11 Eylül 2001 terörist saldırıların hemen ardından, 15 Eylül günü, Hürriyet Gazetesi’nde “Global 28 Şubat süreci başladı” diye yazdım. “Bundan böyle ABD’nin İslam politikasının dümenine, en azından bir süre için, şahinler geçeceğe benziyor. Demokrasiye aykırı tüm uygulamalar, ‘terörle mücadele’ uğruna hoşgörülecek” diye öngörüde bulundum.Hemen ertesi gün Zaman Gazetesi’nde Mustafa Ünal, “Eğer Çakır haklı olsaydı Washington’daki Ulusal Katedral’de düzenlenen törende İmam Sıddıki dua edemezdi! Amerikan Başkanı Bush, İslam’a yönelik sağduyulu mesajlar yerine 28 Şubat ağzı kullanır, ‘topyekün savaş’tan filan söz ederdi” diye bana cevap yetiştirdi. Fethullah Gülen cemaatinin bir başka yayını olan Aksiyon Dergisi’nde de benzer eleştiriler çıktı.Bizdeki 28 Şubat’ın önde gelen mağdurlarından Cengiz Çandar ise 25 Eylül’de Yeni Şafak’taki köşesinde “Global 28 Şubat safsatası” başlığını attı. “ ‘Terörizm’ kavramı ile ‘İslam’ sözcüğünü, ‘terörist’ sıfatı ile ‘Müslüman’ kimliğini birbirinden ayırmak çabasını Amerikalılar kadar, ne Türkiye’nin İslam düşmanları, ne de Türkiye’nin Müslümanları göstermediler” diye yazdı. Mahçup özeleştirilerAradan beş yıl geçti. Zaman Gazetesi, Batı’daki, ama özellikle ABD’deki İslam korkusu üzerine peşpeşe dosyalar yayınlıyor. Aksiyon Dergisi “Son batıl din:11 Eylülizm” başlığıyla kapak hazırladı. Bunları adı konmamış özeleştiriler olarak kabul edebiliriz. Çandar’dan ise bir ses seda yok. Halbuki son beş yılın nerdeyse her günü onu yalanladı. Her şeyi bir kenara koyup sadece ABD Başkanı George W. Bush’un pek sevdiği bir kavrama bakalım: İslamo-faşizm. Bush’un, El Kaide hakkında yaptığı birçok konuşmada İslam dinini faşizmle birlikte anması Çandar’ın öngörüsünün (dolayısıyla sınırsız Amerika övgüsünün) ne kadar isabetsiz çıktığını gösteriyor.Müslümanları haklı olarak rahatsız eden bu kavram üstelik hiçbir işe de yaramadı. Örneğin, 400 kişinin katkıda bulunduğu, iki yıl süren “Ulusal Güvenlik İçin Princeton Projesi” dün açıklandı. Yapılan altı temel önermenin ikincisinde “İslamo-faşizm konusuna yoğunlaşma Amerika’nın düşmanlarını güçlendiren stratejik bir hatadır” denildi.Yeni bir 28 Şubat mı?Bütün bunları niye yazdım? Çünkü Türkiye bir Ramazan ayına daha “irtica” ve buna bağlı olarak rejim tartışmalarıyla girdi. “İslamo-faşizm” kavramı yakında bizde de kullanılırsa hiç şaşmayalım.Şimdi hep birlikte şu soruların cevabını arıyoruz:Kara Kuvvetleri Komutanı Org. İlker Başbuğ’un konuşması neyin işaretçisiydi?Neden günler öncesinden, Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in 1 Ekim’de TBMM’nin açılışında, Genelkurmay Başkanı Org. Yaşar Büyükanıt’ın 2 Ekim’de, yani Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ABD Başkanı George W. Bush ile görüşeceği günde Harp Akademileri’nde yapacakları konuşmaları beklememiz tembihleniyor? Yeni bir 28 Şubat sürecine mi giriyoruz? Veya 28 Şubat süreci hiç bitmemişti de, belli bir duraklamadan sonra yeniden ivme mi kazanıyor? Yoksa bütün bunlarla, sadece Erdoğan Cumhurbaşkanı olma niyetinden vazgeçirilmek mi isteniyor? Cevaplar ne olursa olsun ülkeyi parlak günler beklemiyor. İçine girmekte olduğumuz süreçten en az zararla çıkabilmek için, herkes “28 Şubat Türkiye’ye ne getirdi, Türkiye’den ne götürdü?” diye sormalı. Ama “global 28 Şubat’ın tüm insanlığa hayrı ve zararı ne oldu?” sorusunu da mutlaka eklemeli.
