Dünya ABD'ye rağmen şekilleniyor

27 Aralık 2005

2006'da da dünya ABD'nin ve onu yönetenlerin ekseninde şekilleneceğe benziyor. Bu cümleden, "dünyada olan biten herşey Amerikan tezgahı" anlamı kesinlikle çıkarılmamalı. Tam aksine 11 Eylül 2001'den itibaren, istediği kadar dünyanın -şimdilik- tek hâkimi olsun, ABD'nin her şeye kadir olmadığını çıplak gözle görüyoruz. Diğer bir deyişle, dünya ABD'nin isteğinden ziyade, ona karşıt güçlerin arzu ve beklentilerine göre şekillendi, böyle devam etmesi de normal. Bazı temel konularda öngörülerde bulunacak olursak:* Irak: Sünnilerin seçime aktif katılımı dengeleri değiştirmeye aday. Eğer Sünniler yeni mecliste nüfuslarına doğru orantılı temsil edilirlerse, zoraki Şii-Kürt ittifakı çatırdayabilir. Hükümette etkili bir şekilde yer almaları halindeyse Baascı direniş geriler, El Kaide faaliyetleri de ciddi yara alır.* Kürtler: Irak Kürtlerinin bağımsızlık arzusu, reel politiğe kolay kolay yenik düşeceğe benzemiyor. Bu yolda Türkiye ve İran'daki Kürt hareketlerinden destek alabilmeleri şart. Bu nedenle Türk ve İran devletlerinin ve bu iki ülkedeki Kürt olmayan kamuoylarının geliştirecekleri strateji ve politikalar önemli olacak.* Suriye: Başar Esad'ın 2006'ya Suriye'nin başında girebilmesi bir başarıdır. Ama yeni yıl onun için çok daha zorlu geçeceğe benziyor. Baas rejiminin asıl çekinmesi gereken ABD başta olmak üzere Bati değil, kendi halkı. Washington'un Sünni İslamcılığı etkili bir şekilde desteklemesi durumunda bu ülkede bir "yeşil devrim"e tanık olabiliriz.* İran: Benzer bir durum İran için de geçerli. Nitekim son dönemde her Amerikalı yetkili, İran halkına ve sivil toplumuna övgüler düzüyor. Tabii ki öncelikle Kürtlere oynuyorlar. Fuhuş ve uyuşturucunun alabildiğine yaygın olduğu İran'da Mahmud Ahmedinejad yönetimi sosyal sorunları çözmek, insanların karnını doyurmak, istihdam yaratmak ve gençlerin taleplerini karşılamak zorunda olduğunu biliyor. Nükleer silahları bir an önce üretmek ve bu arada zaman kazanmak için başvurulan kışkırtıcı ölçüde İslamcı, hatta "ırkçı" dilin içerde pek bir işlevi yok.* ABD: Bush yönetimi çok ciddi ölçüde sarsılıyor. Başkan Yardımcısı Dick Cheney ve/veya Savunma Bakanı Donald Rumsfeld yerlerinden olabilirler. Bush'un azlini isteyenler de iyice güçleniyor. Bush Irak ve terör için harcadığı kaynakların bir bölümünü ekonomiye aktarabilir, ama bunun da siyasi riskleri yüksek.* Global terör: El Kaide pekala ABD'ye ikinci bir kez saldırabilir. Böyle bir durumda Bush yerini sağlamlaştırabileceği gibi apar topar koltuğunu da kaybedebilir. 2006 "Ebu Musab el Zerkavi yılı" olmaya aday. Galiba Usame bin Ladin'in sağ olup olmadığını bu yıl da öğrenemeyeceğiz. El Kaide'nin gerçek ideologu Eymen el Zevahiri'dense, "global cihad" fikrini kapsamlı bir şekilde işleyeceği bir kitap bekliyorum.* GOKAP ya da BOP: Genişletilmiş Ortadoğu ve Kuzey Afrika Projesi veya eski adıyla Büyük Ortadoğu Projesi'nin 2006'da iyice hız kazanması gerekiyor. Ama yeni yılda bunun yürümesinin mümkün olmadığını görmemiz kuvvetle muhtemel.* Türk-Amerikan ilişkileri: Haziran 2005'den itibaren düzelme yoluna giren ilişkiler, Washington İran ya da Suriye'ye saldırmadığı müddetçe bu minvalde gidecektir. Hiç kuşkusuz ilişkilere damgasını terör (onlar için El Kaide, bizim için PKK) ve Irak vuracak. Türkiye'nin Irak politikasını büyük ölçüde gözden geçiriyor olması olumlu ama ABD PKK konusunda hâlâ bağlayıcı söz vermemeye özen gösteriyor.2005, ABD Başkanı George W. Bush için tam bir kâbus yılı oldu. Bunun böyle sürmesinin kime ne zararı olabilir ki!

