Bütün seçenekler masada...” Amerikalılar, nükleer silah edinmek istediği söylenen İran’ı hep bu sözle tehdit ediyorlar. “Bakmayın müzakerelere onay verdiğimize, BM’den yaptırım kararları çıkarmak için uğraştığımıza, her an saldırabiliriz, kimse de engel olamaz” demeye getiriyorlar. Etkili de oluyorlar. Tam 4 yıl önce, sudan ve yalan bahanelerle nasıl Irak’ı işgal ettikleri hafızalarda taze olduğu için, kimse bu şantajı ciddiye almazlık edemiyor. Aynı cümleyi, aylar önce Washington’daki bir basın toplantısında, ABD’nin PKK ile mücadele koordinatörü emekli general Joseph Raltson’dan da duymuştuk. O da bu cümleyle PKK’ya karşı askeri müdahale seçeneğinin de gündemde olduğunu ima etmişti. Ama hiç etkili olamamıştı. Çünkü kimse Amerikan ordusunun Kuzey Irak’taki PKK militanlarına saldırabileceğine inanmamıştı. Nitekim onca zaman geçti, hiçbir somut gelişme yaşanmadı. Üstelik Amerikalı yetkililer, değişik vesilelerle Türkiye’nin Kuzey Irak’a askeri müdahalesine izin vermeyeceklerini duyurdular.Karlar eriyince ne olacak?Geçen hafta Ralston AP’ye özel bir demeç verdi ve “PKK’ya karşı bütün seçenekler masada” cümlesini tekrarladı. Gariptir, Türk medyası bu sefer bu cümleyi başlığa taşıdı. Peki ne değişti?Öncelikle PKK konusu o kadar tüketildi ki insanlar bir şeylere inanmak istiyor. İkinci olarak, Washington’un Cumhurbaşkanlığı seçimleri arifesinde, olmadı genel seçimler öncesinde AKP’ye bir jest yapacağını düşünenler var. Bunun haklı bir zemini de mevcut: ABD Dışişleri Bakanlığı’nın bazı üst düzey yöneticileri, alenen AKP’nin alternatifi olarak milliyetçiliği gördüklerini ve bundan rahatsız olduklarını açıkça deklare ediyorlar.Ancak Amerikan yönetimi Dışişleri’nden, Dışişleri de bu diplomatlardan ibaret değil. PKK’ya karşı tüm seçenekler masada olsa bile orta yerde bir masa filan olduğu pek söylenemez. Örneğin aynı Ralston, geçen Çarşamba günü Amerikan Kongresi’ndeki bir oturumda konuşmasını aynen şu cümleyle bitirdi: “Önümüzdeki haftalarda Türk-Irak sınırındaki dağlarda karlar eriyecek ve PKK’nın saldırılarına başlayıp başlamayacağını ve Türk hükümetinin buna nasıl cevap vereceğini göreceğiz.” Görüldüğü gibi Washington PKK’nın ilan etmiş olduğu “ateşkes”e fazla bel bağlıyor. “Ateşkes”in sürmesi işini de Iraklı Kürt liderlere havale etmiş durumdalar.Bu bizim sorunumuz2004 yılı başında Vatan Gazetesi’nde “Türkiye’nin Kürt sorunu” başlıklı, daha sonra kitap olarak da çıkan 16 günlük bir yazı dizisi hazırlamıştım. Onun son cümleleri şöyleydi: “Biliyoruz ki Türkiye’nin bir Kürt sorunu var. Ve bu sorunun hep birlikte çözülmesi gerekiyor. Çözüm için de tartışma, eleştiri, samimiyet, inandırıcılık ve kardeşlik gerekiyor.” Aradan geçen üç yılda, samimiyet ve inandırıcılıktan uzak olma noktasında Türk ve Kürt milliyetçileri arasında muazzam bir rekabete tanık olduk. Bu da kardeşliği zedeledi. Devlet, siyasi partiler ve medya ise Türkiye’nin Kürt sorununu geri plana itip Irak’ın Kürt sorununu birinci gündem maddesi yaptılar. Üstelik Irak Kürtlerini dışlayıcı bir tutumda ısrar ettiler. Trajik olan, Türkiye’nin Kürt sorununun çözümünü ABD’den beklemesi, orda da Ankara’nın resmi pozisyonunu Michael Rubin gibi itibarsız birkaç kişi dışında kimsenin savunmamasıdır.Artık bu oyuna bir son vermek, kendi Kürt sorunumuzu kendi başımıza çözmek zorundayız.