Bu yılki Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, George W. Bush başkanlığındaki ABD yönetiminin zaten yerlerde sürünen karizmasının iyice çizilmesine vesile oldu. Geçen yıl da aynısı olmuştu. Galiba önümüzdeki yıl da bu tekrarlanacak.Venezuela Devlet Başkanı Hugo Chavez ile İran Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinecad, yine ev sahibi Amerikalılara kâbus yaşattı. Chavez’inki tam bir şovdu. Bush’a meydan okumasını sürdüren Ahmedinecad ise beklenenden daha yumuşaktı.İki aykırı lider de sınırlı vizeleri yüzünden New York dışına çıkamadılar, ama az zamanda, dar alanda çok top çevirdiler. Özellikle Ahmedinecad, Tahran rejiminin nükleer krizi daha uzun bir süre başarıyla yöneteceğinin canlı delili olarak, küçük adımları ve suratından eksik olmayan gülümsemesiyle çok ciddi temaslarda bulundu.Derin dünya devletiHiç kuşkusuz bunların en ilginç ve önemlisi Dış İlişkiler Konseyi (CFR) tarafından Çarşamba akşamı, bir otelin konferans salonunda düzenlenen toplantıydı. CFR, hiç tartışmasız ABD’nin ve belki de dünyanın en etkili düşünce üretim kuruluşu (think tank’i). Amerikan iş dünyası, siyaseti, bürokrasisi, medyası ve üniversitesinin “créme de la créme”ini bir araya getiren CFR’da bariz bir Musevi ağırlığı da göze çarpıyor. Zaten birçok komplo teorisyeni tarafından CFR “derin dünya devletinin ana karargahı” olarak gösteriliyor. CFR Başkanı Richard Haass (kendisi birinci Bush yönetiminde Dışişleri Bakanlığı Siyasi Planlama Dairesi’nin başıydı), Amerikan yönetiminin, bazı Musevi kuruluşlarının ve bazı üyelerin yoğun itirazlarına rağmen Ahmedinecad’ı davet kararından caymadı. Sonuçta 20’yi aşkın güçlü Amerikalı yaklaşık iki saat boyunca İran Cumhurbaşkanı’nı soru yağmuruna tuttu. Ahmedinecad tam 40 dakika Yahudi soykırımını neden reddettiğini izah etmiş. Diğer soruların hemen tümünde de “Ya siz Amerikalılar aynı konuda neden şöyle yapıyorsunuz?” türünden karşı sorularla sorgulanan değil de sorgulayan olmaya çalışmış. Peki sonuç? New York Times’ın yazdığına göre koca bir hiç. Katılımcıların hemen hepsi “Eğer bu adam İran’ı gerçekten temsil ediyorsa pazarlık edebilmemiz çok zor, hatta imkansız” türü yorumlarla hayal kırıklıklarını dile getirmişler.Saldırı olur mu?Peki nükleer krizde hangi noktadayız? Time dergisi “ABD’nin askeri müdahalesinin eli kulağında” dedi. Sanmıyorum. Çünkü ABD’nin dünyayı ikna gücü kalmadı. Saldırsa bile İsrail dışında yanında kimseyi bulamayabilir. Sonuçta saldırı olsa bile tam tersi sonuçlar doğurabilir. İranlı demokrasi savunucularıysa bambaşka bir senaryoyu dillendiriyorlar. Altı yıl hapis yatan, gazeteci Ekber Genci Washington Post’ta, “Hükümetin ABD ile gizli bir anlaşma yapmak istediğine inanıyoruz. ABD’nin, rejimin içerde yaptıklarına kayıtsız kalması halinde taviz vermeye hazırlar” diye yazdı. Günümüzün sorusu şu: Bush güvenilmez diye Ahmedinecad’a mı inanacağız? Cevabın ipuçlarını aynı yazıda arayalım. Genci, İran rejiminin şu üç nedenle tehlikeli olduğunu söylüyor:1) Halkın demokrasi ve özgürlük taleplerini sert bir şekilde bastırıyorlar;2) Cinsiyet temelli bir apartheid (ayrımcılık) uyguluyorlar;3) Hiçbir muhalefete izin vermiyorlar.Ahmedinecad, işte bu rejimin en radikal kanadının en sembol isimlerinden biri. Dolayısıyla “Bush’u sevmeyenler, Ahmedinecad’ı sevmeye mecburlar mı?” sorusunun cevabı “asla” olacaktır.
