Daha Hrant Dink suikastinin etkilerinden sıyrılamamıştık ki Malatya’da Hıristiyan misyonerler katledildi. Ardından Genelkurmay’ın muhtırası geldi ve cumhurbaşkanını seçemeyen Türkiye erken seçim sürecine girdi. Ankara Ulus’taki patlamaysa kaygıları daha da artırdı ve ülkenin en kırılgan noktasının laiklik değil de Kürt sorunu olduğunu bir kez daha kanıtladı. Kimi çevreler bu eylemin ardında “derin odaklar” bulunduğunu, hedefin AKP’yi zor durumda bırakmak, hatta seçimleri yaptırmamak olduğunu ileri sürdüler. Fakat bir ülkede PKK gibi bir örgüt varsa orda komplo teorilerine pek ihtiyaç olmadığı kısa sürede anlaşıldı. Örgüt yöneticisi Hüseyin Feyman, esas olarak üst düzey komutanları hedeflediğini söylediği eylemin nedeni olarak “Türk devletinin hiçbir adım atmaması”nı gösterdi.Devlet PKK’yı muhatap almama tavrının değişeceğini beklemek akıl kârı değil, tam tersine Kuzey Irak’a yönelik operasyon ciddi bir şekilde gündemde. Hatta bu uğurda ABD ile çatışma ihtimali bile söz konusu olabilir. Yani yeni PKK eylemlerine hazır olmalıyız.Hele TSK’nın Irak’a girmesi durumunda PKK savaşı güçlü bir şekilde Türkiye sınırları içine çekmek isteyecek ve masum sivillere yönelik katliamlara girişmekten çekinmeyecektir. Bir emniyet yetkilisinin “10 canlı bomba yakalıyorsunuz, ama birini kaçırınca her şey berbat oluyor” şeklindeki sözleri durumun ciddiyetini gözler önüne seriyor. Açık tehditlerKeşke başımızdaki belalar, PKK’dan ve benim “yalnız kurtlar” diye tanımladığım, kendinden olmayanı yok etmeyi temel alan faşizan atmosferin etkisi altındaki çaylak teröristerden ibaret olsa. Galiba sırada El Kaide de var. İlkin 15-20 Kasım 2003 günlerinde El Kaide üyesi Türkler İstanbul’u kana buladı. Ardından bu uluslarötesi şebekenin iki numarası Eymen el Zevahiri değişik vesilelerle Türkiye’yi tehdit etti. Bu arada, eylem hazırlığı sırasında yakalanan Suriye asıllı Luai Sakka, her vesileyle şantaj yaptı. Ve nihayet Afganistan El Kaidesinin yeni lideri Mustafa ebu el Yezid, El Cezire’de yayınlanan bir röportajda Abdülhadi el Iraki adlı arkadaşlarının Türkiye’de yakalanıp ABD’ye teslim edildiğini ileri sürerek bunun öcünü alacaklarını ilan etti. MİT ve hükümet el Yezid’i yalanladılar. Fakat biz inansak bile El Kaide’nin bu tekziple tatmin olacağını düşünemeyiz. Çok tehlikeliPeki bu tehditleri ciddiye almak gerekir mi? Evet, hatta haddinden fazla. Bu noktada akla hemen üç gerekçe geliyor:1) Çünkü Türkiye, İslam dünyasındaki biricik laik demokrasi geleneğiyle her zaman için El Kaide’nin doğal hedeflerinden biri olmuştur.2) Çünkü 29 yıl CIA’de üst düzey görevler yaptıktan sonra geçen yıl emekli olan Bruce Riedel’in de vurguladığı gibi “El Kaide bugün hiç olmadığı kadar tehlikeli” dir. Riedel, Foreign Affairs dergisinin son sayısında çıkan yazısında, El Kaide’nin çok ciddi darbeler yemesine rağmen, nasıl ABD’nin Irak işgali sayesinde kendini hızla toparladığını ve dünya çapında İslamcı direnişin sembolü haline geldiğini anlatıyor.3) Çünkü Irak’ta iyice palazlanan El Kaide, artık burayı üs edinip komşu ülkelere uzanmaya çalışıyor. Örneğin Irak’ta canlı bomba olmak isteyen çok sayıda gönüllünün başka ülkelere kaydırıldığı biliniyor.Klişe gibi olacak ama, Türkiye hakikaten çok hassas ve kritik bir dönemden geçiyor. İyimser olmak şart ama hayli zor.