Devamını Oku

Ya Amerika Irak'tan çekilirse

20 Aralık 2005

ABD Irak'tan asker çekecek mi? Hatta tamamıyla çekilmesi mümkün mü? ABD Başkanı George W. Bush ve ekibi, çekilmenin "yenilgiyi kabul etmek" anlamına geleceği kanısında ve bu yüzden "zafer kazanma" hedefini muhafaza etmeye çalışıyorlar. Ancak Bush'a destek giderek azalıyor ve etkisini kaybediyor. Sayıları giderek artan çekilme yanlılarıysa üçe ayrılıyor:1) "Zaten işgal hataydı, zararın neresinden dönersek kârdır" diyenler.2) "Girmemiz doğruydu ama Irak'taki direnişi kıramadık. Bir an önce devreden çıkmamız daha hayırlı olur" diyenler.3) "Yapacağımızı yaptık, artık Iraklılar kendi başlarının çaresine bakabilirler" diyenler.Ancak "bir an önce, tamamen" çekilmekte ısrar edenler şimdilik belirleyici değil. Başından beri Irak'ta daha fazla asker bulundurulmasını isteyen, bu yüzden Savunma Bakanı Donald Rumsfeld'e savaş açmış olan Neo-conları (yeni-muhafazakârlar) da artık fazla önemseyen kalmadı.Yani "asker sayısını azaltma" da ortayol bulunmuş durumda. Bir süredir ne kadar askerin ne zaman çekilmesi gerektiği tartışılıyor. "O kadar askeri öyle bir takvimde çekelim ki hem Irak'taki süreç tehlikeye girmesin, hem de gerek Amerikan halkı, gerekse dünya kamuoyu bize inansın" deniyor ama bu sihirli formül henüz bulunabilmiş değil.İç savaş çıkar mı?Atılacak adımların Irak ve bölgeye etkileri üzerine kafa yorulurken üç nokta öne çıkıyor:Terör: ABD işgalinin en çok Ebu Musab el Zerkavi liderliğindeki El Kaidecilerin işine yaradığını savunanlar da var, çekilmenin Irak'ı El Kaide'ye terk etmek anlamına geleceğini ileri sürenler de.İç savaş: Iraklıların kendi başlarına bırakılmaları durumunda Şiilerle Sünniler, Kürtlerle Araplar, Kürtlerle Türkmenler, laiklerle İslamcılar, hatta Şiiler'in ve Kürtler'in kendi aralarında çatışma ihtimalinin tırmanacağı kaygısı çok yaygın.Bütünlük: ABD'nin devreden çıkması durumunda Güney'de Şiiler'in, ortada radikal İslamcıların şeriat düzenine (daha doğrusu düzenlerine) geçeceğinden, Kürtlerinse bunu bahane ederek kopacağından endişelenenler de var.Kürtlerin bağımsızlığıNe var ki böylesi bir durumu temenni edenler de var. Kürt davasının Batı'daki önde gelen savunucularından, ABD'nin Hırvatistan eski Büyükelçisi Peter Galbraith New Yorker dergisine "Irak daha fazla bir arada tutulabilecek bir ülke değil. Sorulması gereken bunun uygun zamanının ne olduğu değil, buradan iki mi, üç mü devlet çıkacağı sorusudur. Ama er ya da geç bağımsız bir Kürdistan olacak" dedi. ABD'nin Irak Büyükelçisi Zalmay Khalilzad'ın da bunu çok iyi kavradığını ileri sürdü.Galbraith Iraklı Kürt liderlere danışmanlık yapıyor ve onlar adına Irak'taki Anayasa pazarlıklarına da katıldı. Bu nedenle onun "Irak Anayasası bir ulusun inşasının temel metni olmaktan ziyade bir barış anlaşmasıdır" demesini de bir kenara not etmek iyi olur.Türkiye'nin pozisyonuAcı bir çelişkiyle yüzyüzeyiz. Ülke olarak ABD'nin Irak'ın işgaline karşı çıkmıştık, ama Amerikan askerlerinin çekilmesi durumunda doğabilecek kaostan en kötü şekilde etkilenecek ülkelerden biriyiz. Peki ne yapmalı? Yine işgale karşı çıkmalı ama tüm politikaları Irak Kürtlerinin aşırı güçlenmesi (ve bağımsız devlet olması) kaygısı temelinde inşa etmekten de vazgeçmeli. Şu iki ihtimale dikkat:1) Şiiler'in aşırı güçlenmesinin bölgede bir "mezhepler savaşı"na yol açması;2) Irak'ta iyice palazlanan radikal İslamcılığın çevre ülkelere açılım yapması;Türkiye'nin enerjisini bu risklere de yoğunlaştırabilmesi için öncelikle kendi Kürt sorununu çözmesi gerekiyor.

