Türkiye’nin 11. Cumhurbaşkanı’nın kim olacağını belirleyebilecek iki kişi var: Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ile Dışişleri Bakanı Abdullah Gül. Erdoğan ile Gül nerdeyse 30 yıldır kader birliği ediyor, birbirlerinden “kardeşim” diye bahsediyorlar. Seçimlerin hemen ardından kamuoyunun karşısına birlikte çıkan ikili, defalarca baş başa verip saatlerce yeni dönem stratejilerini tartıştılar. Ancak Çankaya Köşkü’ne kimin çıkacağı konusunda net bir karara varıp varmadıkları bilinmiyor. Varmış olsalar bile bunu kamuoyuna açık ve net bir şekilde ilan etmedikleri için, kulisler bir dizi söylenti ve spekülasyonla çalkalanıyor.Karmaşık bir süreçÇankaya konusunda neyin ne olduğunu anlamak için önce kesin olan bazı hususları hatırlatmakta yarar var:Gül Çankaya’ya çıkmak istiyor: Aslında başlangıçta Cumhurbaşkanlığına fazla gönüllü değildi. Sonradan iyice benimsedi. Öyle ki, bir süredir Çankaya’ya çıktıktan sonraki projeler üzerine kafa yorduğu söyleniyor. AKP tabanı da Gül’ü istiyor: AKP’nin seçim kampanyasını neredeyse Gül’ün mağduriyeti üzerine inşa etmesi ve yüzde 47’ye yakın oy alması, Gül’ün cumhurbaşkanlığının halk tarafından onaylanması olarak yorumlandı. Son dönemdeki tartışmalarda tabanın “Gül çekilirse hakkımızı helal etmeyiz” itirazları AKP’nin manevra şansını kısıtlıyor.Arınç, Gül’e destek veriyor: Troykanın üçüncü ismi seçim öncesi Gül’ün adaylığına itiraz etmişti, hemen sonraysa açık destek verdi. Önceki günkü basın toplantısındaki bazı sözleri Gül’e çekilme telkini olarak yorumlandı. Ancak yakın çevresi, kesinlikle bunun doğru olmadığını, Arınç’ın Gül’e desteğinin sürdüğünü vurguluyorlar;Erdoğan topu Gül’e attı: AKP lideri birçok kez, Çankaya konusunda Gül’ün iradesine saygı duyacağını, tartışmaya yol açmayacak netlikte belirtti.Erdoğan’ın Gül’ü istediği kesin değil: AKP üst yönetiminde Erdoğan’a yakın bazı isimler “kriz çıkar” endişesiyle Gül’ün adaylığına karşı çıktılar. Medyada çıkan, Gül’ün adaylıktan çekilmesini telkin eden bazı haber ve yorumların ardında, bir şekilde Başbakan’a yakın bazı isimlerin bulunduğu ileri sürülüyor. Bütün bunlara, Erdoğan’ın çıkıp “adayımız Gül’dür” dememesi eklenince, AKP liderinin de Gül’ün adaylığına soğuk baktığı yorumları giderek güçleniyor.Gül çıkmak isterse kimse engelleyemez: Normal şartlarda Gül, TBMM Başkanlık Divanı’nın oluşmasından kısa bir süre sonra, muhtemelen önümüzdeki haftanın ilk günlerinde adaylığını açıklayacak ve MHP’nin de oturumlara katılması sayesinde, 367 sorunu yaşamadan, en azından üçüncü turda AKP’lilerin ve belki bazı bağımsızlar ve DTP’lilerin oylarıyla 11. Cumhurbaşkanı seçilecek. Gül’ün adaylığını açıklama noktasına varması durumunda, isteyip istememeleri önemli değil, Erdoğan başta olmak üzere tüm AKP’lilerin arkasında olacağı kesin.Gül, Erdoğan’a rağmen karar vermez: Gül Çankaya’ya çıkmak istiyor, ancak Erdoğan’ın kendisinden açık bir şekilde aday olmamasını rica etmesi durumunda, istemeyerek de olsa bundan feragat edecektir. Dostlukları baki kalırHürriyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Ertuğrul Özkök, eğer bana sormuş olsaydı, Gül’ün adaylıktan çekilmesini rica ettiği “sessiz dilekçe” yi kaleme almamasını önerirdim. Çünkü bu tür çıkışlar, ne kadar dikkatli ve kibar bir dille yapılmış olursa olsun, AKP çevrelerinde her zaman tam tersi etki yapmıştır, bunun da yapacağı açıktır.Nitekim, duyduğuma göre Özkök’ün yazısı Gül’ün kararlılığını daha da artırmış. Hatta düne kadar Gül’ün çekilmesini arzulayan bazı AKP’liler de pozisyonlarını değiştirirlerse hiç şaşırmam. Çünkü AKP’liler, özellikle de karar noktasındakiler, birçok konuda olduğu gibi Çankaya sorununu da, dışarıya kulak kabartmak yerine esas olarak kendi iç seslerini dinleyerek çözeceklerdir.Evet, iki kader arkadaşının satranç maçı sürüyor. Sonuçta Gül’ün Çankaya’ya çıkacağını düşünüyorum, ama siyaset bu, yine de belli olmaz. Ancak kesinlikle emin olduğum bir şey var: Kim kazanırsa kazansın Erdoğan ile Gül, masadan kolkola kalkacak ve tüm AKP’liler de coşkuyla onları alkışlayacaktır.
Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin, AKP’nin yeni dönemdeki kırmızı çizgilerini anlamamıza epey yardımcı olacağı anlaşılıyor. Geçen hafta “Gül feragat ederse ne olur?” diye sormuş ve böyle bir geri adım atmasının, hem kendi siyasi kariyeri, hem partisinin ve hükümetin geleceği, hem de Türk demokrasisi açısından çok olumsuz sonuçlar doğuracağını ileri sürmüştüm.Aynı yazıda Gül’ün adaylıktan vazgeçeceğini sanmadığımı da belirtmiştim. Aradan geçen altı günde, kendi gazetem de dahil olmak üzere medyada Gül’ün çekileceği yolunda bir dizi haber/yorum/temenni çıktı; son ana kadar da çıkmaya devam edeceğe benziyor. Bütün bunlara rağmen görüşümü değiştirmiş değilim. Öyle ki Gül’ün TBMM Başkanlık Divanı’nın oluşumundan sonra, muhtemelen önümüzdeki haftanın ilk günlerinde adaylığını resmen açıklaması beni şaşırtmaz.Gül’ün çekileceğini ileri sürenlerin haber kaynakları ve argümanları üzerine söylenecek çok şey var. Şimdilik sadece üç noktayı hatırlatmak istiyorum:1) Erdoğan’ın son güne kadar yüzde 40 civarında bir oy beklediğini biliyoruz. Onun “cumhurbaşkanlığı için uzlaşma ararız” sözleri muhtemelen bu tahmine dayanıyordu. Ancak AKP’nin yüzde 46’nın üzerinde oy alması bu sözü geçersiz kıldı;2) MHP lideri Bahçeli, hiçbir şart dayatmadan oturumlara katılacaklarını açıklayınca uzlaşma aramanın sayısal açıdan gereği de kalmadı;3) AKP seçim kampanyasını Gül’ün cumhurbaşkanlığının engellendiği teması üzerine kurdu ve DP, MHP ve DTP tabanlarından sırf bu nedenle oy kaymaları oldu. Nasıl bir değişim?“Yeter karar milletindir!” diyerek nerdeyse her iki seçmenden birinin oyunu almış bir partinin, sırf devletin bazı kurumları ve seçimden yenik çıkmış bazı (tümü değil) partiler böyle istiyor diye geri adım atması bana mantıklı gelmiyor. Hele bu parti AKP ise, bunun mümkün olduğunu sanmıyorum.1994 yerel seçimlerinden itibaren Erdoğan ve arkadaşlarını engellemek için ellerinden geleni yapan bazı çevreler genellikle başarısız oldular. Ama yılmadılar, her seçim yenilgisinin ardından onları dışardan müdahalelerle değiştirmeye, kendilerine benzetmeye çalıştılar. Erdoğan ve arkadaşları bütün bu süreçte gerçekten çok değişti, hatta dönüştü, ancak bunun ne ölçüde, söz konusu çevrelerin rica ve dayatmaları sonucu olduğu tartışılır. Daha önemlisi bu değişimin, aynı çevrelerin istediği doğrultuda yaşandığı da pek söylenemez.Değişimin sınırlarıBugün de AKP’nin “toplumsal merkezin partisi” olma iddiası yine aynı çevreler tarafından yanlış okunuyor. Onlar AKP’lilerin sonunda “doğru yolu” bulup kendileriyle iktidar paylaşımına razı olma noktasına geldiğini sanıyorlar. Evet, Erdoğan’ın artık kabuğunu kırmak, dışa açılmak, başka mahallelerin insanlarıyla da birlikte çalışmak istediği kesin. Seçim öncesi yapılan transferler ve bunların bazılarının önemli görevlere getirileceğine dair işaretler bu yeni eğilimin kanıtları. Ancak bu dışa açılımın belli sınırları olacaktır.Nitekim Prof. Nilüfer Göle, AKP’yi “dönüşürken dönüştürüyor” diye tarif ediyor. Sorunlar da büyük ölçüde, AKP’ye değişim dayatanların kendilerini değiştirmeye aynı ölçüde gönüllü olmamalarından kaynaklanıyor. Şöyle söyleyebiliriz: Evet, AKP merkeze taşınıyor ama merkezi miras aldığı gibi koruma niyetinde olduğu asla söylenemez. Dolayısıyla bütün tartışma AKP’nin neleri muhafaza edip neleri tasfiye edeceği etrafında odaklanıyor. Örneğin “devlet içinde kriz çıkar” kaygısıyla Gül’ün feragat etmesi durumunda, zaten kimliğini daha tam olarak oturtamamış olan AKP çok derin başka krizlere savrulabilir.Sonuç olarak, karar noktasındaki AKP’lilerin çoğunun, Çankaya konusunda dışarıya kulak kabartmak yerine esas olarak kendi iç seslerini dinleyeceklerini ve Gül’de ısrar edeceklerini düşünmemiz için sayısız neden var.