ABD ne zaman açık bir yenilgi tatsa, hatta hezimete uğrasa muhakkak birileri çıkar ve “Herşey ABD’nin kontrolü altında. Bütün bu olup bitenler önceden biliniyordu, tezgahlanmıştı. Amerikalılar mahsus kaybediyormuş görüntüsü yaratıyorlar” der. İşin ilginci ABD’ye toz kondurmayanların hemen hepsi Amerikan karşıtı olma iddiasındadırlar. İtiraz edip ABD’nin yenilmez olmadığını söylediğinizdeyse size “Amerikancı” damgası yapıştırırlar.Uzaklara gitmeye gerek yok. El Kaide diye bir şebeke olmadığına ve 11 Eylül’ü bizzat Amerikalıların yaptıklarına inananların sayısı hayli yüksek. Bugün de Irak’ta ABD’nin zor durumda olduğu tespitlerini, yine Amerikalıların bir aldatmacısı olarak görenler ısrarla şunu iddia ediyorlar: “Bush demokrasi filan derken yalan söylüyordu. Asıl derdi petrol ve bunun için Ortadoğu’ya yerleşmek. Bu amacına ulaşmak için de Müslümanları bölmesi gerekiyordu. Irak’ta işte bunun provası yapılıyor.” Yenilen kim?Garip olan benzer değerlendirmeler ABD’de, üstelik Bush yönetimiyle araları hiç de kötü olmayan bazı isimler tarafından da yapılıyor. Bunların en meşhuru strateji uzmanı Edward Luttwak. Wall Street Journal’da 10 Ocak günü çıkan “İki İttifak” başlıklı makalesinde Luttwak, Bush’un demokrasi götürmek için yola çıktığını ama başarısız olduğunu kabul ediyor. Buna karşılık, Şii uyanışından telaşa kapılan Suudi Arabistan, Mısır, Ürdün gibi ülkelerin Washington’a daha sıkı sarıldıklarını; öte yandan Irak Şiilerinin de ABD’yi kendilerine müttefik gördüklerini söylüyor. Luttwak’a göre bu iki ayrı ittifak ve Şii-Sünni çatışmasının yeniden canlanması Bush yönetiminin “kazara” da olsa başarılı olduğunu kanıtlamaktadır.Yalan. En iyimser ifadeyle “wishful thinking” yani “temenni beyanı” . Böyle bir şey yok, olacağı da yok. Örneğin Luttwak, Irak İslam Devrimi Yüksek Konseyi (IİDYK) lideri Ayetullah Abdülaziz el Hakim’in Beyaz Saray ziyaretini, yıllarca İran’da sürgün yaşamış ve “Kahrolsun Amerika” diye bağırmış bu İslamcı liderin tükürdüğünü yalaması olarak tarif ediyor. Halbuki bunu tersten okuyup denize düşmüş Bush’un yılana sarılması olarak da değerlendirebiliriz. Benzer bir şekilde ABD’nin İran ve Suriye ile doğrudan görüşmelere başlaması durumunda ne diyeceğiz? “ABD o kadar bastırdı ki, bu iki ülke ’radikalizm’den geri adım attı” mı? Yoksa “Bush o kadar zor durumda kaldı ki mecburen masaya oturdu” mu?Vahim hesap hatalarıGeçenlerde Yeni Amerika Vakfı’nda Luttwak’ı dinledim. Irak’ın aslında hallolduğunu, sıranın İran’a geldiğini anlattı. Ona göre Azeriler, Kürtler, Beluciler ve diğer azınlıklar rejimden çok rahatsız. Yani Tahran’la masaya oturmanın hiçbir alemi yok. Washington içerdeki muhalefeti desteklerse molla rejiminin ömrü uzun değil.Luttwak gibiler ABD’nin gücünü alabildiğine abartıyor, Müslümanlarıysa acayip küçümsüyorlar. İslam dünyasındaki farklılara aşırı önem atfediyor, bunları kışkırtarak herşeyi kontrol edebileceklerini sanıyorlar. Yani hem çok cahil, hem çok kibirliler. Bu yüzden genellikle yanıldılar, yanılmaya da devam ediyorlar. Dün Afganistan’da El Kaide’nin doğumuna sebep oldular, bugün Irak’ta hangi tohumları atmış olduklarını çok geçmeden öğreneceğiz. Hele yarın İran’a da müdahale etmeye kalkarlarsa, bunun faturası görülmedik ölçüde vahim olacaktır.Özetle, ABD kaybediyor, hem de çok kötü. Bu gidişle, yani bu cehalet ve bu kibirle daha da kaybedeceğe benziyor.
