Devekuşu politikalarının sonu

Haberin Devamı

AKP’nin seçim zaferinde dış faktörler de önemli rol oynadı. Cılız itirazlar olmakla birlikte, 27 Nisan muhtırasının ve Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanı seçilmesinin engellenmesinin AKP’nin oylarını hayli artırdığı yolunda bir görüş birliği oluştu.

Ayrıca muhalefet partilerinin AKP’ye alternatif politikalar geliştirememeleri, Erdoğan’ın karizmasıyla yarışacak liderler bulamamaları ve iktidar partisi gibi maddi imkanlara sahip olmamaları da seçimde etkili oldu.

Ancak AKP’nin başarısında asıl belirleyici olanın, Türkiye’deki “laik seçkinler” in İslami kesime karşı bakışlarındaki sistematik yanlışlar olduğunu düşünüyorum. Bu yanlışları sıralamaya çalışacak olursak:

1) 1980’lerin başlarında İslamcılık modernleşmeye karşı, “gerici” bir hareket olarak algılanırdı ve bu nedenle hiçbir başarı şansı olmadığı düşünülürdü. Yani devekuşu politikası uygulandı; fazla önemsenmedi, görmezden gelindi ve küçümsendi. 1980 ortalarında türban, cemaatlerin sosyal alanda görünür olması, İslamcı aydınların kültürel alanlarda öne çıkmaya başlamaları, “yeşil sermaye” gibi olgular dikkat çekti ve ilk ciddi kaygılara yol açtı. RP’nin 1994 yerel seçimlerindeki zaferi üzerineyse tam bir şok ve panik yaşandı. Bu sefer de İslamcıların her türlü modern imkanları sonuna kadar kullandıklarının altı çizildi ve güçleri alabildiğine abartıldı.

2) Kafalar kumdan çıkarıldığındaysa “bakar kör” gibi davranıldı. Ciddi, objektif, bilimsel araştırmalar yapanlar “şeriatçıların ekmeğine yağ sürmek” le suçlandı. Bunların yerine irtica raporlarına, komplo teorilerine itibar edildi. Sonuçta Uğur Mumcu’nun deyimiyle, “bilgi sahibi olmadan fikir sahibi” olundu.

3) Hal böyle olunca İslamcılık, sadece dinsel motiflerle yol alan siyasi bir hareket olarak görüldü. Kültürel, ekonomik, toplumsal boyutları, gerçek dinamikleri anlaşılamadı.

4) Türkiye’nin aslında ne kadar muhafazakâr bir ülke olduğu kavranamadı. Bununla birlikte, “ikinci sınıf vatandaş” muamelesi yapılan dindarların, Türk laikliği, modernleşmesi, cumhuriyet ve demokrasisiyle nasıl (sağlam) bir ilişki içinde olduğu da görülemedi.

5) 28 Şubat 1997’de başlayan süreçte laikliği koruma yine orduya havale edildi. 1999 seçim sonuçları bu stratejinin tuttuğu gibi bir yanılsamaya yol açtı. AKP’nin 2002 seçim zaferinde 28 Şubat’ın payı tam olarak anlaşılamadığı için 27 Nisan muhtırası da alkışlanabildi.

6) AKP’yi kuran kadroların neden ve nasıl bir dönüşüm geçirdiği üzerine kafa yormak yerine “takiyye” suçlamalarıyla enerji tüketildi.

7) AKP’nin politikaları, yeni ortaya çıkan “ulusalcı” akımın geliştirdiği karmaşık komplo teorileriyle anlaşılmaya çalışıldı. “AKP Türkiye’yi satıyor” iddiaları, garip bir şekilde bu partiyi halka daha fazla yakınlaştırdı.

Bütün bunlarda medyanın günahı çok fazla. Birileri AKP’yi anlamaya ve anlatmaya çalışan meslektaşlarını kestirmeden “yalaka” lıkla suçlamayı sürdürürlerse bu parti oylarını daha çok artıracak demektir.

DİĞER YENİ YAZILAR