Sorun AKP değil, çözüm de AKP değil

Haberin Devamı

Kimileri 5 Şubat 2006 günü Trabzon’da rahip Andrea Santoro, 17 Mayıs 2006’da Ankara’da Danıştay yargıcı Mustafa Yücel Özbilgin, 19 Ocak 2007’de İstanbul’da Hrant Dink ve 18 Nisan 2007’de Malatya’da Hıristiyan misyonerler Tilman Geske, Necati Aydın ve Uğur Yücel cinayetlerinin bazı karanlık odaklar tarafından tezgahladığını savunuyor. Yani onlara göre katillerin farklı, azmettirenlerin aynı olduğu “seri cinayetler” söz konusu.

Bense bunların “seri” değil “kopya” cinayetler olduğuna inananlardanım. Türkiye, her geçen gün daha fazla bir şekilde, kendinden olmayan herkesi, özellikle de Batı’yı düşman belleyen, bölünmekten korkan, bunun için içine kapanmayı salık veren otoriter bir söylemin etkisi altına giriyor. İşte bu gençler ya yalnız başlarına veya kısmi ilişkiler sonucu, durumdan vazife çıkararak birer katil haline geliyorlar. Her bir cinayetin yarattığı şok etkisi, toplumun genellikle bunlara fazla tepki göstermemesi, hatta bazı kesimlerin katilleri kahramanlaştırmaları yeni “kopya cinayetler”e kapı aralıyor.

Bu gençleri motive eden söylemde milliyetçi ve muhafazakar öğeler nerdeyse eşit oranda ve içiçe bulunuyor. Hal böyle olunca kimileri milliyetçi boyutları öne çıkarıp olayların ardında “ulusalcı çeteler”, diğerleri de dinsel boyutlardan hareketle “irticai şebekeler” bulmaya çalışıyor.

Malatya’yı kim yaptı?

Örneğin başından itibaren Malatya’daki beş gencin İslami hareketle fazla alakaları olmadığı yolunda sayısız işaret vardı. Bütün bunlara rağmen laikliğe duyarlı çevreler onların vahşetini bir “irtica eylemi” olarak gösterdiler.

Öyle ki Genelkurmay’ın 27 Nisan bildirisinde, ne Rahip Andrea Santoro cinayeti, ne Danıştay baskını, ne de Hrant Dink suikasti yer almazken, dokuz gün önceki Malatya olayından “din ile oynamanın ve inancın siyasi bir söyleme ve amaca alet edilmesinin yol açabileceği felaketlerin ibret alınması gereken” çarpıcı bir örneği olarak bahsedilmişti.

Ne var ki eylemin elebaşı olduğu ileri sürülen Emre Günaydın sağlık kontolüne giderken “Allah Türkü korusun” diye bağırınca işler yine karıştı. Çünkü 1960-70’li yıllarda milliyetçi/ülkücü hareketin en temel sloganı “Tanrı Türkü korusun ve yüceltsin” olmuştu. 1980’lerde “İslam dışı” çağrışımları engellemek için “Tanrı” yerine “Allah” denmeye başlandı.

Kuşkusuz bu sloganı attı diye Günaydın’ın ülkücü hareketle organik bir ilişkisi olduğu iddia edilemez, ama onun bu hareketin yarattığı atmosferin etkisindeki onbinlerce gençten biri olduğu pekala söylenebilir.

“Mahalle havası”

Peki bu ikilemi nasıl aşacak, bu cinayetlerle nasıl yüzleşecek ve onlarla nasıl mücadele edeceğiz? Prof. Şerif Mardin, geçen hafta Vatan’ın kitap ekinde yayınlanan röportajımızda, Türkiye için asıl tehlikenin “mahalle havası” denilen olgu olduğunu, bunun Jön Türkler’den beri varlığını sürdürdüğünü söyleyip şöyle devam etti: “Bu havanın AKP’den bağımsız olarak Türkiye’de yaşadığına inanıyorum. Bugün o havayı pompalayan başka şeyler, tuhaf oluşumlar, kendiliğinden olan birtakım olaylar var. Bazı İslami alt-çevreler ortaya çıkıyor. Bunda günümüzün gelişmiş imkanları da etkili oluyor. Mahalle havası dediğimiz şeyin bu İslami alt-çevrelerle yeni bir şekil almış olduğuna inanıyorum. Bu yeni şekil AKP’yi döver. Demek istiyorum ki AKP uzun vadede, eğer böyle bir hava gelişirse ona biat etmek zorunda kalabilir.”

Şerif Hoca’nın sözlerinden ben şunları anladım:

Sorun AKP değil.

Çözüm de AKP değil.

DİĞER YENİ YAZILAR