Bilgi Üniversitesi öğretim üyesi ve Sabah Gazetesi yazarı Soli Özel, Salı günü Washington’daki Woodrow Wilson Merkezi’nde Türk-Amerikan ilişkileri üzerine bir konferans verdi. Amerikan aleyhtarlığının bariz tırmanışını rakamlarla anlatan Özel, “her iki ülkenin önceliklerin uyuşmadığını” söyledi. En belirleyici örnek olarak da PKK’nın Türkiye için ne denli varoluşsal bir sorun olduğunun ABD tarafından bir türlü anlaşılamamasını gösterdi. Çıkışta bir grup Türk, şu iki sorunun cevabını birlikte aradık:1) Türkiye neden PKK’nın, Abdullah Öcalan’ın yakalanmasından sonra ilan ettiği uzun ateşkes döneminden yararlanamadı?2) PKK nasıl oluyor da, 1990’lara kıyasla siyasi ve askeri açıdan daha kötü durumda olmasına rağmen bugün Türkiye için daha ciddi bir tehdit oluşturuyor?Göz göre göreİlk sorunun kuşkusuz birçok cevabı var. Öncelikle bu sürede AB yolunda, başta Öcalan’ın idam edilmemesi, Kürtçenin serbest bırakılması gibi çok önemli adımların atıldığını hatırlamak gerek. Yine de Türkiye’yi yönetenler daha da ileri gidebilir, hem PKK, hem Kürt sorununu kökünden çözmeye yönelik zeka, cesaret ve mahareti gösterebilirlerdi. Ama PKK’nın Öcalan’ı riske atmamak için eylemsiz kalacağını sandılar; rehavete kapıldılar. Bu süreçte Öcalan, İmralı’dan, PKK’yı kapattırıp KADEK’i, onu da kapattırıp Kongra Gel’i kurdurdu ve nihayet PKK’yı yeniden yapılandırdı. Avukatlarıyla yolladığı talimatları internetten her isteyen okudu. Ama her nasılsa devlet hep onu birkaç adım geriden takip etti. Kısacası bugünkü terör günlerine, göz göre göre dönüş yaptık.PKK neden zayıfladı?PKK gerçekten çok zayıfladı. Bunun birkaç nedenini sıralamaya çalışalım:1) Öcalan’ın yakalanmasının getirdiği moral çöküntüsü ve örgütsel sorunlar. Hemen ardından PKK’nın “Öcalan’ı kurtarma” örgütüne dönüşmesi;2) Buna bağlı olarak ideolojik boşluk ve kimliksizlik;3) Batı ülkelerinin çoğu tarafından terör örgütü olarak görülme; eleman bulma ve para toplamada zorluklarla karşılaşma;4) Değişik zamanlarda yaşanan ve önemli isimleri kapsayan bölünmeler;5) Eski kadroların iyice hantallaşıp yozlaşması; silahlı eğitim alan binlerce militanın atıl bir şekilde yıllarca beklemesi;6) Yasal siyasi çalışmalarda gözle görülür başarısızlık;7) Harekete yakın yönettiği belediyelerde yaşanan yolsuzluklar;8) Örgüt içi iktidar savaşlarıBütün bunlara rağmen, PKK hâlâ Türkiye’yi sarsabiliyorsa esas olarak Irak’ta yaşananlardan dolayıdır. Ama kimse kendini aldatmasın; Kuzey Irak’a yapılacak bir askeri operasyon, ne kadar etkili olursa olsun PKK’yı ortadan kaldıramaz. Çünkü sorunun esas çözüm adresi Türkiye.Bundan, sadece dağlarda ve şehirlerde örgütlenmiş militanları kastetmiyorum. PKK en çok Türkiye’nin zaaflarından, PKK ile Kürt sorununu ayrıştıramaması ve çözüm için cesur adımlar atamamasından besleniyor. Bu noktada en (belki de tek) ümit veren çıkış Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın bir grup aydınla görüştükten sonra “Kürt kimliği” ni tanımasıydı. Ama o heyecanla gittiği Diyarbakır’da PKK’nın halkla arasına çekmiş olduğu duvara tosladı. Bir avuç kişiye konuşmanın yarattığı hayal kırıklığıyla geri çekildi.Cumhurbaşkanlığı ve genel seçimlerin yaklaştığı şu günlerde Erdoğan’dan benzer bir atak beklemek hayal olur. Dolayısıyla Amerikalıların artık PKK’ya bir şeyler yapmasını ummaktan başka bir şey yapamıyor. İşte 2 Ekim’de ABD Başkanı George W. Bush ile esas olarak yine bu konuyu konuşmaya gelecek. Bakalım bu sefer umduğunu bulacak mı?