Abdullah Gül’ü 1991’de RP’den milletvekili adayı olduğundan beri tanırım. Kayseri’de seçim kampanyası sırasında beni öylesine şaşırtmış ki “Sizden politikacı olmaz” demiştim. Gül önce RP, ardından FP ve nihayet AKP’deki yol arkadaşları arasından sıyrılmasını, bu partilere oy vermemiş, hatta bunlardan ürken kesimlere de belli ölçülerde güven vermesine; bunu da işte bu “politikacıya benzemeyen politikacı” üslubuna borçludur.Bazıları Gül’ün “makul, medeni ve herkesi kucaklayıcı” görüntüsünün aldatıcı olduğunu düşünüyor, hatta onun Erdoğan’a kıyasla “daha İslamcı” olduğunu ileri sürüyor. Hatta Erdoğan’a yakın bazı isimlerin de Gül karşıtı propagandaya katkıda bulunduğu söyleniyor. Doğrudur, pekala “sözde ılımlı, özde radikal” olunabilir. Ama söz’ün sıklıkla öz’ü belirlediği de unutulmamalıdır. Gül ile Erdoğan arasında aslında bir fark olmadığı, birinin “iyi”, diğerinin “kötü polis”i oynadığı iddialarıysa hiç inandırıcı değil. Nitekim Cumhurbaşkanlığı adaylığı açıklandığında içerde ve dışarda pek çok farklı kişi ve çevre Gül’e açık destek verdi. Bu coşkulu destek, Başbakan Erdoğan’ın aynı kesimlere yeterince güven telkin edememiş olduğunun da teyidiydi.Gül’ün Köşk ısrarıNe var ki 27 Nisan muhtırasıyla bu desteklerin çoğu çekildi, Gül seçilemediği gibi ciddi bir biçimde yıprandı. Cuma günü Başbakanlık’taki makamında yaklaşık bir saat sohbet ettiğim Gül’de bu sürecin yorgunluğu ve moral bozukluğunu gözledim. Buna karşılık, çelişkili bir biçimde, kendine güveninin daha da artmış olduğunu gördüm. Açmaya çalışayım: Bana göre Gül’ün gönlünde cumhurbaşkanlığına değil de başbakanlık vardı. Erdoğan’ın Köşk’e çıkıp hükümeti kendisine devretmesini umuyordu. Buna rağmen “herkesin cumhurbaşkanı” olma sloganıyla adaylığa sahip çıktı. Olmayınca da, kendi iradesiyle adaylığını çekti.Sohbetimizden edindiğim izlenim, Gül’ün cumhurbaşkanlığı fikrini iyice benimsemiş olduğu. Öyle ki, halk tarafından seçilmesi durumunda kesinlikle adaylığını ilan edeceğini düşünüyorum. TBMM tarafından seçilmesi durumunda da Gül’ün isminin epey dolaşacağı muhakkaktır.Mitingleri anlamakNeden böyle bir izlenime kapıldığıma gelince... Gül ile uzun uzun cumhuriyet mitinglerini tartıştık. Onun “bindirilmiş kıtalar” gibi kolaycı ve küçültücü açıklamalara sığınmak yerine bu toplumsal olguyu ciddiye aldığını, anlamaya çalıştığını gördüm, hatta bunun için birtakım girişimlerde bulunduğunu öğrendim. Gül isabetli bir şekilde, kürsüdekilerin mitinglere katılanları tam olarak temsil etmediklerini, örneğin Batı düşmanı söylemin katılımcılar tarafından tam olarak benimsenmediğini kavramış. Daha önemlisi, Gül bu kitleleri “öteki” olarak görmüyor, “birkaç aşırı dışında” tümüyle birebir ilişki ve iletişim kurabileceğine inanıyor. Bu noktada, Prof. Şerif Mardin’in, kendisiyle yaptığımız röportajda dile getirdiği “mahalle baskısı”, “mahalle havası” kavramlarını da tartıştık. Gül röportajı okumuştu ve Prof. Mardin’in tespitlerine bir itirazı yoktu. Öyle ki, sıkı bir takipçisi olduğu Necip Fazıl Kısakürek’in “ham softa-kaba yobaz” tanımlamasının da benzer kaygıların ürünü olduğunu belirtti.Cumhurbaşkanının halk tarafından seçileceğine, en azından bu seferlik, inanmıyorum. Peki o zaman Gül’ün genel seçimlerdeki tavrı ne olacak? Daha doğrusu AKP ne yapacak? Gül’ün herkesi kucaklayıcı üslubunu mu temel alacak, yoksa her zaman olduğu gibi seçim kampanyasını Erdoğan’ın karizması üzerine mi inşa edecek? Yapılacak tercih, sadece AKP’nin değil Türkiye’nin kaderinde de etkili olacaktır.
