Cumhurbaşkanı Sezer, Harp Akademileri’ndeki “İster ‘ılımlı’, ister ‘köktenci’ olsun, din devleti ile demokrasinin yan yana getirilmesi, tarihe ve bilime ters düşen bir yaklaşımdır. Ilımlı İslam’ın çok kısa sürede radikal İslam’a dönüşmesi kaçınılmazdır” demişti. Sezer ilk başta AKP hükümetini hedef alıyordu, ama asıl muhatabının Batı, daha çok ABD olduğu da açıktı. Ne var ki onun bu sözlerinin altına imza atmaktan çekinmeyecek çok sayıda Amerikalı yönetici var. Mesela Başkan Bush, yardımcısı Dick Cheney, ikisinin birçok kurmayı, Savunma Bakanlığı ve ordunun tepelerinden birçok isim ve yeni muhafazakar yazar-çizer takımının nerdeyse tümü...Bizde laikliğe duyarlı kesimler, AKP’nin tek başına iktidara gelmesi, Erdoğan’ın siyasi yasağının kalkıp başbakan olması ve en nihayet Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanlığı adaylığını, hep Washington’un “ılımlı İslam” projesinin yıllar önceden tasarlanmış aşamaları olarak görüyor. Öte yandan Washington’da yönetimde etkili çok kişi, yıllardır AKP’nin altındaki halıyı çekmeye çalışıyor. Önce panik vardıBaşta durum biraz farklıydı. Bush yönetiminin 11 Eylül saldırılarının şokuyla giriştiği “teröre karşı önleyici savaş” ın temelinde İslam dünyasını silah zoruyla dize getirmek ve bunu yaparken aynı zamanda Müslümanların “kalplerini ve zihinlerini kazanmak” vardı. Kabaca şöyle düşünüyorlardı: “Sorunun kaynağında geri kalmışlık, Filistin sorunu, yeni-sömürgecilik filan yok. Gençler özgürlük arayışıyla teröre yöneliyor. Bu yüzden İslam ülkelerindeki otoriter ve totaliter rejimlerin yerini demokrasiler almalı.” “Ilımlı İslam” kavramı bu basit akıl yürütme sonucunda öne çıktı. Çünkü buralarda en etkili, kimi zaman yegane sivil güç İslami hareketlerdi. Onlarsız demokratikleşme mümkün olamazdı. Dolayısıyla İslamcılarla doğrudan ilişkiye geçmeli; dillerini, özellikle de Batı’ya bakışlarını ılımlılaştırmaları teşvik edilmeli ve belli bir aşamadan sonra merkeze taşınmalarına yardımcı olunmalıydı.Eskiye dönüşBush yönetimi bu noktaya çok zor ve inanmayarak geldi. Çok kişi bu stratejinin “fazla naif ve imkansız” olduğunu, kanlı iç savaşlara yol açacağını ve İslam dünyasını (tabii bu arada enerji kaynaklarını) El Kaide türü grupların denetimine sokacağını savundu.“Kalpleri ve zihinleri kazanma” Vietnam’da mümkün olmamıştı. Irak’ta da deneniyor, olmuyor. İslam dünyasında da iflas çoktan kesinleşti. Nihayet bunca hüsrandan sonra Bush yönetimi havlu attı. Yani ABD bir süredir, İslam dünyasında “özde değil sözde” demokrasi istiyor. BOP’un da adı var kendisi yok.Aslında baştan bir kavram yanlışı yapılmış, “ılımlı İslamcılık” yerine “ılımlı İslam” denmişti. Bugünlerde Amerikan yönetiminde ağır basan yaklaşımı şöyle özetleyebiliriz: “İslam dünyası sadece İslamcılardan ibaret değil. Şeriat düzeni istemeyen, çağdaş dünyaya entegre olmak isteyen milyonlarca ‘ılımlı’ Müslüman var. Onların önünü açmalıyız.” Yani eski projenin tam zıddı yeni bir sürümle, “Ilımlı İslam 2.0” ile karşı karşıyayız.Bush yönetimi 1 Mart 2003 gününden itibaren AKP’ye tam olarak güvenmiyor, onu dengelemek için TSK ile ilişkilerini hep sıcak tutuyor. En büyük dilekleriyse AKP’ye merkezde siyasi ve sivil bir alternatifin çıkması.Bu nedenle, her ne kadar onlar ABD aleyhtarı sloganlar atsa da, Washington’un Türkiye’nin meydanlarındaki laiklik gösterilerinden memnun olduğu, katılanları “ılımlı Müslüman” olarak görüp alkışladığı kesindir.