ABD ile Türkiye’nin saptadıkları PKK ile mücadele koordinatörleri ne yapacak? Ya kalıcı bir çözümün, ya geçici çözüm arayışlarının, ya çözümsüzlüğü meşrulaştırmanın ya da Türk kamuoyunun asla benimsemeyeceği bir çözümün altyapısını hazırlamanın aracıları olacaklar.Nitekim Kara Kuvvetleri Komutanı Org. İlker Başbuğ’un son açıklamalarını da göz önüne alırsak, kuşkusuz emekli Org. Edip Başer için tek şık birincisidir. Diğer üç seçenekten herhangi biri baskın çıkarsa herhalde Başer bu görevi bırakır ve epey de alkış alır. Ama Amerikalı koordinatör, emekli general Joseph Ralston söz konusu olunca güvenin yerini kuşkular alıyor ve son şık öne çıkıyor. Çünkü George W. Bush yönetimi, onun özellikle Kürt sorunu ve PKK’ya bakışı Türk kamuoyunda hiç sempati toplamıyor. Ralston’ın özel olarak Başer’in, genel olarak Türkiye’nin dostu olduğu biliniyor, ama onun Amerikan politikalarını değiştirebilme gücüne sahip olduğunu düşünen pek yok. Üç temel kaygıABD’nin, Ankara’nın bütün ısrarlarına ve onca terör eylemine rağmen PKK’nın Kuzey Irak’taki varlığını dağıtmaya yönelik adım atmaması Türkiye’deki Amerikan karşıtlığını iyice tırmandırdı. Amerikan yönetiminin “gerçek niyeti”nin ne olduğu konusunda şu üç önerme geniş ölçüde benimseniyor:1) Washington’ın esas derdi PKK sorununu çözmek değil Irak’taki Kürt devletinin altyapısını oluşturmak;2) PKK’nın silah bırakmasını istiyor olabilirler. Ama bunu askeri yolla değil örgütü siyasi sisteme katarak halletmek istiyorlar. Bunun için Ankara’dan “genel af”, Öcalan’ın serbest bırakılması gibi atılamaz adımlar isteyecekler;3) Kürt sorununun çözümü bahanesiyle federasyona, hatta bölünmeye gidebilecek reformlar dayatacaklar.Bu güvensizlik ortamı nedeniyle Ralston’ın işi zaten çok zordu. Görevinin ilk olarak “PKK Koordinatörü” olarak tanımlanması nedeniyle daha da zorlaştı. Onun doğrudan ya da dolaylı olarak PKK ile görüşeceği kanısı yaygınlaştı. Kendisi bunu açık bir dille yalanladı ama IKDP lideri Mesut Barzani’nin Ralston görüşmesinin çıkışında PKK konusunda arabulucu olabileceğini beyan etmesi bu kaygının doğrulanması olarak görüldü. PKK bir yana, Ralston’ın DTP’lilerle bile görüşmesinin kıyamet koparacağı açıktır. Öte yandan Ralston daha ilk günden, askeri operasyonun son seçenek olduğunu söyleyerek beklenti çıtasını düşürdü. Hedefin, PKK’nın tasfiyesi olmadığını itiraf etmiş oldu. Dolayısıyla, en fazla, kamuoyunun gönlünü en azından belli bir süre alabilecek hızlı ve etkili bazı operasyonlar için Amerikan yönetimine bastırabileceği ortaya çıktı.Çankaya hesaplarıPeki Ralston bu kadarını da olsa yapabilir mi? Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice’ın da etkisiyle Bush’un artık PKK konusunda bir şeyler yapmak istediği söyleniyor. AKP çevrelerinin beklentisi şu: Ralston’ın raporundan hareketle birtakım önlem ve operasyonlar için düğmeye basılacak. Bu noktada Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın Ekim başındaki Washington gezisi bir nevi milat olacak. Yani Erdoğan Beyaz Saray’dan PKK konusunda somut bazı kazanımlarla, en azından inandırıcı birtakım vaatlerle çıkacak.Böylesi bir durumda Erdoğan, Cumhurbaşkanlığı yolunda çok güçlenmiş olacaktır. Ama pekala bunun zıddı da yaşanabilir. Bush yine yuvarlak laflar eder, PKK konusunda ufakta hiçbir gelişme görünmezse Erdoğan Washington’a gittiğine pişman olabilir. Unutmayalım ABD başkentinde Erdoğan ve AKP’nin kuyusunu kazmak için uğraşan çok kişi var ve önemli bir kısmı Bush’a onlardan daha yakın duruyor.
