Mukteda Sadr’ın, görünüşte elindeki tek sermaye, Saddam Hüseyin’ın emriyle öldürülen babası Ayetullah Muhammed Bakır Sadr’ın itibarıydı. Gençti, eğitim düzeyi düşüktü, İslami konularda yetersizdi, siyasi deneyimi yoktu ve aşırı heyecanlanıydı. Bu nedenle ona “sokak çetesi reisi” muamelesi yaptılar. Su testisinin su yolunda kırılmasını beklediler.
Yanıldılar.
Üç buçuk yılda Irak’ta çok kişi öldü, kayboldu, etkisizleşti ama genç Sadr durmaksızın güçlendi, hatta ülkenin en önemli toplumsal, siyasi ve askeri figürü haline geldi. Örneğin Başbakan Nuri el Maliki’ye “Bush ile Ürdün’de görüşme” diye ültimatom veriyor. Herkes biliyor ki Sadr desteğini çekerse Maliki başbakanlığını kaybedebilir. Bütün bunlara rağmen şimdi de ona “mafya babası” muamelesi yapmaya çalışıyorlar.
Galiba yine yanılıyorlar.
Sadr’ın sırrı
Zaten hep yanılıyorlar. Düne kadar Irak’taki bütün kötülüklerin başı ve sonu El Kaide lideri Zarkavi’ydi. Sivillere saldıran da, mezhep çatışmasını körükleyen de oydu. Ve bir gün Zerkavi’yi kıstırıp öldürdüler, ama Irak daha beter bir hal aldı.
Dolayısıyla Newsweek’in yaptığı gibi Sadr’ı “Irak’ın en tehlikeli adamı” ilan etmek ne doğru, ne de akılcı, üstelik çok tehlikeli. Çünkü Irak’taki iç savaşın tek sorumlusu Sadr değil, yani onun devreden çıkması halinde iç savaşın duracağını kimse söyleyemez. Hatta daha da şiddetleneceği öngörülebilir.
Sadr’ın başarısının birkaç ayağı var.
1) Popülist söylemiyle, Irak nüfusunun çoğunluğunu oluşturan genç, eğitimsiz, işsiz ve ümitsiz Şii gençleri peşinden sürükleyebiliyor. Gençliği, delikanlı tavırları ve yolsuzluklara bulaşmadığı yolundaki imaj onu bir halk kahramanı mertebesine çıkarıyor.
2) Başından beri Amerikan işgaline karşı çıktığı, zaman zaman Amerikan askerleriyle de çatıştığı için, diğer birçok Şii şahsiyetin aksine “işbirlikçi” olarak görülmüyor. İran’la iyi ilişki içinde ama diğer bazı gruplar gibi “İran kuklası” olarak da algılanmıyor.
3) Meşruiyetini babasının dini kimliğinden almasına, mollalar gibi giyinmesine ve konuşmalarında sık sık dine referans yapmasına rağmen Sadr’ın “İslamcı” hatta “radikal İslamcı” olarak gösterilmesi yanlış. Zaten “radikal İslamcı”lık esas olarak Sünni direnişçilerin ve El Kaide’nin yerli ve yabancı savaşçılarının silahıydı. Sadr ise tüm Ortadoğu’da tanık olduğumuz “Şii canlanışı”nın önde gelen liderlerinden biri.
Sadr’ın kaçırdığı fırsat
Sadr yakın bir zamana kadar, Zarkavi ve benzerlerinin tahriklerine kapılmamaya, yani tüm Iraklılar’ı kucaklamaya çalışıyordu. Bu zor bir işti ve yürümedi. Nihayet dün mezhep çatışmasının önüne geçmeye çabalayan Sadr, bugün Sünnilere yönelik saldırıların öncülüğünü kaptığı için gündemde.
Bu yüzden çok büyük bir fırsatı da tepmiş durumda: Düne kadar, birleşik bir Irak’ın belirleyici bir siyasi aktörü olabilecekken bundan böyle olsa olsa bölünmüş bir Irak’ta Güney’in lideri olabilir.
Bu yılın başlarında Sadr’ın Türkiye’ye ziyareti gündemdeydi. İçerde ve dışarıda büyük gürültü koptu, sonuçta ne olduysa oldu ve birçok komşu ülkede mekik dokuyan Sadr Ankara’ya gelmedi.
Irak ister parçalansın, ister parçalanmasın, Türkiye’nin Sadr’ı yok sayma lüksü yok. Her şeyden önce Irak’taki iç savaştan rahatsızsanız onunla ilişkide olmanız şart. Kaldı ki Ankara onu da bir kenara iterse, birkaç Sünni aşiret lideri ve neyi temsil ettikleri belli olmayan bazı Türkmenlerle baş başa kalabilir.
Sadr ile yaşamak zorundayız
Mukteda Sadr’ın, görünüşte elindeki tek sermaye, Saddam Hüseyin’ın emriyle öldürülen babası Ayetullah Muhammed Bakır Sadr’ın itibarıydı
Haberin Devamı

