Arkasındaki zihniyet Fethullah Gülen mi?

21 Mart 2006

Genelkurmay bildirisindeki "çarpık zihniyet" tanımının arkeolojisini yapan bazı gazeteler, hem PKK, hem de Fethullah Gülen cemaatinin kastedildiğini yazdılar. Türkiye'de PKK ve Gülen cemaatinden aynı anda etkilenebilen pek yoktur. En azından, her iki olguyu yıllarca yakından izlemeye çalışan biri olarak şahsen böyle biriyle hiç karşılaşmadım. Hele bir ilin cumhuriyet savcısıyla...Anlaşıldığı kadarıyla Savcı Ferhat Sarıkaya'ya PKK'cı diyen yok. Kendisi, bazı etkili çevreler tarafından, şu ya da bu şekilde Fethullahçı olmakla, en azından cemaatin etkisi altında kalmakla itham ediliyor; hazırladığı iddianamenin de PKK'nın ekmeğine yağ sürdüğü düşünülüyor.Peki Gülen veya onun takipçileri Savcı Sarıkaya'ya bir şekilde telkinde bulunmuş olabilirler mi? Bu teorik ve pratik olarak mümkün. Teorik açıdan mümkün çünkü başbakanları, cumhurbaşkanlarını, bakanları, parti liderlerini, medya patronlarını, yöneticilerini, yazarlarını, büyük işadamlarını bile cezp edebilmiş olan Gülen birdenbire sistem dışına itilmesinin baş aktörünün ordu olduğunu biliyor. Yani Fethullah Hoca yıllardır Türkiye'ye dönmüyor ya da dönemiyorsa bunun temel nedeni ordudur.Peki ordu, birçoklarının "şeriat tehlikesinin panzehiri" gibi gördüğü Gülen cemaatine karşı niçin hiç hoşgörülü davranmıyor? Bunun esas nedeni, Fethullahçıların 1980 ortalarında askeri liselere sızmış olmalarıdır. Onlarca genci, Fethullahcı oldukları gerekçesiyle subay ve astsubay liselerinden ayıklayan Genelkurmay, o tarihten sonra her Yüksek Askeri Şura'da çok sayıda subay ve astsubayı aynı suçlamayla içinden attı.Gülen'in cesaretiHiç tartışmasız Türkiye'nin en etkili İslami cemaati konumuna gelen Fethullahçıların pratikte herhangi bir savcıyı etkilemesi, ona telkinde bulunması kadar kolay bir şey yoktur. Çünkü devletin hemen hemen tüm kurumlarında, kimi kilit mevkilerde çok sayıda Gülen talebesi veya en azından onu takdir eden, seven kadronun bulunduğu bir sır değil.Yine de Gülen cemaatinin, hele bizzat Hoca'nın bilgisi dahilinde Savcı Sarıkaya'ya telkinde bulunmuş olması hiç de akla yakın gelmiyor. Gülen askere bu şekilde meydan okumuş olamaz çünkü:1) Gücü ne olursa olsun TSK kadar güçlü olmadığını, askerle açıkça zıtlaşması durumunda iyice zayıf düşeceğini bilir;2) Sıkı bir Türk milliyetçisi olan Gülen, Kürt sorununun kıta sahanlığı içindeki, hele PKK'nın işine yarayabilecek bir entrikaya bulaşmaktan daha fazla çekinir;3) İstihbarat konularına özel olarak meraklı olan Gülen, böyle bir şeyin gizli kalamayacağının farkındadır;4) Hâlâ 28 Şubat sürecinin yaralarını sarmakla uğraşan Gülen sakin ortamları yeğler. Bu tür bir iddianamenin doğuracağı (nitekim doğurduğu) krizler ona göre değildir;5) 12 Mart 1971 askeri rejimi döneminde hapis yatmış olan Gülen'in en çok çekindiği şeylerin başında yeniden tutuklanma ihtimali gelir.Özetle böyle bir olay Gülen'in cesaret sınırlarını hayli zorlar.***Irak Savaşı'nın üçüncü yılında Amerikalılar bile sessiz kalırken, bizde hâlâ savaş cephesi son hız. "Savaşa karşıydım, ama tezkereyi destekledim" diyenlere "Neden?" diye soruyor "Çünkü savaş kaçınılmazdı" cevabını alıyorsunuz. Biz de onlara "gerçekçi olup imkansızı isteseydiniz" diyoruz.***İşte Ekber Genci örneği ortada. İranlı büyük özgürlük savaşçısı, dostum (herhalde o çoktan beni unutmuştur ya canı sağ olsun) Genci haklıydı, kazandı. Dün hem Saddam'a, hem Bush'a karşı çıkmak, bugün de hem Ahmedinecad'a hem Bush'a karşı çıkmaya benziyor. Bereket bu sefer Genci gibi pusulalarımız var.