Din-devlet-toplum ilişkilerini klasik “ilericilik-gericilik” ikilemiyle anlamaya çalışmak, her türden cemaatleşmeyi sadece “din istismarı” olarak algılamak Türkiye’ye hiçbir şey kazandırmadı. Her “irtica” kampanyası genellikle geri tepti ve son tahlilde laiklik aleyhine sonuçlar doğurdu.Hızır Ali Muratoğlu’ndan sekiz yıl sonra, onun gibi, İsmail Ağa Dergahı’nın önde gelenlerinden Bayram Ali Öztürk’ün, tarikatın merkezi olan camide öldürülmesi, katilin de diğer müritler tarafından linç edilmesi elbette önemli olaylardır ve sonuna kadar üzerlerine gidilmesi gerekir. Tıpkı cemaatten bazıları hakkında ileri süren mafyalaşma iddiaları gibi.Cinayet ve linçten hareketle bu cemaati, tarikatları ve genel olarak laikliği tartışmak da hiç kuşkusuz doğrudur. Ama yaşanan tatsız olayları fırsat bilip tüm cemaati, buradan hareketle bütün tarikatları, hatta tüm İslami cemaatleri linç etmeye kalkmanın da anlamı yok. Aczimendilikten farklıKimileri şalvarlarına, cüppelerine, çarşaflarına bakıp İsmail Ağa Nakşibendilerini “gericiliğin sembolü” göstermek istiyor. Bunda yeni bir şey yok. Bir ara unvanını Sultanbeyli’ye kaptırmış olsa da , Çarşamba yıllardır “gericiliğin kurtatılmış bölgesi” olarak görülür.Ama İsmail Ağa Dergahı’ndan yeni bir Aczimendi hareketi çıkarmak, Çarşamba’ya Ankara Sincan muamelesi yapmak, özetle Çarşamba cinayeti ve linçinden yeni bir 28 Şubat süreci başlatmak zor, hatta imkansız. Neden?Aczimedilik ne olduğu, nerden çıktığı, ne dediği belirsiz bir gruptu. İsmail Ağa ise çok derin tarihsel kökleri olan bir tarikat.Aczimendilik bir gecekonduydu. Bir avuç işsiz güçsüz gençten ibaret, yerel bir hareketti. Ülkenin her yanında, hatta Avrupa’da da örgütlü olan İsmail Ağa’yı ise kocaman bir siteye veya bir gökdelene benzetebiliriz. Aczimedilerin değneklerinden başka kaybedecek pek bir şeyleri yoktu. İsmail Ağa ise genellikle alt orta sınıflara seslenmekle birlikte epey varlıklı bir cemaattir. Birçok alanda kurumsallaşmış durumdadır.Özetle, Aczimendiler her türden provokasyona fazlasıyla teşneydiler. Liderleri Müslüm Gündüz’le yaptığım bir sohbeti hatırlıyorum. Birileri tarafından kullanılmak istendiğini kabul ediyor, ama esas kendisinin onları kullandığını ima ediyordu. Yanıldığını çok kötü anladı. Ama onun yanılgısının faturasını tüm Türkiye, özellikle de İslami grup ve cemaatler ödedi.İsmail Ağacılar ise paranoyak denecek ölçüde provokasyondan uzak durmaya çalışırlar. Çünkü Mahmut Hoca’nın 1980 başlarında cinayete azmettirmekten yargılanmış olması cemaatte çok derin izler bırakmıştır. Nitekim cemaat, cinayet ve linçten sonra, alabildiğine ölçülü bir tavır sergiledi ve hiçbir oyuna gelmedi.Patrikhane mi yaptırdı?İslamcı araştırmacı Müfit Yüksel Aksiyon Dergisi’ne “İsmail Ağa, Fener Rum Patrikhanesi’ne çok yakın bir yerde. Devlet içindeki bazı oluşumlar şimdiye kadar cemaati bir şekilde kolladı, çünkü Patrikhane’nin oradaki varlığına karşı bir denge unsuru olması isteniyordu” dedi. Bu açıklama, hem İslami kesim, hem de bazı Kemalist-ulusalcı çevreler tarafından benimsendi. Taha Kıvanç (Fehmi Koru) da Yeni Şafak’ta üç gün üst üste aynı temayı işledi, amacın cemaati Çarşamba’dan uzaklaştırmak olduğunu, cinayet ve linçin birlikte planlanmış olabileceğini ileri sürdü. Kimileri İsmail Ağa cemaatini “gericiliğin sembolü”, kimileri “devletin basit bir ajanı”, bazıları da “mahallenin delisi” gibi görüyor. Tartışmaya egemen olan bu üç yaklaşım da bize Türkiye’nin din gerçeğini anlatmıyor.