Devamını Oku

ClA'dan umulanlar ve bulunanlar

13 Aralık 2005

CIA Başkanı Porter Goss'un Ankara ziyareti "Nihayet PKK'nın sonu geliyor" yorumlarına yol açtı. Ama CIA'nin PKK'nın tasfiyesini istediği kesin değil. İstese bile yapabilmesi o kadar da kolay değil. CIA'nin hiç de sanıldığı gibi herşeye kadir bir örgüt olmadığını anlamak için, Türkçe'ye çevrilen Steve Coll'un "Hayalet Savaşları" kitabını okumak yeterli. Kitap Sovyet işgalinden 11 Eylül 2001 saldırılarına kadarki zaman diliminde CIA'nin Afganistan'daki fiyaskolarını birinci elden tanıklıklarla gözler önüne seriyor.Zaten gazetelere sızan ilk bilgi kırıntılarına göre Goss'un vermekten çok almaya, şikayet dinlemekten çok şikayet etmeye geldiği anlaşılıyor:"CIA özellikle Suriye, İran ve El Kaide hakkındaki bilgi paylaşımını yeterli bulmuyor. Türkiye'nin El Kaide teröristlerinin 'elini kolunu sallaya sallaya kullandığı' bir geçiş noktası haline gelmesinden rahatsızlık duyuyor." (Murat Gürgen-Vatan)Anlaşılan PKK'ya karşı operasyon bir süre daha bekleyecek. Ankara şimdilik PKK sızmalarını tespit etmesi umulan "Bat blanket-Yarasa battaniyesi" sistemiyle yetineceğe benziyor. (Uğur Ergan-Hürriyet). Ama battaniyenin denetimi de Amerikalılarda olacak. Çünkü "iki ülkenin istihbarat paylaşımının güçlendirilmesi konuşulurken, ABD'nin, Türkiye ile 'eyleme dönüştürülebilir' istihbarat paylaşmama politikasının değişeceği yönünde bir işaret yok." (Yasemin Çongar-Milliyet)Global terör dersleriSabah'ta Fatih Altaylı "İstihbaratların birleştirilmesi ve İslam dünyası içinde çalışacak CIA ajanlarının, İslami terörün mantığını anlayabilmesi için MİT tarafından eğitilmesi ABD taleplerinin başında geliyor" diye yazdı.Hürriyet'te Uğur Ergan da "Goss'un Ortadoğu bölgesindeki ajanlarının bölge halkının gelenek, görenek ve davranış biçimlerini bilme konusunda eksiklikleri olduğunu belirterek, bu konuda Türk istihbaratının deneyimlerinden yararlanmaya açık olduklarını söylediği öğrenildi" diye bildirdi.Olabilir. Ama kimse kendini kandırmasın. Türkiye'nin global terör konusunda, "Operasyon yapacağınız eve ayakkabılarınızı çıkararak girin", "Kadınları kadın görevliler arasın" gibi bir-iki klişeden başka aktarabileceği pek fazla bir tecrübesi maalesef yok. Bir de bir türlü bitmeyen şu meşhur tartışma var: Zanlıların sorgu sırasında namaz kılmasına izin verilsin mi, verilmesin mi?Kuzey İttifakı olmayalımAkşam Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Serdar Turgut, Goss ziyaretinin "perde arkası" iddiasıyla, yakın gelecekte PKK'nın ABD tarafından kontrol altına alınacağını, Türkiye'nin de Kuzey Irak'ta sokakların güvenliğini sağlayacağını yazdı. Onun öngörüsü gerçekleşirse hiç tartışmasız Ortadoğu'nun -ve tabii ki Türkiye'nin de- dengeleri altüst olacak.Turgut'u okurken aklıma ABD'de Mayıs ayında piyasaya çıkan, "First in" adlı kitap geldi. Kitabın yazarı Gary Schroen 11 Eylül'ün hemen ardından Afganistan'a ilk giren ve Amerikan ordusunun El Kaide ve Taliban'a karşı harekatının stratejik hazırlıklarını yapan "Jawbreaker" adlı yedi kişilik CIA timinin başı.CIA ajanları, "Kuzey İttifakı"nı alabildiğine sömürüyor, karşılığında milyonlarca dolar nakit ödeme yapıyorlar. Ama onlara asla güvenmiyor, Kabil'e yürümelerini, "Güney'deki Peştunlar ve Pakistan ne der?" diye engelleyip duruyorlar.Schroen, CIA'nin izniyle basılan kitabında CIA'nin İslam dünyasında kendine "eşit ortak"tan ziyade "işbirlikçiler" aradığını, işbirlikçiler olmaksızın elinin kolunun bağlandığını çarpıcı ve ürkütücü bir şekilde, çekinmeden anlatıyor.Eninde sonunda, geçmişi, bugünü ve galiba geleceği hayli tartışmalı olan CIA'yi konuşuyoruz.

