Mezheplerle oynayan kaybeder

14 Aralık 2006

Irak’taki iç savaşı sadece Şiilik-Sünnilik ayrımına, yani İslam dünyasında 14 yüzyıl önce yaşanan o büyük kopuşa bağlamak kolaycılık olur. Kuşkusuz Şii Arapları İran’ın, Sünni Arapları da Suudi Arabistan, Mısır, Ürdün’ün arkalaması bir yere kadar mezhep bağıyla açıklanabilir. Fakat Nusayri azınlığın yönettiği Suriye’nin, Irak’taki Sünni muhalefete (Baasçı-İslamcı fark etmiyor) kucağını açmış olmasının ardında bambaşka stratejik hesaplar var.ABD’de Irak üzerine yazan, çizen, politika üreten ve bunları hayata geçiren sayısız kişi ve kurum var. Bunların arasında, Irak’ta bir iç savaş yaşanmakta olduğunu söyleyenlerin sayısı düne kadar çok azdı. Bugünse, Başkan Bush hâlâ dirense de, Irak’ta asıl sorunun Şii-Sünni çatışması olduğu yolunda bir görüş birliği oluşmuş durumda. (Ancak en üst düzey Amerikalıların İslam mezhepleri hakkındaki cehaletleri aynen devam ediyor.) Amerikalılar Irak’ta, iç savaşı engellemek için epey çaba sarf ettiler. Milislerin silahsızlandırılmasını, özellikle Mukteda Sadr’ın Mehdi Ordusu’nun gücünün kırılmasını hedeflediler ama başarısız oldular. Washington tereddütlüŞimdi ABD’de iki eğilimin çekişmesine tanık oluyoruz:1) “İç savaş bizi ilgilendirmez” diyenler. Bunlar Amerikan ordusunun sadece Irak’taki El Kaide unsurlarına karşı operasyon yapmasını ve Iraklı güvenlik güçlerini eğitmesini savunuyorlar;2) İç savaşta tercihin Şiilerden yana yapılmasını isteyenler. Ancak Irak’ın “ilk Arap Şii devleti” olarak ortaya çıkmasının Ortadoğu’da dengeleri, İran’ın lehine altüst etmesinden ürküyorlar.“Tercimizi Sünnilerden yana yapalım” diyen Amerikalı pek çıkmadı. Fakat Ortadoğu’da bir “Şii canlanışı”ndan endişe edip, Irak’ta Sünnileri yalnız bırakmayacaklarını ilan eden Suudi Arabistan başta olmak üzere bölgesel güçler Washington’u tercih yapmada epey zorluyorlar. Türkiye’nin “önde gelen bir Sünni ülke” olarak tanımlanmasının yanlış olduğunu bir kez daha tekrarlıyorum: Eğer Türkiye Irak’ta, Suudi Arabistan, Mısır gibi ülkelerle birlikte Sünnilik üzerinden etkili olmaya çalışırsa kaybeder; en azından, durup dururken kendini mezhep çatışması kazanının içine atmış olur.Albright’ın bilgeliğiIrak Çalışma Grubu’nun raporunun ilk cümlesi “durum vahim”di. Daha haftası dolmadan ıskartaya çıkan rapor hakkında Amerikalılar tarafından yapılmış çok sayıda yorum okudum ve dinledim. Açıkçası bunlar da birbirinden vahimdi.Yine de umut ışığı hiç yok değil. Örneğin Pazar günkü New York Times, birçok isimle birlikte, Bill Clinton’ın Dışişleri Bakanı Madeleine Albright’ın da görüşlerine yer verdi. Türk basınında karşıma çıkmayan bu kısa yorumda Albright Amerikan yönetimini “mezhepleri temel almayın” diye uyardı ve şöyle dedi: “El Kaide Sünni diye Şiilerle veya Irak’ın en berbat milisleri ve Hizbullah Şii diye Sünnilerle birlikte saf tutmak yanlış olur. Tüm kesimlerin çıkarlarına karşı anlayışlı olmalı ve bütün taraflarla konuşmaya istekli olmalıyız. Ama mesajımız aynı kalmalı.” Nedir bu mesaj? Albright devam ediyor: “Sünni, Şii, Hıristiyan, Dürzi, Yahudi, Arap, Kürd, İranlı, hepsine, sınırları koruma, insan haklarını yüceltme, hukuk devletine itaat, kutsal mekanlara saygı ve barış içinde yaşama arzusu konularında yardımcı olacağımıza söz vermeliyiz.” Bakalım Bush Ocak ayında ne açıklayacak ve daha önemlisi Kongre’de çoğunluğu ele geçiren Demokratlar, Albright gibi “bilge” isimlerin (maalesef sayıları çok az) uyarılarını dikkate alacaklar mı...

