AKP’nin elde ettiği seçim zaferinin ardındaki iç motifleri altı başlık altında toplamak mümkün:1) Lider: AKP başarısız olsaydı fatura hiç tartışmasız Erdoğan’a kesilecekti, dolayısıyla aslan payı da onun olmalıdır. Peki Erdoğan’ın ayırt edici özellikleri neler? Bir kere çekirdekten, lise çağlarından beri politikanın içinde, kendi deyimiyle bir “maraton koşucusu”. Geldiği noktaya adım adım, bedeller ödeyerek geldi. Bu süreçte liderlik yeteneklerini öyle geliştirdi ki diğer siyasi hareketler onun karizmasına erişebilecek liderler bulmakta zorlanıyorlar. Erdoğan’ın önde gelen bir diğer vasfı da risk almayı bilmesidir. Örneğin aday listelerini belirlerken 150’yi aşkın milletvekilini çizerek AKP’nin genleriyle oynadı, ama kazandı.2) İkinci adam: AKP’nin kampanyası tartışmasız Erdoğan üzerine inşa edilmişti ama joker Abdullah Gül’dü. Onun cumhurbaşkanı seçilmesinin engellenmesini AKP’liler olağanüstü iyi kullandılar. Ayrıca Gül pek alışmadığımız bir şey yaptı ve kritik mitinglere katıldı; ayrıca Erdoğan’ın gidemediği bazı il ve ilçelerde tek başına halka seslendi. 3) Kurmaylar: Rakipleri Erdoğan’ın yumuşak karnının danışmanları olduğunu düşünüp hep oradan saldırmaya çalışıyor. Ama etrafında güçlü ekipler oluşturan ve onlardan son derece verimli faydalanabilen bir lider olan Erdoğan, dışardan gelen eleştirilere pek kulak asmaz. Ancak bu onun hataları hoşgördüğü anlamına da gelmez. Bazı danışmanların bir görünüp bir kaybolması boşuna değildir. Öte yandan AKP Erdoğan’dan ibaret değildir. Her ne kadar son dönemde etkileri azalmış olsa da Abdullah Gül, Bülent Arınç ve Abdüllatif Şener gibi isimlerin her birinin özgül bir ağırlığı vardır. Ayrıca parti içinde belediye bürokrasisinden gelenler; Milli Görüş kökenliler; eski ANAP’lılar; siyasete AKP’de başlayanlar gibi öbekler de mevcut ve bunların içinden tepelere tırmananlar da var.4) Adaylar: AKP’nin 340 kişilik yeni Meclis grubunun en az yarısının İslamcılıkla hiçbir ilişkilerinin olmadığını söyleyebiliriz. Bunların bir kısmı FP döneminde, bazıları AKP kuruluşunda, geri kalanlarsa 2002 ve 2007 seçimleri öncesinde harekete katıldılar. Erdoğan’ın yakın çevresinden birine “Tıpkı ikinci bir ANAP” dediğimde hemen itiraz etti: “ANAP’ta bu kadar solcu var mıydı?” Galiba haklı. Seçmenin, Erdoğan’ın yaptığı listeleri bir “vitrin düzenlemesi” olarak değil de “merkeze sahiden taşınma” nın kanıtı olarak gördüğünü de seçim sonuçlarından çıkarabiliriz.5) Söylem: AKP seçim kampanyasında bu yeni düzenlemeye paralel bir şekilde “merkezin dili” ni kullanmaya özen gösterdi. “Durmak yok, yola devam” ve “Yeter karar milletindir” gibi ideolojik olmayan ama siyasi yönleri güçlü sloganlar AKP’nin merkeze taşınmasında katkıda bulundu.6) Profesyonellik: Bu seçimde en profesyonel kampanyayı hiç tartışmasız AKP yürüttü. İktidar partisi eğer Ali Taran macerasından son anda vazgeçip, yıllardır tanıtım işlerini yürüten Erol Olçak’la devam etmeseydi acaba ne olurdu? Kuşkusuz çok daha fazla para harcar ve çok daha az oy alırdı. YARIN: AKP’nin zaferinin ardındaki dış nedenler...