Hasan Cemal, 1 Mayıs Salı günü Milliyet’te “Asker sorunu” başlıklı müthiş bir yazı kaleme aldı. Onun “Türkiye ‘asker sorunu’nu çözmeden birinci sınıf demokrasi olamaz” cümlesi halimizi çok iyi özetliyor.Aynı gün İstanbul’da yaşananlar Türkiye’nin bir de “polis sorunu” olduğunu gözler önüne serdi. Düşünün 30 yılda Türkiye’de bir aleni, bir post-modern darbe oldu, partiler kapandı, partiler kuruldu, nice başbakan, içişleri bakanı değişti, onca rejim tartışması yaşandı, devletin 1 Mayıs günü Taksim Meydanı’na kimseyi sokmama kararlılığı bütün şiddetiyle sürüyor.Aynı gün Abdullah Gül, şu sözleriyle Türk siyasi sisteminin şifozrenik halini gözler önüne serdi: “Türkiye Cumhuriyeti’nin Dışişleri Bakanıyım. Türk devletini bütün dünyada temsil ediyorum. Türkiye’nin en gizli belgeleri elimde, bunları ben koruyorum. Bana güvenilmeyecekse kime güvenilecek?” Çok sayıda kişi ve kurum Gül’ün adaylığını coşkuyla karşılamıştı. Fakat Genelkurmay bildirisinin ardından çoğu geri adım attı. Bunları tek tek deşifre etmeye gerek yok, ama Amerikan yönetiminin AKP’yi alenen sattığını hatırlatmak şart. Çağlayan’da insanlar “ABDullah Gül” veya “ABD’nin Gülü” dövizleriyle yürürken Washington “asker demokratik süreçlere müdahale edemez” diyemedi. Bazı neo-conların “AKP’ci” olmakla suçladığı Dışişleri Bakan Yardımcısı Dan Fried’in ne şiş yansın ne kebap sözleri onun “entelektüel, demokrat” kimliğine pek güvenen nicelerini hayal kırıklığına uğrattı.Sahte tedaviLaiklik adına AKP’ye savaş açanlar seçim olacak diye pek seviniyorlar. Kimisi laiklik temelinde seçim ittifakları, hatta birleşmeleri arzularken bazıları “Solcular CHP’ye, sağcılar MHP’ye” diye bağırıyor. Şunları unutuyorlar: 1994’de onca “çağdaş ittifak” çağrısına rağmen kilit belediyeleri RP kazanmıştı. 1995 genel seçimlerindense RP birinci parti çıkmış, kısa süreli ANAYOL macerasından sonra Refahyol kurulmuştu. 1999 seçimlerinin ardından kurulan DSP-MHP-ANAP koalisyonuysa üç yıl sonra AKP’nin tek başına iktidarına zemin hazırlamıştı.Hayır, AKP’nin “mağduriyet” nedeniyle oy patlaması yapmasını beklemiyorum. Eğer mağduriyet yetseydi ülkeyi yıllardır sol yönetiyor olurdu. Çünkü Türk seçmeni mağduru sever ama güçlüye meyleder. Mesela çoğunluk Amerikan karşıtıdır ama Washington’la sorunu olan partiye de pek güvenilmez. Kısacası, sistem içi kavgadan hazetmeyen seçmen AKP’den uzaklaşabilir ve muhtemelen MHP’ye yönelir.Diyelim ki AKP’nin milletvekili sayısı azaldı, koalisyon yapmak zorunda kaldı, hatta muhalefete düştü. Kriz çözülmüş mü olur, yoksa derinleşir mi? AKP’nin bir sonraki seçimde daha güçlü bir şekilde gelmeyeceğinin garantisi nedir?Köklü laiklikHalbuki telaşa gerek yok. Zira: 1) Dün RP ve FP’ye, bugünse AKP’ye oy verenlerin önemli bir bölümünün laik cumhuriyetle bir dertleri yok;2) AKP’ye İslamcı bir parti denilemez;3) İyi bir dışişleri bakanı olan Gül pekala iyi bir cumhurbaşkanı da olabilir.Özetle, Türkiye’de ne din, ne de laiklik kolay kolay elden gitmez. İkisi de çok köklü ve güçlüdür. Demokrasimiz de İslamcılığı içine katıp eritme becerisine sahiptir. Ancak kırılganlıklarını giderip onu “birinci sınıf demokrasi” haline getirmemiz şart. Aksi takdirde ne mi olur? 28 Şubat’ın bir işe yaramamış olduğunu on yıl sonra fark ettik. 27 Nisan muhtırasının, hem Türk demokrasisine, hem de laikliğe indirilmiş bir darbe olduğunu kavramamız o kadar bile sürmez.