Devamını Oku

Türkiye “önde gelen Sünni bir ülke” midir?

10 Aralık 2006

Türkiye, Irak Çalışma Grubu’nun (IÇG) raporundan memnun. Çünkü Ankara’nın PKK hassasiyetlerine özen gösteriliyor, Türkmenlere önem atfediliyor, Kerkük referandumunun ertelenmesi öneriliyor...Ama Irak politikasını sadece Kürtler üzerinden belirleme alışkanlığı, rapordaki bir dizi olumsuz öğenin, kara deliğin görülmesini engelliyor. Örneğin 160 sayfalık raporda Türkiye ve Türklere 10, Türkmenlere ise 7 kere atıfta bulunulmuş. Buna karşılık İran 80, Suriye ise 57 kez geçiyor. Bunun anlamı çok açık: IÇG’nin gözünde Irak sorununun çözümünün başrollerinde İran ve Suriye olacak; “bölgesel güç” olma iddiasındaki Türkiye ise “figüran” konumunda.Türkiye, düşmanı değilse de rakipleri olan İran ve Suriye’nin alabildiğine güçlenme ihtimalini önemsememe lüksüne sahip mi? Bu iki ülke, Irak üzerinde muazzam denetime sahipler. İlerde, bu imkanlarını Türkiye’nin aleyhine kullanmayacaklarının garantisi var mı?Meğer SünniymişizIÇG raporunun en tehlikeli cümlesi 49. sayfada yer alıyor. “Türkiye, Irak’la sınırı bulunan, önde gelen Sünni bir ülke olarak Irak’taki ulusal uzlaşma sürecini desteklemede bir ortak olabilir” deniyor. Daha biz kendi aramızda “İslam ülkesi” olarak tanımlanmanın doğru olup olmadığı tartışmasını bitirmeden alnımıza “önde gelen Sünni ülke” etiketi yapıştırdılar. Evet, Türkiye’de halkın çoğu Müslümandır, bunların çoğu Sünnidir, onlarda da Hanefilik diğer mezheplere göre çoğunluktadır. Ama bu basit gerçeklerden hareketle “Türkiye Sünni bir ülkedir”, daha ötesi “önde gelen Sünni bir ülkedir” diyebilir miyiz?Kesinlikle hayır. Eğer “Türk İslamı” diye bir olgudan bahsetmek mümkünse bunun belirleyici vasıflarından biri herhalde Sünnilik değildir. Hele IÇG’nin kastettiği anlamda, Irak’taki gibi mezhep kimliğini her şeyin önüne çıkaran, Şiilere düşman bir Sünnilik hiç değildir.Geçmiş katliamlarPeki 1970’li yıllardaki Alevilere yönelik Kahramanmaraş, Çorum ve 1993’deki Sivas katliamları ne olacak? Öncelikle, Anadolu Aleviliğinin Şiilikle ilişkisi yok denecek kadar sınırlıdır. İkinci olarak, Türkiye’de Alevi-Sünni gerginliği “sağ-sol” ve “laik-İslamcı” çatışmalarında bir araç olarak kullanılmıştır. Aslında Irak’ta da başlangıçta yaşananın bu olduğunu söyleyebiliriz. Ne Sünni, ne de Şii Araplar çatışmaya, birbirlerinin mezheplerinden nefret ettikleri için başlamadılar. Ancak, El Kaide unsurlarının provokasyonları ve İran’ın devreye girmesiyle bugünkü “mezhep temelli iş savaş” noktasına gelindi. Tabii ki bütün bu yaşananların esas sorumlusu ABD’dir. Düne kadar Washington Irak için “laik, demokratik, modern” Türkiye’yi örnek alırdı. Bugünse halkın önemli bir bölümünün Sünni olduğu gerçeğine aşırı anlamlar yükleyerek Türkiye’yi kullanmak istiyorlar.