AKP’nin zaferinin en önemli nedeni, tüm iller ve bölgelerde oylarını artırmış, Tunceli dışında her yerden milletvekili çıkarmış olmasıdır. AKP İç ve Doğu Anadolu’da MHP’yi ezdi; Güneydoğu’da DTP’lilerden fazla oy aldı; İzmir dışında büyükşehirlerde CHP’yi iyice solladı; Karadeniz’de mutlak bir hakimiyet kurdu; Ege ve Akdeniz’deyse, az farkla da olsa birinci parti oldu. Diğer partiler içinde tüm bölgelerde etkili olan bir başka parti çıkmadı. AKP’nin zaferinin diğer önemli bir nedeni MHP’nin yüzde 14.3 oy almasına rağmen sadece 70 milletvekilinde kalması; bunların da çoğunu, beklenenin aksine CHP’den çalmasıydı.Benzer bir şeklide DTP kökenli bağımsızlar da TBMM’de grup kuracak sayıya ulaştılar ama 30’a ulaşamadılar. Mesela Gaziantep, Erzurum, İzmir gibi illerde umduklarını bulamadılar. İlginçtir, onlar da AKP’ye değil, esas olarak CHP’ye zarar verdiler.Seçimden bir gün önceki yazımda “AKP’nin başarısının sırrı”nı anlatmaya çalışmıştım. Oradaki ilk iki maddeyi tekrarlamak istiyorum. 1) 27 Nisan muhtırası, AKP’yi hak etmediği ölçüde “demokrasi savaşçısı” yaptı. 2) Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanı seçilmesinin dindar olduğu için engellendiği propagandası özellikle Ankara’nın doğusunda hayli etkili oldu.Yani 1994 yerel seçimlerinden beri geçerli olan bir olguyla yeniden karşılaştık: Seçmenin çoğu laiklik tartışmaları üzerinden oy kullanmıyor. Tam tersine muhafazakar kesimler bu tür kampanyalara karşı dayanışma refleksi gösteriyorlar.ÇIKARILACAK SONUÇLARBu seçimden hızlı bir şekilde şu sonuçları çıkarabiliriz:1) Yeni transferler AKP’nin önünü iyice açmışa benziyor. Önümüzdeki dönemde bunların parti içinde ne derece etkili olacakları AKP ve Türkiye’nin kaderinde etkili olacak.2) AKP’nin merkeze oturduğu artık tescillendi. Sorun “merkez sağ” mı, “merkez sol” mu, yoksa ikisi birden mi olacağı. Bundan böyle “Milli Görüş” muhabbetlerini artık bir kenara bırakmak lazım.3) SP, Erbakan’ın onca çabasına rağmen çok cılız kaldı. Bu da İslamcılığın Türkiye’de sisteme iyice entegre olduğunu, radikallerin iyice marjinalleştiklerini gösteriyor. 4) Geçen sefer Mehmet Ağar’ın yaptığı gibi bu sefer de Mesut Yılmaz merkez sağı toparlamak için kolları sıvayabilir, ancak bu nafile olur. Yılmaz’ın ve Ağar sonrası DP ile ANAP’ın önünde şu seçenekler var: 1) CHP ile kaynaşmak; 2) MHP’ye yönelmek; 3) AKP içinde erimek.5) MHP büyük ölçüde eski kadrolarını koruyor ama seçmen coğrafyası büyük ölçüde değişti. Kayseri, Sivas, Erzurum gibi geleneksel kalelerinde iyice silinen MHP, Karadeniz’de de umduğu başarıyı elde edemedi. Buna karşılık Ege ve Akdeniz’deki tırmanışını sürdürdü. En şaşırtıcı olanı İstanbul genelinde yüzde 10’u aşma başarısını göstermesidir. 6) TBMM’nin gündemini bundan böyle MHP ile DTP’lilerin ilişkileri belirleyeceğe benziyor. Bu noktada AKP ile CHP’nin nasıl bir tutum takınacakları da önemli olacak.7) AKP’ye karşı esas muhalefet, iyice yıpranan CHP’den değil MHP’den gelecek. “Milli sol” çizgiye fazlasıyla sarılmış olan CHP, öyle görülüyor ki önümüzdeki dönem MHP’nin hayli gölgesinde kalacak.8) AKP çok parlak bir başarı elde etti ama önünde çok ama çok bir süreç var. Özellikle Irak’ta yaşanacak gelişmeler hükümeti epey zorlayacak.