Devamını Oku

PKK Hamas olmak istiyor, ama mümkün değil

15 Mart 2006

Geçen yıl ABD'de intihar eylemleri üzerine peşpeşe iki bilimsel kitap yayınlandı. Cincinnati Üniversitesi'nden Mia Bloom ile Chicago Üniversitesi'nden Robert A. Pape, eserlerinde Lübnan, Filistin, Keşmir, Çeçenistan, Sri Lanka gibi ülkelerdeki intihar eylemlerini tüm boyutlarıyla incelediler. Bu eylem türünün sanılanın aksine, bir örgütün, güçsüzlüğünü ve paniğe kapılmış olduğunu değil güçlü ve serinkanlı bir şekilde hareket ettiğini gösterdiğini yazdılar.Her iki kitapta, PKK örgütünün özellikle 1999 yılında gerçekleştirdiği intihar eylemleri de geniş ve karşılaştırmalı bir şekilde ele alındı. Her iki yazarın PKK konusunda birleştikleri bazı noktaları şöyle sıralayabiliriz:1) PKK, intihar eylemlerinin sadece dinci örgütlerin işi olmadığına bir örnek.2) Dünyada en az etkili intihar eylemlerini PKK yaptı. 14 eylemde, ortalama ikişer kişi hayatını kaybetti.3) PKK yeni gönüllüleri değil, uzun süredir militanlık yapanları intihar eylemine yolluyor. İçlerinde kadınlar çoğunlukta.4) Nitekim PKK intihar eylemlerinden hiçbir şey elde edemedi. Tam aksine, masum insanlara zarar verdiği için prestij kaybına uğradı.5) PKK örgütü, başarısız olduğunu anladığında intihar eylemlerine son verdi.Yasal siyaset tıkandı9 Mart'ta Van'da yaşananlar Bloom ile Pape'i haklı çıkardı. Öyle ki PKK bir açıklamayla "yaşamını yitirenlerin ailelerine baş sağlığı, yaralılara acil şifalar" diledi ve Van halkından özür diledi. PKK, olayı Devrim Solduk adlı militanın kendi başına gerçekleştirdiğini bile söyleyebildi.Peki neden hâlâ terör? Öncelikle Kürt hareketi yasal alanda tam bir fiyasko yaşıyor. Demokratik Toplum Partisi, partili belediyeler, belediye başkanları şiddeti maruz göstermeye çalışmaktan öteye gitmiyorlar. Sokak eylemleri de sıradan insanları ürkütmek ve Türk milliyetçiliğini tırmandırmaktan başka bir işe yaramıyor. Genel kamuoyunda belli bir ilgiyi, PKK'ya ve şiddete karşı çıkan şahsiyetler görebiliyor. Bu kişilerin K. Irak'taki Kürt oluşumuna sempatiyle bakmasıysa PKK'yı daha da zorluyor.Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın Diyarbakır gezisinde başlattığı açılım PKK'yı ürkütmüştü. Ama Başbakan umduğunu bulamamanın verdiği kırgınlıkla birden frene bastı. Ardından Şemdinli olayı patlak verdi. Bu gelişmeler PKK tarafından bir fırsat olarak algılanıyor. Örneğin örgütte şu an en etkili isim olan Murat Karayılan, Van Cumhuriyet Savcısı Ferhat Sarıkaya'dan "sayın" diye söz ederken Org. Yaşar Büyükanıt hakkında çok sert ifadeler kullanıyor.Hamas olmak kolay mı?PKK'nın Van'dan sonra intihar eylemi yapmayacağını düşünmek saflık olur. Çünkü PKK güçlü, bölgedeki her krizden besleniyor. Can havliyle değil, olabildiğince planlı-programlı hareket etmeye çalışıyor.PKK "krizi tırmandırarak", devlet tarafından muhatap alınmak ve İmralı'da hapis yatan Abdullah Öcalan'ı serbest bıraktırmak istiyor. Hatta Karayılan devletin bizzat Öcalan'la masaya oturmasını talep edebiliyor. Ve örnek olarak da Hamas'ı gösteriyor.Kuşkusuz PKK'nın, varkalmak, yani binlerce militanını bir arada tutabilmek, yeni katılımlar sağlayabilmek ve para akışını sürdürebilmek için teröre, Hamas'a benzeyebilmek için de intihar eylemlerine ihtiyacı var.Robert Pape, intihar eylemlerinin, çatışan tarafların farklı dinlerden olması halinde kısmen ya da tamamen başanya ulaşabildiğini söyküyor. Bu nedenle, PKK'nın başanlı olma şansı baştan bulunmadığını vurguluyor.Kendisinden Hamas çıkamayacağını PKK ne zaman anlayabilecek?