Onursal başkanlığını Gülen’in yaptığı Rumi Forumu, Başbakan Erdoğan’a Medeniyetlerarası diyalog ödülü verdi. Cemaatle Erdoğan arasındaki buzlar çözülüyorGeçen yıl, 10 Eylül günü Vatan Gazetesi “Araları açılıyor” manşetiyle çıkmıştı. “Fethullah Gülen cemaati AKP hükümetine eleştirilerini yoğunlaştırıyor ve özellikle Erdoğan ile arasına belirgin bir mesafe koyuyor. Çünkü Erdoğan’ın Çankaya yolunu açabilmek için kendilerini gözden çıkarabileceği yolundaki spekülasyonlar, Gülen’in yakın çevresi tarafından da inandırıcı bulunuyor” diye yazmıştım. Kanıt olarak cemaatin etkili isimlerinden Hüseyin Gülerce’nin Zaman Gazetesi’nde üstüste kaleme aldığı yazıları göstermiştim. Bu yazı hükümet çevrelerini epey rahatsız etti, hatta kızdırdı, ama Gülen’in avukatının kısa açıklaması dışında, Gülerce başta olmak üzere cemaat sessiz kalmayı seçti. Nitekim içerden görüştüğüm bazı önemli isimlerin yaptığım analizleri doğruladıklarını, hatta yazıdan memnun olduklarını gözledim.Seçim öncesi sürpriz ödülGeçen süre içinde cemaatle Erdoğan arasındaki buzlar büyük ölçüde çözülmüşe benziyor. Çünkü Pazartesi akşamı Gülen’in onursal başkanı olduğu ABD’deki “Rumi Forumu” adlı kuruluş Erdoğan’a, İspanya Başbakanı Jose Luis Zapatero ile birlikte “Medeniyetlerarası Diyalog Ödülü” verdi. ABD Temsilciler Meclisi’ne ait bir salonda düzenlenen törende Başbakan’ın ödülünü, danışmanı, AKP İstanbul Milletvekili Egemen Bağış aldı. Ödülü veren kişi de Katolik Kilisesi’nin önde gelen isimlerinden, geçen yıl Washington Kardinalliğinden yaş haddinden dolayı emekli olan Theodore Edgar McCarrick’ti. Bağış’ın yaptığı kısa konuşmada Erdoğan’dan “patronum” (my boss) ve “Türk milletinin lideri” (leader of the Turkish nation) olarak söz etmesi dikkat çekti.Yaklaşan Cumhurbaşkanlığı seçimleri öncesi Gülen cemaatinin Başbakan’a böyle bir ödül vermesi, Erdoğan’ın da en yakın danışmanlarından Bağış’ı ödülü almakla görevlendirmesinin anlamı büyük. Artık başlığımızı “araları düzeliyor” diye düzeltebiliriz. Mevlana ABD’de çok popüler1999’da Washington’da kurulan Rumi Forumu, esas olarak Gülen cemaatinin ABD’deki “dinlerarası diyalog” faaliyetlerini yürütüyor. Adını ABD’de popüler olan Mevlana Celaleddin Rumi’den alan kuruluş sık sık sema gösterileri düzenliyor. Bu, Gülen cemaatinin köklerinin bulunduğu Nurcu ekol için alışılmamış bir durum. Ama Mevlana aracılığıyla Amerikan kamuoyuna daha kolay ulaşabildikleri de çok açık. Rumi Forumu’nun bu yıl ilk kez dağıttığı “Barış ve Diyalog Ödülleri”ni alan diğer kişilerse şöyle: Georgetown Üniversitesi Başkanı John DeGioia, İslam araştırmacısı Prof. John Esposito, İran asıllı düşünür Prof. Seyyid Hüseyin Nasr, haham Dr. Marc Gopin, ABD Barış Enstitüsü Bşk. Yard. David Smock, Presbiteryan Kilisesi’nden Dr. Clark Lobenstine.