Ulus’taki bombalamanın PKK işi olduğu, “göstere göstere geldiği” yolunda çok güçlü emareler var. Fakat “ilk alkla gelen değildir” mantığıyla hareket edenler olayın ardında başka güçler arıyorlar. Eylemin “uluslararası güç odakları” ve “yabancı gizli servisler” tarafından yapıldığı iddialarını tartışabilmenin pek imkanı yok. Ancak olayda “derin devlet”in parmağı bulunduğu iddialarını ciddi bir şekilde ele almak Türkiye’nin geleceği için hayati önem taşıyor.“Bu işte bir iş var” diyenler, Genelkurmay Başkanı Org. Yaşar Büyükanıt olmak üzere üst düzey askeri yetkililerin aylar öncesinden ve defalarca PKK’nın yeniden saldıracağı uyarısı yapmış olmalarını; yine Org. Büyükanıt ve kurmaylarının hemen olay yerine intikal etmelerini ve Org. Büyükanıt’ın “büyük şehirlerde eylemler sürecek” şeklinde açıklama yapmasını kendilerine dayanak yapıyorlar.“Derin devlet” teorisine inananlar, Ulus olayını, Şemdinli’den başlayan sürecin bir devamı olarak görüyor ve bunu 13 Eylül 2006 günü Diyarbakır Koşuyolu Parkı’nda patlayan ve çoğu çoçuk on kişinin ölümüne yol açan bombalama eylemine benzetiyorlar. Anlaşılan Ulus olayı da “hükümet-ordu-cemaat” üçgeninde epey tüketileceğe benziyor.Devlet içi çekişmelerDiyelim ki “derin devlet” yaptı. Peki neden? İlk bakışta üç gerekçe ileri sürülüyor:1) AKP hükümetini iyice zayıflatmak;2) Ordu başta olmak üzere diğer devlet kurumlarını iyice güçlendirmek;3) Kuzey Irak’a operasyon yapmayı iyice meşrulaştırmak.Bu gerekçelerden hiçbiri yeterince güçlü değil. Türk ordusunun Kuzey Irak’a girmesinin maddi şartları yıllardır mevcut; fazladan Ankara’da masum sivillerin ölmesi gerekmiyor. Ayrıca laiklik konusundaki saflaşmanın PKK sorununda aynen yaşandığı da söylenemez. PKK ile mücadele konusunda ordu ile hükümet arasındaki görüş farklılıklarının, en azından şimdilik, çok ciddi kopmalara neden olacak bir seviyede olmadığını da biliyoruz.Daha önemlisi, devletin içindeki herhangi bir odağın, sırf iktidar savaşında bir adım öne geçebilmek uğruna kendi vatandaşlarını kurban seçmesi ihtimali hiç akla yatkın değil. Eğer devlet içinden birileri böyle bir komplo tezgahlamışsa, yine devlet içinden başkalarının bunu ortaya çıkarma ihtimali de yüksektir.PKK’nın kirli tarihiBilindiği gibi PKK da Ulus’taki saldırıyla hiçbir ilgileri olmadığını açıkladı. Ancak bu tek başına yeterli değil. Çünkü PKK sözüne güvenilecek bir örgüt değil. Örneğin “Kürdistan Özgürlük Şahinleri” tarafından gerçekleştirilen her eylemin ardından benzer açıklamalar yapmışlardı. Nitekim bildiride, “şimdiye kadar hiçbir sivil hedefe yönelik eylememiz olmadığı gibi bundan sonra da olmayacaktır” deniyor. Halbuki PKK tarihi hem kırsal alanda, hem büyük şehirler ve turistik bölgelerde nice masum sivilin katledilmesi örnekleriyle doludur. Bununla birlikte PKK tarihinde, örgütün merkezi denetimi dışında gerçekleşmiş olma ihtimali bulunan çok kritik eylemler de var. Örneğin Turgut Özal’ın