Devamını Oku

Hayaller kabus oldu

13 Mart 2006

ABD Irak'a saldırısını "Saddam Hüseyin liderliğindeki Baas rejimi silahlarına sahip ve El Kaide ile işbirliği yapıyor" şeklinde iki temel iddiaya dayandırdı. Ancak CIA'nın üst düzey sorumlularından Dr. Paul Pillar geçen ay olayın gerçek yüzünü açıkladı: Yönetim, hiçbir kanıt olmadan 6 ay önce savaş kararı almıştı, CIA'ya da bu iki gerekçeyi iddiayı doğrulayacak kanıtlar bulmaları için baskı yapıyordu. Üç yıl geçti her iki iddia da fos çıktı. Dr. Pillar, Perşembe günü Washington'daki Ortadoğu Enstitüsü'nde yaptığı konuşmada, Washington'un savaş öncesi hayallerini şöyle sıraladı:1) Saddam'ın devrilmesi global teröre de darbe anlamına gelecek;2) Irak tüm bölgede demokrasi örneği ve istikrar unsuru olacak;3) Irak Şiileri, İran'a karşı yeni bir çekim merkezi olacak, Kum'un yerini Necef alacak.Pillar, bunların birer kâbusa dönüştüğünü itiraf etti. Gerçekten de;1) Washington Saddam'ın laik yönetimini devirip Islami bir rejime kapı araladı. El Kaide'ye yeni ve daha etkili bir alan açtı.2) Şiiler'in demokrasiyi "çoğunluğun tahakkümü" olarak yorumlaması herkesi ürkütüyor. Irak'ta siyasi istikrar bir türlü sağlanamıyor, iç savaş ihtimali dengeleri tehdit ediyor.3) Irak'taki değişim, beklenenin aksine iran'ın elini güçlendirdi. Ayetullah Sistani, Mukteda Sadr gibi bir isme bile diş geçiremedi.Amerikalılar şimdi çıkmanın yollarını arıyorlar. Ama ortada ne ülkenin teslim edilebileceği bir "uzlaşma hükümeti", ne güvenliğini sağlayabilecek sayı, kalite ve en önemlisi zihniyette bir ordu var.