Kuşkusuz ABD’nin Suriye ve özellikle İran’la aynı masaya oturmuş olması çarpıcı ama bunu çok da fazla abartmamak lazım. Örneğin Washington ile Tahran yönetimleri Afganistan’daki Taliban rejimine karşı birçok alanda çok olumlu bir işbirliğine gitmişlerdi. Öte yandan Irak Çalışma Grubu (IÇG) başta olmak üzere, ABD’de son dönemde Irak üzerine görüş geliştiren kişi ve kurumların çoğu kaostan çıkmak için İran ve Suriye ile doğrudan diyaloğun şart olduğunda ısrar ediyorlardı.Başkan Bush bütün bu önerilere kulak tıkamış, hatta Irak’taki İran varlığına savaş açarak şaşırtmıştı. Ne var ki üç ay sonra pes etmişe, ipleri Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice’a bırakmışa benziyor.Katılımcıların ayrı ayrı yaptığı açıklamalardan, Cumartesi günü Bağdat’ta yapılan toplantıda önemli bir adım atılmış olduğunu anlıyoruz. Fakat kimse Irak’ta birkaç toplantıyla düze çıkılacağını ummuyor. Bu çokuluslu diplomatik süreçin sonuçlarını kestirmek güç olsa da bundan Türkiye’nin kârlı çıkacağını söyleyebiliriz. Çünkü:1) Bu sürecin temel hedefleri birleşik ve istikrarlı bir Irak olarak görünüyor ki bu Ankara’nın kaygılarıyla örtüşüyor;2) Her ne kadar İran ve Suriye’nin adları daha fazla ön planda olsa da böylesi bir süreçte Türkiye’nin etkisinin artacağı, dolayısıyla kaygılarının daha fazla dikkate alınacağı açık;3) Örneğin sürece dahil olan ülkeler arasında “bağımsız Kürdistan”a açıkça destek verecek kimse yok ama böyle bir gelişmeye karşı koyacakların sayısı çok;4) Benzer bir şekilde Kerkük’ün Kürdistan’a bağlanmasına Türkiye kadar, bu süreçte yer alan Arap ülkeleri, hatta İran’ın da karşı çıkacağını tahmin edebiliriz.Kürtler tedirginIrak Kürtlerinin adımları komşu ülkelerde tedirginlik yaratıyor. En sadık ve belki de tek destekçileri ABD’den de çatlak sesler geliyor. Örneğin IÇG Kerkük referandumunun ertelenmesini bile önermişti. Geçen haftaysa Kürtleri yine kızdıracak bir başka rapor Dış İlişkiler Konseyi (CFR) tarafından yayınlandı. Steven Simon imzalı raporda, Türkiye’nin Kuzey Irak’la ilgili kaygılarının giderilmemesi durumunda bölgeye müdahale etme ihtimalinin yüksek olduğu, bunun da ABD’nin çıkarlarını tehlikeye atacağı vurgulanıyor.Raporda şu uyarıda bulunuluyor: “Amerikan güçlerini Kürt bölgesinde konuşlandırmak Washington’un çıkarının birleşik Irak’ta olduğu gerçeğine de aykırı olur. Dahası, Amerikan askerlerinin Kuzey’de konuşlandırılması Türk müdahalesini caydırıcı olacaktır olmasına ama tam da bu yüzden Kürtlerin bir tür provokatif davranışlarını teşvik de edecektir ve bu durum eninde sonunda Türkleri tahrik edecektir.” PKK kimin kozu?Kara Kuvvetleri Komutanı Org. İlker Başbuğ’un Bağdat toplantısıyla aynı günde Diyarbakır’a sürpriz bir ziyaret yapıp “Askeri ihtiyaçlar gerektirdiği zaman, Türkiye, Irak kuzeyinde uygun göreceği tedbirleri her zaman alabilir” demesi herhalde raslantı değildi. Ancak emekli Org. Edip Başer’in Türkiye’nin önceliğini, PKK değil de, bağımsız bir Kürdistan kurulmasını engellemek olarak tarif etmesi kafaları karıştırmış durumda. Şöyle ki PKK’yı hep Irak Kürtlerinin Türkiye’ye karşı bir kozu olarak görür, örneğin bir gün “verin Kerkük’ü alın PKK’yı” diyeceklerini düşünürdük. Fakat eğer Başer, devletin temel yaklaşımını seslendiriyorsa tam tersi bir durum söz konusu olabilir. Böylelikle Ankara’nın PKK’yı Irak Kürtlerine karşı bir koz, Kuzey Irak’a müdahale bahanesi olarak kullandığı ve/veya kullanabileceği şeklindeki spekülasyonlara kapı aralanmış olur.
