Pazartesi günü yayınlanan "İsrail'in Türkiye'ye borcunu ödemesinin tam zamanı" başlıklı yazımı eleştiren Yahudi bir okur, İsrail'in Türkiye'ye değil, Türkiye'nin İsrail'e daha fazla ihtiyacı olduğunu ileri sürdü ve beni Yahudi karşıtı olmakla suçladı. Daha önce Avrupa'daki İslamofobiyi, 2. Dünya Savaşı öncesi Yahudi düşmanlığına benzettiğim için yine bir Türkiye Yahudisi tarafından Vakit Gazetesi'nin dilini kullanmakla eleştirilmiştim.
Yahudi düşmanlığının (anti-semitizm) genel olarak İslam dünyasında, özel olarak Türkiye'de ciddi bir biçimde tırmandığını görüyor ve bununla mücadele etmeye çalışıyorum. Ama burda bir noktanın altını ısrarla çizmek gerek: Anti-semitizm sanıldığının aksine İslamcı çevreler tarafından pompalanmıyor. Örneğin son yıllarda iyice popülerleşen "Sabetaycı avı"nı düne kadar solcu bilinen (maalesef hâlâ öyle olduklarını söyleyen) bazı profesörler ve yazarlar sürdürüyor. Açıkçası bundan iyi de rant elde ediyorlar. Onların yaydığı anti-semitizm muhafazakârları, milliyetçileri, kentli laik seçkinleri ve hatta orduyu bile cezbedebiliyor.
İsrail'in dayatmaları
Anti-semitizmle mücadele edeceğiz diye İsrail'i eleştirme hakkımızdan feragat edecek değiliz. George W. Bush yönetiminin politikalarını eleştirenlere "Amerikan karşıtı" yaftası yapıştırmakla, İsrail devletinin uygulamalarına karşı çıkanlara "Yahudi düşmanı" demek arasında bir fark yok. Kaldı ki defalarca gittiğim İsrail'de mesela Filistin davasını benden daha fazla savunan Yahudiler, yaklaşık iki yıldır yaşadığım ABD'de, mesela Irak işgaline benden daha fazla karşı çıkan Amerikalılar tanıdım.
İsrail bugün dünya gündemine iki acil sorun dayatıyor:
Filistinlilerin kaçırdığı onbaşı Gilad Şalit'in serbest bırakılması;
Lübnan Hizbullahı'nın kaçırdığı iki İsrailli askerin serbest bırakılması.
İsrail devletinin askerlerinin haklarını savunması, onları kurtarmak için onca enerji sarf etmesi doğal. Hatta Türkiye'de de kimileri "Helal olsun adamlara, bir asker için neler yapıyorlar!" diyebiliyorlar.
Halbuki Steven Spielberg, "Münih" filminde, İsrail'in "teröristle masaya oturulmaz", "göze göz, dişe diş" ve "ölçüsüz misilleme" mantığının nasıl bir çıkmaz sokak olduğunu bizzat MOSSAD ajanlarının gözünden çok net bir şekilde gösterdi. İsrail devletinin "hiçbir şekilde pazarlığa, uzlaşmaya yanaşmaması" na imrenenler, Ortadoğu'ya bir türlü barış gelmemesinde o çok beğendikleri "devlet duruşu"nun ne kadar etkili olduğunu ıskalıyorlar.
Türkiye'nin misyonu
İsrail bizlere dört hususu unutturmaya çalışıyor. Hatta bunda başarılı olduğu bile söylenebilir:
1) Filistinli militanlar Gilad'ı, Gazze'de plajdaki sivillerin ölmesine yol açan roket saldırısına misilleme operasyonu kapsamında kaçırdılar;
2) Filistinliler, Gilad'a karşılık bir kısmı kabul edilebilir talepler öne sürdüler;
3) İsrail ve ABD'nin ricasıyla arabuluculuğa soyunan Türkiye, Filistin tarafını büyük ölçüde ikna etti, ancak İsrail'in "vermeden alma" tavrı nedeniyle çabalar akamete uğradı;
4) Hizbullah İsrail'e, Gazze'deki ölçüsü çoktan kaçmış operasyonları durdurması, Hamas yönetiminin biraz nefes alabilmesi için saldırdı.
Ortadoğu yeniden eski en kötü günlerine dönme emareleri gösteriyor. Birilerinin bir an önce İsrail'le Hamas ve Hizbullah'ı, yarın bu çatışmaya dahil olabilecek Suriye ve hatta İran'ı ortak bir zeminde buluşturabilmesi şart. Galiba bu misyonu üstlenmeye en yakın ülke de Türkiye.
Kimileri "gücümüzü fazla abartmayalım" diyebilir ama Türkiye'nin bu tarihi sorumluluktan kaçma hakkı yok.
Türkiye sorumluluktan kaçamaz
Pazartesi günü yayınlanan "İsrail'in Türkiye'ye borcunu ödemesinin tam zamanı" başlıklı yazımı eleştiren Yahudi bir okur, İsrail'in Türkiye'ye değil, Türkiye'nin İsrail'e daha fazla ihtiyacı olduğunu ileri sürdü ve beni Yahudi karşıtı olmakla suçladı
Haberin Devamı