Devamını Oku

Türkiye ve İran: Bitmeyecek rekabet

8 Mart 2006

Soruları baştan, dolandırmadan soralım: Türkiye İran'dan, İran Türkiye'den çekiniyor mu? Her iki sorunun da cevabı "tartışmasız evet" olacaktır. Düşmanlık demeyelim de bu katı rekabetin kökenleri yüzyıllar öncesine gidiyor. Türkiye ve İran'ın sürekli birbirlerini kollamalarının nedenleri sıralamaya çalışalım. Önce iki ülkeyi birbirlerine benzeştiren noktalar:1) İki ülke de İmparatorluk bakiyesi yani Ortadoğu'da ender rastlanan bir özelliğe, köklü birer devlet geleneğine sahipler;2) İki ülke de büyüklükleri, kalabalık nüfusları (yani büyük orduları) ve coğrafi konumlan nedeniyle ciddi stratejik öneme sahipler;3) Dolayısıyla bölgede, İsrail'le birlikte (bunlara daha uzaktaki Pakistan'ı da eklemek mümkün) "Arap olmayan" birer çekim merkezi olarak dikkat çekiyorlar;4) Kürt sorunun iki ülkenin de başını ciddi bir şekilde ağrıtıyor.Farklılıklara gelince1) Türkiye'nin laik olması, İran'da "İslami bir cumhuriyet" bulunması normalde sorun oluşturmayabilirdi, ama ülkemizdeki laik aydın cinayetlerinin ve Hizbullah'ın ardında dolaylı ya da doğrudan Tahran'ın bulunduğunu unutmadık. Ne zamandır unuttuğumuz "devrim ihracı" politikaları Mahmud Ahmedinecad ile yeniden hortlayacağa ve Türkiye'yi yeniden rahatsız edeceğe benzer.2) Çok dillendirilmek istenmese de İran'da çoğunluğun Şii, Türkiye'deyse Sünni olması çok önemli bir faktör. Tahran'ın Türk Alevilerini Şiileştirme çabaları, garip bir şekilde Türk Sünni İslamcılardan da destek görmesine rağmen etkili olamadı.3) Türkiye ve İran, son 15 yıldır Balkanlar, Kafkasya ve Orta Asya'da hem birbirlerine, hem Suudi Arabistan'a karşı çetin bir nüfuz mücadelesi yürütüyorlar. Diyanet'in yanı sıra, Fethullah Gülen cemaati bu rekabette önemli roller üstleniyorlar.Açık söylemek gerekirse şu an için İran daha avantajlı durumda gözüküyor. Nükleer tartışmalar nedeniyle İran uluslararası arenada yalnızlaşmış gibi görünüyor ama bu aldatıcı bir imaj olabilir. Hele Hindistan'a yaptığı "nükleer kıyak"tan sonra Amerikan yönetiminin "İran tehlikesi" konusunda gerek kendi kamuoyunu, gerek dünyayı ikna etmesi epey zor olacak.Ciddi krizlere gebeTürkiye'nin, bölge ülkelerinden hiçbiriyle İran'ın Suriye, Lübnan ve Filistin'le (hele Hamas sonrası) olduğu gibi ilişkileri yok. Körfez ülkelerindeki Şii azınlıkların da İran'ın "beşinci kolu" gibi çalıştıkları malum.Aynı şekilde Tahran, Irak'ta çoğunluğu oluşturan Şiiler üzerinde hatırı sayılır bir etkiye sahip. Ankara ise zayıf oldukları ayan beyan ortada olan Türkmenler'den başkasıyla yetinip duruyor.Sonuçta Dışişleri Bakanı Abdullah Gül'e atfedilen İran'la ilgili sözler, kendisi tarafından yalanlanmış olsa da Türk devletinin geleneksel İran kaygılarını göstermesi bakımından anlamlı. Bu noktada yeni olan, siyasi aktörlerin pozisyonlarının değişmiş olması. Yani ordu başta olmak üzere devletin bazı güçlü kişi ve kurumları İran'la ittifakı "neden olmasın" diye hep akıllarında tuttular, tutmaya devam ediyorlar.Normalde İran'a daha yakın olmaları varsayılan AKP'lilerse, nedense belli bir mesafeyi koruyorlar. Dolayısıyla AKP hükümetinin Hamas'ı ağırlamasını da, İran'ın nüfuz alanını daraltma yolunda atılmış cesur ama sakar bir adım olarak görebiliriz. Batılıların olayın sakarlığına saplanıp kalmaları cesaretle ilgili boyutunu ıskalamaları ilginç. Nükleer krizindeyse AKP hükümetinin adım adım Bati pozisyonlarına yakınlaştığını görüyoruz. Ama Türkiye zaten Batı'ya (ABD'ye) yakın olduğu için İran'dan uzaklaşmıyor; tam tersine İran'dan uzaklaştığı için Bab'ya daha fazla yaklaşıyor. Türkiye-İran ilişkileri önümüzdeki dönemde ciddi krizlere gebe.