İran Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinecad’ın kısa ama epey yankı uyandıran Suudi Arabistan ziyareti yayılma eğilimi gösteren “Sünni-Şii ihtilafı” na son verebilir mi? Bu soruya yanıt vermeden önce bazı hususları hatırlamakta yarar var:1) S. Arabistan’ın resmi mezhebi olan Vahhabilik Sünniliğin Hanbeli kolundan türemiştir. Alabildiğine katı kuralları olan ve farklı İslam yorumlarını kolaylıkla “dindışı” olarak niteleyebilen Vahhabiliğin, diğer Sünnileri kucaklayabilmesi, daha ileri gidip temsil edebilmesi imkansız. Öte yandan İran’ın resmi mezhebi olan Caferilik de dünya Şiilerinin tümünü kapsamıyor. Kaldı ki Caferilerin hepsi de Ayetullah Humeyni’nin geliştirdiği “velayet-i fakih” doktrinine sıcak bakmaz.S.Arabistan ve İran’ın yarışı2) İki ülke de şeriatla yönetilme iddiasında, ama aralarında dağlar kadar fark var. Örneğin İran’da devrimden beri sürekli seçimler yapılıyor, S. Arabistan ise siyasi katılıma asla izin vermiyor. İran’da toplumsal, kültürel ve hatta siyasi hayatın aktif bir parçası olan kadınlar S. Arabistan’da araba bile kullanamıyorlar.3) Tahran’ın rejim ihracı politikalarından en çok ürken ülkelerden biri, hatırı sayılır bir Şii azınlığa sahip olan Suudi Arabistan olmuştur. ABD ve İsrail’in desteğine sahip olan Suud ailesi mollaların yayılmasını engellemek için bir yandan Sünni İslamcı hareketleri denetim altına alırken diğer yandan Saddam Hüseyin liderliğindeki Irak’ı İran’a saldırttı ve yıllarca süren Irak-İran Savaşı’nı finanse etti. İran da İslam ülkelerindeki radikal hareketleri teşvik etti, gerektiğinde terör yöntemlerine başvurmaktan da çekinmedi.4) S. Arabistan ve İran, Sosyalist Blok’un yıkılmasının ardından Orta Asya, Kafkasya ve Balkanlar’da amansız bir çekişme içine girdiler. Petrolden elde ettikleri paraları, dinlerini neredeyse unutmuş olan milyonlarca Müslüman kökenliye kendi İslam yorumlarını benimsetebilmek için harcadılar. Ayrıca Çeçenistan, Bosna gibi bölgelerde silahlı direniş yürüten Müslüman gruplara yardım etmede birbirleriyle yarıştılar.İç çekişmelerSünni ve Şii alemleri tekparça olmadığı gibi, farklı etnik kökenler ve mezheplerden insanların yaşadığı S. Arabistan ve İran da teksesli ülkeler değildir. Her iki ülkede rejimin farklı fraksiyonları arasında kıran kırana bir iktidar savaşı yaşanıyor. Örneğin S. Arabistan’ın Ortadoğu politikasını, yıllarca Washington Büyükelçiliğini yaptıktan sonra Ulusal Güvenlik Danışmanlığı’na getirilen Prens Bandar bin Sultan belirliyor. Bandar İran’a karşı sert politikaları savunuyor. Rakibiyse Prens Turki el Faysal.İran’da da Ahmedinecad tüm iktidarı kontrol edemiyor. Dini lider Ayetullah Ali Hameney, bizzat kendisi veya Ali Ekber Velayeti gibi danışmanları aracılığıyla onu çok kalın kırmızı çizgiler içine hapsediyor. Cumhurbaşkanlığı seçimlerinden yenik çıkan Haşimi Rafsancani ve Ali Laricani’nin devlet içinde neredeyse Ahmedinecad kadar etkili, hatta yer yer daha güçlü pozisyonlara sahip olmaları da İran’daki “derin devlet” olgusunun önemini gözler önüne seriyor.Gerek S. Arabistan, gerekse İran’ın bugün ayrı ayrı güçlü görünebilmelerinin temel nedeni iç çekişmelerinden Ortadoğu’da pozitif olarak yararlanabilmeleri. Türkiye içinse aynı şey söylenemez. Türkiye o kadar kendi iç çatışmalarına boğulmuş ki istikrarlı bir Ortadoğu politikası geliştiremiyor, geliştirse bile hayata geçiremiyor, geçirse bile kendi kamuoyuna bunu benimsetemiyor.