cumhurbaşkanı olduğu tarihteki PKK ateşkesi, Elazığ-Bingöl Karayolu’nda terhis olmuş 33 erin katledilmesiyle bozulmuş, Öcalan bundan Şemdin Sakık’ı sorumlu tutmuştu. Ulus katliamı da “derin devlet” tarafından kotarılmaktan ziyade, benzer bir şekilde PKK içi çekişmelerin ürünü olabilir. Son seçenekse PKK’nın, bilerek veya bilmeyerek, yerli veya yabancı bazı odaklar tarafından bu eyleme sevkedilmiş olmasıdır.Neden PKK?Ancak PKK’nın belli bir strateji dahilinde bu eylemi gerçekleştirmiş olması en kuvvetli ihtimaldir. Çünkü örgüt aylardır “devlet bizimle masaya oturmuyor” diye öfkelenerek “ateşkes”ini bitireceği yolunda şantaj yapıyor. Abdullah Öcalan İmralı’dan benzer mesajlar veriyor. Örgütün taşeron örgütü Kürdistan Özgürlük Şahinleri’nin elinde tonlarca A-4 patlayıcısı olduğu ve büyük şehirlerle turistik bölgelerde sivillere yönelik yeni eylemler planladığı biliniyor. Peki PKK neden böyle bir eyleme başvurmuş olabilir? 1) Öncelikle terörü temel aldığı için. 2) Kuzey Irak’a yönelik bir operasyonu, “siz yaparsanız biz de böyle cevap veririz” diye engellemek için.3) Tabii ki devletin kendisini muhatap almasını sağlamak için.
Pazartesi öğleden sonra Türkiye’ye geldim. PKK ile mücadele konusunda deneyimli iki ayrı üst düzey güvenlik yetkilisiyle telefonda sohbet etme imkanı buldum. Her ikisi de PKK’nın yeniden terör eylemlerine başlayabileceğini söylediler. Salı günü bir başka uzmanla yüz yüze sohbet etme imkanı buldum. O da PKK’nın elindeki A-4 patlayıcılardan, bunların az bir kısmının ele geçirilmiş olduğundan; Kürdistan Özgürlük Şahinleri adlı PKK’nın taşeron yapılanmasının hala etkili olduğundan söz etti ve her an büyük şehirlerde yeni eylemler olabileceğini vurguladı. Birkaç saat sonra da Ankara’daki katliamın haberi geldi.Yine çok kişi provokasyon deyip sorumluluğu belirsiz bazı güçlere yıkmak isteyecektir. İster birileri tarafından kullanılmış olsun, ister kendince belli bir strateji kapsamında hareket etmiş olsun, bu terör eyleminin ardında PKK’nın olduğuna ve göstere göstere geldiğine inanıyorum. Daha önceki birçok olayda olduğu gibi, güvenlik güçleri, sorumluları muhtemelen çok kısa süre içinde yakalayacaklardır. Ama bu olayın böylece kapanması mümkün değil. Bir yandan PKK bu tür kör terör eylemlerini başka büyükşehirlere de taşıyabilir. Öte yandan dünkü eylemin cezalandırılması ve yeni eylemlerin ertelenmesi gerekçesiyle Kuzey Irak’ta askeri bir harekat ihtimali de iyice tırmanmış durumda.Bu eylem, düne kadar çekişme, hatta çatışma içindeymiş gibi gözüken TSK ile hükümeti ve toplumu büyük ölçüde birleştirdi. Her ne kadar Türkiye son aylarda laiklik eksenli bir tartışma içinde görünse de gündemin esas maddesinin PKK terörü olduğu dün bir kez daha ortaya çıktı. Şimdiki soru, Ankara saldırısıyla başlayan sürecin seçimleri nasıl etkileyeceği ve Ankara’nın atacağı adımların Irak, Iraklı Kürtler ve Batı merkezleri tarafından nasıl değerlendirileceğidir.