Devamını Oku

İç savaşa karşı Türkiye faktörü

1 Mart 2006

Irak'ta Askeriye Türbesi'ne yönelik saldırıların bir provokasyon olduğu, saldırganların bir Şii-Sünni çatışması arzuladıkları muhakkak. Ortada bir dizi tahmin ve teori dolanıyor. Kuşkusuz saldırıların, Amerikan yönetiminin, Sünnilere yargısız infazlar yaptığı ve Şiileri sert bir şekilde eleştirdiği bir döneme denk gelmesi fazlasıyla anlamlı. Ama biz bu provokasyonun ardında El Kaide ile irtibatlı odaklar bulunduğunu düşünenlerdeniz.El Kaide'nin islam anlayışında Şiiliğin islam dışı vb. görülüyor olmasına bakarak, bu provokasyonla sadece mezhep çatışmasının hedeflendiğini söylemek eksik olacaktır. Çünkü muhtemel bir iç savaş bölgedeki birçok dengeyi altüst edecek ve bundan en büyük zararı ABD ve bölgedeki müttefikleri görecektir. Fakat ABD'nin Ortadoğu politikalarının iflası tek başına El Kaide'nin başarılı olduğu sonucunu da doğurmaz. İç savaşın bedeli o kadar ağır olur ki İslam dünyasının yaralarını sarabilmesi hayli zor olur.Irak'taki bir iç savaştan en çok etkilenecek ülkelerin başında Türkiye geliyor. Bu nedenle Irak Başbakanı İbrahim Caferi ve Iraklı Şii lider Sadr'ın Türkiye'yi ziyaretlerinin stratejik önemleri artıyor. Ankara'nın, müttefiklerin de çıkarlarını gözeterek, ama kendi ayakları üzerinde durarak Irak'ın geleceğinde etkili olma çabaları (tıpkı Filistin konusunda olduğu gibi) ilgi ve takdiri hak ediyor.Caferi ve Sadr'ın Şiilerin tüm kesimlerini temsil etmediklerini akılda tutarak onlardan öncelikle şu sorunun cevabını almak iyi olur: Ne oldu da Şiiler durup durup şimdi provokasyona geldiler? Askeriye Türbesi'nin Şiilik tarihindeki yeri Sünnilere yönelik onca misillemeyi meşrulaştırmaya yeter mi? Yoksa Irak siyasi sahnesindeki rol dağılımında daha üstün olmak için birileri bunu bahane mi ediyor?Ankara'nın Iraklı bellibaşlı Sünni gruplarla da iyi ilişkileri olduğu ve nüfuzunu iç savaşın önünü almak için kullandığı biliniyor. Ama diyalog sürecine mutlaka Kürtleri de dahil etmek gerekiyor. Bu noktada Kürt olmayanlar, (tabii başta AKP hükümetinin bizzat kendisi) Kürtlerin, Sünni-Şii çatışmasından istifade edip bağımsızlık ilan edeceklerine, iç savaşı arzu ettiklerine inanmaktan vazgeçmeli; Kürtler de bir iç savaşın bedelinin kendileri için ağır olabileceğine ikna olmalılar.Şiilerin, Sünnilerin, Kürtlerin Irak'ın birliği ve istikrarı için anlaşmamaları durumunda bugünkü olmasa da yarınki bir provokasyon Irak'ı ve dolayısıyla bölgeyi paramparça eder.Baki'ye veda...İki ay önce İstanbul'a geldiğimde Taksim'de dostum, meslektaşım Abdülbaki Koşar'la karşılaşmış ve yeni projelerini dinlemiştim. Yaşadığı onca olumsuzluğa rağmen neşesini kaybetmemesiyle beni hep şaşırtan Baki'nin ölüm haberini yine İstanbul'da aldım. Kendisini sevgiyle anacak çok kişinin olduğunu bilmek, üzüntümüzü biraz olsun hafifletiyor.

Devamını Oku

İslamcı yazar kaç yazar?