22 Temmuz seçimlerinin ardından Ankara’yı ziyaret eden ilk yabancı liderin Irak Başbakanı Nuri el Maliki olmasının sembolik anlamı çok yüksek. Ama bu bir günlük ziyaretten, Kuzey Irak’taki PKK varlığı konusunda çok fazla şey beklemek de gerçekçi olmaz. Kaldı ki, Maliki’nin PKK konusunda çok açık ve net, bağlayıcı açıklamalar yaptığını, hatta Ankara’da bazı anlaşmalara imza attığını varsaysak bile bunları nasıl ve kiminle hayata geçireceği şüpheli. Çünkü yeniden inşa sürecinde başarısız bir şekilde yol alan işgal altındaki Irak’ta bir dizi farklı iktidar odağı var. Başbakanların yetki ve etkisiyse hayli sınırlı. Maliki gibi Dava Partisi’nden olan bir önceki başbakan İbrahim Caferi bütün siyasi birikimine rağmen bu koltukta bir yıldan biraz fazla kalabilmişti. 20 Mayıs 2006’da görevi ondan devralan Maliki ise sürekli devrilme kaygısıyla hareket ettiği için bugüne kadar çok parlak bir performans sergileyemedi.Üstelik Maliki Türkiye’yi tam da çok zayıf olduğu bir dönemde ziyaret ediyor. Öncelikle Başbakan Yardımcısı Selam el Zubayi öncülüğünde altı Sünni bakan görevlerinden istifa etti, ancak Maliki bu kararı uygun bulmadı.İkinci olarak, Maliki’nin ABD ile arası giderek bozuluyor. Krizin altında, Irak’taki Amerikan kuvvetlerinin başı General David Petraeus’un, El Kaide’ye karşı Sünni direnişçileri silahlandırma stratejisi yatıyor. Özellikle Mukteda el Sadr’a bağlı Şii gruplar, “o zaman biz de kendi milislerimizi silahlandırırız” diye isyan ediyor, kendisi de Şii olan Maliki de benzer açıklamalar yapıyor. Maliki’nin Şiiler arasındaki otoritesi de tehdit altında.Son olarak, Maliki, ABD’liler ve Suudi Arabistan, Mısır gibi bölge güçlerini tedirgin etmemek için sırtını tam olarak İran’a dayayamıyor. Zaten Tahran rejimi de Maliki’den çok rakip Şii partisi Irak İslam Devrimi Yüksek Konseyi’ni ve hatta Mukteda Sadr’ı destekliyor.İkili temaslarda Maliki’nin önüne esas olarak PKK konusu konulacak. Referandum için gerekli olan asgari şartların öngörülen tarihe kadar tamamlanamaması nedeniyle Kerkük konusu aciliyetini kaybettiği için ikinci planda kalacağa benziyor. Maliki’nin de Sünnilerin hükümete girmesinde epey etkili olmuş olan Ankara’nın, bu sefer istifaların geri alınması için yardımcı olmasını; hatta bugüne kadar dışarıda kalmış grupların da sürece katılmasını istemesi bekleniyor. Ancak Türkiye, Sünnilerin ayrılma gerekçelerinde büyük ölçüde haklı olduklarına inanıyor ve bu nedenle Maliki’den onları tatmin edecek adımlar atması istenecek.Maliki Ankara’dan Tahran’a gidecek. Bu da “Türkiye’yi ziyaretini affettirmek için mi gidiyor?” sorularına yol açmış durumda. Hükümete yakın kaynak “Tam tersi” diye cevap veriyor: “Uzun zamandır İran’a gitmiyordu. Sadece İran’a gidiyor gözükmemek için bize de geldiğini söylemek daha doğru olur.”