Büyük bir Anadolu kentinde CHP’nin birinci sıra adayı şöyle dert yanıyordu: “Şu sağ partiler AKP’den bir türlü oy çalamıyor. ‘MHP barajı geçecek’ deniyor, burada göremiyoruz. ANAP zaten çekildi. Barajı geçemeyeceğini düşünen DP’li seçmenin de önemli bir kısmı AKP’ye yöneliyor.” Kendisine “Neden?” diye sordum ama zaten gelecek cevabı biliyordum. Nitekim duraksamadan “Cumhurbaşkanlığı seçimleri yüzünden” dedi. Birçok Anadolu kenti gibi muhafazakâr bir yapıya sahip olan bu ilde Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanlığının engellenmiş olması AKP’nin itibarını hayli artırmış.Karadeniz’de de benzer değerlendirmelerle karşılaştım. Özellikle MHP’liler “Biz Meclis’te bile değildik. Cumhurbaşkanı kriziyle bir alakamız yok” diyorlar ama AKP’nin MHP’yi CHP ile birlikte gösteren propagandası epey etkili olmuşa benziyor. Kaldı ki MHP Lideri Devlet Bahçeli Trabzon Mitingi’nde uzun uzun Cumhurbaşkanı Sezer’e sahip çıkmaktan geri kalmadı.Gül’ün memleketi olması nedeniyle Kayseri’de cumhurbaşkanlığı konusunun seçimin belki de yegane motifi olduğunu söyleyebiliriz. Örneğin bir CHP’li bize, partisinin Gül’ün seçilmesini neden engellediğini halka anlatmakta zorlandığını, bu nedenle 2002’de kazanmış olduğu tek milletvekilini de kaybedebileceğini söyledi.AKP ile özdeşleşmeBugüne kadar 6 AKP, birer MHP ve CHP mitingi izledim, sekiz şehirde incelemeler yaptım. Şunu çok açık bir şekilde söyleyebilirim: Ankara’nın doğusunda AKP en çok cumhurbaşkanlığı seçimleri konusunu işliyor, Gül’ün sırf dindar olduğu için engellendiğini ima ediyor ve kendisini “demokrasi savaşçısı” olarak gösteriyor. Ve hayli başarılı oluyor.Bazılarının sandığı ve göstermek istediği gibi Anadolu’nun muhafazakar seçmeni “mağdur AKP ile dayanışma içinde” değil. Şöyle ki Anadolu’da çok sayıda insan Gül’ü dindar, eşi tesettürlü, babası sakallı, yani kendileri gibi biri olarak görüyor, ona yapıldığını düşündükleri haksızlığı kendilerine yapılmış gibi algılıyorlar. Yani bir “mağdurla dayanışma”dan ziyade “hak arama, hakkını savunma” olgusu söz konusu. AKP’ye iyilikDolayısıyla 27 Nisan sürecini başlatanlar, buna bilerek ya da bilmeyerek dahil olanlar AKP’ye çok büyük bir iyilik etmiş durumdalar. Seçimlerin normal bir atmosferde yapılması durumunda, AKP iktidarın verdiği yıpranmayla Anadolu’da 2002 oylarına ulaşmaya çalışacaktı. Şimdi 2004 yerel seçimleri baz alınıyor ve yüzde 40’ların üzeri telaffuz ediliyor.Ancak AKP’nin bu orana ulaşması o kadar kolay olacağa benzemiyor. Çünkü aynı cumhurbaşkanlığı krizi ülkenin Batısında farklı tepkilere yol açıyor. Cumhuriyet Mitingleri’yle başlayan süreçte CHP’nin Batı’da oylarını artırdığı, AKP’ninse kentli orta sınıflara ulaşmada zorlandığı yorumları yapılıyor.Ertuğrul Günay, Zafer Üskül, Zafer Çağlayan, Haluk Özdalga gibi transferlerle bu olumsuzluğu gidermek isteyen AKP’nin ne derece başarılı olduğu tartışmalı. Ancak şunu söyleyebiliriz: AKP kurmayları Cumhurbaşkanlığı temasını öne çıkartmanın kendilerine ne getirip kendilerinden ne götüreceğini hesaplamışa ve sonunda artıların eksilerden fazla olacağına hükmetmişe benziyorlar.Bugüne kadarki gözlemlerim de bu hesabın doğru olduğunu gösteriyor.Erbakan ne yapar?Şimdi birileri Milli Görüş lideri Erbakan’ın son çıkışlarının bu hesabı bozmasını umuyor. Bu yazıyı Konya’dan yazıyorum. SP burda hayli iddialı ve Erbakan’ın rüzgarıyla AKP’yi sarsacaklarına inanıyorlar. CHP, MHP ve DP de aynı beklenti içindeler. Ama hayal kırıklığına uğrayabilirler. Ankara’dan Konya’ya kadar beraber geldiğimiz Dışişleri Bakanı Abdullah Gül ile AKP Grup Başkanvekili Salih Kapusuz’un, Hoca’nın çıkışlarından hiç ama hiç etkilenmemiş olduklarını gördüm. Gerçekten de Erbakan’ın bu çıkışları AKP’ye çok fazla oy kaybettiremeyebileceği gibi, Batı’da “Erbakan bile bu kadar kızıyorsa bunlar sahiden değişmiş olmalı” kanısını güçlendirebilir ve AKP’ye hâlâ şüpheyle bakanların kaygılarını azaltabilir.