Türkiye’nin, uçağına aldığı gazeteciler gibi, Başbakan Erdoğan’la çelik çomak oynamaya can atanlardan ibaret olmadığı çok net bir şekilde ortaya çıktı. Çok tarihi ve hassas bir süreçten geçiyoruz. Artık gerçeklerle yüzleşmeli ve klişelere itibar etmemeliyiz. Örneğin: “Laikliği ordu, demokrasiyi AKP savunuyor”: Ordunun 12 Eylül 1980 ve 28 Şubat 1997 müdahalelerinde geliştirdiği “irticaya karşı mücadele stratejileri”nin ne kadar yanlış olduğunu bugün net olarak görüyoruz. Son “e-muhtıra” nın da laikliği korumak yerine daha da zayıflatılmasına vesile olacağına eminim.Öte yandan, AKP’nin demokrasiyi tam olarak içselleştiremediği de ortadadır. Nitekim AKP ile özdeşleşmiş bazı isimler “Org. Büyükanıt aslında hükümeti hedef almadı” diye kaçak güreşirken, laikliğinden hiç kuşku duyulmayacak bazı aydınlar cesurca “ordunun yaptığı yanlıştır” diyebiliyor. “Mitingler darbeye zemin hazırlıyor”: Ankara ve İstanbul’daki yüzbinlerin arasında 12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980 askeri darbelerinin binlerce doğrudan veya dolaylı mağduru var. Bir kısmı “dönek” olabilir, ama ezici bir çoğunluğunun en son isteyeceği şey askeri darbedir. “Her şeyin sorumlusu Arınç” : “Kim tutar seni” diye Erdoğan’ı Çankaya’ya çıkmaya zorlamış olanlar, Başbakan’ın bu süreci çok kötü yönettiğini itiraf edemedikleri için Arınç’ı “günah keçisi” yapmaya çalışıyorlar. Ya AKP içindeki dengeleri ve Arınç’ın rolünü bilmiyor ya da anlamak istemiyorlar. Arınç’ın aldığı pozisyon bir “neden” değil “sonuç” tur. Eğer Erdoğan, mesela baştan itibaren tüm Türkiye’nin dahil olduğu şeffaf bir tartışma yürütse böyle bir kriz yaşamayabilirdik. O bunu AKP’nin “aile meselesi” yapınca, “evin abisi” de ağırlığını koydu.“En doğru seçim Vecdi Gönül’müş” : AKP’nin Erdoğan, Gül, Arınç ve belki de Abdüllatif Şener’den başka bir ismi aday göstermesi bir nevi “siyasi intihar” olurdu. Kısa vadede durumu kurtarabilecek bu formül orta ve uzun vadede çok daha ciddi krizlere yol açabilirdi. Diyelim ki Gönül olsaydı, ona “AKP’nin kuklası” muamelesi yapılacaktı ve ağırlığı olmayacaktı. Böylece AKP hükümetinin etkisi daha da artacaktı. Gönül “Erdoğan’ın noteri” görünmemeye çalışsa hem AKP’lilerin öfkesiyle karşılaşacak, hem de AKP’li olmayanları tam olarak ikna edemeyecek, “takiye” yapmakla suçlanacaktı.“Tek çare hemen seçim” : Erdoğan ile Org. Büyükanıt birlikte kamuoyunun karşısına çıkmadığı müddetçe bu kriz derinleşerek sürer. Zaten demokrasi sadece sandıkla olsaydı bugün Irak hepimizi sollamıştı. Bu kriz hal yoluna konulmadan gidilecek bir seçim pekala ters bir etki yaratıp ülkeyi içinden çıkılması iyice zor bir girdaba da sürükleyebilir.“Seçimden en çok AKP kazançlı çıkar” : Seçmenin “mağdurla dayanışma” refleksiyle AKP’yi oya boğacağına emin değilim. Örneğin 1999 seçimlerinde FP kampanyasını RP’nin kapatılması, Erbakan ve Erdoğan’ın mağduriyetleri üzerine inşa etmişti. Sonuçta oyları azaldı ve “bunlar seçilse bile iktidarı vermezler” diyen MHP patlama yaptı.“Gül’ün adaylıktan çekilmesi şart” : Bu süreçte en fazla yıpranan kişi herhalde Gül olmuştur. Düşünün, Erdoğan düne kadar Erkan Mumcu konuştuğu zaman TBMM Genel Kurulu’nu terk ediyordu. Aslında pek de iyi anlaştığı Baykal’ı da Çankaya sürecinde abartılı bir şekilde dışlamıştı. Sonra kalktı Gül’ün kaderini bu ikilinin ellerine bıraktı. Eğer Gül adaylıktan çekilirse krizin sorumluluğunu üstlenmiş olur ve siyasi geleceğini riske atar. Birilerinin illa bir fatura ödemesi gerekiyorsa o da Erdoğan ve onun yakın çevresidir.