AKP milletvekilleri altı buçuk fireyle tezkereyi kazasız belasız geçirdiler. Ama çok sevinçli olmadıkları ortada. Hatta çoğunun vicdanen rahatsız olduğunu kestirebiliriz. Tezkere geçti ama onların dertleri tasaları bitmedi, hatta asıl çile başladı.Hükümet ve kraldan çok kralcı davranan bazı kanaat önderleri, sanki Türkiye Lübnan’a asker göndermek zorundaymış, başka seçenek yokmuş gibi bir hava yarattılar. Büyük oynamaktan bahsettiler ama kaçamak güreştiler. Göğüslerini gere gere,vatandaşın gözlerinin içine baka baka asker göndermeyi savunamadılar. Dört koldan gelen eleştiriler üzerine de, sanki Türk askeri pikniğe gidiyormuş gibi bir güç ve görev tarifi yaptılar. Özetle, hiç samimi davranmadılar, bizden çok şey gizlediler ve halka rağmen halk çocuklarını ateşe sürmekten çekinmediler. Bir kez daha gördük: iktidar adamı çok kötü bozuyor.Hevesleri kursaklarında kaldıNe var ki Barış Gücü’nü İsrail-ABD ortak stratejisinin bir ürünü, bir komplo olarak göstermeye çalışmak ve hükümeti oradan köşeye sıkıştırmaya çalışmak da haksızlık olacaktır. Çünkü bu, ağırlıkla Avrupa Birliği’nin inisiyatifiyle geliştirilmiş bir ara formül. İsrail ve ABD, topyekûn savaş stratejisinin tıkandığı bir noktada, istemeyerek de olsa BM’nin devreye girmesine razı oldular. Önce bir hatırlatma: İsrail’in önce Filistin’e, ardından Lübnan’a saldırısı ABD’deki neo-conları (neo-con’lar) epey heyecanlandırmıştı. Örneğin William Kristol, “bu bildiğimiz Arap-İsrail çatışmasının devamı değil, cihatçı İslamcılığa karşı beklediğimiz savaş” diye İsrail’e övgüler yolladı. Kristol tespitini iki olguya;1) Hamas ve Hizbullah’ın milliyetçi değil radikal İslamcı örgütler olmalarına; 2) Mısır, Ürdün, Suudi Arabistan gibi önemli Arap ülkelerinin ilk kez İsrail yerine Hizbullah’ı kınamalarına dayandırıyordu.Kristol gibiler tabii ki Amerikan yönetimini, İsrail’e, denetimsiz saldırganlığına sessiz kalarak destek vermesi nedeniyle alkışladılar. Lübnan operasyonunun ilerde İran ve Suriye’ye yapılacak harekatların ön hazırlığı olduğunu, olması gerektiğini de ısrarla vurguladılar.Ama hevesleri kursaklarında kaldı. Hizbullah çok ağır darbeler aldı ama yenilmedi. Yenmiş de sayılmaz, ama Araplar başta olmak üzere Müslümanlar nezdinde ve hatta dünya çapında prestijini artırdı. İsrail’in galip gelemediğiyse apaçık. Çiçeği burnunda Başbakan Ehud Olmert’in bariz beceriksizliği İsrail’i daha da sağa, yani daha uzlaşmaz bir çizgiye de savurabilir veya tam tersine barış yanlılarının önü açılmış olabilir. Bunu çok geçmeden göreceğe benzeriz.Ne o, ne buYıllardır bize veremle kolera arasında bir seçim yapmamız dayatılıyor: Önce Saddam ile Baba Bush, ardından Usame bin Ladin ile oğul Bush ve yine Saddam ile bu kez oğul Bush’tan birini seçmemiz istendi. Şimdi “ya Hizbullah, ya İsrail” diyorlar. Yarın da “ya Tahran, ya Washington” diye ısrar edecekler. İsrail bu güce, kendisini Hizbullah saldırılarından koruma ve daha önemlisi Hizbullah’ı silahsızlandırma gibi bir misyon biçiyor. Ama herhangi bir saldırı karşısında Lübnan’a misliyle cevap vermekten kaçınmayacağını da ısrarla tekrarlıyor. Diyelim ki Hizbullah yine birkaç füze fırlattı ve İsrail de misilleme yaptı. Barış Gücü ne yapacak? Saldırdığı için Hizbullah ile, cevap verdiği için de İsrail’le karşı karşıya gelecek, belki de çatışacak. Sessiz kalması halindeyse, işte o an bu gücün misyonu bitmiş olacaktır.Ne Hizbullah’a ne de İsrail’e güvenmediğim için Lübnan’a Türk askeri gitmesine karşıydım. Hâlâ karşıyım ama artık haksız çıkmayı umuyorum.