Washington’daki 2.5 yıllık gazetecilik yaşantımı 15 Haziran 2007 Cuma günü itibariyle noktaladım. Bu süre içinde hep şunu gördüm: Bizler, yani dünyanın diğer parçaları, özellikle de “Üçüncü Dünya” diye tanımlayabileceğimiz Batı dışı ülkeler, ne kadar zayıfsak ABD de o kadar güçlü.ABD aslında hiç de sanıldığı ve korkulduğu kadar güçlü değil. Örneğin her iki seçimi de kılpayı ve muhtemelen hileyle kazanan Bush’un “dünyanın en akıllı” adamları arasında olmadığı kesin. Yakın çevresi de tel tel dökülüyor. Bazılarını Bush attı, bazıları çoktan batan gemiyi tek etti; bir o kadarı da yolsuzluklara veya yasadışı işlere bulaştıkları için sistem tarafından tasfiye edildi.Üstüste hezimetABD’nin zayıflığına dış politikadan bir yığın örnek verebiliriz. Madde madde ilk akla gelenleri sıralayalım:1) El Kaide hâlâ yenilemedi;2) Putin’in meydan okumaları dünyayı yeni bir “Soğuk Savaş”ın eşiğine getiriyor;3) ABD’nin Çin’in ekonomik gücüyle rekabet edebilmesi imkansıza benziyor;4) “Arka bahçe” Latin Amerika’da birçok ülkede yönetime sol geldi. Hugo Chavez-Fidel Castro ittifakı Bush’u çok zorluyor;5) Kuzey Kore gibi küçük ve izole bir ülke bile nükleer silahla Washington’a şantaj yapabiliyor;6) İran’ın nükleer silah elde etmesinin önlenmesi zor gibi;7) Afganistan’da Taliban ortadan kaldırılamadığı gibi El Kaide varlığı da güçlenerek devam ediyor;8) Irak tam bir bataklık oldu. Amerikalılar düne kadar Kürtler ve Şiilere bel bağlamışlardı, bugünse El Kaide’ye karşı Sünni direnişle işbirliğine gidiyorlar;9) Hamas’ın Gazze’de iktidarını ilan etmesiyle Bush’un Filistin stratejisi de tam anlamıyla iflas etmiş oldu.Kapitalizmin acziSadece dışarda mı? Amerikan sistemi içerde de çok ciddi bir kriz yaşıyor. Onca paranın yatırıldığı İç Güvenlik Bakanlığı, bütün enerjisini yeni bir El Kaide saldırısına yönelik olarak tükettiği için ne 2005 yılının Ağustos sonunda yaşanan Katrina Kasırgası’na karşı gerekli önlemleri alamadı. Üstüne üstlük, kasırgadan zarar gören, çoğu siyah ve yoksul Amerikalılara uzun bir süre yeterince yardım yapılamadı. Devletin aczi kadar, “yardımseverlikleri” ile nam salmış Amerikan toplumunun Katrina karşısındaki atalet ve ilgisizliği de çok ibret vericiydi.Başa dönecek olursak: Diğer ülkeler, bu zaaf ve eksikliklerini görmeyip ona hak etmediği bir üstünlük atfettikleri için ABD hâlâ çok güçlü, herşeye kadir pozları takınabiliyor. Türkiye örneğine bakalım. Kuşkusuz Washington, dünyanın her tarafında, kendilerine yakın gördükleri kişilerin yönetimde olmasını ve kendi çıkarlarına uygun politikalar yürütmesini arzuluyor, bu uğurda çalışıyorlar. Fakat benim gördüğüm ve bildiğim kadarıyla, ne Dışişleri ve Savunma Bakanlıkları, ne CIA başta olmak üzere istihbarat kurumları, ne onca paranın akıtıldığı “think tank”ler ve anlı şanlı Amerikan medyası özel olarak Türkiye’yi, genel olarak İslam dünyasını layıkıyla anlayamıyorlar. Yine de çoğumuz ülkemizin kaderinin Washington’da çizildiğine inanıyoruz. Mesela askerlerimiz artık hiçbir etkileri kalmamış Neo-con artıklarıyla abes senaryolar tartışıyor, seçim kampanyasını ne akla hizmetse Washington’da yürüten AKP’nin ağır topları da buna esip gürlüyorlar.Kendi gücümüzün ve ABD’nin güçsüzlüğünün fakına vardığımızda, işte ancak o zaman kendi senaryolarımızı yazıp kendi filmlerimizde başrol oynayabiliriz.