22 Şubat 2006

İlk kez bu köşede, tarafımızdan geniş kamuoyuna aktarılan Ali Bulaç ve Kenan Çamurcu'nun www.bilgihikmet.com sitesindeki AKP'ye yönelik sert eleştirileri farklı tepkilere neden oldu. Olayın abartıldığını düşünenler şu argümanları öne çıkarıyorlar:1) Eninde sonunda bir web sitesi;2) Eninde sonunda iki kişi;3) Zaten siyasetçi değil aydınlar;4) Üstüne üstlük hâlâ İslamcı olma iddiasındalar;Aslında çoklarTartışmanın bir web sitesinden başlaması onun önemini azaltmıyor, tam aksine artırıyor. Çünkü günümüzde birçok şey gibi fikirler de esas olarak internet üzerinden yürüyor. Kimileri siteye yazarak, kimileri de başka siteler ve tartışma gruplarında Bulaç ve Çamurcu'nun başlattığı bu geç kalmış yüzleşmeye dahil oluyor.Sonuçta olay iki kişiyi çoktan aşmış durumda. Eğer bazılarının iddia ettiği gibi bunlar sonuç getirmesi mümkün olmayan aydın gevezelikleri olsaydı ne Ahmet Taşgetiren Yeni Şafak'taki köşesinden, ne de Kenan Çamurcu Beykoz Belediyesi ndeki işinden olurdu. Ta en tepelere kadar çıktığı kesin olan bu tahammülsüzlük, söz konusu eleştirilerin çok anlamlı ve fonksiyonel olduğunu gösteriyor.Çünkü AKP'nin bugünlere gelmesinde İslamcı aydınların hatırı sayılır bir payı oldu. Bugün de bu durum büyük ölçüde geçerli. AKP'de milletvekillerinden, hatta birçok bakandan çok bazı danışmanlar öne çıkıyor (örneğin tezkere süreci ve son Hamas krizi) ve bu danışmanların temel özellikleri de entelektüel birikimleri.Tüm yerküre son beş yılında dönüp dolaşıp İslam dinini, Müslümanları ve İslami hareketleri tartışmışsa ve bunun daha yıllarca süreceği aşikârsa, Bulaç ve Çamurcu'nun İslamcılıkta ısrar etmeleri kadar normal bir şey olamaz.Zaten AKP'nin üst düzey yöneticileri İslamcılığı bırakmış olsalar bile bunun tabana ne ölçüde sirayet ettiği belirsiz. Öte yandan İslamcılığı bırakmak hiçbir şekilde İslam'dan uzak düşmek anlamına gelmiyor. Diğer bir deyişle yollar ne kadar ayrılmış olursa olsun, taraflar aynı havayı teneffüs etmeyi sürdürüyorlar.Günaha ortak olmamaÇamurcu gelen tepkileri üç grupta sınıflandırıyor: İhanetle suçlayanlar, tebrik edenler ve sabır telkin edenler. (Örneğin Rasim Özdenören 19 Şubat 2006 tarihli Yeni Şafak'taki "R. Tayyip Erdoğan" başlıklı içten yazısını "Onun sabır uyarısına kulak verilmesini öneriyorum" diye bitirdi.) Çamurcu çoğunluğun sabretmekten yana olduğunu belirtip "Bu grup çözüldüğünde ortada AKP diye bir şey kalmaz" diye konuşuyor. (Çamurcu ile yaptığımız "AKP Milli Görüşün kaderini paylaşabilir" başlıklı röportajı www.rusencakir.com adresinden okuyabilirsiniz.)Birileri dalga geçebilir ama, dün RP'nin, bugün AKP'in seçim zaferlerinde, yüzbinlerce kişinin ettiği duaların katkısı çok büyüktü. AKP hükümeti, onların beklentilerini karşılayamadı ve suçu da "sistem" e attı.Ali Bulaç şöyle yazıyor: "Dün temiz niyetlerle siyasi yarışa katıldığını öne sürenler bugün gırtlaklarına kadar yolsuzluklara batmış bulunmaktadır... 28 Şubat döneminde başörtüsü, Hacca karayoluyla gitme, Taksim'e camii, kurban derileri vb. konulardan dayak yediysek, şimdi yolsuzluktan ve hırsızlıktan dayak yiyeceğiz."AKP hükümeti, eğer manevi desteğini kaybetmek istemiyorsa, yolsuzluk iddialan konusunda tatmin edici açıklamalar yapmak durumunda. Eğer AKP ve Erdoğan'a kalpten inananlar, bu kadronun sistemle akılcı bir hesaplaşma içinde olmak yerine sistemin bir parçası haline geldiğine hükmederlerse tevekkülün yerini "günaha ortak olmama" telaşı alır.