22 Temmuz seçimlerinde üç parti barajı aştı ama daha ilk günden TBMM’de temsil edilen parti sayısı yediye çıktı. DTP’liler yuvaya dönüp gruplarını kurdular. Önceki gün Meclis kulislerinde, 13 milletvekiliyle yola koyulan DSP’nin de grup yeter sayısı olan 20’ye ulaşma ihtimali üzerine epey spekülasyon yapıldı. Tekrar partilerine dönen BBP eski Genel Başkanı Muhsin Yazıcıoğlu ile ÖDP eski Genel Başkanı Ufuk Uras da Meclis’te aşırı ilgi gördüler. Meclis’in ilk gününde yedi partiden de çok sayıda deneyimli ve çiçeği burnunda milletvekiliyle ayaküstü de olsa sohbet etme imkanı buldum. İlk izlenimlerimden hareketle şu tespitleri kayda geçmek istiyorum:1 TBMM’de yıllar sonra ilk kez toplumun farklı kesimleri bu kadar geniş bir şekilde temsil ediliyor;2 Yeni dönemde partilerin ötesinde tek tek bazı milletvekilleri sıklıkla rol çalabilir. Mesut Yılmaz, Kamer Genç gibi bağımsızlara ek olarak AKP’nin Zafer Üskül, Ertuğrul Günay, Mehmet Tomaç gibi soldan transferleri, yine AKP’den Alevi kökenli Reha Çamuroğlu; MHP’den Gündüz Aktan, Deniz Bölükbaşı, Tuğrul Türkeş ve tabii ki BBP’li Yazıcıoğlu ile ÖDP’li Uras ilk akla gelen isimler. 3 Önceki gün AKP kulislerinde en yoğun ilgiyi yeni transferlerin görmüş olması, iktidar partisinin “toplumsal merkezin temsilcisi” olma iddiasının ciddiye alındığının ve önümüzdeki dönemde hükümetin atacağı her adımın bu iddia ekseninde değerlendirileceğinin kanıtıydı. İçlerinden çoğuyla. Hepsi ayrı heyecanlıydı. Çoğu, gördükleri kuşkuyla karışık ilgi ve desteğin üzerlerindeki yükü daha da artırdığının bilincindeydi. Ama AKP’nin ana gövdesine yabancı olmalarından kaynaklanan bazı tedirginlikler taşıdıklarını söylemek de mümkündü. 4 Kuşkusuz ilk gün medya, iktidardan ziyade muhalefet kulisine odaklanmıştı ki bu hiç de şaşırtıcı değildi. Çünkü AKP’li olmayan milletvekilleri, 341’e karşı topu topu 208 kişiye ulaşabilmelerine rağmen yeni döneme damga vurmaya adaylar. Burada kuşkusuz en çok merak edilen husus MHP ile DTP’lilerin arasında neler yaşanacağı. İlk günkü olumlu görüntüler herkesi çok memnun etti. Fakat baştan esen bu iyimser hava, beklentileri abartılı bir şekilde yükseltmiş olabilir ve ilk kriz anında hak edilenden fazla bir kötümserliğe kapılabiliriz. 5 Bu 208 milletvekilinin tümüne “muhalefet” demek kolay değil, çünkü yemin töreni sırasında olduğu gibi, hükümete karşı tutumlarından çok birbirleriyle ilişkileri de sık sık gündemin birinci maddesi olmaya aday. Kaldı ki ilerki günlerde hükümetin birçok uygulaması MHP ve CHP’den çok sert eleştiri alıp DTP’liler tarafından desteklenebilir. Öte yandan olağanüstü bazı durumlarda hükümetin öncülüğünde, DTP dışlanarak bazı ortak inisiyatifler geliştirilebilir.6 Bu dönemin dört ana kavramı “diyalog”, “uzlaşma”, “gerilim” ve “çatışma” olacağa benziyor. Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde bu kavramların ilk sınanmasını yaşayacağız, ama PKK, AB süreci, Kerkük, Kıbrıs gibi hayati konularda nelerin olabileceğini kestirmek imkansız. Ama şunu söyleyebiliriz: Çok sert bir dönem bizi bekliyor.