Batı medyası PKK sorununa özel bir ilgi gösteriyor. Türk basınındaki otosansür mekanzimaları hesaba katılırsa iyi de yapıyorlar. Ama çok da yanlış yapıyorlar. Örneğin AP Türk ordusunun Kuzey Irak’ta operasyon düzenlediğini yazıp ortalığı karıştırdı. Yine AP’nin Ankara’daki terör zirvesinden hemen önce PKK’nın “ateşkes” ilan ettiği haberi gündeme oturdu.Halbuki ortada bir ateşkes ilanı yoktu. Anlaşılan AP’deki gazeteciler PKK’lıların yıllarca yurtdışı ve kırsal alanda geliştirdikleri o acayip Türkçeyi anlamakta epey zorlanmışlar. Fırat Haber Ajansı tarafından yayınlanan açıklamada PKK özetle “Biz 1 Ekim 2006’dan beri ateşkes uyguluyoruz. Ama devlet bize saldırınca kendimizi savunuyoruz. Bazen de misilleme yapıyoruz” diyor. Peki açıklamada yeni olan ne? Belki “güçlerimiz duyarlı ve sorumlu davranmayı bilecektir” cümlesi. Yani iyiniyet sınırlarını zorlarsak, PKK’nın kendi saldırılarının MHP başta olmak üzere Türk milliyetçisi hareketleri güçlendirdiğini gördüğünü ve seçimlere kadar gerilimi tırmandırmaktan kaçınmak istediğini düşünebiliriz.Fakat PKK’dan “duyarlık” ve “sorumluluk” beklemek ne kadar gerçekçi olur? Üstelik PKK “ateşkes” ilan ediyor ama devletin de operasyonlarını sona erdirmesini istiyor. Böyle bir şey mümkün olmadığı için çatışmalar da kaçınılmaz oluyor. Kaldı ki örgütün son dönemde mayınla ve uzaktan kumandalı bombalarla güvenlik güçlerine saldırıyor olması, “meşru müdafaa” açıklamalarını da geçersiz kılıyor.En son Tunceli’de yaşandığı gibi, karakol basma ve benzeri eylemler de hiç kuşkusuz PKK tarafından “misilleme” olarak meşrulaştırılmak isteniyor. Bunu Türk kamuoyunun kabul etmesi mümkün değil.TAK ne olacak?Ayrıca ortada tam bir “kara delik” var: Kürdistan Özgürlük Şahinleri (TAK) adıyla PKK adına büyükşehirlerde sivillere yönelik kanlı eylemlere imza atan taşeron örgüt. Bugüne kadar PKK, TAK’ı hep kendisi dışında bir örgütmüş gibi göstermek istedi ama onun hiçbir eylemine de karşı çıkmadı. Diyelim ki PKK “ateşkes”te samimi, TAK ne olacak? O da mı faaliyetlerine ara verecek? Yoksa büyük şehirlere ve turistik bölgelere patlayıcı ve intihar eylemcisi sevkiyatı aynen devam edecek mi?PKK yıllardır tek taraflı olarak “ateşkes” ilan eder ve sonra da bunu bozar. Değişik hükümetler, PKK’nın saldırılarını azaltması veya durdurmasından hep memnun olmuş ama bu kısmi ve geçici barış atmosferinden, kalıcı çözüm için yararlanmayı becerememişlerdir.AKP de, gerek Irak Kürtlerinin, gerekse ABD’nin PKK üzerindeki nüfuzlarını kullanacağını, böylece “ateşkes” in uzun süreli olacağını ummuştu. Ama olmadı. Üstelik hükümet tam da “laiklik” ekseninde köşeye sıkıştırılmak istenirken PKK rol çaldı.PKK’nın son terör eylemleri içerde ve dışarda bazı güçlerin ekmeğine yağ sürüyor olabilir, ancak burda daha çok örgütün lider kadrosunun fırsatçı yaklaşımları belirleyici olmuşa benziyor. PKK’lılar Türkiye’nin Irak’a operasyon yapmasının, yapsa bile sonuç almasının zor olduğunu hesaplayıp, devletin -en azından hükümetin- kendilerini sonunda muhatap almak zorunda kalacağını düşünmüş olmalılarDolayısıyla örgütün son açıklamasını, yaptıkları hesapların tutmamış olduğunun dolaylı bir itirafı olarak okumak mümkün. Ama kalkıp “zaten PKK da ateşkes ilan etti” diyerek sorunu bir kez daha rafa kaldırma şansı artık kalmadı. Bugün şu olgu her zamankinden daha açık: Örgütün silahlarını kayıtsız şartsız bırakmasının dışında hiçbir strateji ve taktiğin işe yarama şansı yok.
