalan başta olmak üzere PKK çevrelerin yıllardır bu iki lider aleyhine konuştukları, buna bağlı olarak Türkiye’de Barzani ve Talabani’ye yönelik güçlü sevgi gösterilerinde bulunulmadığı göz önüne alınırsa Zana’nın sözlerinin gerçek önemi daha iyi anlaşılır.Bu nedenle Org. Saygun’un Washington’da, “Bu beyanlar, Iraklı Kürtleri Türkiye’ye müdahale etmeye davet ediyor” sözleri, abartı payını bir yana bırakırsak isabetlidir.Ancak Org. Saygun, “Bunun ne anlama geldiği konusunda savcılarımız herhalde inceleme yapıyor. Çok ciddi ve tehlikeli beyanlar olduğunu düşünüyorum. Herhalde devlet gerekeni yapacaktır” sözleriyle olayı mahkemelere havale etti ve böylece bir fırsatı da kaçırmış oldu. Çünkü Türkiye Kürt sorununu mahkeme salonları yerine demokratik platformlarda tartışılabilirse çözme şansı yakalayabilir.Hizbullah bitti mi?Son olarak Diyarbakır’da 13 yıl sonra sonuçlanan Hizbullah davasının gerekçeli kararına değinmek istiyorum. Mahkeme, Hizbullah’ın PKK’ya saldırdığını ama zamanla örgütün eylemlerinin PKK’ya yaradığı, çünkü Güneydoğu’nun devlete sadık dindar kesimlerini radikalleştirip PKK’ya yanaştırdığı sonucuna varmış. Bu sonuç genel kamuoyu, özellikle İslami çevreler tarafından benimsenmiş durumda.Bu doğru bir tespit değil. Hizbullah PKK’nın kitleselleşmesini büyük ölçüde frenledi, Kürtlerin önemli bir bölümüyle PKK arasında yıkılması zor duvarlar inşa etti. Hizbullah’ın ne derece güçlü olduğunu çok geçmeden göreceğimizi düşünüyorum.
7 Mart akşamı Amerikan Girişim Enstitüsü (AEI), “Irving Kristol” ödülünü Princeton Üniversitesi’nden Prof. Bernard Lewis’e verdi. O da ABD Başkan Yardımcısı Dick Cheney ve eşinin de dahil olduğu kalabalık bir topluluğa konuşma yaptı. Konuşmanın yeri, Bush yönetiminin, dünyanın çoğu tarafından eleştirilen politikalarının önemli bir bölümünün kotarıldığı AEI; dinleyiciler Washington’ın önde gelen yeni-muhafazakarları (neo-conlar); onurlandırılan kişi yeni-muhafazakarlığın ideoloğu Kristol; ödüllendirilen kişi Batılı oryantalistlerin “merci-i taklit”i Lewis ve konuşmanın başlığı “Avrupa ve İslam” olunca gerisini kestirmek zor olmasa gerek. Ama yine de Lewis’in konuşmasının bazı can alıcı bölümlerini aktarmak ve dünyanın nasıl koşar adım “medeniyetler çatışması”na doğru yol aldığını göstermek istiyorum.Lewis İslam ile Hıristiyanlığın dünyaya egemen olmak için 1400 yıldır çatıştıklarını, günümüzde bu çatışmayı sürdürmek isteyen Hıristiyanların azınlıkta kaldığını, ama radikal İslami hareketlerin giderek güçlendiğini söylüyor. 11 Eylül saldırılarını “savaşı düşmanın alanına taşıma” olarak tanımlayan Lewis, Avrupa’ya yönelik “üçüncü saldırı dalgası”nın başladığı iddiasında. Ona göre saldırı iki yolla yapılıyor: Terör ve göç.Alarm zilleriLewis şöyle diyor: “Onların bazı açık avantajları var. Şevk ve imana sahipler ki Batı ülkelerinin çoğunda bunlar ya yok ya da çok zayıf. Onlar davalarında haklı olduklarına inanıp kendilerine güvenirken bizler zamanımızı kendimize iftira atıp birbirimizi aşağılamakla geçiriyoruz. Onlarda sadakat ve disiplin ve belki de her şeyden önemlisi kalabalık bir nüfus var. Nüfus artışı ve göçü birlikte ele alırsak, en azından bazı Avrupa kentleri ve hatta ülkelerinde bariz bir şekilde çoğunluk haline geleceklerini kestirebiliriz.” Konuşmasının sonundaysa dinleyicileri bir nebze de olsa rahatlatıyor: “Ama bizim de avantajlarımız var. En önemlileriyse bilgi ve özgürlük. Batılı yorumuyla özgürlük fikri her geçen gün daha fazla anlaşılıyor, benimseniyor ve arzulanıyor. Uzun vadede, bu süregelen mücadeleden galip çıkma yolundaki en büyük, hatta belki de tek umudumuz budur.” Ne yapmalı?Lewis’in sözleri şunun için çok önemli: Siyasi kimliğimiz, duruşumuz, dine bakışımız ne olursa olsun, bizi hâlâ Samuel Huntington’un çizdiği medeniyetler çatışması perspektifi içerisinde, potansiyel düşman bir medeniyetin unsuru olarak görenler Batı’da çok etkili konumdalar.Peki bunun cevabı ne olmalı? Biz de Lewis’in yaptığı gibi dünyaya “biz ve onlar” penceresinden