Herkes kazançlı çıktığını iddia edecek, ama 367 krizinde şu ya da bu şekilde rol alan kimse kazanabilmiş değil. Çünkü AKP, CHP, ANAP ve DYP’nin adları bir şekilde kapalı kapılar ardındaki pazarlıklar, ince hesaplar, tereddütler, şantajlarla anıldı. Birbirlerini yıpratıp tükettiler. Sonuçta bu kriz MHP ve GP başta olmak üzere diğer partilere yaradı.Herkes kaybetti ama farklı derecelerde. Bunları sırayla izleyecek olursak:En az kaybeden CHP: Hem “laikliğe duyarlı” kitlelerin ve güç odaklarının sözcülüğünü yaptığı, hem de irili ufaklı diğer partileri peşinden sürüklediği için CHP başarılı sayılabilir. Ama bu kazançlı olduğu anlamına gelmiyor. Çünkü CHP dün “çözüm üreten” değil “sorun çıkartan” parti imajını iyice pekiştirmiş oldu. Öyle ki kimse CHP’nin böyle bir krizi çıkartmasına şaşırmadı. Hatta AKP’liler de Baykal’dan ziyade ANAP ve DYP’ye öfkelendiler. Beklenenden az kaybeden ANAP: Erkan Mumcu oturuma katılmama konusunda bir dizi gerekçe saydı. Belki haklıdır, ama bu karambolde kimse bunlara dikkat etmedi, bundan sonra da hatırlamayacak. “AKP’yi kurtaran” yerine “zora düşüren” olmayı tercih eden ANAP, bunu seçmenine anlatmakta çok zorlanacaktır. Kuşkusuz bu derme çatma gruptan sadece iki firenin çıkması ANAP’ın başarı hanesine yazılacaktır. Şunun altını çizelim: Mumcu bu tavrıyla, Fethullah Gülen ve cemaatiyle “çok iyi” olduğu söylenen ilişkisini de riske atmış oldu. Beklenenden fazla kaybeden DYP: Mehmet Ağar da neden oturuma katılmadığını tam izah edemedi. Üstelik kendisi dışındaki üç milletvekilinden ikisi katılınca krizde hiçbir etkisinin olmadığı anlaşıldı. Ağar düne kadar AKP ile sert kapışmaya girmemeye özen gösteriyordu. Şimdi CHP’nin peşine takılmış görüntüsü DYP’nin geleneksel tabanıyla ilişkisini zorlayacaktır. Üstelik ANAP’la birleşme tehlikeye girmişe benziyor; olsa bile iki gün önceki heyecanı yaratabilmesi çok zor.En çok kaybeden AKP: Dün yaşananlar Başbakan Erdoğan’ın bu süreci hiç de iyi yönetememiş olduğunu kanıtladı. 367 konusunu başta önemsemeyen AKP diğer partileri ikna işini son güne bıraktı ve bu ağır yük Abdullah Gül’ün sırtına yüklendi. AKP’liler, teknik bir konu olan dünkü oylamayı bir “demokrasi sınavı” olarak göstererek vahim bir hata yaptılar. ANAP ve DYP milletvekillerine uyguladıkları psikolojik baskı da ters tepti. 1995 seçimlerinden sonra da RP’liler ANAP’a koalisyon için benzer bir şekilde yüklenmiş, başarısız kalınca Refahyol’u kurmak zorunda kalmışlardı.En çok yıpranan Gül: Kuşkusuz bu hengameden en fazla zarar gören kişi Abdullah Gül’dür. Zaten halinden pek memnun olduğu söylenemezdi: Başbakanlık beklerken, parti içi iktidar dengeleri nedeniyle cumhurbaşkanlığına yönelmek zorunda kalmıştı. Artık ister mahkeme kararıyla, ister başka bir şekilde seçilsin, dünkü çatışma ortamı Gül’ün “tüm Türkiye’nin cumhurbaşkanı” olma iddiasına büyük ölçüde gölge düşürdü. Gül’ün içine düştüğü kötü durumda CHP, ANAP ve DYP kadar, hatta onlardan daha fazla AKP’nin ve Erdoğan’ın sorumluluğu bulunuyor.