Devamını Oku

Fethullah Gülen'i tartışmak

7 Aralık 2005

Fethullah Gülen hiç kuşku yok ki günümüz Türkiye'sinin en önemli İslami şahsiyeti, onun lideri olduğu cemaat de Türkiye'nin en güçlü, yaygın ve etkili cemaati. Dolayısıyla Gülen ve cemaatinin sıklıkla gündeme gelmesi, getirilmesi normal. Sorunlar, Gülen etrafındaki tartışmaların esas olarak iki uç, yani bağlıları ve düşmanları tarafından yürütülüyor olmasından kaynaklanıyor. Bize birbirine taban tabana zıt iki Gülen portresi çiziliyor ve bunlardan birini kabul etmemiz isteniyor. Örneğin birileri sırf Gülen'le dost olduğu için Bülent Eccvit'i bile laiklikten aforoz etmeye kalkıyor, diğerleri de cemaatin herhangi bir faaliyetinden fazla heyecanlanmadığını söyleyenleri, bir tekzip ve eleştiri fırtınasına (Hürriyet yazan Ahmet Hakan'ın başına geldiği gibi bunlara galiz küfürler de eşlik edebiliyor) tutuyorlar.Gülen'in sıfatlarıSon günlerde başta ABD olmak üzere, Türkiye dışında Gülen lehine yoğun bir kampanya yürütülüyor. O bir "demokrat", "sivil toplumcu", "diyalog insanı", "mutasavvıf" ve "sürgün" olarak yüceltiliyor. Bu tanımlamalar acaba ne derece isabetli?Demokrasi: Fethullah Gülen'in "28 Şubat mağduru" olması onu tek başına "demokrat" yapmaya yetmiyor. Çünkü Gülen 28 Şubat'a karşı çıkmadı, hatta desteklediği bile söylenebilir. 16 Nisan 1997'de Kanal D'de "Yalçın Doğan ile Güncel" programının konuğu oldu ve Milli Güvenlik Kurulu'nun (MGK) kararlarına destek verdi, Necmettin Erbakan'ın başbakanlıktan istifasının Türkiye'nin yararına olacağını Hazreti Ömer'in yaşamından örneklerle anlattı.Daha sonra ABD'de bir grup Türk gazeteciye verdiği röportajda oylarının "yüzde 15'in bile altına" düştüğünü tahmin ederek, RP'yi kapatmak yerine, hakkındaki dava sürerken seçime gitmenin devlet açısından "daha makul" olacağını söyledi. (Milliyet, 31 Ağustos 1997) Ama 28 Şubatçılar bir kasetle onu da hedef tahtasına yerleştirdiler.Sivil Toplum: Gülen ve cemaati, Nilüfer Göle'nin AKP için söylediğine benzer bir şekilde, hem kendi dönüştü, hem Türkiye'yi dönüştürdü. Zamanla kabuğunu kırdı, ama hep "güvenilir" ve "denetlenebilir" kanallardan dışa açılmaya çalıştı. Sonuçta ne Gülen cemaatinin tam anlamıyla şeffaf olduğu, ne de cemaat içindeki kaü hiyerarşik yapının, bu süreçte epey esnemesine rağmen, kırıldığı söylenebilir.Kaldı ki Gülen esas olarak topluma değil devlete bakıyor. Kendisinin "istihbarat" merakıysa ayrıca dikkatleri çekiyor. Örneğin Aksiyon dergisi, Fransa'daki benzeri olayların Türkiye'de yaşanıp yaşanmayacağını sorduğunda, "Buna meydan vermemek için bütün istihbarat örgütlerinin tetikte olması gerekir. Emniyet, JÎTEM ve Milli İstihbarat Teşkilatı istese Türkiye'de kuş uçurtmaz" diyerek topu istihbaratçılara atabildi.Diyalog: Gülen'in dinlerarası diyalog çabalan "derin devlef'i ve bazı milliyetçi-muhafazakârları tedirgin edecek ölçüde sahici ve etkili.Tasavvuf: Cemaati özellikle Batı'da tasavvufi bir imaj vermeye özen gösteriyor, ama Ali Bulaç'ın da yazdığı gibi Gülen tasavvufa açık olmasına ve çok ciddi liderlik vasıfları taşımasına rağmen asla bir tarikat şeyhi değil.Sürgün: Takipçileri Gülen'in sağlık sorunları nedeniyle ABD'de bulunduğunu, iyileşir iyileşmez döneceğini belirtiyorlar. Gülen de 22 Haziran 1999 akşamı, ABD'den Show TV'ye telefonla bağlanarak Reha Muhtar'ın sorularını yanıtlamış ve "Ölürsem Türkiye'de ölürüm. En büyük sıkıntım şu anda Türkiye'de olmamak. Geleceğim" demişti.Bekliyoruz.