Devamını Oku

ABD sarılacak yılan arıyor

6 Aralık 2006

ABD ve bir bakıma tüm dünya Irak Çalışma Grubu’nun (IÇG) raporuna epey bel bağlamıştı. Ama medyaya sızan ilk bilgilerle ümitler de sönmeye yüz tuttu. Dün rapor açıklandıktan sonraysa kimse “nihayet önümüzü görebileceğiz” demedi, diyemedi. Hayaller suya düştü, bu rapor mucizevi bir reçete değil. Sonuçta raporu şöyle özetleyebiliriz: ABD boğulmak üzere, kendinden başkasını düşündüğü yok, sarılabileceği yılan arıyor. Bugüne kadar söylenmemiş, hatta denenmemiş çok az şey var raporda. İlginç, çarpıcı öneriler yok. Her şeyin ortası, yani Başkan Bush ile Kongre’de çoğunluğu ele geçiren Demokratların arası bulunmaya çalışılmış. Örneğin ek asker yollanması istenmiyor, muharip güçlerin belli bir süre içerisinde, aşamalı olarak çekilmesi öneriliyor ama Demokratların bir kısmının (bizde de Başbakan Erdoğan’ın) arzuladığı gibi açık bir takvim de verilmiyor. Yani kimse tam memnun olmayacak, ama kimse toptan karşı da çıkamayacak. Raporun işlevi sınırlı olabilir ama sembolik anlamı çok büyük. Çünkü bu rapor ABD’nin Irak’taki savaşı kazanamadığının, kazanmasının da mümkün olmadığının açık bir itirafı olarak tarihe geçti. Peki ABD yenildiyse kim kazandı? Tabii ki Irak değil. Her ne kadar raporda Irak’ın bölünmesi fikrine kesinlikle karşı çıkılsa da bir süre sonra ortada böyle bir ülke kalmayacağını öngörebiliriz. Şii Araplar ile Kürtler mi? ABD’nin çekilmesi halinde Irak’ta ve Ortadoğu’da neler yaşanacağını, Irak Şiileri ve Kürtlerinin akıbetinin ne olacağını kestirmek zor.İran ve Suriye mi? Kesinlikle evet. İran Şiileri, Suriye de Sünnileri arkalayarak Irak’ın kontrolünü büyük ölçüde ele geçirdiler. Irak bölünse de parçalansa da ipleri ellerinde tutacağa benziyorlar.İsrail rahatsızNitekim rapor da, Amerikan yönetimine bu iki ülkeyle doğrudan diyaloga geçmesini dayatıyor. Ancak Başkan Bush’un bu öneriyi kabullenmesi, altı yılda bütün söylediklerini ve yaptıklarını yutması anlamına gelecektir. En azından nükleer silah konusunda açık bir garanti almadan İran’ın elini güçlendirmek istemeyecektir. Bu öneriye en sert itirazsa kuşkusuz İsrail’den ve onun ABD’deki güçlü destekçilerinden gelecektir. Bu arada IÇG’nin, Filistin sorununun çözümüne yoğunlaşılması önerisi İsrail’i rahatsız ediyor. Aslında IÇG, sadece İran ve Suriye’yi değil Irak’a tüm komşu ülkeleri sürece dahil etmeyi öneriyor. Bu noktada Türkiye’ye Kürtler, Suudi Arabistan, Mısır gibi Sünni Arap devletlerine Şii Araplar ve bir ölçüde de Kürtler karşı çıkacaklardır. Başbakan Nuri el Maliki’nin, Cumhurbaşkanı Celal Talabani’den de destek alarak, BM Genel Sekreteri Kofi Annan’ın “uluslararası konferans” çağrısına verdiği sert cevap Irak’ı şu an yönetenlerin yeni iktidar dağılımlarına sıcak bakmayacaklarını kanıtlıyor.Türkiye nasıl etkilenir?Rapor ana hatlarıyla Türkiye’nin kaygı ve beklentilerini gidermeye aday gözüküyor. En azından bölünmeye karşı çıkıyor, diplomasiye ağırlık veriyor, Şii ve Kürtlerin iktidarını Sünniler lehine azaltmayı hedefliyor. IÇG’nin eski üyesi, yeni Savunma Bakanı Robert Gates’in Türkiye’nin önemi hakkında söylediklerini de hesaba katarsak, yeni Amerikan stratejilerinde Ankara’ya daha fazla değer ve önem verileceğini, en azından 1 Mart 2003’ün intikamı arayışlarının sona erdiğini düşünebiliriz.Ancak Türkiye çok dikkatli olmak zorunda. Ne Washington’un, ne Tahran’ın, ne Şam’ın telkinlerine, ayartmalarına kanmadan Türkiye kendi stratejilerini geliştirebilir, geliştirmeli.