Tüm Türkiye nefesini tutmuş Abdullah Gül’ün vereceği kararı bekliyor. Artık soruyu “aday olacak mı?” diye sormak yanlış, çünkü Gül düzenlediği basın toplantısıyla cumhurbaşkanı adayı olacağı yolunda çok güçlü işaretler vermişti. Bu nedenle “Gül adaylıkta ısrar mı edecek, yoksa feragat mı edecek?” diye sormak gerekiyor.Hemen görüşümü belirteyim: Gül’ün adaylıktan vazgeçeceğini sanmıyorum. Çünkü bu saatten sonra böyle bir geri adım atması hem kendi siyasi kariyeri, hem partisinin ve hükümetin geleceği, hem de Türk demokrasisi açısından çok olumsuz sonuçlar doğuracaktır. Muhtemel sonuçları ele almadan önce “bu saatten sonra” derken ne kastettiğimi açmam şart. Şöyle ki:“AKP seçim kampanyasını Gül’ün cumhurbaşkanlığının, sırf dindar olduğu için engellendiği teması üzerine kurmasaydı;“Gül, önemli mitinglere katılıp seçmenin geniş ilgisiyle karşılaşmasaydı;“Ankara’nın doğusunda seçmen tercihlerinde Gül’ün cumhurbaşkanlığı olgusu yer yer belirleyici rol oynamasa; DP, MHP ve DTP tabanlarından sırf bu nedenle oy kaymaları yaşanmasaydı;“Mehmet Ağar seçim yenilgisini TBMM’deki oturuma katılmamalarına bağlamış olmasaydı;“AKP yüzde 46.6 oyla yine tek başına iktidar olmasaydı;“Başbakan Erdoğan başından beri cumhurbaşkanlığı konusunda Gül’ün iradesinin belirleyici olduğunu vurgulamamış olsaydı;“MHP lideri Bahçeli, hiçbir şart dayatmadan oturumlara katılacaklarını açıklamamış olsaydı;“Genelkurmay Başkanı Org. Yaşar Büyükanıt “sözde değil özde laiklik” şartlarının arkasında durduklarını tekrarlamasaydı;İşte o zaman Gül, gönül rahatlığı içinde cumhurbaşkanlığı için aday olmayacağını ilan edebilir, Erdoğan diğer partilerin de onaylayacağı bir isme ulaşmak için “düşük profilli adaylar listesi” çıkarabilirdi.Troyka yönetiyorSalı gecesi Ankara’da yaşanan trafik, Erdoğan’ın eli ne kadar güçlenmiş, parti ne kadar merkeze taşınmış olursa olsun, AKP’nin yine RP/FP’deki yenilikçi kanattan miras kalan “troyka”, yani Erdoğan-Gül-Arınç üçlüsü tarafından yönetildiğini gösterdi. Peki troyka cumhurbaşkanlığı konusunda ne düşünüyor? Ne zamandır hakim olan imaj şöyle: 1) Gül adayı olmak istiyor; MHP’nin tavrı nedeniyle üçüncü turda 11. cumhurbaşkanı çok kolay olacak.2) Arınç, seçim öncesi mesafeli yaklaştığı Gül’ün adaylığına, 22 Temmuz sonrası açık destek verdi. Gül’ün Çankaya’ya çıkması durumunda partinin ikinci adamı olacağı söylenebilir.3) Erdoğan, “karar Gül’ün” diyor ama sanki cumhurbaşkanı olmasını arzulamıyor. Çünkü TSK başta olmak üzere devletin diğer kurumları ve AKP’ye oy vermeyen kesimleri ürkütmek istemiyor olabilir. Bir diğer gerekçe de, Gül’ün, kafasında tasarladığı “yetkileri budanmış zayıf cumhurbaşkanı” profiline uymaması olabilir.Deprem gibi olurBütün bu tablo ışığında Gül’ün çıkıp, “düşündüm, taşındım, aday olmamaya karar verdim” demesi kesinlikle AKP’nin hem tavanında, hem tabanında çok büyük sarsıntılara yol açacaktır. Hele Gül’ün yerine Çankaya’ya çıkacak kişinin en belirgin özelliği “türban sorunu olmaması” (yani bir kadın veya eşinin başı açık bir erkek milletvekili) olursa bu bir depreme de dönüşebilir. O zaman ne Gül, ne Erdoğan, ne de bir başka AKP’li, kendilerine oy vermiş insanlara bütün bunları açıklayamaz, “yüzde 46.6 da mı yetmiyor?” sorusuna cevap bulamazlar. Gül’ün feragat etmesi durumunda ona hangi görev verileceği de ayrı bir sorun. Herhalde eskisi gibi Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı kalır, ama Gül’ün beklentilerinin bu şekilde karşılanamayacağı da açık. Hele Gül’ün, bazılarınca ileri sürüldüğü gibi TBMM Başkanı olmayı kabul etmesiyse pek akla yakın gözükmüyor.Erdoğan yıpranırGül’ün çekilmesi durumunda, kendisinden çok Başbakan Erdoğan yıpranacaktır. Çünkü Gül’ün böyle bir karara ancak Erdoğan’ın ısrarı, hatta belki dayatması sonucu varacağı yolunda bir kanı giderek yaygınlaşıyor. Dolayısıyla “Erdoğan ’zinde güçler’le kriz yaşamak istemediği için Gül’ü feda etti” noktasına varılabilir. Kuşkusuz içerde ve dışarıda bunu “uzlaşma yolunda atılmış dev bir adım” olarak alkışlayanlar çok olacaktır, ancak zıt bir şekilde bunu bir “teslimiyet” olarak görüp öfkelenenler de çıkacaktır. AKP tabanının da ikinci tür eleştirilere fazlasıyla kulak kabartacağı da ortada.Tekrar başa dönecek olursak: Ne Gül, ne Erdoğan, ne Arınç’ın böylesi ağır bir faturayı ödemek isteyeceklerini sanmıyorum. Bunun yerine TBMM Başkanlığı’na “uzlaşmacı” imaja sahip birini seçtirip, “normalleşme” yi yeni hükümette sürdürmeleri, yani birden fazla kadın bakan ve sağ ile soldan birkaç yeni transferi katarak “light bir kabine” yapmaları daha gerçekçi olur.