Devamını Oku

Baydemir'e dur Meşal'e buyur

18 Şubat 2006

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, bugün ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı Karen Hughes ile birlikte Katar'ın başkenti Doha'daki bir panelde ABD-İslam dünyası ilişkilerini tartışacaktı. ABD'nin en etkili düşünce üretim kuruluşlarından Brookings Enstitüsü'nün düzenlediği 3. ABD-İslam Dünyası Forumu, İslam dünyası ile Batı arasında arabuluculuğa niyetlenen AKP için çok iyi bir fırsat olacaktı.Hamas lideri Halid Mesal'in sürpriz Ankara ziyareti de kuşkusuz Erdoğan'ın Doha'da normalin üstünde ilgi görmesine yol açacaktı. Ama Erdoğan son anda foruma katılmaktan vazgeçti. Washington'daki iddialara göre, iptalin esas nedeni, Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı Osman Baydemir'in Brookings'teki mütevazı bir toplantıda konuşma yapması.Bu iddia doğru mudur bilinmez, ama AKP hükümetinin, Baydemir'in Washington'da siyasi temaslarda bulunmaması için elinden geleni yaptığını bilmeyen yok. Çünkü kartlar açık oynandı, Dışişleri Bakanı Abdullah Gül, Baydemir'i "siyasi şov" yapmaması için uyardı. Baydemir'in görüşmesi söz konusu olan kişi ve kurumlara doğrudan ya da dolaylı baskı yapıldı.(Türk Dışişleri, 2002 yılı Ocak başında Washington'a gelen AKP Genel Başkanı Erdoğan'ın üst düzey siyasi görüşme yapmasını engellemeyi de başarmıştı. Fakat o tarihte Türkiye'yi yöneten üç partinin ve AKP'nin bugünkü durumları da ortada. Erdoğan'ın lideri olduğu bir partinin, bir belediye başkanını siyaset yapmaması için uyarmasını anlamak imkansız.)İddialara göre ABD'nin yeni Ankara Büyükelçisi Ross Wilson'ın da devreye girmesiyle Baydemir'in Amerikan Dışişleri Bakanlığı'na adım atması engellendi. Öyle ki Meşal'in Ankara ziyaretinden rahatsız olan bazı Amerikalı yetkililer, "Halbuki biz Ankara'nın Baydemir hassasiyetine saygı göstermiştik" diyebildiler.Aslında Meşal-Baydemir kıyaslaması bir yerden sonra çok da anlamlı değil. "Terörist" yaftasına rağmen Hamas'ın yıldızı parlıyor ve kimse bu örgütü dışlayarak Filistin sorununun çözülebileceğini düşünmüyor. Buna karşılık yeni adıyla DTP çevresinden Amerikalılar dahil kimsenin pek bir beklentisi kaldığını söyleyemeyiz. Amerikan yönetimi, DTP'lileri arkalarındaki geniş toplumsal destek nedeniyle önemsiyor, fakat PKK ile bağları yüzünden onlara güvenmiyorlar. Kaldı ki İran, Filistin, Irak ve Suriye'nin bu kadar gündemde olduğu bir dönemde Washington'da Baydemir'e ilgi gösterecek pek fazla kişi bulmak da mümkün değil.Peki Baydemir, Amerikalı yetkililerle görüşebilseydi ne olacaktı? Tıpkı AKP'lilerin Meşal'e yaptığı gibi Amerikalılar da ondan terörle (PKK ile) arasına mesafe koymasını isteyecek, Baydemir de meşhur "çatışmasızlık ortamı" önerisini tekrarlayacaktı.Baydemir'in statüsüNitekim Baydemir kısıtlı temaslarında yeni hiç ama hiçbir şey söylemedi. İstanbul Bayrampaşa'daki internet kafede patlayan bomba onun "Çatışmaların durmasını istiyoruz" sözünü anında geçersiz kıldı. Ardından Kani Yılmaz öldürüldü. Yılmaz ve arkadaşları PKK'dan ayrılıp PWD'yi kurduklarından beri PKK'nın saldırılarına maruz kalıyorlar ama bunlara silahla cevap vermiyorlar. Yani ortada Baydemir gibilerin "iki taraf da silah bıraksın" diyebilecekleri bir "çatışma" yok. Ve daha önce Hikmet Fidan'da olduğu gibi DTP'liler bu infazlar hakkında hiç konuşmuyorlar.Sonuçta ne PKK ve ona yakın çevreler, ne PKK dışındaki Kürt çevreleri, ne AKP hükümeti, ne de geleneksel devlet yapısı Kürt sorununun çözümü için gerekli olan cesaret ve enerjiye sahip gözükmüylar. Bu nedenle herbiri, varolan durumun bir süre daha sürmesini tercih ediyor.