Hangi iç çatışmaya “iç savaş” denir? Bazı siyaset bilimcilere göre bin kişinin üstünde kayıp olması yeterli. ABD’de Stanford Üniversitesi’nden Prof. James Fearon, 2. Dünya Savaşı’nın bitiminden bu yana yeryüzünde 125 iç savaş yaşandığını saptamış, ki bunların 20’si halen sürüyor. En iyimser rakamla 60 bin kişinin hayatını kaybettiği Irak, dokuzuncu en kanlı iç savaş olarak şimdiden tarihe geçti.Prof. Fearon, “Foreign Affairs” dergisindeki makalesinde bugünkü Irak’ın en iyi, 1977-1980 arası Türkiyesi’ne benzetilebileceğini ileri sürüyor. Türkiye’nin günde ortalama 20 kişinin öldüğü çatışma ortamından ordusu sayesinde kurtulduğunu, ama Irak’ta asker ve polisin bizzat çatışmalarda taraf oldukları için böyle bir şansın bulunmadığını belirtiyor.Yangına körükle gidenler12 Eylül 1980 ve 28 Şubat 1997 müdahalelerinin TSK ile toplumun farklı kesimleri arasındaki ilişkileri nasıl etkilemiş olabileceği tartışmalarını bir kenara bırakıp şu hayati soruyu soralım: Bugün Türkiye yeniden bir iç çatışma riskiyle karşı karşıya mı? Bu sorunun gerçekçi cevabı “maalesef evet” olacaktır. Tabii ki merkezde Kürt sorunu bulunuyor ve bunun sayısız boyutu var. Yani hem dert çok, hem de bunların üzerine ateşle gidenler:1) PKK sürekli olarak “ateşkes”i her an bozabileceğini duyuruyor.2) DTP, hem “Türkiye partisi” olma iddiasını, hem de PKK ile özdeşleşmeme kaygısını bir kenara atmış durumda. Çokbaşlı bir görünümdeki DTP’den sürekli olarak Kürt olmayan kesimleri rahatsız edecek çıkışlar geliyor.3) Iraklı Kürt liderler de Ankara’yı ürkütmeme kaygısından ne zamandır vazgeçmiş durumdalar. Özellikle Barzani’nin yaptığı her açıklama (eskiden de bu kadar çok konuşur muydu sahiden?) Türkiye’de haddinden fazla ciddiye alınıyor.4) Ulusalcı hareket Kürt cenahının her türlü kendini ifade etme çabasını bir tehdit ve meydan okuma olarak görüp bunlara misliyle cevap vermeyi savunuyor.5) Bu ulusalcı kabarış asla marjinal değil. Fatih Çekirge yönetimindeki Hürriyet’in internet sitesi ve Akşam Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Serdar Turgut’un yazıları büyük medyanın bir kısmının nerelere yatırım yaptığının çarpıcı ve ürkütücü örnekleri.Köprüler uçuyorTürkiye, Türk ve Kürt milliyetçilikleri arasında köprülere sahip olmadığı, daha doğrusu bunları birer birer yitirdiği için talihsiz. Örneğin 1980 ortalarında SHP’de insan hakları mücadelesi temelinde bir buluşma yaşanmıştı. Ancak 1991 seçimlerinin ardından DYP ile yapılan koalisyon ve PKK’nın (Öcalan’ın) yasal hareketin belirleyici olmasına tahammülsüzlüğü yüzünden yollar ayrıldı.Ardından İslami hareket bu misyonda öne çıktı. RP, muhayyel bir “İslam kardeşliği” etrafında Türk ve Kürt milliyetçilerini bir ölçüde bir araya getirebiliyordu. Ancak 28 Şubat’la birlikte bu tutkaldan da mahrum kaldık. Bugün 28 Şubat’ı “en azından AKP’yi yarattı” diye övmeye çabalayanların, görünüşte RP’den kat kat güçlü olan AKP’nin neden Türklerle Kürtleri aynı ölçüde birbirlerine yapıştıramadığı sorusuna da bir cevapları olması lazım. Olup bitenleri sadece dışımızda cereyan eden gelişmelerle açıklayamayız. 28 Şubat, kimlik üzerinden siyaseti yasakladı ama toplumsal hareketlerin kimlik üzerinden yürümesini de engelleyemedi. Sonuçta bugün Meclis’te bulunan ve yarın seçim olsa girecek olan partiler toplumdaki dinamikleri tam olarak temsil etmiyor, bunları denetleyemiyor ve yönlendiremiyorlar.İnsan bu durumun ne gibi tehlikelere kapı aralayabileceğini düşünmek bile istemiyor.