Mahmut Hoca’yı (Ustaosmanoğlu) ilk ve tek kez, yaklaşık 20 yıl önce Çarşamba’daki İsmail Ağa Camii’nden çıkarken gördüm. Fotoğraflarını görmüş, kendisi hakkında çok şey duymuştum. Küçük cüssesi ve aksakalıyla klasik tarikat şeyhlerinden olduğunu biliyordum. Ama o sahne çok etkileyiciydi. yürümekte zorlanıyordu. Koltuk altlarından kendisini kaldıran iki yardımcısı tarafından station tipi büyük bir aracın arkasına yerleştirildi.O gün bugündür Nakşibendiliğin İsmail Ağa Cemaati hakkında, en çok Mahmut Hoca’nın vefatı durumunda yerine kimin geçeceği soruldu ve bu konuda spekülasyonlar yapıldı. Yerine adı geçirilenlerin kimisi (Hızır Ali Muratoğlu) öldü, kimisi (Cübbeli Ahmet Hoca) devre dışı kaldı, ama o hâlâ cemaatin başında. Hatta 86 yaşına ulaşan Mahmut Hoca’nın Türkiye’de İslami cemaat liderlerinin duayeni olduğunu söyleyebiliriz. Sekiz yıl önce Hızır Hoca öldürüldüğünde, bunun arkasında cemaat içi iktidar çekişmelerinin olup olmadığı da sorulmuştu. Çünkü Hızır Hoca, Mahmut Hoca’nın damadı ve en güvendiği isimlerden biriydi; ölmesi durumunda yerine geçme ihtimali yüksekti. Ama soruşturma bu noktalara varılmadan kapandı ya da kapatıldı.Bayram Ali Öztürk cinayetiyle yine aynı soruyu soranlar var. Ama bu sefer bu soru pek yerinde değil. Çünkü bazı yayın organlarında yazıldığının aksine Öztürk, Mahmut Hoca’nın yerini alabilecek kişilerden biri olarak kabul edilmiyor.O cemaatin çok az sayıdaki entelektüelinden biriydi, belki de birincisiydi. İslam tasavvufunun temel metinlerinden İmam-ı Rabbani’nin başyapıtı “Mektubat” a hakimiyeti nedeniyle “Mektubatçı Bayram Efendi” diye tanınıyordu. Öztürk, entelektüel birikimi kendisine saygın bir konum sağlamasına rağmen, alabildiğine büyümüş ve çok karmaşık dengeler üzerinde duran cemaatin tümünü çekip çevirme yeteneğine sahip biri değildi.İsmail Ağa cemaatini diğerlerinden ayıran temel özellik, dış dünyaya kapalı, çok katı bir İslami hayat sürmeleri. Dolayısıyla gettonun kalbinde yaşanan ve her türden mahremiyeti ortadan kaldıran bu türden adli olaylar cemaati fazlasıyla rahatsız ediyor. Cemaate yakın isimlere “bundan sonra ne olur?” diye sorduğumuzda, “Sekiz yıl önceki olay daha önemliydi, ama cemaat serinkanlılıkla krizlere yol açmadı” cevabını aldık. Anlaşılan cemaat, dış dünyadan daha fazla enfeksiyon kapmamak ve medyaya daha fazla malzeme olmamak için bu cinayetin de bir an önce kapanması için çalışacak.