Devamını Oku

AKP'den çok cesur ve riskli bir adım

17 Şubat 2006

AKP Hamas'ı ağırlayarak çok cesurca ve iddialı bir çıkış yaptı. Ama işi çok zor ve bir dizi risk söz konusu. Cesurca, çünkü bu ziyaret Batı dünyasının çoğu tarafından "terörist" kabul edilen ve ekonomik ambargo ve siyasi baskılarla iktidara gelmesi engellenmek istenen bir örgüte verilmiş bir "hayat öpücüğü" gibi. İddialı, çünkü Türkiye, Ortadoğu Barış Süreci'nin şu en kritik dönemecinde bir nevi arabuluculuk rolü üstlenip "bölgesel güç" olma iddiasını güçlendirebilir.Zor, çünkü ABD, İsrail ve AB'nin dayattığı ön koşulları kabul etmesi durumunda Hamas'ın varlık nedenleri ortadan kalkar. "İsrail devletinin varlığını" ve "silahları kayıtsız şartsız bırakma"yı kabul etmeyecek bir Halid Meşal'in Ankara'da vereceği diğer tüm mesajlar bir yerden sonra işlevsiz kalacaktır. Riskli, çünkü Hamas'la hiçbir şekilde görüşülmemesini savunan güçlü odaklar bu ziyareti, Türkiye'de yükseldiği söylenen Amerikan ve Yahudi karşıtlığının, AKP'nin İslamcılığı bırakmadığının kanıtları olarak görecek ve karşı propagandaları tırmandıracaklardır.Halbuki bu ziyareti AKP'nin İslamcı geçmişiyle veya ABD ve İsrail'in Kürt politikalarından duyulan rahatsızlığa bağlamak çok mantıklı değil. Kuşkusuz Hamas için Türkiye'nin Müslüman olması ve AKP tarafından yönetilmesi önemlidir.Kuşkusuz Türkiye'nin son dönemdeki Irak, Suriye ve İran politikalarının da Hamas'ın genel olarak hoşuna gittiği tahmin edilebilir. Ama Türkiye'yi Hamas için esas cazip kılan, Türkiye'nin NATO üyesi, ABD'nin ve bir şekilde İsrail'in müttefiki olması ve AB üyesi olmaya hazırlanmasıdır.Diplomatik ziyaretAKP'liler daha baştan olayı esrarengiz kılarak gereksiz bir hata yaptılar. Hamas heyetine Halid Meşal'in başkanlık yapması da "hükümet değil parti davet etti" açıklamalarını da baştan geçersiz kılmaya aday. Çünkü "Siyasi Büro Başkanı" unvanına sahip olan Mesai çok sayıda liderin bulunduğu Hamas'ta "eşitler arasında birinci" olarak sivriliyor. Gerçekten "sıradan" bir ziyaret olsa "sıradan" bir Hamas yetkilisi gelir, bu kadar da gürültü kopmazdı. Öte yandan maksat "arabuluculuk" olsaydı, taraflar yine daha alt düzeyde, muhtemelen üçüncü bir ülkede ve gizli buluşurlardı.Hamas'ın şu günlerde kabuğunu kırması ve uluslararası topluma açılması bekleniyordu ama gözler daha çok Rusya'ya çevrilmişti. Bu bakımdan, Türkiye'nin öne geçmesi tam bir sürpriz oldu. Sonuçta Hamas ilk ciddi diplomatik ziyaretini gerçekleştirdi ve istediğini fazlasıyla elde etti. Türkiye ve AKP'nin kâr ve zararını da çok geçmeden öğreniriz.

Devamını Oku