Seçimlerde umduğunu bulamamasına, üçüncü ve 70 milletvekiliyle çıkmış olmasına rağmen MHP’nin yeni dönemde Meclis’te anahtar parti olacağını rahatlıkla ileri sürebiliriz. Bunun başta gelen nedeni, CHP’nin daha güçlüyken layıkıyla yapamadığı ana muhalefet görevini yerine getirmekte bu kez iyice zorlanacak olmasıdır. Çünkü 22 Temmuz gecesinden itibaren iç tartışma ve çekişmelerin esiri olan CHP, DSP’lilerin ayrılmasıyla daha da zayıflayacak ve her an yeni kopmaların tedirginliğini yaşayacaktır. MHP’nin ikinci avantajı, geçen dönem Meclis dışında kalması. Bahçeli’nin ilk günden, cumhurbaşkanlığı oylamasına şartsız katılacaklarını açıklaması MHP’nin 27 Nisan sürecinden epey ders çıkarmış olduğunu gösteriyor. Tabii ki AKP’li bir ismin (muhtemelen Abdullah Gül’ün) Çankaya’ya kolayca çıkmasına katkıları nedeniyle kendilerini suçlayanlar olacaktır ama MHP’lilerin önümüzdeki yerel seçimlere bu stratejik adımın sağlayacağı özgüvenle girecekleri de açık.Zaten MHP’nin önünde CHP ile birlikte hareket etme seçeneği hiç yoktu. Şöyle ki:1) Seçim döneminde AKP’lilerin yaptığı “MHP=CHP” propagandası, özellikle MHP’nin İç ve Doğu Anadolu’daki geleneksel kitle tabanı üzerinde hayli etkili oldu. Bu imajı süratle silmeleri gerekiyordu.2) MHP yine aynı bölgelerde ve iddialı olduğu Karadeniz’de “Gül’ü sırf dindar olduğu için seçmediler” propagandasına karşı mücadele edemedi ve epey oyunu AKP’ye kaptırdı. 3) Esas önemlisi, Meclis’e girmeyen ANAP ve DP’nin akıbeti MHP’nin gözünü epey korkuttu.Soldan gelen oylarÜçüncü olarak, ülke genelinde yükselen milliyetçilik MHP’yi potansiyel olarak bir “cazibe merkezi” yapıyor. Yakın geçmişte solun bir bölümünün, “ulusalcılık” adı altında “utangaç bir milliyetçi” pozisyona kaymasından MHP epey istifade etti. Örneğin dolaştığım birçok Anadolu kentinde, daha önce CHP ya da DSP’ye oy vermiş olup bu sefer ciddi ciddi MHP’yi düşünen çok kişiyle karşılaşmıştım. Peki bu nasıl oldu? Bahçeli’nin yaptıklarını hatırlayalım: Milliyetçiliğin gerçek adresinin MHP olduğu ısrarından vazgeçmedi. Buna bağlı olarak, ülkücüleri yeni oluşan “ulusalcı cephe” ye sokmadı. Bunun sonucunda hem hareketinin gereksiz yere yıpranmasını engelledi, hem de yakın dönemde “milli hassasiyetlerin” etki alanına girip CHP’ye de tam güvenemeyen bazı seçmenlerin tercihi olabildi.Batı ile partner olabilirÇok yakın vadede Irak konusunun, sadece Kuzey’i ve Kerkük’ü ile değil bütünüyle gündemimizin birinci sırasına çıkacak olması MHP’nin dördüncü avantajı olabilir. Çünkü hem böylesine çetrefil bir konuda hükümetin seçenekleri çok sınırlı olacak, hem de Batı ile (özellikle ABD ile) restleşme zor veya mümkünse bile faturası ağır olacaktır. İşte MHP böyle bir aşamada kabaran milli duyguları kendi siyasi pozisyonu daha da güçlendirmek için kullanabilir.Son olarak, tam da bu söylediğimize zıt gibi görünen bir olgunun altını çizmek gerek. Batı, özellikle ABD, kısmen de AB, sanıldığının aksine sadece AKP ile iş görmek istemiyor. Ancak toplumda yükselen Batı karşıtlığı nedeniyle CHP başta olmak üzere TBMM’deki partiler Batı ile ilişkilerde çok ürkek oldular. Her ne kadar “Batı karşıtı” bilinse de MHP’nin farklı bir yol izleyebileceğini, en çok da Washington ile belli bir ilişkiyi tutturabileceğini tahmin ediyorum. Oktay Vural, Deniz Bölükbaşı, Cihan Paçacı, Gündüz Aktan, Mithat Melen gibi MHP milletvekilleri bu anlamda birer köprü işlevi görebilirler.Eğer MHP saydığımız bu beş fırsatı iyi değerlendirebilirse, hem dağılan merkez sağdan, hem AKP’ye oy verdiklerine pişman olacaklardan, hem de CHP defterini tamamen kapayacak eski solculardan yönelişlerle bir sonraki seçimlere çok daha güçlü girebilir. Aksi takdirde yine bu partinin yüzde 10’u aşıp aşamayacağını tartışır oluruz.