AKP’nin Cumhurbaşkanı adayını belirleme sürecini genellikle yanlış okuduk. Sırayla gidelim:1) Başbakan Erdoğan’ın tek başına hareket edeceğini sandık, halbuki Gül ve Arınç’la mutabakata varmadan böyle hayati bir karar vermesi mümkün değildi.2) Arınç hep “oyunu bozan” olarak algılandı, aslında “oyunu kuran” olduğunu anladık.3) Erdoğan’ın Çankaya’ya çok çıkmak istediğini düşündük. Bu konuda yanılmış olma ihtimalimiz hayli yüksek.4) Erdoğan’ın kararını çoktan verdiğine ve mahsus zaman geçirdiğine inanıyorduk. Değilmiş, aday en son gün kesinleşti.5) Erdoğan’ın, iç ve dış iktidar odaklarının, laikliğe duyarlı çevrelerin kaygılarına göre hareket edeceğini düşünenlerimiz çoğunluktaydı. Bu kişiler Erdoğan’ın laik tepkiler yüzünden “geri adım” attığına eminler. Fakat Erdoğan esas olarak iç dengeleri gözetti, partisi içindeki iktidar denklemlerini hal yoluna koyamadığı için son ana kadar bocaladı.Yeni hatalarGül’ün adaylığının açıklanmasıyla birlikte yeni hatalar ortaya saçıldı. Önce AKP’liler ve AKP’cilerin büyük ölçüde bilerek yaptıkları yanlışlara bakalım:1) Gül’ün cumburbaşkanı adayı olmasını “Türkiye’nin normalleşmesi” olarak pazarlamaya çalışıyorlar. Doğru değil. Normal olanı Başbakan Erdoğan’ın Çankaya’ya çıkması Gül’ün de başbakan olmasıydı. Yani şu anda anormal bir durumla karşı karşıyayız.2)Çankaya kuşkusuz Erdoğan’ın hakkıydı, ama o iddia edildiği gibi bu hakkından feragat etmiş değil. Kendisi ve partisi için, tabii bu arada Türkiye’nin de geleceğini düşünerek, doğru olduğunu düşündüğü bir tercih yaptı.3) Gül’ün gönlünde başbakanlık vardı, yani Çankaya’ya bir nevi mecburen çıkıyor.4) Gül’ün adaylığı AKP’nin birlik ve beraberliğini artırmadı, bilakis ilerde kan davalarına bile dönüşebilecek ciddi kırgınlık ve kırılmalara yol açtı.Muhalefet açığa düştüAKP karşıtlarının hatalarına geçecek olursak:1) Erdoğan karşıtı strateji, Arınç aday olsa zirveye çıkardı, Gül olunca açığa düştü. “Gül ile Erdoğan arasında fark yok” yaklaşımının inandırıcılığı yok. 2) “Sorun başörtüsü değil kafanın içinde” yaklaşımını terk edip yeniden “türbanlı first leydi olmaz” itirazını temel alarak da bir sonuç elde edilemez. Tam tersine bu yolla türban tam anlamıyla meşrulaştırılabilir.3) 367 formülünün tutması zor. Tutsa bile doğacak krizden muhtemelen AKP yararlanacaktır. Çünkü bugüne kadar laiklik üzerinden kriz çıkarma çabaları genellikle geri tepmiştir. Gül’ün “hükümetin noteri” olmasını bekleyenler azınlıkta. Fakat onun “tüm Türkiye’nin cumhurbaşkanı” olabileceğini düşünenler de henüz çoğunluk değil gibi. Gül’ün samimiyet ve becerisinin sınanacağı beş ana alan var:1) AKP ile ilişkiler;2) Laikliği ilgilendiren konular;3) Dış politika;4) Kadrolaşma;5) Yolsuzluk.Gül siyasi kariyerini cumhurbaşkanlığıyla sonlandırmak istemiyorsa elini baştan çok sıkı tutmak, kendine iyi bir ekip kurmak, vaad ettiği gibi halkın içine girmek ve gerektiğinde hükümetten hesap sormak zorunda. Bütün bunları yaparken de AKP içinde olup bitenleri yakından takip etmesi, partideki ekibini daha da güçlendirmesi gerekiyor.Ondan anormal bir durumdan kalkarak, ülkeyi normalleştirmesini bekliyoruz.Çok ama çok zor.Fakat imkansız değil.İşe pekala yolsuzlukla başlayabilir. Çünkü kendisinin bu konuda çok hassas olduğunu biliyoruz. Onca yolsuzluk dedikodusunda kendisine yakın olarak bilinen Ali Babacan, Beşir Atalay, Mehmet Aydın gibi bakanların adlarının hemen hiç geçmemesi herhalde bir raslantı olmasa gerek.
