Gazetecinin yanak okşayanı değil rahatsız edeni makbuldür

Medya-iktidar ilişkisi üzerine iki konu geçen haftaya damgasını vurdu: Sabah Gazetesi Başyazarı Mehmet Barlas’ın Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın yanağını okşarken çekilen fotoğrafı ve Cuma günü Milliyet Gazetesi’nde Fikret Bila’nın, PKK-Irak Kürtleri ilişkisinin görüntülü kanıtlarının o gün yapılacak olan MGK toplantısında, asker kanadı tarafından izlettirileceğini yazması. Tartışmaları özetleyelim:

Haberin Devamı

Medya-iktidar ilişkisi üzerine iki konu geçen haftaya damgasını vurdu: Sabah Gazetesi Başyazarı Mehmet Barlas’ın Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın yanağını okşarken çekilen fotoğrafı ve Cuma günü Milliyet Gazetesi’nde Fikret Bila’nın, PKK-Irak Kürtleri ilişkisinin görüntülü kanıtlarının o gün yapılacak olan MGK toplantısında, asker kanadı tarafından izlettirileceğini yazması. Tartışmaları özetleyelim:

1) Medya Barlas’ın hareketine çok fazla ilgi gösterdi. Başbakan ise, bu yazıyı kaleme aldığım Pazar akşamüstüne kadar bu konuda hiç konuşmadı.

2) Buna karşılık Erdoğan, Bila’nın haberini, yazar ve gazete adı vermeden çok ağır bir şekilde suçladı, vatana ihanet olarak tanımladı. Dışişleri Bakanı Gül de benzer bir açıklama yaptı. Görebildiğim kadarıyla Bila ya da bir başka gazeteci, bu suçlamaları tartışmaya açmadı.

3) Taraflar ayrı ayrı, her iki konuyu “dünyada bir benzeri yok” diye eleştirdiler. Örneğin Abdullah Gül, MGK haberi için “Zannetmiyorum ki Yunanistan’da, Almanya’da, Belçika’da, ABD’de bu tarz işler olsun. Hiçbir ülkede bu kadar pervasızlık olmuyor” diye konuştu.

İyi ki pervaszılar
Herhangi bir gazetecinin herhangi bir devlet büyüğünün yanağını okşadığını görmedim, ama “pervasızlık”ın iyi bir gazetecide olmazsa olmaz bir özellik olduğunu biliyorum. ABD’den örnek verelim: New Yorker’dan Seymour Hersh’ün pervasızlığı sayesinde Ebu Garib zulmünden, Washington Post’tan Dana Priest sayesinde de Avrupa’daki gizli CIA cezaevlerinden haberdar olduk.

Eğer gazeteciler “ulusal güvelik” katygılarıyla hareket etselerdi Bush’un Amerikan vatandaşlarının telefon konuşmalarının mahkeme kararı olmaksızın dinlenme izni verdiğini veya Avrupa’daki kredi kartları merkeziyle gizli anlaşma yapılıp şüpheli para hareketlerinin izlendiğini de öğrenemeyecektik.

Alın size bir “ihanet” örneği daha: ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı Stephen Hadley Bush’a Irak Başbakanı Nuri El Maliki hakkında, onun gücü ve yeteneklerini sorgulayan sert bir rapor sundu. New York Times ise 29 Kasım 2006 günü, yani Ürdün’deki Bush-Maliki görüşmesinden bir gün önce bu raporu manşetten yayınladı.

“Benim sızdırmam iyidir”
Bila’nın haberi bu saydıklarımızın yanında fazla masum kaçıyor. Peki hükümetin bu öfkesi neden? Bunu anlayabilmek için “sızdırma” haberin ne olduğunu tartışmak şart. Dört tür sızdırma söz konusu:

1) Yetkililerin, kamuoyu oluşturmak için güvendiği gazetecilere servis yapması ki AKP de bu yöntemi pek sever. Bush da 11 Eylül’den sonra, bugün kızdığı medyayı, uzun süre çok rahat yönlendirebilmiş, bu sayede Amerikan kamuoyunu Irak işgaline razı etmişti.

2) Bazı yetkililerin kişisel çıkar, hırs veya intikam arzusuyla yaptıkları sızdırmalar.

3)Bazı yetkililerin, herhangi bir çıkar beklemeksizin, sadece insani ve ahlaki kaygılarla yaptıkları sızdırmalar.

4) ABD’de Dışişleri ile Savunma Bakanlıkları; CIA ile Pentagon veya Kongre ile Beyaz Saray rekabetleri gibi, devlet içindeki farklı odakların rakipleri aleyhine yaptıkları sızdırmalar.

Bila’nın haberi de benzer bir rekabet sonucu ortaya çıkmışa benziyor. Erdoğan ve Gül, her MGK toplantısı öncesi ve sonrası basın özgürlüğüne gölge düşüren açıklamalar yapmak yerine devlet içindeki sızıntıların kaynaklarını tespit edip bunları tıkamakla uğraşmalılar.

Gazetecinin pohpohlayan, yanak okşayanının değil de sorgulayan, rahatsız edeninin makbul olduğunu kabul etmeliler.

DİĞER YENİ YAZILAR