Seçim krizi çözmez derinleştirir

Hasan Cemal, 1 Mayıs Salı günü Milliyet’te “Asker sorunu” başlıklı müthiş bir yazı kaleme aldı

Haberin Devamı

Hasan Cemal, 1 Mayıs Salı günü Milliyet’te “Asker sorunu” başlıklı müthiş bir yazı kaleme aldı. Onun “Türkiye ‘asker sorunu’nu çözmeden birinci sınıf demokrasi olamaz” cümlesi halimizi çok iyi özetliyor.

Aynı gün İstanbul’da yaşananlar Türkiye’nin bir de “polis sorunu” olduğunu gözler önüne serdi. Düşünün 30 yılda Türkiye’de bir aleni, bir post-modern darbe oldu, partiler kapandı, partiler kuruldu, nice başbakan, içişleri bakanı değişti, onca rejim tartışması yaşandı, devletin 1 Mayıs günü Taksim Meydanı’na kimseyi sokmama kararlılığı bütün şiddetiyle sürüyor.

Aynı gün Abdullah Gül, şu sözleriyle Türk siyasi sisteminin şifozrenik halini gözler önüne serdi: “Türkiye Cumhuriyeti’nin Dışişleri Bakanıyım. Türk devletini bütün dünyada temsil ediyorum. Türkiye’nin en gizli belgeleri elimde, bunları ben koruyorum. Bana güvenilmeyecekse kime güvenilecek?”

Çok sayıda kişi ve kurum Gül’ün adaylığını coşkuyla karşılamıştı. Fakat Genelkurmay bildirisinin ardından çoğu geri adım attı. Bunları tek tek deşifre etmeye gerek yok, ama Amerikan yönetiminin AKP’yi alenen sattığını hatırlatmak şart. Çağlayan’da insanlar “ABDullah Gül” veya “ABD’nin Gülü” dövizleriyle yürürken Washington “asker demokratik süreçlere müdahale edemez” diyemedi. Bazı neo-conların “AKP’ci” olmakla suçladığı Dışişleri Bakan Yardımcısı Dan Fried’in ne şiş yansın ne kebap sözleri onun “entelektüel, demokrat” kimliğine pek güvenen nicelerini hayal kırıklığına uğrattı.

Sahte tedavi
Laiklik adına AKP’ye savaş açanlar seçim olacak diye pek seviniyorlar. Kimisi laiklik temelinde seçim ittifakları, hatta birleşmeleri arzularken bazıları “Solcular CHP’ye, sağcılar MHP’ye” diye bağırıyor.

Şunları unutuyorlar: 1994’de onca “çağdaş ittifak” çağrısına rağmen kilit belediyeleri RP kazanmıştı. 1995 genel seçimlerindense RP birinci parti çıkmış, kısa süreli ANAYOL macerasından sonra Refahyol kurulmuştu. 1999 seçimlerinin ardından kurulan DSP-MHP-ANAP koalisyonuysa üç yıl sonra AKP’nin tek başına iktidarına zemin hazırlamıştı.

Hayır, AKP’nin “mağduriyet” nedeniyle oy patlaması yapmasını beklemiyorum. Eğer mağduriyet yetseydi ülkeyi yıllardır sol yönetiyor olurdu. Çünkü Türk seçmeni mağduru sever ama güçlüye meyleder. Mesela çoğunluk Amerikan karşıtıdır ama Washington’la sorunu olan partiye de pek güvenilmez. Kısacası, sistem içi kavgadan hazetmeyen seçmen AKP’den uzaklaşabilir ve muhtemelen MHP’ye yönelir.

Diyelim ki AKP’nin milletvekili sayısı azaldı, koalisyon yapmak zorunda kaldı, hatta muhalefete düştü. Kriz çözülmüş mü olur, yoksa derinleşir mi? AKP’nin bir sonraki seçimde daha güçlü bir şekilde gelmeyeceğinin garantisi nedir?

Köklü laiklik

Halbuki telaşa gerek yok. Zira:
1) Dün RP ve FP’ye, bugünse AKP’ye oy verenlerin önemli bir bölümünün laik cumhuriyetle bir dertleri yok;

2) AKP’ye İslamcı bir parti denilemez;

3) İyi bir dışişleri bakanı olan Gül pekala iyi bir cumhurbaşkanı da olabilir.

Özetle, Türkiye’de ne din, ne de laiklik kolay kolay elden gitmez. İkisi de çok köklü ve güçlüdür. Demokrasimiz de İslamcılığı içine katıp eritme becerisine sahiptir. Ancak kırılganlıklarını giderip onu “birinci sınıf demokrasi” haline getirmemiz şart.

Aksi takdirde ne mi olur?

28 Şubat’ın bir işe yaramamış olduğunu on yıl sonra fark ettik.

27 Nisan muhtırasının, hem Türk demokrasisine, hem de laikliğe indirilmiş bir darbe olduğunu kavramamız o kadar bile sürmez.

DİĞER YENİ YAZILAR