Abdullah Gül’ü çok eskiden beri tanıdığım için yakınlarım “ne diyorsun?” diye soruyor ve hepsine aynı cevabı veriyorum: “Şahsen çok sevindim, ama kendisinin sevindiğini hiç sanmıyorum.” Neden mi sevindim? Dört ana seçenek masadaydı ama Çankaya’ya, AKP’nin temelini oluşturan Erdoğan-Gül-Arınç üçlüsünden birinin çıkması en kuvvetli ihtimaldi. İçlerinden en fazla hak eden Erdoğan’dı, en az kriz çıkartacak olan, bu arada oraya en fazla yakışansa Gül’dü. Gül’le ilk kez 1991 Genel Seçimleri öncesinde Kayseri’de tanıştım. O zamandan beri ülkenin ve dünyanın değişik bölgelerinde Gül’ü izliyorum, kendisiyle defalarca röportaj yaptım, “off-the-record” sohbet ettim. Öncelikle samimi olduğunu düşünüyorum. Örneğin hoşuna gitmeyen veya cevap vermek istemediği bir soruyla karşılaştığında yüzü kızarır, ya soruyu geçiştirir ya da hiç cevap vermez, ama göz göre göre yalan söylediği pek görülmemiştir.Gül, “politikacı olmayan politikacı” kimliğiyle, dün RP ve FP’ye, bugün AKP’ye mesafeli duran kesimlerin de gözünde belli bir yer edinebildi, “makul, konuşulabilir, sempatik” görüldü, en azından “kötünün iyisi” olarak algılandı.Gül, herkesle konuşabildiği gibi herkesle çalışabilen bir isimdir. Başbakan olduğunda ekibine ilk kattığı isimlerden biri, aynı seçimlerde YTP listelerinden birlikte aday olduğumuz gazeteci Ahmet Sever’di. AKP hükümetinin “kendinden olmayan” kişilerle çalışabildiğinin belki de yegane örneği olan Sever halen AB İletişim Grubu Başkanlığı görevini yürütüyor.Gül’ü tanımayanlar, laik cumhuriyetin önde gelen kalelerinden biri olarak bilinen diplomasiyle çatışmasını beklediler. Hele Prof. Ahmet Davutoğlu’nu “dış politika çarı” yapmasıyla iştahları iyice kabarmıştı. Ama sonuçta onca beter soruna rağmen dış politikada vahim bir kriz yaşanmadı.Troyka içinde laikliğe duyarlı kesimlerin en az kaygıyla baktığı kişi olabilir, ama Necip Fazıl Kısakürek’in geliştirdiği “Büyük Doğu” geleneğinden gelir. Bu nedenle Milli Görüş içinde en entelektüel ve sıkı İslamcılardan biriydi. Ama özellikle 28 Şubat süreciyle birlikte İslamcı geçmişiyle samimi bir şekilde yüzleşmeyi bildi.Gül sevinmiyor çünkü Çankaya’yı düşünmüyordu. 12 Mart 2003 günü devrettiği emaneti Erdoğan’dan geri almayı, ikinci kez başbakan olmayı umuyordu. Başta her şey onun istediği gibi gelişiyordu: Erdoğan, Celal Bayar, Turgut Özal ve Süleyman Demirel’in çizgisini izleyerek devletin en tepesine çıkmak istiyordu. Ancak parti içinde “Erdoğancı” bilinen ekip, Gül’ün liderliği ve başbakanlığı durumunda iktidarlarını kaybedeceklerini düşünüp panik içinde onu kararından vazgeçirmeye çalıştılar.İKTİDAR SAVAŞLARI SÜRERSorun sadece Erdoğan ile Gül arasında kalsa dördüncü bir isimle çözülebilirdi. Ama Arınç ağırlığını koydu. Ne Erdoğan’ın önerdiği Vecdi Gönül’e, ne de Gül’ün alternatif olarak gösterdiği Beşir Atalay’a onay vermedi. (Nimet Çubukçu, Edibe Sözen gibi isimlerin Erdoğan’ın yakın çevresi tarafından kasıtlı olarak sızdırıldığını ve Gül’ün bu tür “zayıf” isimlere onay vermesinin imkansız olduğunu düşünüyorum. Sonuçta “en az mutsuz”un Arınç olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü Çankaya’ya kendisinden daha az kıdemli birinin veya Meclis dışından bir ismin çıkmasına izin vermedi. Böylelikle AKP içindeki iktidarını iyice güçlendirdi.İkinci “en az mutsuz” da Erdoğan’dır. Çankaya hakkından feragat ederek, gerek parti tabanı, gerek genel kamuoyu, gerekse iç ve dış iktidar odakları nezdinde prim yaptı.Artık AKP içindeki iktidar savaşları iyice aleniyet kazandı. Bundan sonra şiddetlenerek süreceği de kesindir.Çünkü benim tanıdığım Abdullah Gül, sanıldığının aksine siyasi hırsını Çankaya’ya gömecek biri değildir.