AKP tam anlamıyla durmuş oturmuş bir parti değil. Hükümette de çok sayıda, kimileri epey vahim hatalar yaptılar. Ama hala rakipsiz gözüküyorlar. Peki muhalefet neden etkisiz? Önce sola bakalım: CHP’den, işsizlik, yoksulluk, yolsuzluk gibi dertlerle mücadele konusunda hükümeti sıkıştırması, sistemin daha hızlı, etkili ve kalıcı bir şekilde demokratikleştirilmesini savunması ve AB savunuculuğunu AKP’nin elinden alması beklenirdi. CHP bunların yerine sistemi, statükoyu ve bu uğurda demokrasi dışı yöntemlere göz kırpmayı seçti.AKP’yi tehdit edebilecek ikinci güç Saadet Partisi’ydi. SP, Erdoğan ve arkadaşlarının, sırtlarını yasladıkları kesimlerin başörtüsü, İmam Hatip Liseleri vb. konulardaki taleplerini karşılayamamalarını, öte yandan dış politikada “milli” çizgiden sıklıkla sapmalarını çok rahat kullanabilirlerdi. Nedense olmadı. Ya yapmak istemediler, ya Erbakan’ın kişisel sorunlarıyla uğraşmaktan vakit bulamadılar, ya da yaptılar ama yıllar öncesinin kadro, metot ve söylemlerini kullanmakta ısrar ettikleri için etkili olamadılar.Kürt milliyetçilerinin de yakın bir zamana kadar AKP’yi zor durumda bırakmamaya özen gösterdiklerini söyleyebiliriz. Öyle ki kimileri, PKK’nın “ateşkes” ilan etmesi ve buna uzun bir süre, büyük ölçüde uymasının ardında Irak Kürtleri ve ABD’nin bulunduğuna inanıyorlar. Son olarak, MHP liderliğindeki Türk milliyetçilerinin de AKP’ye karşı epey tutuk kalmış olduklarını söyleyebiliriz. Bunun görünen nedenleri MHP içindeki bitmek bilmez iktidar çekişmeleri ve partinin 2002 Kasım seçimlerinin şokundan kendini kurtaramamasıysa bir diğeri de AKP ile milliyetçilik temelinde yürütülecek bir kavganın denetim dışına çıkma riskiydi.MHP, CHP, hatta SP’nin bile yer yer sempatik baktığı “ulusalcı” hareketle arasına belirgin bir mesafe koyarak, özellikle genç tabanının sokak ağırlıklı siyaset yapmasının önünü almakla kalmadı, bugün seçim kampanyasına kendini tüketmemiş, “söyleyeceği bir şey olan parti” imajıyla girme şansını yakaladı.TSK devrede“Ulusalcı” hareket, muhalefet partilerinin yetersiz kaldığı noktada filizlendi ve AKP’yi birçok açıdan kıskaca almaya soyundu, ama pek de başarılı olamadı. Zaten Org. Yaşar Büyükanıt’ın Genelkurmay Başkanı olmasıyla birlikte, ulusalcıların vermek istediği mesajlar çok daha etkili bir şekilde TSK eliyle verilir oldu. Org. Büyükanıt’ın Washington Büyükelçiliği’nde sivil kıyafetler içinde konuşma yaptığı andan itibaren AKP’ye karşı muhalefetin ana odağının TSK olduğunu düşünüyorum. AKP’nin en büyük siyasi yenilgisini 27 Nisan muhtırasının hemen ardından tatmış olması TSK’nın Türk siyasi hayatının baş aktörlerinden biri olduğunu bir kez daha kanıtladı. Yine AKP’nin seçimlere, Kuzey Irak’a harekat tartışmalarıyla alabildiğine yıpranarak giriyor olması da TSK’nın kamuoyu oluşturmada ne kadar mahir olduğunu gösteriyor.Ama TSK’nın siyasete müdahalesinin de sınırları var. Örneğin ordunun teröre karşı halkı kitlesel tepki göstermeye davet etmesi, en azından şimdilik, öyle çok coşkulu bir karşılık bulmadı. Birilerinin muhalefet misyonunu bir an önce askerlerden devralması, hem Türk demokrasisi, hem de TSK için çok iyi olacak. ***Ufuk Güldemir Türk basınında gerçekten bir ekoldü. Çalışma arkadaşlarına hep kendilerine güvenmelerini telkin ederdi. Milliyet’i yönettiği o kısa sürede kendisinden çok şey öğrendim. Minnettarım.