Yeni TBMM’de gözler en çok DTP’lilerin üzerinde olacak. Soru aslında çok basit: Grup kuracak sayıdaki DTP’lilerin varlığı bir fırsat mı, risk mi? Hemen ardından ek bir soru daha geliyor: DTP’lilerle 70 MHP milletvekili arasında nasıl bir hukuk oluşacak? Çatışma çıkması kaçınılmaz mı?Aslında bu soruları seçimlerden bir ay önce de sormuş ve DTP’liler için esas maceranın 23 Temmuz’dan itibaren başlayacağını ileri sürmüştüm. Çünkü gerek bir parti olarak DTP’nin, gerekse onun TBMM grubunun içinde hayati konularda çok farklı görüş ve eğilimler bulunuyor. Bir kısmı klasik eski tip solcu, bir kısmı liberal; PKK ile aralarına belirgin bir mesafe koymaya çalışanlar da var her fırsatta “İmralı”yı gözetmeye dikkat edenler de. Ve DTP’de belirgin bir otorite boşluğu var. Arzu ederseniz buna “otorite çokluğu” da diyebilirsiniz.Seçim moralsizliğiEylül ayı ortalarında DTP’nin kongreye gitmesi bekleniyor. Herhalde milletvekillerinden biri, muhtemelen yine Ahmet Türk genel başkan olacak, Aysel Tuğluk da parti içindeki ağırlığını koruyacaktır. Ancak kongreyle birlikte DTP içinde birlik ve beraberliğin sağlanacağını beklemek iyimserlik olur. Çünkü partinin, ne kadar uğraşırsa uğraşsın yasadışı hareketin, yani İmralı ya da Kandil’in gölgesinden tam olarak kurtulabilmesi epey güç. PKK içinde birbiriyle rekabet, hatta yer yer çatışma içinde olan çok sayıda iktidar odağının bulunması; bunların her birinin yasal siyaseti kendi güdümüne çekmek istemesiyse işleri daha da karıştırıyor. Bir diğer sorun, seçim sonuçları. 30-35 milletvekili çıkarma hayalinin epey gerisine düştüler. Adana, Mersin, Erzurum, Gaziantep, İzmir, Ağrı gibi “çantada keklik” bölgelerden hiç milletvekili çıkaramadılar. İstanbul 2. bölgedeki inatlaşma sonucu ne DTP’li Doğan Erbaş, ne de bağımsız sol aday Baskın Oran’ın seçilememiş olması partinin imajını iyice yaraladı.DTP’lilerle konuştuğunuzda size bir dizi “teknik” gerekçe sayıyorlar. Ama konuşmanın bir anında “Tabanımızdan AKP’ye bir kayış olduğunu da reddetmiyoruz” diyorlar. “Peki kaymanın nedenlerine baktınız mı?” diye sorduğunuzda yine bir dizi konjonktürel gerekçe sayıyorlar. Yani bu kayışın geçici olduğuna inanmak istiyorlar.Aynı görüşte değilim: PKK’nın yıllardır içinde bocaladığı ideolojik ve politik kriz, kaba deyimiyle kimlik bunalımı DTP’ye de sirayet etmiş durumda; hatta onda daha vahim bir şekilde tezahür ediyor. Ne PKK, ne de DTP bu gerçekle yüzleşmiyor, yüzleşemiyor, çünkü bunun mekanizmalarına sahip değiller, belki de hiç sahip olmadılar. DTP’nin önde gelen isimlerinden biri şöyle konuşuyor: “Seçimde umduğumuzu bulmuş olsaydık Meclis’te işimiz nispeten daha kolay olacaktı. Ama şu an içinde bulunduğumuz psikoloji sorunlarımızı maalesef daha da derinleştirebilir.” Yük deneyimli isimlerdeMuş Milletvekili Sırrı Sakık “Eski zamanların ruhuna göre hareket edersek kaybederiz. Yapmamız gereken bu zamanın ruhuna uygun hareket etmektir” diyor ve şöyle devam ediyor: “Halk bize ‘sorunlarımızı çözün, bizi özgürleştirin, bizi zenginleştirin’ diyor. Bu görevleri bırakıp dogmatik bir çizgi izleyemeyiz.” Anlaşılan DTP’nin geleceğinde anahtar rolü Ahmet Türk, Sırrı Sakık gibi deneyimli politikacılar oynayacak. Tabii içerden ve dışarıdan yeterli ve gerekli destek ve yardımı alabilirlerse.