Devamını Oku

Irak’ta kaygılanma sırası Kürtler’de

3 Aralık 2006

Bugün Irak’ta ABD’nin en sadık, belki de tek müttefiki Kürtler. Her vesileyle bunu dile getirmeye de özen gösteriyorlar. Çünkü gerçekten Amerikalılara minnettarlar: ABD sayesinde 1991 yılından beri ülkenin Kuzey’inde kendi başlarına buyruk bir şekilde yaşıyorlar. Kendi bayrakları, meclisleri, hükümetleri, ordu ve polis teşkilatları var. Ülkenin ortası ve kısmen güneyinde kan gövdeyi götürürken, Kürtler barış ve huzur içerisinde enerjilerini ekonomik ve siyasi gelişmeye harcıyorlar. Ve bağımsızlığa hazırlanıyorlar.ABD’nin eski Hırvatistan Büyükelçisi Peter W. Galbraith, “The End of Iraq” (Irak’ın Sonu) kitabında “bağımsızlık istemeyen Kürt lider tanımıyorum” diyor. Galbraith öyle sıradan biri değil. Yıllardır “Kürt Lawrence” olarak tanınıyor. En son, Irak Anayasası’nın yazılım sürecinde Kürt liderlere danışmanlık yaptı. Halen bu profesyonel ilişkiyi sürdürüyor. Kürtlerin bağımsızlığının kaçınılmaz olduğunu ileri süren Galbraith, bununla birlikte ABD’ye mutlak anlamda güvenmelerinin mümkün olmadığının da altını çiziyor. Gerekçe olarak da tarihte birçok kez, 1974, 1987-88 ve 1991’de Baas rejimine karşı savaşlarında ABD’nin ihanetine uğramış olup çok ciddi kayıplar vermelerini gösteriyor. Amerikan ihanetiIrak Kürtleri yeni bir Amerikan ihanetinden şu günlerde epey kaygılanıyorlar. ABD’deki Kürt lobisinin en etkili ismi, Washington Kürt Enstitüsü Başkanı Dr. Necmeddin Kerim, Washington Post’ta çıkan makalesinin başlığında “1991’deki Kürtlere ihanetin dönüşü mü?” diye sordu. Dr. Kerim’in yazısından, Irak Kürtlerinin, partilerüstü Irak Çalışma Grubu’ndan ve Çarşamba günü ABD Başkanı George W. Bush’a sunacağı rapordan son derece rahatsız oldukları anlaşılıyor.Dr. Kerim grubun Kuzey Irak’a hiç uğramamasından (Öyle ki “Irak Kürtlerinin giderek artan öneminden rahatsız olan Türkiye bile gündelik işlerde Irak Kürdistan Bölgesi gerçeğini kabulleniyor” diye yazmış), Irak Kürtlerinin seçmiş olduğu yöneticilerle görüşülmemesinden, uzman olarak sadece Sünni Araplardan yararlanılmasından şikayetçi. Dr. Kerim’in 1991’i hatırlatması boşuna değil: O tarihte ABD Dışişleri Bakanı olan James Baker, Irak Çalışma Grubu’nun eşbaşkanı. Yine grup üyesi olup Bush tarafından Savunma Bakanı olarak atanan Robert Gates de dönemin etkili isimlerinden biriydi.Baker ve Gates, Amerikan dış politikasında “realizm” (gerçekçilik) diye bilinen ekole bağlılar ve Irak Kürtleri bu realistlerden hiç mi hiç haz etmiyorlar. Nitekim realistlerin en azılı rakibi olan yeni-muhafazakârların etkili olduğu dönem Kürtlerin altın çağı olmuştu. Bomba patlar mı?Kürtleri en çok şu “realist” adımlar tedirgin edecektir:1) Sünnilere çok fazla taviz verilmesi ve onların hamisi Sünni Arap rejimlerin Irak’ın içişlerine fazlasıyla bulaştırılması;2) ABD’nin İran ve Suriye ile doğrudan diyaloğa girmesi sonucunda bu ülkelerin Irak üzerindeki nüfuzlarının artması;3) Buna bağlı olarak Şiilerin daha da güçlenmesi;4) Türkiye’nin Kuzey Irak’la ilgili endişelerinin göz önüne alınması. Bu bağlamda Kürt bölgesinin statüsünün zayıflatılması ve böylece bağımsızlığa gidecek yolun tıkanması.Hiç kuşkusuz en can alıcı konu Kerkük olacaktır. Bakalım rapor, bu “etnik saatli bomba”yı etkisiz hale mi getirecek, yoksa tam tersine patlatacak mı? Kerkük sorunun çözümü istikrar için hayati bir adım olur. Kerkük’ün patlamasıysa Irak’taki iç savaşa Kürtlerin de dahil olması ve böylece tüm bölgeye yayılması anlamına gelecektir.