Devamını Oku

Açık açık işkenceyi savunuyorlar

29 Kasım 2005

Evet işkence kötüdür ama bazı durumlarda da zorunludur..." "Bazen bir teröristi başparmaklarından tavana asmak caiz olmanın ötesinde ahlaki bir görevdir..." Bu cümleler Amerikan sağının önde gelen yayın organlarından Weekly Standard'ın bu hafta kapağa çıkarttığı "İşkencenin Lağvı mı?" başlıklı yazıdan. Yazan Charles Krauthammer, George W. Bush'a ve onun yönetimine çok yakın (Bush tarafından 2002'de Bioetik Kurulu'na atandı) bir isim ve yeni-muhafazakâr (neo-con) hareketin ideologlarından. "Tek kutuplu dünya" ve "demokratik realizm" gibi kavramların müellifi olan Krauthammer 22 yaşında tekerlekli sandalyeye mahkum olmuş. Tıp, ekonomi ve siyasal bilgiler dallarından diploması var. Haftada bir Washington Post'ta yazıyor ve Fox News Kanalı'nda yorum yapıyor.Bush yönetimi 11 Eylül 2001 terör saldırılarından sonra tırmanan işkence iddialarını kesin bir dille yalanlıyor. İşte bu kandırmacaya son veren Krauthammer'in yazısı sadece ABD'de değil tüm dünyada işkence tartışmalarının gidişatını değiştirmeye aday.Ya işkence ya ölümNeo-conların dahi çocuğu görüşlerini, "24" ve "Başkomutan" gibi popüler Amerikan dizilerinde sıklıkla karşımıza çıkan "patlamak üzere olan saatli bomba sendromu" ve "hayat kurtaran bilgi" önermesi üzerine oturtuyor: Ya terörist konuşacak, ya masum insanlar ölecek! Yazara göre bu değerli bilgilerin bir an önce öğrenilmesi için işkence yapılması caiz, zaruri, hatta ahlaki bir görevdir. Krauthammer bu durumlarda zanlıya zorla "hakikat serumu" diye bilinen sodyum pentathol zerkedilmesini, başparmaklarından tavana asılmasını veya "alabildiğine şok edici bir işkence tekniği" olarak tanımladığı tazyikli su sıkılmasını onaylıyor.Krauthammer, 11 Eylül'ün başplanlayıcısı Pakistanlı Halid Şeyh Muhammed gibi üst düzey teröristlerin sorgusunda işkence yöntemlerine başvurulmasını da doğal karşılıyor. Doğu Avrupa'daki gizli CIA hapishanelerinden hiç rahatsız olmadığını, hatta bunların kendisine güven verdiğini söyleyip şöyle devam ediyor: "Onun gibileri Tanrı'nın bile unuttuğu bir delikte tecritte tutmak, yön duygularını kaybettirmek, yalnız, çaresiz, soğukta ve uykusuz bırakmak her devletin önde gelen görevlerinden biri olmalıdır..." Krauthammer, Muhammed'in artık verecek bilgisi kalmadığında pekala normal bir hapishaneye nakledilip hakim karşısına çıkarılabileceğini de sözlerine ekliyor.Ne kadar bilgi o kadar işkenceKrauthammer'in yazısı bir "işkence yönetmeliği" gibi. Örneğin askerlerin işkenceye bulaşmasına kesinlikle karşı çıkıyor. Sorgucuların CIA onayından geçmesini savunuyor. Çok olağanüstü durumlar haricinde her işkence için bakan düzeyinde onayı ya da sırf bu tür "yasadışı" işler için bir tür adli kurum oluşturulmasını şart koşuyor.Peki işkencenin dozu ne olacak? Krauthammer bu soruyu da şöyle cevaplıyor: "Uygulanacak yöntemlerin insandışılık düzeyi ihtiyaç duyulan bilgiyle ve bunun değeriyle doğru orantılı olmalıdır."Krauthammer gibileri en çok Cumhuriyetçi Senatör John McCain'e öfkeliler. McCain beş buçuk yıl Vietnam'da savaş esiri olarak kalmış. Burada en acımasız işkencelere maruz kalmış. Onun hazırladığı her türlü insanlık dışı muameleyi yasaklayan ve geçenlerde onaylanan yasa Bush yönetiminin elini kolunu bağlamış durumda.Krauthammer'in pek tavsiye ettiği "tazyikli su" dahil olmak üzere birçok işkence yöntemini daha 19 yaşında bizzat yaşamış biri olarak, onun yazısını okur ve şu yazıyı kaleme alırken terörize olduğumu ifade etmeme izin verin.

