Aczimendilik gecekonduydu, İsmail Ağa ise gökdelen

Din-devlet-toplum ilişkilerini klasik “ilericilik-gericilik” ikilemiyle anlamaya çalışmak, her türden cemaatleşmeyi sadece “din istismarı” olarak algılamak Türkiye’ye hiçbir şey kazandırmadı

Haberin Devamı

Din-devlet-toplum ilişkilerini klasik “ilericilik-gericilik” ikilemiyle anlamaya çalışmak, her türden cemaatleşmeyi sadece “din istismarı” olarak algılamak Türkiye’ye hiçbir şey kazandırmadı. Her “irtica” kampanyası genellikle geri tepti ve son tahlilde laiklik aleyhine sonuçlar doğurdu.

Hızır Ali Muratoğlu’ndan sekiz yıl sonra, onun gibi, İsmail Ağa Dergahı’nın önde gelenlerinden Bayram Ali Öztürk’ün, tarikatın merkezi olan camide öldürülmesi, katilin de diğer müritler tarafından linç edilmesi elbette önemli olaylardır ve sonuna kadar üzerlerine gidilmesi gerekir. Tıpkı cemaatten bazıları hakkında ileri süren mafyalaşma iddiaları gibi.

Cinayet ve linçten hareketle bu cemaati, tarikatları ve genel olarak laikliği tartışmak da hiç kuşkusuz doğrudur. Ama yaşanan tatsız olayları fırsat bilip tüm cemaati, buradan hareketle bütün tarikatları, hatta tüm İslami cemaatleri linç etmeye kalkmanın da anlamı yok.

Aczimendilikten farklı
Kimileri şalvarlarına, cüppelerine, çarşaflarına bakıp İsmail Ağa Nakşibendilerini “gericiliğin sembolü” göstermek istiyor. Bunda yeni bir şey yok. Bir ara unvanını Sultanbeyli’ye kaptırmış olsa da , Çarşamba yıllardır “gericiliğin kurtatılmış bölgesi” olarak görülür.

Ama İsmail Ağa Dergahı’ndan yeni bir Aczimendi hareketi çıkarmak, Çarşamba’ya Ankara Sincan muamelesi yapmak, özetle Çarşamba cinayeti ve linçinden yeni bir 28 Şubat süreci başlatmak zor, hatta imkansız. Neden?

Aczimedilik ne olduğu, nerden çıktığı, ne dediği belirsiz bir gruptu. İsmail Ağa ise çok derin tarihsel kökleri olan bir tarikat.

Aczimendilik bir gecekonduydu. Bir avuç işsiz güçsüz gençten ibaret, yerel bir hareketti. Ülkenin her yanında, hatta Avrupa’da da örgütlü olan İsmail Ağa’yı ise kocaman bir siteye veya bir gökdelene benzetebiliriz.

Aczimedilerin değneklerinden başka kaybedecek pek bir şeyleri yoktu. İsmail Ağa ise genellikle alt orta sınıflara seslenmekle birlikte epey varlıklı bir cemaattir. Birçok alanda kurumsallaşmış durumdadır.

Özetle, Aczimendiler her türden provokasyona fazlasıyla teşneydiler. Liderleri Müslüm Gündüz’le yaptığım bir sohbeti hatırlıyorum. Birileri tarafından kullanılmak istendiğini kabul ediyor, ama esas kendisinin onları kullandığını ima ediyordu. Yanıldığını çok kötü anladı. Ama onun yanılgısının faturasını tüm Türkiye, özellikle de İslami grup ve cemaatler ödedi.

İsmail Ağacılar ise paranoyak denecek ölçüde provokasyondan uzak durmaya çalışırlar. Çünkü Mahmut Hoca’nın 1980 başlarında cinayete azmettirmekten yargılanmış olması cemaatte çok derin izler bırakmıştır. Nitekim cemaat, cinayet ve linçten sonra, alabildiğine ölçülü bir tavır sergiledi ve hiçbir oyuna gelmedi.

Patrikhane mi yaptırdı?
İslamcı araştırmacı Müfit Yüksel Aksiyon Dergisi’ne “İsmail Ağa, Fener Rum Patrikhanesi’ne çok yakın bir yerde. Devlet içindeki bazı oluşumlar şimdiye kadar cemaati bir şekilde kolladı, çünkü Patrikhane’nin oradaki varlığına karşı bir denge unsuru olması isteniyordu” dedi. Bu açıklama, hem İslami kesim, hem de bazı Kemalist-ulusalcı çevreler tarafından benimsendi.

Taha Kıvanç (Fehmi Koru) da Yeni Şafak’ta üç gün üst üste aynı temayı işledi, amacın cemaati Çarşamba’dan uzaklaştırmak olduğunu, cinayet ve linçin birlikte planlanmış olabileceğini ileri sürdü.

Kimileri İsmail Ağa cemaatini “gericiliğin sembolü”, kimileri “devletin basit bir ajanı”, bazıları da “mahallenin delisi” gibi görüyor. Tartışmaya egemen olan bu üç yaklaşım da bize Türkiye’nin din gerçeğini anlatmıyor.

DİĞER YENİ YAZILAR