Devamını Oku

Türkiye Irak’ta açığa düşüyor

29 Kasım 2006

Türkiye Ortadoğu’nun bir parçası. Fakat yüzü hep Avrupa’ya dönük olduğu için asla bir İran, Suriye, Mısır, İsrail ve Saddam Hüseyin dönemi Irakı gibi usta bir “Ortadoğu aktörü” olamadı, olmak da istemedi.ABD’nin Irak işgali ve AKP iktidarının örtüşmesiyle, Türkiye, hem AB’ye tam üyelik sürecini sürdürüp hem de “bölgesel bir güç” olma gibi bir misyona soyundu. Başbakan Başdanışmanı Prof. Ahmet Davutoğlu’nun geliştirdiği “stratejik derinlik” yaklaşımı, ekstradan başka hedefleri de içermekle birlikte, esas olarak bu ikili misyonu yürütmenin zemini olarak görüldü.Aradan yaklaşık dört yıl geçti, sonuç ortada: AB ile müzakereler donmak ve Irak’ta Türkiye açığa düşmek üzere. Yani tekrar sığ sulara dönüyoruz.İran ve Suriye faktörüGeçen dört yıl Türkiye’nin bölgede, İran ve Suriye ile rekabet etme şansının çok az olduğunu kanıtladı. Örneğin Türkiye hep, bu iki ülkeyle “iyi ilişkiler” içinde olmasını Batı ile ilişkilerinde bir koz olarak kullanmak istedi. Özellikle ABD ve İsrail’e, bu iki ülkeyle olan sorunlarını çözmede aracılık yapabileceğini ima etti. Fakat bu dolaylı öneri kabul görmediği gibi, tezkerenin reddi ve çuval olayları yüzünden zaten kriz içinde olan Türk-Amerikan ilişkilerini daha da kötü etkiledi. Sonuçta Washington’un AKP hükümetine karşı güveni azaldı, kuşkuları arttı.Ve şimdi her şey değişiyor. Düne kadar Ankara’nın arabuluculuna bile kuşkuyla yaklaşan Bush yönetimi, Irak’ın istikrarı için doğrudan İran ve Suriye ile görüşmeye hazırlanıyor. Türkiye’ye ise bundan sonra olup bitecekleri seyretmek kalıyor. Çatışma kime yarıyor?Başbakan Erdoğan NATO Zirvesi’nde “Bölgesel ve küresel aktörlere sesleniyorum” deyip şöyle devam etti: “Bir arada yaşayan etnik ve mezhepsel kimlikleri çatıştırmak, aralarına nifak sokmak için masum kanı dökmek en büyük insanlık suçudur.” Bu sözler, yeni dönemde hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağının işaretidir. Çünkü Erdoğan haklı bir şekilde Irak’taki iç savaşın esas sorumlusunun Iraklılar değil başkaları olduğunu söylüyor. Her ne kadar isim vermese de Erdoğan’ın İran ve Suriye’yi itham ettiğini kestirebiliriz. Çünkü Iraklı Şiilerin esas olarak İran, Sünnilerin de Suriye’den destek aldıkları yolunda çok ciddi iddialar var. Alın size Ortadoğu’nun ne kadar karmaşık bir bölge olduğuna dair bir kanıt:İran ve Suriye yıllardır bölgede ittifak halindeler ve Irak’ta çatışan iki tarafı da bir şekilde kontrol ediyorlar. Hatta Tahran, sık sık kendi içlerinde çatışan farklı Şii grupların hemen hemen hepsiyle iyi ilişki içinde. (Bir zamanlar Türkiye’de de birbirlerini acımasızca katleden Hizbullah’ın İlim ve Menzil kollarının ikisi de İran’dan destek alırdı.)Özetle Irak’taki mezhep çatışması sonuçta en çok İran ile Suriye’nin işine yarıyor. Washington’un pes edip onlarla masaya oturmaya yönelmesi bunun basit bir kanıtı.Muhatap Iraklılar olacakDemokratların ara seçim zaferiyle birlikte ABD’nin temel yaklaşımı “Irak’ın geleceğini Iraklılar belirlesin” olarak şekilleniyor. Yani Amerikan ordusu, şu ya da bu şekilde, fazla gecikmeden çıkacak ve Iraklılarla baş başa kalacağız.Suriye Sünniler, İran Şiiler üzerinden şimdiden Irak’ta belli bir nüfuza sahip. Peki Türkiye kimle iş görecek?Galiba geriye bir tek Kürtler kalıyor. Başbakan Başbakan Erdoğan Bush’la görüştü. Şimdi sırada İran (Ahmedinecad ve belki Hameney), Suriye (Esad) ve diğer bölge ülkeleri var. Bir de Irak’a uğrasa hiç de fena olmaz.