Devamını Oku

İktidar gazeteciyi bozar

22 Kasım 2005

ABD ne zamandır Irak'tan asker çekmeyi, hatta tamamıyla çekilmeyi konuşuyor. Savaş cephesinde Başkan George W. Bush, yardımcısı Dick Cheney ile sayıları ve etkileri giderek azalan birkaç yeni muhafazakâr (neo-con) yazardan başka kimse kalmadı gibi. Savunma Bakanı Donald Rumsfeld-ki Neo-conların en nefret ettiği isimdir-birdenbire, Irak'ın işgali kararının kendisine sorulmadan alındığını ifşa ediverdi. Dışişleri Bakanı Condeleezza Rice, savaş öncesi ve işgalin ilk yıllarında Ulusal Güvenlik Danışmanı olarak hep yanında olduğu Bush'un günahlarından pay almamak için yoğun bir çaba içersinde. Önümüzdeki yıl yapılacak ara seçimler nedeniyle birçok Cumhuriyetçi Partili Kongre üyesi de çoktan "güvercin" kesilivermiş durumda.Zaten Dışişleri ve Savunma Bakanlıkları, Rumsfeld hariç, tepeden tırnağa yenilenmiş, neo-conların çoğu tasfiye edilmişti. Kimilerine göre gitme sırası, sağ kolu Lewis Libby'yi "Plamegate Skandalı" nedeniyle kaybeden Cheney'de. Aynı skandalın onun da başını yiyebileceğini düşünenlerin sayısı hayli fazla. Bütün bunlara, Bush'un yeniden içkiye başladığı ve Cheney ile ne zamandır görüşmediği gibi rivayetleri de ekleyin...Kitle imha kadınıBütün bu siyasi krizler, devletin tüm kademelerini saran yolsuzluk ve usulsüzlük silsilesiyle birlikte ve içice yaşanıyor. Amerika'daki çözülmeden, sistemin en önemli halkalarından olan medya da birinci derecede etkileniyor. Önce aldıkları yüklü paralar karşılığı Bush yönetiminin propagandasını yapan ünlü gazeteciler deşifre oldu ve dışlandı. Ardından CIA ajanı Valeri Plame'in isminin sızdırılması üzerine açılan soruşturmayla hükümet (hatta devlet) ile medya arasındaki "al gülüm ver gülüm" ilişkileri ortalığa saçıldı.Başta kendini "özgürlük kahramanı" olarak lanse etmeye çalışan New York Times gazetesinin starı Judith Miller'in şahinin önde gideni olduğunu öğrendik. Saddam Hüseyin'in kitle imha silahları olduğu yalanını en etkili bir şekilde yayan isimlerden olan Miller'i, kendi gazetesinin yazarı Maureen Dowd "Kitle İmha Kadını" ilan etti. Miller artık Times'da yazmıyor...Ne iyi abimizdin WoodwardMiller'in ipini çekenlerin başında, rakip gazete Washington Post geliyordu. Ama araştırmacı gazeteciliğin en büyük ismi ve