Türkiye’de hep aynı oyun oynanıyor. Bir yanda “laiklik elden gidiyor” diyenler. Örneğin 27 Mart 1994 yerel seçimlerinin ardından kentli orta sınıflar arasında faks mesajları üzerinden ağlar oluşturulmuş, RP’li belediyeler aracılığıyla şeriat düzenine geçilme ihtimaline karşı laik düzeni koruma çağrıları yapılmıştı.
Diğer yanda “demokrasi rafa kaldırılıyor” diyenler. Örneğin 28 Şubat sürecinde, düne kadar “beşeri ideoloji” gördükleri demokrasiye dört elle sarılan İslamcılar, kendilerinden olmayan kesimleri demokrasiyi savunmaya çağırdılar. Bu arada kendileri herhangi bir ciddi sivil itaatsizlik eylemi de düzenlemediler.
Yok birbirlerinden farkları
Ne zamandır mola vermiştik. Şimdi kaldığımız yerden devam ediyoruz.
“Birinci Türkiye” her zaman olduğu gibi cumhuriyet, laiklik ve Atatürkçülük gibi değerleri öne çıkarıyor. Ama son dönemde buna ulusalcılık da eklendi. Köklerinin çoğu Batı medeniyetinde olmasına rağmen, bu hareketin alabildiğine Batı karşıtı bir rotada yol alması çok ilginç.
“İkinci Türkiye” ise yine dini değerlere, milli iradeye vurgu yapıyor. Yakın bir zamana kadar yabancı düşmanlığına varacak ölçüde milli reflekslere sahip olan bu kesimin alabildiğine globalleşme taraftarına dönüşmüş olmasıysa çok çarpıcı.
“Birinci Türkiye” laik cumhuriyeti koruma adına Anıtkabir’e yürüyor; “ikinci Türkiye” ise “dindar ve demokrat” diye tanımladıkları Turgut Özal’ın anıt mezarına koşuyor. Ortada, “benim kalabalağım daha kalabalık” diye aralarında sayı yarıştırmanın dışında ciddi bir tartışma da yok.
Zaten bu “iki Türkiye” nin ortak noktası çok. İkisinin de hedefi, siyasi, ekonomik, kültürel açıdan yegane güç sahibi olmak. İktidardalarsa bunu korumak, değillerse ele geçirmek.
“Bir arada yaşama” kavramı ikisine de çok yabancı. “Uzlaşma” lafını ikisi de çok ediyor, ama ikisi de bundan, karşı tarafın kendi yanına gelmesini anlıyor. İkisi de “ya bizdensin, ya onlardan” mantığıyla ortada kimse kalsın istemiyor. Anıtkabir’e gitmezseniz “şeriatçı”, Erdoğan’ın Çankaya’ya çıkmasına itiraz ederseniz “darbeci” olmanız işten bile değildir.
Aslında Türkiye dünyanın küçük bir yansımasından ibaret. 1991 Körfez Savaşı’nı hatırlayın: Ya Baba Bush’u, ya da Saddam’ı desteklememiz istendi. 11 Eylül’de oğul Bush ile Usame bin Ladin, Irak Savaşı’nda oğul Bush ile Saddam arasında tercih yapmamız dayatıldı. Şimdi de Irak’ta Sünnilerle Şiilerden birinin yanında olmamız isteniyor. Belki yakın bir gelecekte Bush ile Ahmedinejad’dan birini seçmemiz beklenecek.
Halbuki dünya bu uçlardan ibaret değil. Bir üçüncü yol hep oldu, halen var ve hep olacak.
Bir arada yaşama
Bereket “üçüncü bir Türkiye” de var. Olmasaydı yaratmak gerekecekti, ama var. Depremin ardından yaşanan sivil dayanışma, Susurluk’a karşı başarıyla yürütülen “Bir Dakika Karanlık” eylemi ve en son Hrant Dink’in cenazesi, “Üçüncü Türkiye” nin varlığını ve gücünü ortaya koymuştu.
“Üçüncü Türkiye” nin anahtar kavramı “bir arada yaşama”. Öncelikle, demokrasi, laiklik, cumhuriyet, bağımsızlık gibi değerlerin herbirine eşit önem atfetmek, hiçbirini bir diğerinin üstüne çıkarmamak şart. Yani laikliği koruma uğruna demokrasinin feda edilmesine, demokratlık adına bu ülkenin onca laik birikiminin çarçur edilmesine karşı çıkmak gerekiyor.
Bereket “üçüncü bir Türkiye” de var
Türkiye’de hep aynı oyun oynanıyor. Bir yanda “laiklik elden gidiyor” diyenler. Örneğin 27 Mart 1994 yerel seçimlerinin ardından kentli orta sınıflar arasında faks mesajları üzerinden ağlar oluşturulmuş, RP’li belediyeler aracılığıyla şeriat düzenine geçilme ihtimaline karşı laik düzeni koruma çağrıları yapılmıştı
Haberin Devamı