Devamını Oku

Sadr ile yaşamak zorundayız

26 Kasım 2006

Mukteda Sadr’ın, görünüşte elindeki tek sermaye, Saddam Hüseyin’ın emriyle öldürülen babası Ayetullah Muhammed Bakır Sadr’ın itibarıydı. Gençti, eğitim düzeyi düşüktü, İslami konularda yetersizdi, siyasi deneyimi yoktu ve aşırı heyecanlanıydı. Bu nedenle ona “sokak çetesi reisi” muamelesi yaptılar. Su testisinin su yolunda kırılmasını beklediler. Yanıldılar. Üç buçuk yılda Irak’ta çok kişi öldü, kayboldu, etkisizleşti ama genç Sadr durmaksızın güçlendi, hatta ülkenin en önemli toplumsal, siyasi ve askeri figürü haline geldi. Örneğin Başbakan Nuri el Maliki’ye “Bush ile Ürdün’de görüşme” diye ültimatom veriyor. Herkes biliyor ki Sadr desteğini çekerse Maliki başbakanlığını kaybedebilir. Bütün bunlara rağmen şimdi de ona “mafya babası” muamelesi yapmaya çalışıyorlar. Galiba yine yanılıyorlar.Sadr’ın sırrıZaten hep yanılıyorlar. Düne kadar Irak’taki bütün kötülüklerin başı ve sonu El Kaide lideri Zarkavi’ydi. Sivillere saldıran da, mezhep çatışmasını körükleyen de oydu. Ve bir gün Zerkavi’yi kıstırıp öldürdüler, ama Irak daha beter bir hal aldı. Dolayısıyla Newsweek’in yaptığı gibi Sadr’ı “Irak’ın en tehlikeli adamı” ilan etmek ne doğru, ne de akılcı, üstelik çok tehlikeli. Çünkü Irak’taki iç savaşın tek sorumlusu Sadr değil, yani onun devreden çıkması halinde iç savaşın duracağını kimse söyleyemez. Hatta daha da şiddetleneceği öngörülebilir.Sadr’ın başarısının birkaç ayağı var. 1) Popülist söylemiyle, Irak nüfusunun çoğunluğunu oluşturan genç, eğitimsiz, işsiz ve ümitsiz Şii gençleri peşinden sürükleyebiliyor. Gençliği, delikanlı tavırları ve yolsuzluklara bulaşmadığı yolundaki imaj onu bir halk kahramanı mertebesine çıkarıyor.2) Başından beri Amerikan işgaline karşı çıktığı, zaman zaman Amerikan askerleriyle de çatıştığı için, diğer birçok Şii şahsiyetin aksine “işbirlikçi” olarak görülmüyor. İran’la iyi ilişki içinde ama diğer bazı gruplar gibi “İran kuklası” olarak da algılanmıyor.3) Meşruiyetini babasının dini kimliğinden almasına, mollalar gibi giyinmesine ve konuşmalarında sık sık dine referans yapmasına rağmen Sadr’ın “İslamcı” hatta “radikal İslamcı” olarak gösterilmesi yanlış. Zaten “radikal İslamcı”lık esas olarak Sünni direnişçilerin ve El Kaide’nin yerli ve yabancı savaşçılarının silahıydı. Sadr ise tüm Ortadoğu’da tanık olduğumuz “Şii canlanışı”nın önde gelen liderlerinden biri. Sadr’ın kaçırdığı fırsatSadr yakın bir zamana kadar, Zarkavi ve benzerlerinin tahriklerine kapılmamaya, yani tüm Iraklılar’ı kucaklamaya çalışıyordu. Bu zor bir işti ve yürümedi. Nihayet dün mezhep çatışmasının önüne geçmeye çabalayan Sadr, bugün Sünnilere yönelik saldırıların öncülüğünü kaptığı için gündemde. Bu yüzden çok büyük bir fırsatı da tepmiş durumda: Düne kadar, birleşik bir Irak’ın belirleyici bir siyasi aktörü olabilecekken bundan böyle olsa olsa bölünmüş bir Irak’ta Güney’in lideri olabilir. Bu yılın başlarında Sadr’ın Türkiye’ye ziyareti gündemdeydi. İçerde ve dışarıda büyük gürültü koptu, sonuçta ne olduysa oldu ve birçok komşu ülkede mekik dokuyan Sadr Ankara’ya gelmedi. Irak ister parçalansın, ister parçalanmasın, Türkiye’nin Sadr’ı yok sayma lüksü yok. Her şeyden önce Irak’taki iç savaştan rahatsızsanız onunla ilişkide olmanız şart. Kaldı ki Ankara onu da bir kenara iterse, birkaç Sünni aşiret lideri ve neyi temsil ettikleri belli olmayan bazı Türkmenlerle baş başa kalabilir.

Devamını Oku

Talabani Ankara’ya, Gül Bağdat’a...