PKK hakkındaki resmi açıklamalar hep “Bölücü terör örgütü iyice köşeye sıkıştı” teması üzerine kurulmuştur. Ama onca Cumhurbaşkanı, Başbakan, İçişleri Bakanı, Genelkurmay Başkanı geldi geçti, PKK o sıkıştığı köşeden bir türlü çıkartılıp yok edilemedi. Hakkını vermek lazım, AKP hükümeti “köşeye sıkıştı” edebiyatına pek itibar etmedi. Peki ne yaptı? Hep Washington’a baktı. Amerikan ordusunun, Iraklı peşmergeleri de yanına alarak -belki Türk ordusunu da yardıma çağırarak- örgütü Kuzey Irak’tan söküp atmasını istedi, umdu.Amerikan yönetimiyse, bütün enerjisini Irak’ın diğer bölgelerindeki ayaklanmayı bastırmaya yoğunlaştırdı. Zaten Irak Kürtlerinin bu konuda desteğine de sahip değildi. Sonuçta ABD, Irak’ın tek sakin bölgesi olan Kuzey’i de istikrarsızlaştırmamak için PKK’yı tasfiyeye kalkışmadı. Bunun yerine ne yaptı? PKK sorununun kendi kendine çözülmesini bekledi, umdu. Bu arada minik adımlarla durumu idare etmeye çalıştı, çalışıyor. Ne var ki bunların çoğu da umulanın tersi sonuçlara yol açıyor. Örneğin Amerikan Dışişleri Bakanlığı’nın PKK’ya silah bırakma çağrısı yapması tam bir “kaş yapayım derken göz çıkartma” örneği oldu. Washington’un PKK’yı, hem de eylemlerine başlamasının yıldönümünde muhatap alması, örgütü bir nevi meşrulaştırdı. Emekli Orgeneral Joseph Ralston’ın atandığı “PKK Koordinatörlüğü” de bazı çevreler tarafından Washington’un PKK ile doğrudan temasa geçmesinin altyapısı olarak yorumlanabildi. Peşpeşe gelen bu adımlar üzerine örgütün lider kadrosu da “ABD bizi muhatap alıyor” diye sevinç çığlıkları attı ve yakında “yeni açılımlar” yapacaklarını ilan etti. ATEŞKES BİLE OLMADIİyi niyetliler bütün bu gelişmeleri hayra yordular. Irak’taki Kürt yönetiminin PKK’ya karşı tavır almaya başladığı yolundaki haberleri önemsediler. Sadece laiklik değil Kürt sorununda da “şahin” bilinen Org. Yaşar Büyükanıt’ın Genelkurmay Başkanı olmasının, zaten dağılmakta olduğunu düşündükleri örgütü iyice telaşa verdiğini düşündüler. Bütün bunları üst üste koyup, örgütün daha önce defalarca yaptığı gibi, yine bir 1 Eylül’de, yani Barış Günü’nde ateşkes ilan edeceğini umdular. Ama yine hüsran oldu. PKK yine bildiğini okudu, turistik bölgelerde ve Güneydoğu kırsal alanında eşzamanlı terör saldırılarını tırmandırdı. Peşpeşe kalkan şehit cenazelerinde yaşananlar, “bunlar örgütün son çırpınışları” türünden açıklamalara imkan tanımıyor.BOŞLUĞU KİM DOLDURACAK?Varsayalım ki bunlar gerçekten PKK’nın son demleri olsun, örgüt kendi döktüğü kanda boğulsun. Türkiye bunun yerine ne koyacak? Bilinmiyor. Ama birilerinin şimdiden PKK’nın yerini almaya soyunduğu biliniyor.19 Nisan 2006 günü bu köşede “Güneydoğu’da devlet ile PKK’nın başını çektiği ‘Kürt hareketi’ baş başa kalmış değil. Bir ucunda İslamcıların (esas olarak Hizbullah’ın) yer aldığı bir üçgen söz konusu” demiştim. İngiliz The Economist dergisi de, son sayısında “PKK şiddeti ile Türk milliyetçiliği arasında sıkışıp kalan Kürtler, gitgide radikal İslama yöneliyorlar” yorumunu yaptı. Dergi, “Org. Büyükanıt, bugün bölgeye dönse, karşısında yeni bir düşman olduğunu sezecek” diye yazdı.Yani Hizbullah ve onun türevi radikal İslamcı grupların Güneydoğu’daki yükselişi The Economist’i bile ürkütüyor ama nedense bizim medyamız konuya duyarsız. Alelacele Lübnan’a asker tezkeresi hazırlayan hükümet ve bunu onaylayacağı kesin olan AKP Grubu da, Lübnan Hizbullahına gösterdikleri ilgiyi bizim Hizbullah’tan esirgiyorlar. Yoksa bir bildikleri mi var?