mi bakmalı, tüm Batı’yı bize düşman mı bellemeliyiz? Tabii ki hayır. Kaldı ki bunu yapabilmemiz için once “biz”in bir bütünlük oluşturması gerek. Halbuki Türkiye ve diğer İslam ülkeleri yıllardır kendi içlerinde kamplara bölünmüş durumdalar ve siyasi, etnik ya da mezhepsel nedenlerle kendi “biz ve onlar” çatışmalarını yaşıyorlar. Batı ne yaparsa yapsın bizlere düşen dünyada “birarada yaşama” kültürünü hakim kılmaya çalışmak, bunun için de öncelikle kendi içimizdeki otoriter ve totaliter eğilimlere, bağnazlıklara karşı mücadele yürütmek olmalıdır.Konuşmanın orjinal metnine aşağıdaki adresten ulaşabilirsiniz:http://www.aei.org/publications/pubID.25815,filter.all/pub_detail.asp
Pazar günkü New York Times’da Nicholas Kristoff’un da yazdığı gibi, ABD’de Demokratlar, Bush’un her adımına karşı çıkıyorlar; İsrail’i bağrına basması dışında. Barrack Obama, Hillary Clinton gibi başkan aday adayları da İsrail’e toz kondurmamaya özen gösteriyorlar. Dün Ariel Şaron Washington’dan gelen bu kayıtsız şartsız desteğe güvenerek fütursuzca hareket etti, bugün Ehud Olmert aynısını yapıyor. Örneğin İsrail’in önde gelen insan hakları örgütü B’Tselem’e göre geçen yıl İsrail tarafında 17 sivil, 6 asker; Filistinlilerdense en az yarısı sivil ve 141’i küçük yaşta olmak üzere 660 kişi öldürüldü. Buna rağmen Bush yönetimi sadece Filistinlileri suçluyor. Her kesimden tepkilerChicago Üniversitesi’nden John Mearsheimer ve Harvard Üniversitesi’nden Stephen Walt, İsrail lobisinin Amerikan dış politikasını nasıl rehin aldığını yazdılar ve müthiş bir karalama kampanyasına maruz kaldılar. Ardından eski Başkan Jimmy Carter “Irk Ayrımı Değil Barış” adlı kitabında İsrail’e karşı Filistinlileri gözeten bir kitap yazdı, başına gelmedik kalmadı. Ama mücadele sürüyor. Şimdiyse sahneye Musevi kökenli sol ve liberal Amerikalı aydınlar çıkıyor. İsrail sertleştikçe onların eleştirileri de keskinleşiyor. Amerikan Musevi Komitesi’nden Alvin H. Rosenfeld’in kaleme aldığı, “İlerici Musevi Düşüncesi ve Yeni Anti-semitizm (Yahudi Aleyhtarlığı)” başlıklı yazısı, İsrail lobisinin en çok bu içerden eleştirilerden rahatsız olduğunu gösteriyor. Bu yazıda hedef alınanlardan biri de Washington Post yazarı Robert Cohen. Onun suçu, geçen yaz, İsrail’in Lübnan’a saldırdığı günlerde, 18 Temmuz’daki yazısına “İsrail’in şu an yapabileceği en büyük hata, İsrail’in kendisinin bir hata olduğunu unutmak olurdu” diye başlaması. Kendisi de Musevi asıllı olan Cohen’e gore Avrupa Musevilerine Müslüman ve kısmen Hıristiyan Arapların ortasında bir millet yaratma fikri bir savaş ve terör yüzyılı üretmişti. Cohen İsrail’i, Hizbullah veya Hamas’ı suçlamaktan vazgeçip İsrail-Arap savaşının artık İsrail-Müslüman savaşına dönüştüğünü kabul etmeye çağırmıştı.Ve Soros devredeŞimdi bayrağı George Soros devraldı. “Dindar bir Yahudi değilim, ama İsrail’in varlığını sürdürmesini istiyorum” diyen ünlü para sihirbazı, New York Review of Books adlı derginin 12 Nisan sayısında çıkacak olan uzun yazısında, İsrail ve Amerikan yönetimlerini ve AIPAC başta olmak üzere İsrail lobisini bombardımana tutuyor. Bir özeti Financial Times’da yayınlanan yazıda Soros, İsrail ve ABD’nin Hamas’lı her türlü formüle karşı çıkmasını “umutsuz bir strateji” olarak niteliyor ve “Hamas’ın desteklemediği hiçbir barış anlaşmasının şansı yok” diye devam ediyor. Soros Suudi Arabistan’ın girişimiyle ortaya çıkan Hamas-El Fetih ve bağımsızlar koalisyon hükümetini kaçırılmaması gereken bir fırsat olarak görüyor. Soros’a göre “İran, İsrail için Hamas ya da Hizbullah’dan daha tehlikeli”. ABD ve İsrail bu grupları dışlayarak aslında İran’ın ekmeğine yağ sürüyorlar. Soros tıkanıklığı aşmak için şu formülü öneriyor: “Hamas’ın İsrail’i tanımasını ’görüşmelerin ön şartı’olarak değil de ’anlaşmanın şartı’olarak görmek gerek.” Soros Bush’un ikinci kez seçilmemesi için elinden geleni yapmış, nice para akıtmış ama başarılı olamamıştı. Umalım ki İsrail’i ve ABD’deki İsrail lobisini dizginleme amacına ulaşabilsin.