Kimileri 5 Şubat 2006 günü Trabzon’da rahip Andrea Santoro, 17 Mayıs 2006’da Ankara’da Danıştay yargıcı Mustafa Yücel Özbilgin, 19 Ocak 2007’de İstanbul’da Hrant Dink ve 18 Nisan 2007’de Malatya’da Hıristiyan misyonerler Tilman Geske, Necati Aydın ve Uğur Yücel cinayetlerinin bazı karanlık odaklar tarafından tezgahladığını savunuyor. Yani onlara göre katillerin farklı, azmettirenlerin aynı olduğu “seri cinayetler” söz konusu. Bense bunların “seri” değil “kopya” cinayetler olduğuna inananlardanım. Türkiye, her geçen gün daha fazla bir şekilde, kendinden olmayan herkesi, özellikle de Batı’yı düşman belleyen, bölünmekten korkan, bunun için içine kapanmayı salık veren otoriter bir söylemin etkisi altına giriyor. İşte bu gençler ya yalnız başlarına veya kısmi ilişkiler sonucu, durumdan vazife çıkararak birer katil haline geliyorlar. Her bir cinayetin yarattığı şok etkisi, toplumun genellikle bunlara fazla tepki göstermemesi, hatta bazı kesimlerin katilleri kahramanlaştırmaları yeni “kopya cinayetler”e kapı aralıyor.Bu gençleri motive eden söylemde milliyetçi ve muhafazakar öğeler nerdeyse eşit oranda ve içiçe bulunuyor. Hal böyle olunca kimileri milliyetçi boyutları öne çıkarıp olayların ardında “ulusalcı çeteler”, diğerleri de dinsel boyutlardan hareketle “irticai şebekeler” bulmaya çalışıyor. Malatya’yı kim yaptı?Örneğin başından itibaren Malatya’daki beş gencin İslami hareketle fazla alakaları olmadığı yolunda sayısız işaret vardı. Bütün bunlara rağmen laikliğe duyarlı çevreler onların vahşetini bir “irtica eylemi” olarak gösterdiler. Öyle ki Genelkurmay’ın 27 Nisan bildirisinde, ne Rahip Andrea Santoro cinayeti, ne Danıştay baskını, ne de Hrant Dink suikasti yer almazken, dokuz gün önceki Malatya olayından “din ile oynamanın ve inancın siyasi bir söyleme ve amaca alet edilmesinin yol açabileceği felaketlerin ibret alınması gereken” çarpıcı bir örneği olarak bahsedilmişti.Ne var ki eylemin elebaşı olduğu ileri sürülen Emre Günaydın sağlık kontolüne giderken “Allah Türkü korusun” diye bağırınca işler yine karıştı. Çünkü 1960-70’li yıllarda milliyetçi/ülkücü hareketin en temel sloganı “Tanrı Türkü korusun ve yüceltsin” olmuştu. 1980’lerde “İslam dışı” çağrışımları engellemek için “Tanrı” yerine “Allah” denmeye başlandı.Kuşkusuz bu sloganı attı diye Günaydın’ın ülkücü hareketle organik bir ilişkisi olduğu iddia edilemez, ama onun bu hareketin yarattığı atmosferin etkisindeki onbinlerce gençten biri olduğu pekala söylenebilir. “Mahalle havası” Peki bu ikilemi nasıl aşacak, bu cinayetlerle nasıl yüzleşecek ve onlarla nasıl mücadele edeceğiz? Prof. Şerif Mardin, geçen hafta Vatan’ın kitap ekinde yayınlanan röportajımızda, Türkiye için asıl tehlikenin “mahalle havası” denilen olgu olduğunu, bunun Jön Türkler’den beri varlığını sürdürdüğünü söyleyip şöyle devam etti: “Bu havanın AKP’den bağımsız olarak Türkiye’de yaşadığına inanıyorum. Bugün o havayı pompalayan başka şeyler, tuhaf oluşumlar, kendiliğinden olan birtakım olaylar var. Bazı İslami alt-çevreler ortaya çıkıyor. Bunda günümüzün gelişmiş imkanları da etkili oluyor. Mahalle havası dediğimiz şeyin bu İslami alt-çevrelerle yeni bir şekil almış olduğuna inanıyorum. Bu yeni şekil AKP’yi döver. Demek istiyorum ki AKP uzun vadede, eğer böyle bir hava gelişirse ona biat etmek zorunda kalabilir.” Şerif Hoca’nın sözlerinden ben şunları anladım:Sorun AKP değil.Çözüm de AKP değil.