Malatya’daki beş gencin İslamcılıktan ziyade ulusalcılığa daha yakın olabilecekleri yolundaki analizim, kendilerini “ulusalcı” kabul eden bazı okurların tepkisini. Geçmişten örnekler vererek katillerin “şeriatçı” olduğunu kanıtlamaya çalışan, muhtemelen sol kökenli bu okurların iyiniyetli olduklarına inanıyorum. Ama içinde yer aldıkları ulusalcı hareketin faşizme ve dolayısıyla terörizme son derece elverişli bir zemin sağladığını görmüyor olmaları anlaşılır bir şey değil.Bir de madalyonun öteki yüzü var. İşte Cumartesi günkü Yeni Şafak’ın manşeti: “Bunun adı ulusalcı terör”. Gazeteye gore sadece Malatya’yı değil, Rahip Andrea Santoro cinayeti, Danıştay saldırısı ve Hrant Dink suikastını da “ulusalcı terör” olarak görmemiz gerekiyor.Aynı Yeni Şafak sinagog eylemlerinin ardından “Türkiye düşmanları”, Britanya Başkonsolosluğu ve HSBC Bank saldırılarının ardındansa “Pis Tuzak” manşetleriyle çıkmıştı. “İslamcı terör” gibi bir tanımlamadan uzak durmuşlardı. Haklıydılar çünkü İslamcı hareketin tümünü terörle özdeşleştirmek hem yanlış, hem çok tehlikeliydi. Hele İslam dinini işin içine katmak asla kabul edilemezdi.Peki şimdi niye aynı özeni ulusalcı hareket için göstermiyorlar? Kendilerini “ulusalcı” olarak tanımlayıp Malatya vahşetinden herkes kadar, belki de daha fazla nefret eden sayısız vatandaşın bulunduğunu bilmiyorlar mı? Onları terörle özdeşleştirmenin ve böylelikle terörizme doğru sürüklemenin sakıncalarından habersiz olabilirler mi?Bunun neresi derin?Son dönemdeki bir dizi siyasi cinayetin büyük ölçüde ulusalcı atmosferden etkilendiği doğru. Ama eylemcilerin ne derece bir merkez tarafından yönetildikleri kuşkulu. Sanıyorum ilk kez ben “yalnız kurtlar” kavramını Türkiye’ye uyarlayarak bu gençlerin tek başlarına veya dar bir çevreyle birlikte hareket etmiş olabileceklerini yazdım. Kısa süre içinde çok kişi benzer yaklaşımlar dile getirdi. Örneğin son olarak Ali Bulaç Cumartesi ve Pazar günleri Zaman’da iki ufuk açıcı yazı kaleme aldı.Ama Yeni Şafak gibi hükümete yakın bazı çevreler ve hükümetle ilişkisi tartışmalı Fethullah Gülen cemaati bu eylemlerin son derece örgütlü ve birbirleriyle ilintili olduğu konusunda ısrar ediyorlar. Bakın, hakkında ne zaman bir şey yazsak “Hocaefendi siyasetle ilgilenmez” şeklinde yalanlamalara maruz kaldığımız Gülen, Malatya vahşetini “düpedüz terör” olarak tanımlayıp nasıl konuşmuş: “Derin devlet diye bir şey var. Bunlar belli hedeflere ulaşmak için meşru-gayri meşru her yolu değerlendiriyor. Bazıları silaha, adam öldürmeye yemin ediyor. Bazı çocuklar dolduruşa gelebilir. Devlet bunlara tedbir almalı.” Eğer Gülen’in iddia ettiği gibi, bir yapı bu gençleri kullanıyorsa, buna “derin” değil “sığ” sıfatı yakışır. Ama diyelim ki Gülen ve onun gibi düşünenler haklılar, o zaman hükümete baskı yapsınlar, İçişleri ve Adalet Bakanları bu karanlık ve derin ilişkileri aydınlatsın. Biz de özür dileyip bu konularda bir daha sesimizi çıkarmayalım.Umarım arkalarında bir örgüt vardır. Varsa, beş gençten en az biri muhakkak bunu ifşa edecektir. O zaman işimiz nispeten kolay olur: Türkiye olarak bu örgütle hesaplaşırız. Peki ya yoksa? İşte o zaman işimiz çok zor.