ABD’de dört yıl önce Irak’a savaş açılıp işgal edilmesinin büyük hata olduğunu çok az kişi söyledi. Bunların en meşhurlarından biri emeki general William Odom. Reagan döneminde, 1985-88 arasında dünyanın en büyük telekulağı olarak bilinen Ulusal Güvenlik Ajansı’nı (NSA) yönetmiş. Emekli olduktan sonra hem Yale Üniversitesi’nde ders veriyor, hem de sıkı durun, Irak işgalinin tezgahlandığı yerlerden olan Hudson Enstitüsü adlı Neo-con think tank’te çalışıyor.Geçtiğimiz günlerde Odom’la sohbet ettim. Savaşa karşı çıktığı için New York Times, Washington Post gibi büyük gazetelerin kendisine kapılarını kapadıklarını, ama bugün açtıklarını anlattı. “Peki siz savaş karşıtı biri misiniz?” diye sorunca “Olur mu öyle şey, ben askerim. Savaş benim işim. Oğlum da subay ve şu anda Irak’ta görev yapıyor” diye karşılık verdi. Odom’un dört yıl önce dile getirdiği endişeler, mesela Irak’ın demokratikleşmesinin zorluğu, El Kaide’nin güçlenme ihtimali ve bu işlerden en fazla İran’ın kârlı çıkacak olması, zamanla teker teker doğrulandı. Öngörüsü bu kadar güçlü birini yakalamışken “Ya İran?” diye sordum. Odom, Bush’un İran’a saldırma ihtimalini az görmekle birlikte yabana atmıyor. Ama böyle bir durumda işlerin Irak’takinden daha berbat olacağına da emin. Amerikan yönetimine bir an önce İran’la doğrudan görüşmelere başlamasını öneriyor. Ve çok iddialı bir cümle kuruyor: “Bugün İran’la diyalog, Başkan Nixon’ın Çin’e açılım yaparak Mao ile görüşmesi, böylece Soğuk Savaş’ın seyrini değiştirmesine benzer bir sonuç doğurur.” Detant önerisiMahmud Ahmedinecad’ın İran cumhurbaşkanı seçileceğini tahmin eden birkaç uzmandan biri olan Ray Takeyh de, Tahran’la ilişkilerin düzelmesinin şart olduğunu, Soğuk Savaş döneminde Sovyetler Birliği ile yakınlaşma için kullanılan “detant” kavramını kullanarak savunuyor. ABD’nin en etkili düşünce üretim kuruluşlarından Dış İlişkiler Konseyi’nın (CFR) çıkardığı Foreign Affairs dergisinin son sayısındaki “İran: Rejim Değişikliği Değil Detant” başlıklı yazısında Takeyh dört aşamalı bir süreç öneriyor:1) Diplomatik ilişkiler yeniden kurulsun, Amerikan bankalarındaki dondurulmuş İran paraları geri verilsin;2) Nükleer konuda her iki taraf da taviz versin;3) ABD Irak’ta istikrarı temin için İran’ın bu ülke üzerindeki nüfuzunu da kullansın;4) Bütün bunların sonucunda İran İsrail’e bakışı da yumuşatacak, Hamas ve Hizbullah’a verdiği desteği gözden geçirecektir.Takeyh, hayal gibi görünen bu sürecin pekala mümkün olduğunu Ahmedinecad’ın etkisinin giderek azaldığını ileri sürüyor. Ona göre İran’da iktidar adım adım, pragmatist, muhafazakar ve aynı zamanda milliyetçi olan yeni bir seçkinler sınıfının eline geçiyor ve bu kesim ABD ile barış istiyor.Dışişleri Bakanı Abdullah Gül’ün son Washington ziyareti sırasında, hükümet yetkilileriyle İran sorununu epey tartıştık. Genellikle, diyaloğun kaçınılmaz olduğuna, Bush’un ilerde masaya güçlü oturmak için İran’a bugün karşı aşırı sert çıktığına inanılıyor. Diyaloğun gerçekleşmesi ve verimli olabilmesinde Türkiye’ye önemli görevler düşeceği tahmin ediliyor ve umuluyor. Kimsenin hevesini kırmak istemem fakat Washington’da, bazı Avrupa ülkelerinin, Suudi Arabistan’ın, hatta bazı Iraklı liderlerin adı geçiyor ama Ankara’nın Tahran’la köprü olabileceğine, olmasının iyi olacağına dair bir şey ne duydum, ne de okudum.