Genelkurmay’ın 27 Nisan muhtırası sonrasında üç paralel gelişme yaşanıyor: 1) Laikliğe duyarlı kesimlerle AKP arasındaki makas açılıyor. Siyasi iktidarın AKP’de yoğunlaşmasından tedirgin olanlar bunu engelleyebilmenin yollarını arıyorlar;2) Milliyetçi-muhafazakar çizgide olup daha önce diğer sağ partileri tercih etmiş olanların bir bölümü, dayanışma refleksiyle AKP’ye yöneliyor;3) Yaşam tarzı olarak AKP kadrolarıyla hiçbir benzerlikleri olmayan bazı kişiler askeri darbe ihtimaline karşı AKP’ye destek veriyorlar.Milletvekili aday listeleri açıklandığında AKP’nin bu trendlere karşı nasıl bir strateji izleyeceğini anlayacağız. Şu ana kadar ortalarda dolaşan isimlere itibar edecek olursak şöyle bir tablo ortaya çıkıyor: AKP kurmayları, bir yandan sağdan yönelişi kanalize edebilmek için ANAP, DYP, hatta Saadet Partisi saflarında siyaset yapmış bazı önemli isimlere yöneliyor veya onlara kapılarını açıyorlar. Öte yandan liberal ve sol kesimlerde ortaya çıkan ilgiyi kalıcılaştırmak için bazı sembol isimleri kazanmaya çalışıyorlar. Üç ilginç isimAKP bir “vitrin düzenlemesi”nin mi peşinde? Yoksa sahiden merkezde, gerçek anlamda bir “kitle partisi” olmak mı istiyor? 2002 Kasım seçimlerinden önce transfer edilen kadroların hemen hiçbiri partide siyasi bir ağırlık sahibi olmadı; kendi köşelerinde vekillik, komisyon başkanlığı veya bakanlık yaptılar. İçlerinden belki de sadece Erkan Mumcu’nun böyle bir iddiası vardı, o da fazla kalmadı, çekip gitti.Bu sefer siyasi geçmişleri olup da siyasi iddialarını tüketmiş hayli ismin transferi konuşuluyor. Bunların çoğu, AKP listelerinden seçilseler bile bu partiye pek bir katma değer katabilecek durumda değiller. Fakat şu ana kadar adları dolaşanlardan üçü için aynı şey söylenemez: Numan Kurtulmuş, Ertuğrul Günay ve Reha Çamuroğlu.Çamuroğlu radikal soldan gelmiş sonradan Alevi kimliğini keşfetmiş biridir. Aslen tarihçidir. Herkes onu Mehmet Ağar’ın DYP’sine genel başkan yardımcısı olmasıyla tanır. Ancak Çamuroğlu’nun AKP macerası DYP’den önceye dayanır. Şimdi MHP’de olan Meral Akşener onu AKP kurucusu yapmak için ikna etmişti, ama Tayyip Erdoğan son anda görüşmeyi iptal edince Çamuroğlu AKP’li olamamıştı. Şimdi aynı Erdoğan’ın bizzat teklif götürmesi sonucu Çamuroğlu’nun AKP’den İstanbul 3. Bölge adayı olması kesinleşti gibi.Ertuğrul Günay da Türk solunun en saygın isimlerinden biri olmasının yanında, son yıllardaki dik duruşu sayesinde muhafazakar kesimlerin de sempatisini toplamayı bildi. Eski FP Milletvekil Mehmet Bekaroğlu ile birlikte “Müslüman sol” diye tanımlanan yeni bir inisayatif başlatmış olan Günay’ın AKP’nin teklifine ne cevap vereceği belli değil, ama muhtemelen kabul edecektir. Son olarak Necmettin Erbakan’ın siyasete kazandırdığı Doç. Numan Kurtulmuş’un SP’de mi kalacağı, yoksa AKP’ye mi yöneleceği merakla bekleniyor. Kurtulmuş da SP’yi terk ederse Milli Görüş hareketinin yeniden bir çekim alanı haline getirilebilmesinin imkanı artık iyice kalmayacaktır.AKP bu üçlüyü ve onlar gibi özgün ağırlıkları olan, siyasi olarak önleri açık başka isimleri saflarına çekebilirse çok şeyler değişebilir.Aksi takdirde yapılacak transferlerin büyük kısmı göz boyamadan öteye geçemeyecektir.