***22 yıl önce gazeteciliğe başladığım Nokta Dergisi, tam da yeniden çok iyi işler yaptığı bir dönemde bir kez daha kapandı. Çok üzgünüm.Sabah Gazetesi’nin bir KİT’e dönüştürülme süreci de aynı ölçüde üzüntü verici.
15 Kasım 2003’te İstanbul’daki sinagog saldırılarının Hizbullah kaynaklı olduğu sanılmış, ama kısa sürede bunların El Kaide işi olduğu ortaya çıkmıştı. Danıştay baskını, Rahip Andrea Santoro cinayeti ve Hrant Dink suikastının ardında da Hizbullah izleri aranmıştı, şu ana kadar bir şey bulunamadı. El Kaide’den etkilenmişlerHizbullah’ın Malatya’daki katliamla da doğrudan bir ilişkisi olduğunu sanmıyorum. Çünkü Hizbullah uzun süredir yasal faaliyetlere ağırlık vererek yeniden yapılanılıyor. Silahlı eylemlere başlamak üzere olduğuna dair elimizde herhangi bir ipucu yok.Hizbullah olsa muhtemelen misyonerler kaçırılır, günlerce sorgulanır ve bunların görüntüleri kaydedilirdi. İlk günkü haberler, katillerin Hizbullah’tan ziyade, internet ortamında bolca dolaşan, El Kaide’nin Irak ve Pakistan’daki “kafa kesme” görüntülerinden etkilenmiş olduklarını düşündürtüyor.‘Ulusalcı söylem’ dikkat çekiyorCeplerinden gerçekten “Vatan için yapıyoruz. Ülke elden gidiyor. Şimdi de topraklarımıza göz diktiler” gibi notlar çıkmışsa herhangi bir radikal İslamcı grupla bağları olması çok zor. Çünkü bu tür cümleler daha çok milliyetçi/ulusalcı söylemde karşımıza çıkar. Zaten misyonerlik karşıtı cephede İslamcıların epey azınlıkta kaldıklarını da gözlüyoruz. Beş zanlının herhangi bir örgütle doğrudan ilişki içindeki profesyonel militanlar olduklarını sanmıyorum. Tıpkı Trabzon’da rahip Andrea Santoro’yu öldüren 16 yaşındaki O.A. ve Danıştay’ı basıp hakim Mustafa Yücel Özbilgin’i katleden avukat Alparslan Aslan, Hrant Dink’i kurşunlayan O.S. gibi kendi başlarına veya çok dar bir çevreyle birlikte hareket ediyor olma ihtimalleri hayli yüksek. Bu beş genç pekala özel bazı nedenlerle bu katliamı yapmış da olabilirler. Ayrıca ülkenin içerde ve dışarda düşmanlar tarafından kuşatıldığına, bölünüp parçalanmak üzere olduğuna, dinin de elden gittiğine, bu arada yöneticilerin uyuduğuna inanıyor ve durumdan vazife çıkarıyor olmalılar. Hizbullah’tan da, El Kaide’den de etkilenmiş olabilirler ama esas olarak popüler kültürün ürünü oldukları açık. Yani beş küçük “Polat Alemdar”la karşı karşıyayız.Galiba onlar da birer “yalnız kurt” . Sürü halinde dolaşmaları olayı daha da tehlikeli kılıyor.