Medya-iktidar ilişkisi üzerine iki konu geçen haftaya damgasını vurdu: Sabah Gazetesi Başyazarı Mehmet Barlas’ın Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın yanağını okşarken çekilen fotoğrafı ve Cuma günü Milliyet Gazetesi’nde Fikret Bila’nın, PKK-Irak Kürtleri ilişkisinin görüntülü kanıtlarının o gün yapılacak olan MGK toplantısında, asker kanadı tarafından izlettirileceğini yazması. Tartışmaları özetleyelim: 1) Medya Barlas’ın hareketine çok fazla ilgi gösterdi. Başbakan ise, bu yazıyı kaleme aldığım Pazar akşamüstüne kadar bu konuda hiç konuşmadı. 2) Buna karşılık Erdoğan, Bila’nın haberini, yazar ve gazete adı vermeden çok ağır bir şekilde suçladı, vatana ihanet olarak tanımladı. Dışişleri Bakanı Gül de benzer bir açıklama yaptı. Görebildiğim kadarıyla Bila ya da bir başka gazeteci, bu suçlamaları tartışmaya açmadı.3) Taraflar ayrı ayrı, her iki konuyu “dünyada bir benzeri yok” diye eleştirdiler. Örneğin Abdullah Gül, MGK haberi için “Zannetmiyorum ki Yunanistan’da, Almanya’da, Belçika’da, ABD’de bu tarz işler olsun. Hiçbir ülkede bu kadar pervasızlık olmuyor” diye konuştu.İyi ki pervaszılarHerhangi bir gazetecinin herhangi bir devlet büyüğünün yanağını okşadığını görmedim, ama “pervasızlık”ın iyi bir gazetecide olmazsa olmaz bir özellik olduğunu biliyorum. ABD’den örnek verelim: New Yorker’dan Seymour Hersh’ün pervasızlığı sayesinde Ebu Garib zulmünden, Washington Post’tan Dana Priest sayesinde de Avrupa’daki gizli CIA cezaevlerinden haberdar olduk.Eğer gazeteciler “ulusal güvelik” katygılarıyla hareket etselerdi Bush’un Amerikan vatandaşlarının telefon konuşmalarının mahkeme kararı olmaksızın dinlenme izni verdiğini veya Avrupa’daki kredi kartları merkeziyle gizli anlaşma yapılıp şüpheli para hareketlerinin izlendiğini de öğrenemeyecektik. Alın size bir “ihanet” örneği daha: ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı Stephen Hadley Bush’a Irak Başbakanı Nuri El Maliki hakkında, onun gücü ve yeteneklerini sorgulayan sert bir rapor sundu. New York Times ise 29 Kasım 2006 günü, yani Ürdün’deki Bush-Maliki görüşmesinden bir gün önce bu raporu manşetten yayınladı. “Benim sızdırmam iyidir” Bila’nın haberi bu saydıklarımızın yanında fazla masum kaçıyor. Peki hükümetin bu öfkesi neden? Bunu anlayabilmek için “sızdırma” haberin ne olduğunu tartışmak şart. Dört tür sızdırma söz konusu:1) Yetkililerin, kamuoyu oluşturmak için güvendiği gazetecilere servis yapması ki AKP de bu yöntemi pek sever. Bush da 11 Eylül’den sonra, bugün kızdığı medyayı, uzun süre çok rahat yönlendirebilmiş, bu sayede Amerikan kamuoyunu Irak işgaline razı etmişti.2) Bazı yetkililerin kişisel çıkar, hırs veya intikam arzusuyla yaptıkları sızdırmalar.3)Bazı yetkililerin, herhangi bir çıkar beklemeksizin, sadece insani ve ahlaki kaygılarla yaptıkları sızdırmalar.4) ABD’de Dışişleri ile Savunma Bakanlıkları; CIA ile Pentagon veya Kongre ile Beyaz Saray rekabetleri gibi, devlet içindeki farklı odakların rakipleri aleyhine yaptıkları sızdırmalar. Bila’nın haberi de benzer bir rekabet sonucu ortaya çıkmışa benziyor. Erdoğan ve Gül, her MGK toplantısı öncesi ve sonrası basın özgürlüğüne gölge düşüren açıklamalar yapmak yerine devlet içindeki sızıntıların kaynaklarını tespit edip bunları tıkamakla uğraşmalılar.Gazetecinin pohpohlayan, yanak okşayanının değil de sorgulayan, rahatsız edeninin makbul olduğunu kabul etmeliler.