Türkiye’de seçim sonuçları üzerine tahmin yapmak isteyenlere, geçerliliği defalarca kanıtlanmış bir yol öneririm: Büyük yayın organlarına bakın ve onların görmediği, görüp de göstermek istemediği veya saldırdığı partileri yakın takibe alın.1991 genel seçimleri öncesi RP-MÇP-IDP ittifakı, 1994 yerel seçimlerinde RP’nin adayları, 1995 genel seçimlerinde yine RP, 1999’da MHP ile kısmen DSP, son olarak da 2002’de GP, büyük medyanın ilgisizliğine veya açıkça karşı çıkmasına rağmen zafer kazandılar.Bu seçimleri tartışmaya geçmeden Türk medyasının haritasının tamamen değiştiğini hatırlatmak şart. Yakın geçmişten bir tek Doğan Grubu ayakta kaldı. Grubun yayın organları, esas olarak büyük şehirlerde öne çıkan laik duyarlığı gözetmekle birlikte AKP’ye karşı da çok sert tutumlar takınmıyorlar. Sabah Grubu seçimlere TMSF’nin, dolayısıyla hükümetin patronajında giriyor. Fethullah Gülen cemaati, Zaman Gazetesi ve Samanyolu TV’nin öncülüğünde yeni bir medya tekeli oluşturdu ve merkeze yerleşti. Bu grup da, 27 Nisan krizinin ardından açıkça AKP taraftarı bir pozisyona kaydı.İşte bu resmetmeye çalıştığımız “büyük medya”, seçimleri AKP ile CHP’den ibaret görmek ve göstermek istiyor. Hükümete mesafeli olanlarsa CHP’nin yanına mümkün olduğunca çok parti (DSP, SHP ve hatta GP) katmak istiyorlar. Medyanın görmedikleriGeri kalan partilerin hemen tümü büyük medya tarafından bir nevi dışlanmış durumdalar. Sırayla gidelim:DP: Hükümet yanlısı medyanın DP’yi sürekli olarak eleştiriyor olması, bu partinin belli bölgelerde AKP’yi zorlayabileceğini düşündürtüyor. Öte yandan yıllarca merkez sağın birleşmesini Türkiye’nin en acil sorunu olarak dayatmış olan bazı yayın organları ve yazarların DP’den fazla heyecanlanmamaları şaşırtıcı. Ya gerçekten DP’nin yüzde 10’u aşamayacağını düşünüyor ya da aşmasını istemiyorlar. DTP: Çok sayıda DTP’linin bağımsız aday olarak seçilmesi kuşkusuz en çok Güneydoğu’da ikinci parti olan AKP’yi olumsuz olarak etkileyecektir. Ancak DTP’nin TBMM’ye girme ihtimali hemen herkesi ciddi bir biçimde kaygılandırıyor. Dolayısıyla DTP’ye bu seçimlerin “tek kötü adamı” rolünü uygun görülüyor.Sessiz ve derindenMHP: Medyaya bakacak olursanız MHP sanki bu seçimlere katılmıyor. 1999’da da böyle olmuştu ama MHP büyük bir patlama yapmıştı. Bu seçimde de benzer bir çıkış yakalayabilir.Türk siyasal sisteminin aşırı oynak yapısı nedeniyle çok hareket eden çok hata yapıyor; kendi köşesinde sessiz sedasız duran, hareket etmediği için hata da yapmayan partiler umut haline gelebiliyor. Tabii MHP, 8 yıl önceki gibi “artık bizi deneyin” deme şansına sahip değil. Çünkü DSP-MHP-ANAP koalisyonunun başarısızlığı hala zihinlerde taze. Bu yüzden MHP, kendini unutturmayı seçti, mesela istese milletvekili transfer edebilir, hatta epey zorlasa grup bile kurabilirdi. Bahçeli son 4.5 yılda dışa açılmak yerine partisini yeniden yapılandırdı: Hem kurmaylarını yeniledi hem de müzmin muhaliflerini MHP’yi terk etmek zorunda bıraktı. Sonuç olarak hem DP, hem DTP, ama en çok da MHP bu seçimlerin sürprizleri olmaya adaylar. Hele AKP, bazılarının sandığı ve umduğu gibi seçimleri 27 Nisan’ın hesaplaşma alanı olarak görürse MHP’nin önü iyice açılacaktır. Çünkü İç ve Doğu Anadolu ile Karadeniz’in hem milliyetçi, hem muhafazakar duyarlığa sahip olan seçmenleri rejimle, özellikle de orduyla kavgadan pek hoşlanmazlar.