23 Kasım 2006

“Görüşlerinize katılmıyorum, ama görüşlerinizi ifade edebilmeniz için canımı bile verebilirim.” Recep Tayyip Erdoğan’ın, Fransız düşünür Voltaire’e ait bu cümleyi 14 Ağustos 2001’de AKP’nin kuruluş törenindeki konuşmasında tekrarladığında nasıl alkış aldığı hep aklımdadır. Bu nedenle günlerdir Başbakan Erdoğan’ın, canını vermesini değil ama, ifade özgürlüğü adına, Prof. Atilla Yayla’ya yönelik lince karşı çıkmasını bekliyorum. Evet siyasetçilerin yaptıkları kadar yapmadıkları da tartışılır. Nitekim Erdoğan’ı ve diğer bazı hükümet yetkililerini Papa ile görüşmeyecekleri için eleştiren çok kişi var. Bir başka örnek de Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in, Irak Cumhurbaşkanı Celal Talabani’yi Türkiye’ye davet etmemesi. Sezer’in kaygılarını kestirebiliriz, ancak bölgedeki rakipleri Türkiye’nin boşluğunu doldurmakta gecikmiyorlar. İran Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinecad, Talabani’yi Tahran’a davet etti, hatta zirveye Suriye Devlet Başkanı Başar Esad’ı da çağırdı. Talabani daveti kabul etti, Esad’ın durumuysa henüz belli değil.Gül Bağdat’a gider mi?Sezer’i haklı olarak eleştirenler çok önemli bir başka olguyu gözden kaçırıyorlar: Saddam sonrası Irak’a hiçbir AKP’li bakan gitmedi.Kuşkusuz AKP’liler, Talabani ve tabii Mesud Barzani hariç Irak’ın üst düzey birçok isminin, hatta yönetimde etkili olmayan bazı Sünnilerin Türkiye’ye sık sık gelip gittiğini; Talabani ile de BM Zirvesi vesilesiyle New York’ta görüştüklerini söyleyeceklerdir.Doğru ama biz de onlara Suriye Dışişleri Bakanı Velid Muallim’in geçtiğimiz günlerde, İran Dışişleri Bakanı Manuçehr Muttaki’nin de Mayıs ayında Irak’ı ziyaret etmiş olduklarını hatırlatmak isteriz. Bu iki ziyaret tüm dünyada geniş yankı uyandırdı çünkü her iki dışişleri bakanı da Bağdat’a tüm üst düzey isimlerle görüştü. Hatta Muallim’in ziyareti Suriye ile Irak arasında 24 yıl sonra yeniden diplomatik ilişki yeniden kurulması olarak yorumlandı. O zaman, Cumhuriyet tarihinin belki de en fazla dış gezi yapan ikilisi olan Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ile Dışişleri Bakanı Abdullah Gül’den herhangi birinin yolunun neden hiç Bağdat’a düşmediğini sormak kaçınılmaz oluyor. Muttaki ve Muallim’in ziyaretleri, Gül’ün, İsrail saldırılarının hemen ardından Lübnan’a gitmiş olması, temel sorunun güvenlik olmadığını da gösteriyor.Rakipleri seyreden TürkiyeIrak’ta kırmızı çizgileri nedeniyle eli kolu bağlı olan Türkiye, Lübnan’a asker göndererek “bölgesel güç” olma iddiasını sürdürmek istedi. Ama son günlerde Lübnan’da yaşanan gelişmeler, bu bahtsız ülkenin bir yanda İran-Suriye, diğer tarafta İsrail-ABD arasında sıkışıp kalmış olduğunu ve her an yeniden bir iç savaşa sürüklenebileceğini gösteriyor. Böylesi bir facia halinde Türk askerlerinin de dahil olduğu BM Barış Gücü’nün yapabileceği pek bir şey olmayacaktır. AKP hükümeti, Lübnan’ın geleceği üzerine herhangi bir değerlendirme yapmaktan uzak duruyor. Benzer bir şekilde, bir ara bir nevi arabuluculuğa soyunduğu Filistin sorununda da ne zamandır sessiz.Sonuç olarak Türkiye, bölgesinde olmasını istemediği şeyler konusunda herkesi uyarıyor, yani daha çok itiraz ediyor ama sorunların çözümü için makul, uygulanabilir öneriler de getirmiyor. İran ve Suriye’nin manevralarını belli bir mesafeden izlemeyi tercih ediyor ve onların hata yapmalarını bekliyor. Fakat Tahran ve Şam zayıflayacaklarına daha da güçleniyorlar.

