“Görüşlerinize katılmıyorum, ama görüşlerinizi ifade edebilmeniz için canımı bile verebilirim.”
Recep Tayyip Erdoğan’ın, Fransız düşünür Voltaire’e ait bu cümleyi 14 Ağustos 2001’de AKP’nin kuruluş törenindeki konuşmasında tekrarladığında nasıl alkış aldığı hep aklımdadır. Bu nedenle günlerdir Başbakan Erdoğan’ın, canını vermesini değil ama, ifade özgürlüğü adına, Prof. Atilla Yayla’ya yönelik lince karşı çıkmasını bekliyorum.
Evet siyasetçilerin yaptıkları kadar yapmadıkları da tartışılır. Nitekim Erdoğan’ı ve diğer bazı hükümet yetkililerini Papa ile görüşmeyecekleri için eleştiren çok kişi var. Bir başka örnek de Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in, Irak Cumhurbaşkanı Celal Talabani’yi Türkiye’ye davet etmemesi. Sezer’in kaygılarını kestirebiliriz, ancak bölgedeki rakipleri Türkiye’nin boşluğunu doldurmakta gecikmiyorlar. İran Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinecad, Talabani’yi Tahran’a davet etti, hatta zirveye Suriye Devlet Başkanı Başar Esad’ı da çağırdı. Talabani daveti kabul etti, Esad’ın durumuysa henüz belli değil.
Gül Bağdat’a gider mi?
Sezer’i haklı olarak eleştirenler çok önemli bir başka olguyu gözden kaçırıyorlar: Saddam sonrası Irak’a hiçbir AKP’li bakan gitmedi.
Kuşkusuz AKP’liler, Talabani ve tabii Mesud Barzani hariç Irak’ın üst düzey birçok isminin, hatta yönetimde etkili olmayan bazı Sünnilerin Türkiye’ye sık sık gelip gittiğini; Talabani ile de BM Zirvesi vesilesiyle New York’ta görüştüklerini söyleyeceklerdir.
Doğru ama biz de onlara Suriye Dışişleri Bakanı Velid Muallim’in geçtiğimiz günlerde, İran Dışişleri Bakanı Manuçehr Muttaki’nin de Mayıs ayında Irak’ı ziyaret etmiş olduklarını hatırlatmak isteriz. Bu iki ziyaret tüm dünyada geniş yankı uyandırdı çünkü her iki dışişleri bakanı da Bağdat’a tüm üst düzey isimlerle görüştü. Hatta Muallim’in ziyareti Suriye ile Irak arasında 24 yıl sonra yeniden diplomatik ilişki yeniden kurulması olarak yorumlandı.
O zaman, Cumhuriyet tarihinin belki de en fazla dış gezi yapan ikilisi olan Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ile Dışişleri Bakanı Abdullah Gül’den herhangi birinin yolunun neden hiç Bağdat’a düşmediğini sormak kaçınılmaz oluyor. Muttaki ve Muallim’in ziyaretleri, Gül’ün, İsrail saldırılarının hemen ardından Lübnan’a gitmiş olması, temel sorunun güvenlik olmadığını da gösteriyor.
Rakipleri seyreden Türkiye
Irak’ta kırmızı çizgileri nedeniyle eli kolu bağlı olan Türkiye, Lübnan’a asker göndererek “bölgesel güç” olma iddiasını sürdürmek istedi. Ama son günlerde Lübnan’da yaşanan gelişmeler, bu bahtsız ülkenin bir yanda İran-Suriye, diğer tarafta İsrail-ABD arasında sıkışıp kalmış olduğunu ve her an yeniden bir iç savaşa sürüklenebileceğini gösteriyor. Böylesi bir facia halinde Türk askerlerinin de dahil olduğu BM Barış Gücü’nün yapabileceği pek bir şey olmayacaktır.
AKP hükümeti, Lübnan’ın geleceği üzerine herhangi bir değerlendirme yapmaktan uzak duruyor. Benzer bir şekilde, bir ara bir nevi arabuluculuğa soyunduğu Filistin sorununda da ne zamandır sessiz.
Sonuç olarak Türkiye, bölgesinde olmasını istemediği şeyler konusunda herkesi uyarıyor, yani daha çok itiraz ediyor ama sorunların çözümü için makul, uygulanabilir öneriler de getirmiyor. İran ve Suriye’nin manevralarını belli bir mesafeden izlemeyi tercih ediyor ve onların hata yapmalarını bekliyor. Fakat Tahran ve Şam zayıflayacaklarına daha da güçleniyorlar.
Talabani Ankara’ya, Gül Bağdat’a...
“Görüşlerinize katılmıyorum, ama görüşlerinizi ifade edebilmeniz için canımı bile verebilirim.”
Haberin Devamı