Yıllar önce, o zaman Milli Gazete’nin başyazarı olan Sadık Albayrak, sonradan dünür olacağı RP İstanbul İl Başkanı Tayyip Erdoğan’ın yaptığı transferleri “RP bilgisayarına virüs sokmak” olarak tanımlamıştı. Bugünse Erdoğan’ın yeni milletvekili adaylarını saptarken AKP’nin genleriyle oynadığını söyleyebiliriz. Sonuçta bambaşka bir AKP’nin yolda olduğu açık. Fakat birçok nokta da belirsiz. Bunları tartışmadan önce birkaç yanılsamanın altını çizmek gerekiyor:* “Ertuğrul Günay, Haluk Özdalga ve Erdal Kalkan’ı transfer eden AKP böylece yeni doğmuş olan ‘Müslüman sol’hareketi sahiplenmiş oldu.” Hiç de değil. Bu hareketin “sol” kanadını aldılar ama Mehmet Bekaroğlu gibi “Müslüman” olanlara itibar etmediler. Daha önemlisi, parti içinde tam da “Müslüman sol” tanımına uyan Ertuğrul Yalçınbayır, Faruk Ünsal, Süleyman Gündüz gibi isimler aday gösterilmedi.* “Erdoğan Milli Görüşçüleri tasfiye etti.” Pek değil. Ne kadar Milli Görüşçü gittiyse bir o kadarı da kaldı. Hatta ilk kez aday olan epey Milli Görüş kökenli de var. Kaldı ki Erdoğan’ın toz kondurmadığı belediye kökenlilerin hemen tümü İslamcı bir geçmişe sahiptir.* “AKP artık daha fazla ‘Erdoğan partisi’oldu.” Doğru, ancak Abdullah Gül, Bülent Arınç ve Abdüllatif Şener’in geri planda kalmış olmaları Erdoğan’ın hakimiyeti için orta ve uzun vadede ciddi bir tehdittir.* “AKP artık daha liberal, şeffaf ve demokratik bir parti olacak.” Kuşkulu. Erdoğan, parti içi demokrasinin zirve yaptığı 1 Mart 2003 tezkere oylamasında karşısına çıkanların çoğunu tasfiye etti. Yine AKP içinde insan hakları konularına en fazla sahip çıkanlar da liste dışı kaldı. Ersönmez Yarbay, Ertuğrul Yalçınbayır ve Turan Çömez gibi isimlere tahammül edemeyen AKP liderliğinin yeni transferlerle işleri kesinlikle epey zor olacaktır.Geleceğin ipuçlarıBundan sonra AKP’yi nasıl bir geleceğin beklediği de belirsiz: 1) AKP oyları artmayabilir. Artsa bile, TBMM’ye en az üç parti ve çok sayıda bağımsızın girmesi durumunda milletvekili sayısı azalabilir. Hatta tek başına iktidar şansını bir daha yakalamayabilir. Böylesi bir durumda Erdoğan’ın iktidarı sorgulanacak ve parti içi iktidar kavgaları şiddetlenecektir.2) İslami harekete yabancı isimleri transfer etmek AKP’yi merkeze taşınmak için yeterli olmayabilir. Biçimdeki bu değişikliğin öze de yansıması, çok köklü ve inandırıcı söylem, politika ve strateji değişikliklerine gidilmesi gerekecektir. Tabii bu da AKP’yi yoktan var eden kadro ve kitlelerle aradaki mesafenin iyice açılmasına yol açacaktır. 3) Yeni düzenlemelere AKP’nin cumhurbaşkanlığı ve TBMM Başkanlığı seçimleriyle hükümetin oluşturulmasında kriz yaratmaktan mümkün olduğunca kaçınacağını öngörebiliriz. Fakat ne kadar merkeze taşınırsa taşınsınlar, iç ve dış bazı güç odaklarına kendilerini beğendirmeleri hep zor olacaktır. Çünkü bu çevreler “Atatürk cumhuriyetinin kazanımları” ve özellikle de “laiklik” in tehlikede olduğunu iddia etmekle birlikte aslında iktidar ve imtiyazlarını kaybetmeye yanaşmıyorlar. Dolayısıyla yeni krizler pekala yaşanabilir.4) Erdoğan AKP’yi bir “dava partisi” olmaktan çıkardı. Ama Türkiye’de birileri AKP karşıtlığına bir “dava” gibi sarılmış durumda. İşte bu kesimlerin, arkalarına (veya önlerine) devletin bazı kurumlarını da alarak AKP’ye karşı “topyekun savaş” açmaları halinde, Erdoğan pekala liste dışı bırakmış olduğu eski yol arkadaşlarını arayabilir.