Devamını Oku

Türkiye’nin “soft power”ını kullanmasının tam zamanı

19 Kasım 2006

“Soft power”, yani “yumuşak güç”. Harvard Üniversitesi öğretim üyesi Joseph S. Nye, 1990 yılında bu kavramı geliştirdiğinde, bir ülkenin ordusu kadar, kültürü ve politik fikirleriyle de etkili olabileceğini vurguluyordu. Ona göre yumuşak güç bir ülkenin kendi istediği şeyi başkalarının da istemesini sağlamaya yarayan güçtü. Prof. Nye, Amerikan Savunma Bakanı Donald Rumsfeld’in istifasından sonra “yeniden ’soft power’a ağırlık vermenin tam zamanı” diye yazdı. Ona göre, Demokratik Parti’nin Kongre’de çoğunluğu ele geçirmesiyle, Washington, İslam dünyası ve özellikle Irak’ta silah dışındaki güçlerini (radyo-tv yayınları, değişim programları, afet yardımları vb.) de kullanma şansını yakalayabilmişti. Evet ABD Irak’ta işin silahla çözülemeyeceğini kabul etmiş durumda. Irak’taki Amerikan askerlerinin başı Gen. John Abizaid’den Senato Dış İlişkiler Komitesi başkanlığına gelmesi beklenen Demokrat Joseph Biden’e kadar çoğunluk, en acil sorunun mezhep çatışması olduğunda ve bunun silahla çözülemeyeceğinde birleşiyor.Türkiye’nin misyonuİşte tam bu noktada Türkiye “soft power”ı ile devreye girebilir. Osmanlı İmparatorluğu’nun ve dolayısıyla köklü bir devlet geleneğinin mirasçısı olan Türkiye, laik ve demokratik cumhuriyeti, genç nüfusu, güçlü ekonomisi, güçlenen sivil toplumuyla Ortadoğu’nun önde gelen cazibe merkezlerinden biri. (Bu öğelerin herbiri konusunda farklı farklı eleştiriler getirebiliriz, ama kimsenin Türkiye’den daha iyi durumda olmadığını da kabul etmemiz gerekir. Bütün sorunlarına rağmen AB ile üyelik müzakereleri içinde olması Türkiye’nin biricikliğine bir başka örnek.) “Türkiye’nin çoğunluğu Sünni, o yüzden Irak Sünnileriyle ilişkiye geçmeli” diyenler de yanılıyor. Çünkü Türkiye, Mısır, Ürdün, Suudi Arabistan gibi “Sünni blok” içine konulamaz. Kaldı ki Türk Sünniliğinde Şii düşmanlığı diğerlerine kıyasla çok zayıftır. Öte yandan, Vali Nasr’ın “Şii Canlanışı” kitabında çok iyi gösterdiği gibi mezhepler, Irak ve Ortadoğu’da dinsellikten öte etnik/siyasi bir kimliğin oluşmasına zemin hazırlıyor. Yani sorunun temelinde “din” olsaydı İslam Konferansı Örgütü’nün Sünni ve Şii ulemayı toplayıp ortak fetva çıkartmasının ardından Irak’taki çatışmalar kesilirdi. Somut öneriler şartDolayısıyla Türkiye, “soft power”ını, Sünniler kadar Şiileri ve belki de en çok Kürtleri cezbetmekte kullanabilir, kullanmalı. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan geçen yıl Haziran ayında Washington’da yaptığı bir konuşmada Türkiye’nin “soft power”ından söz ettiğinde Amerikalıların tek derdi “Sünni direniş”ti ve bunu silahla halledeceklerine emindiler. Yani onu pek umursamamışlardı.Şimdi durum değişti. Eğer Türkiye bölgede etkin olmayı istiyorsa, “soft power”ını kullanarak, tüm bölgeye yayılma eğilimi gösteren ve ilerde kendisini de derinden etkileyecek olan Irak’taki mezhep çatışmasına karşı, somut, makul ve uygulanabilir öneriler geliştirmelidir. Böylesi bir durumda, Demokrat ağırlıklı Amerikan Kongresi’nin, “Ermeni Soykırım Tasarısı” gibi şeylerle uğraşıp Türkiye’yi kaybetmeyi göze alması beklenemez.Hazır olmak gerekAma Türkiye, “mezhep çatışmasını siz yarattınız siz çözün” deyip atarsa; Irak’la ilgili olarak sadece, “PKK’yı Kuzey Irak’tan hemen atın”, “Irak Kürtlerini çok fazla şımartmayın” ve “Kerkük Türk şehridir, Kürtlere bırakılamaz” gibi itirazlarlar dile getirirse, işte o zaman her türlü olumsuz gelişmeye hazır olmak gerekir.

Devamını Oku