Genelkurmay bildirisindeki "çarpık zihniyet" tanımının arkeolojisini yapan bazı gazeteler, hem PKK, hem de Fethullah Gülen cemaatinin kastedildiğini yazdılar. Türkiye'de PKK ve Gülen cemaatinden aynı anda etkilenebilen pek yoktur. En azından, her iki olguyu yıllarca yakından izlemeye çalışan biri olarak şahsen böyle biriyle hiç karşılaşmadım. Hele bir ilin cumhuriyet savcısıyla...
Anlaşıldığı kadarıyla Savcı Ferhat Sarıkaya'ya PKK'cı diyen yok. Kendisi, bazı etkili çevreler tarafından, şu ya da bu şekilde Fethullahçı olmakla, en azından cemaatin etkisi altında kalmakla itham ediliyor; hazırladığı iddianamenin de PKK'nın ekmeğine yağ sürdüğü düşünülüyor.
Peki Gülen veya onun takipçileri Savcı Sarıkaya'ya bir şekilde telkinde bulunmuş olabilirler mi? Bu teorik ve pratik olarak mümkün. Teorik açıdan mümkün çünkü başbakanları, cumhurbaşkanlarını, bakanları, parti liderlerini, medya patronlarını, yöneticilerini, yazarlarını, büyük işadamlarını bile cezp edebilmiş olan Gülen birdenbire sistem dışına itilmesinin baş aktörünün ordu olduğunu biliyor. Yani Fethullah Hoca yıllardır Türkiye'ye dönmüyor ya da dönemiyorsa bunun temel nedeni ordudur.
Peki ordu, birçoklarının "şeriat tehlikesinin panzehiri" gibi gördüğü Gülen cemaatine karşı niçin hiç hoşgörülü davranmıyor? Bunun esas nedeni, Fethullahçıların 1980 ortalarında askeri liselere sızmış olmalarıdır. Onlarca genci, Fethullahcı oldukları gerekçesiyle subay ve astsubay liselerinden ayıklayan Genelkurmay, o tarihten sonra her Yüksek Askeri Şura'da çok sayıda subay ve astsubayı aynı suçlamayla içinden attı.
Gülen'in cesareti
Hiç tartışmasız Türkiye'nin en etkili İslami cemaati konumuna gelen Fethullahçıların pratikte herhangi bir savcıyı etkilemesi, ona telkinde bulunması kadar kolay bir şey yoktur. Çünkü devletin hemen hemen tüm kurumlarında, kimi kilit mevkilerde çok sayıda Gülen talebesi veya en azından onu takdir eden, seven kadronun bulunduğu bir sır değil.
Yine de Gülen cemaatinin, hele bizzat Hoca'nın bilgisi dahilinde Savcı Sarıkaya'ya telkinde bulunmuş olması hiç de akla yakın gelmiyor. Gülen askere bu şekilde meydan okumuş olamaz çünkü:
1) Gücü ne olursa olsun TSK kadar güçlü olmadığını, askerle açıkça zıtlaşması durumunda iyice zayıf düşeceğini bilir;
2) Sıkı bir Türk milliyetçisi olan Gülen, Kürt sorununun kıta sahanlığı içindeki, hele PKK'nın işine yarayabilecek bir entrikaya bulaşmaktan daha fazla çekinir;
3) İstihbarat konularına özel olarak meraklı olan Gülen, böyle bir şeyin gizli kalamayacağının farkındadır;
4) Hâlâ 28 Şubat sürecinin yaralarını sarmakla uğraşan Gülen sakin ortamları yeğler. Bu tür bir iddianamenin doğuracağı (nitekim doğurduğu) krizler ona göre değildir;
5) 12 Mart 1971 askeri rejimi döneminde hapis yatmış olan Gülen'in en çok çekindiği şeylerin başında yeniden tutuklanma ihtimali gelir.
Özetle böyle bir olay Gülen'in cesaret sınırlarını hayli zorlar.
Irak Savaşı'nın üçüncü yılında Amerikalılar bile sessiz kalırken, bizde hâlâ savaş cephesi son hız. "Savaşa karşıydım, ama tezkereyi destekledim" diyenlere "Neden?" diye soruyor "Çünkü savaş kaçınılmazdı" cevabını alıyorsunuz. Biz de onlara "gerçekçi olup imkansızı isteseydiniz" diyoruz.
İşte Ekber Genci örneği ortada. İranlı büyük özgürlük savaşçısı, dostum (herhalde o çoktan beni unutmuştur ya canı sağ olsun) Genci haklıydı, kazandı. Dün hem Saddam'a, hem Bush'a karşı çıkmak, bugün de hem Ahmedinecad'a hem Bush'a karşı çıkmaya benziyor. Bereket bu sefer Genci gibi pusulalarımız var.