Doç. Abdüllatif Şener’i aktif siyasete girdiği 1991 genel seçimlerinden itibaren tanırım. RP lideri Necmettin Erbakan onu Sıvas’tan, bir diğer ekonomist olan Doç. Abdullah Gül’ü de Kayseri’den TBMM’ye sokmuştu. Şener ve Gül, öğrencilik yıllarından itibaren İslami hareket içinde yer aldıkları için transfer değil, buluşma söz konusuydu. Kaldı ki hiçbir zaman “vitrin süsü” olmadılar. İkisi de Erbakan’ın “prensleri” tanımını hak edecek şekilde RP’nin gençleşme ve yenilenme operasyonunun önde gelen aktörleri arasında yer aldılar. Erbakan 1993’deki RP 4. Kongresi’nde yönetimine yeni isim olarak sadece Şener ve Gül’ü kattı. Refahyol dönemindeyse Şener’i Maliye, Gül’ü ise Devlet Bakanı yaptı.Nedense Şener’le yıldızlarımız pek barışmamıştır. Belki bunun da etkisiyle onun son dönemdeki sistematik çıkışlarını ve tavır alışlarını hep uzaktan ve eleştirel bir şekilde izlemeyi yeğledim. İzlemiş olduğu stratejinin ne derece isabetli olduğunun farkına ancak 27 Nisan muhtırasının ardından varabildim. Şener’in o günlerde, kendisinden ziyade partisinin ve hükümetin, dolayısıyla tüm Türkiye’nin geleceğini dert edinmiş olduğunu yeni yeni kavrıyorum.Yerini doldurmak zorBu noktada, AKP’nin büyük gürültüyle tanıttığı 20 transferin toplamı, içlerinde çok değerli isimler de bulunmasına rağmen, bir Abdüllatif Şener etmemektedir. İş, kimin ne kadar oy getireceği veya götüreceğini çoktan aşmış durumda. Çünkü bu kişiler AKP’nin “merkez partisi” olma iddiasını kanıtlamak için, seçilme ve belki de bazıları bakanlık vb. garantileriyle transfer edildiler. Fakat AKP’ye kuşkuyla bakan kesimler, bu transferleri basit bir alışveriş olarak görüyor ve merkeze taşınmanın o kadar kolay olmadığında ısrar ediyorlar. İlginçtir, aynı çevrelerin çoğu Şener’e sempatiyle bakabiliyor, hatta CHP lideri Baykal, cumhurbaşkanı adayı olması durumunda ona destek olabileceklerini söyleyebiliyor. Yani AKP lideri Erdoğan, bu transferlere gösterdiği ilgi ve özenin birazını Şener’e gösterse, onun parti dışı çevreler tarafından benimsenmesini bir tehdit olarak değil de bir fırsat olarak değerlendirse durum çok farklı olabilirdi. Yeni yollarŞener, Erdoğan, Gül ve Arınç’la birlikte AKP’nin dört temel direğinden biriydi. Ama bir süredir kendini geri çekti ve partiyi diğer üçüne bıraktı. Sorumluluk üstlenmek yerine Erdoğan ve diğerlerine sorumluluklarını hatırlatmayı tercih etti. Şener’in 16 yıl sonra milletvekilliğine ara verme kararı dörtlünün yollarının iyice ayrıldığını gösteriyor. Ama yakın gelecekte kimin kimle bereber yola devam edeceği henüz netleşmiş değil. Yani Şener’in kendine Erdoğan-Gül-Arınç üçlüsünden ve AKP’den apayrı bir siyasi gelecek tasarladığını düşünmek aldatıcı olabilir.Yanlış anlaşılmasın, AKP cenahındaki her türlü harekete “takiyye” mantığıyla bakıp Şener’in aday olmamasını “danışıklı dövüş” olarak niteleyenlerden değilim. Tam tersine ortadaki dövüşün yansıltıldığını ve algılandığının ötesinde ciddi ve sert geçtiğini düşünüyorum. Şener’in bu çıkışı, AKP’nin 22 Temmuz’dan daha güçlü çıkamaması veya Erdoğan’ın kriz yönetmedeki başarısızlığını yeni dönemde de tekrarlaması durumunda daha fazla değer kazanacaktır. İşte o zaman Şener AKP içinde Erdoğan’a rakip olabilir veya ayrılıp AKP’ye alternatif bir hareket örgütleyebilir. Şener ile Gül’ün birlikte hareket ederek siyasi merkezin yeniden inşasına soyunmalarıysa ikinci ve daha gerçekleşebilir bir alternatiftir.