Dini cemaatlerin çoğunun siyasi parti tercihlerinde şu noktalar öne çıkıyor:1) Aslında cemaatler, siyasi partilerin din işlerine fazla girmesinden hoşlanmaz, o alanın kendi tekellerinde kalmasını isterler;2) Cemaatler, ordu başta olmak üzere, laikliğe hassas kurumları ürkütüp öfkelerini üzerine çekmekten uzak dururlar;3) Kendileri açıkça siyaset yapmazlar. Bunun yerine yelpazenin sağındaki bütün partilerle belli bir ilişki içinde olur, onlardan mümkün olduğunca çok taviz kopramaya çalışırlar. Bu saydıklarımızın ender istisnalarından biri Yeni Asya Gazetesi etrafında örgütlenen Nurculuğun ana gövdesidir. Said Nursi’nin zamanında Demokrat Parti’yi desteklemesini bir vasiyet olarak gören bu grup sırasıyla AP ve DYP’yi destekledi. 12 Eylül 1980 askeri darbesi ve 1982 Anayasası’na karşı çok sert muhalefet yaptı. Grubun bu seçimlerdeki tercihini, Yeni Asya’nın sahibi Mehmet Kutlular’a sordum, “Tabii ki Demokrat Parti’yi destekliyoruz. Çünkü demokrat misyonu o sürdürüyor” cevabını verdi. Kutlular, AKP dahil diğer partilerin hiçbirinin “gerçek manada demokrat” olduğuna inanmıyor. Bir diğer istisna da Süleymancılar. Kurucusu Süleyman Hilmi Tunahan’ın ölümüyle cemaatin başına geçen damadı Kemal Kacar yıllarca merkez sağ partilerden milletvekili seçildi. Onun ölümüyle yerini alan Tunahan’ın torunu Ahmet Denizolgun da RP’den Meclis’e girdi, ardından ANAP’a yönetici oldu. Şimdi Süleymancılar, liderleriyle birlikte DP’yi destekliyorlar.Fakat bu grup 1990’lardan itibaren sürekli bölündü, küçüldü, eski gücünü kaybetti. Öyle ki cemaat liderinin kardeşi Beyazıt Denizolgun AKP’ye kurucu oldu ve İstanbul’dan milletvekili seçildi.Tarikatların durumu1990 ve 2000’li yıllarda Nakşibendilik, Kadirilik gibi tarikatlar modernleşmeye çalıştı, dışa açıldı, şirketleşti ama günün gereklerine göre yönetilmedikleri için büyük ölçüde etkilerini kaybettiler. Bunun en çarpıcı örneği, bir zamanlar MSP’nin kurulmasına ön ayak olan, bürokrasiye nice kadro yetiştiren Nakşiliğin İskender Paşa koludur. Prof. Mahmut Esat Coşan’ın ölümüyle bu tarikat silindi gitti. Kaldı ki tarikarlar, sanıldığı gibi çok sıkı disipline sahip, şeyhin her dediğinin harfiyen yerine getirildiği yapılar değildir. Bu nedenle her müridin, mürşidinin işaret ettiği parti ya da adaya oyunu vereceği kesin değildir. Zaten mürşidin müridleriyle ilişkisi giderek medya vb. dolayımıyla kurulduğu ve eğer varsa bu tür pazarlıkları yabancıların da haberdar olabileceği şekilde duyurmak abes kaçacağı için, işaretin yaygınlaştırılabilmesi de zordur. Gülen’in tercihiBu seçimlerde en önemli odaklardan biri kuşkusuz Fethullah Gülen cemaati olacak. Normal olarak Gülen tüm yumurtalarını aynı sepete koymaz, tüm sağ partilerle, hatta Ecevit dönemi DSP’si ile iyi ilişkiler kurmayı tercih ederdi. Fakat 27 Nisan kriziyle birlikte cemaatin yayın organları açık bir şekilde AKP taraftarlığı yapıyor, ANAP-DYP birleşmesiyle doğan DP’yi sert bir şekilde eleştiriyorlar.Aslında Gülen ile Erdoğan’ın yıldızları RP döneminden beri tam olarak barışmamış, taraflar birbirlerine hep kuşkuyla bakmışlardı. Fakat son dönemde “ordu mağduru” olma ortak paydasında birleşmiş gözüküyorlar. Bunda AKP’nin, Abdullah Gül gibi cemaatin sıcak baktığı bir ismi aday göstermesi de etkili oldu. Öte yandan cemaatin, devlet, özellikle Emniyet içindeki kadrolarını muhafaza etmek için AKP’yi desteklediği de ileri sürülüyor.