AKP’nin seçim zaferinde dış faktörler de önemli rol oynadı. Cılız itirazlar olmakla birlikte, 27 Nisan muhtırasının ve Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanı seçilmesinin engellenmesinin AKP’nin oylarını hayli artırdığı yolunda bir görüş birliği oluştu. Ayrıca muhalefet partilerinin AKP’ye alternatif politikalar geliştirememeleri, Erdoğan’ın karizmasıyla yarışacak liderler bulamamaları ve iktidar partisi gibi maddi imkanlara sahip olmamaları da seçimde etkili oldu.Ancak AKP’nin başarısında asıl belirleyici olanın, Türkiye’deki “laik seçkinler” in İslami kesime karşı bakışlarındaki sistematik yanlışlar olduğunu düşünüyorum. Bu yanlışları sıralamaya çalışacak olursak:1) 1980’lerin başlarında İslamcılık modernleşmeye karşı, “gerici” bir hareket olarak algılanırdı ve bu nedenle hiçbir başarı şansı olmadığı düşünülürdü. Yani devekuşu politikası uygulandı; fazla önemsenmedi, görmezden gelindi ve küçümsendi. 1980 ortalarında türban, cemaatlerin sosyal alanda görünür olması, İslamcı aydınların kültürel alanlarda öne çıkmaya başlamaları, “yeşil sermaye” gibi olgular dikkat çekti ve ilk ciddi kaygılara yol açtı. RP’nin 1994 yerel seçimlerindeki zaferi üzerineyse tam bir şok ve panik yaşandı. Bu sefer de İslamcıların her türlü modern imkanları sonuna kadar kullandıklarının altı çizildi ve güçleri alabildiğine abartıldı.2) Kafalar kumdan çıkarıldığındaysa “bakar kör” gibi davranıldı. Ciddi, objektif, bilimsel araştırmalar yapanlar “şeriatçıların ekmeğine yağ sürmek” le suçlandı. Bunların yerine irtica raporlarına, komplo teorilerine itibar edildi. Sonuçta Uğur Mumcu’nun deyimiyle, “bilgi sahibi olmadan fikir sahibi” olundu.3) Hal böyle olunca İslamcılık, sadece dinsel motiflerle yol alan siyasi bir hareket olarak görüldü. Kültürel, ekonomik, toplumsal boyutları, gerçek dinamikleri anlaşılamadı. 4) Türkiye’nin aslında ne kadar muhafazakâr bir ülke olduğu kavranamadı. Bununla birlikte, “ikinci sınıf vatandaş” muamelesi yapılan dindarların, Türk laikliği, modernleşmesi, cumhuriyet ve demokrasisiyle nasıl (sağlam) bir ilişki içinde olduğu da görülemedi. 5) 28 Şubat 1997’de başlayan süreçte laikliği koruma yine orduya havale edildi. 1999 seçim sonuçları bu stratejinin tuttuğu gibi bir yanılsamaya yol açtı. AKP’nin 2002 seçim zaferinde 28 Şubat’ın payı tam olarak anlaşılamadığı için 27 Nisan muhtırası da alkışlanabildi.6) AKP’yi kuran kadroların neden ve nasıl bir dönüşüm geçirdiği üzerine kafa yormak yerine “takiyye” suçlamalarıyla enerji tüketildi.7) AKP’nin politikaları, yeni ortaya çıkan “ulusalcı” akımın geliştirdiği karmaşık komplo teorileriyle anlaşılmaya çalışıldı. “AKP Türkiye’yi satıyor” iddiaları, garip bir şekilde bu partiyi halka daha fazla yakınlaştırdı.Bütün bunlarda medyanın günahı çok fazla. Birileri AKP’yi anlamaya ve anlatmaya çalışan meslektaşlarını kestirmeden “yalaka” lıkla suçlamayı sürdürürlerse bu parti oylarını daha çok artıracak demektir.