Post'un starı Bob Woodward'un Plame'in adını ilk öğrenen gazeteci olduğu ve bunu iki yıldır patronundan bile gizlediği belli olunca işin rengi değişti. Woodward özür diledi, Genel Yayın Yönetmeni Leonard Downie, Post'un görüş sayfasını hazırlayan ekip ve gazetenin medya eleştirmeni Howard Kurtz da bunu kabul etti. Ama okuyucu affetmedi. Nihayet ombudsman Deborah Howell öldürücü darbeyi vurdu ve Woodward'un günahlarını peşpeşe sıraladı. O da pekala gidebilir.Bizde yaprak kımıldamıyorEvet, iktidar gazeteciyi bozuyor. Fakat Amerikan sistemi, Bush'la ya da Bush'suz kendini onarabilecek güç ve imkanlara sahip. Amerikan medyası da, içindeki bozuk unsurları ayıklayarak bu sürece ayak uydurmak derdinde.Peki bizde durum ne? Bir anı: 1 Mart 2003 günü, NTV'nin canlı yayınında TBMM'nin İkinci Tezkere'yi reddetmesinden duyduğum memnuniyeti açıkça dile getirmiş ve bazı meslektaşlarımın hışmına uğramıştım. İçlerinden biri beni, "Şimdi seviniyorsun, ama yarın ekonomik kriz çıkar ve işinden olursan ne olacak?" diye uyarmıştı. O günden sonra o arkadaşımla, Ankara, Washington ve New York'ta defalarca karşılaştım. Her seferinde, kamuoyunu yanlış yönlendirmiş olduğu için köşesinden özür dilemesini istedim. Bildiğim kadarıyla böyle bir yazıyı henüz kaleme almadı.

Devamını Oku

Çok kötü kaybediyoruz

15 Kasım 2005

Ürdünlü 32 yaşındaki Raid Mensur el Benna, 28 Şubat 2005 günü Irak'ın Hille kentindeki bir pazar yerinde gerçekleştirdiği intihar eyleminde kendisiyle birlikte hemen hemen hepsi Şii olan 132 Iraklı'yı öldürdü. Mensur'un ailesi 10 gün sonra tanıdık tanımadık herkesi davet ederek oğullarının "şehadet"ini kutladılar. Bunun üzerine Iraklı Şiiler de Bağdat'ta Ürdün Büyükelçiliği önünde protesto gösterisi düzenleyerek bu ülkenin bayrağını yaktı.Aylar sonra, 7 Kasım 2005'te, üç Iraklı intihar eylemcisi nerdeyse eşzamanlı bir şekilde Ürdün'ün başkenti Amman'daki üç büyük oteli kana buladı. Çoğu Müslüman 57 kişi hayatını kaybetti. Bu sefer Ürdünlüler Iraklılar'a öfke kustu.Sanılacağının tersine, ikincisi birinci eylemin misillemesi değil. Her ikisi de Ebu Musab el Zerkavi liderliğindeki Irak El Kaidesi tarafından üstlenildi ve abes komplo teorileri bir kenara bırakılacak olursa galiba işin gerçeği de bu.Hille ve Amman eylemleri global terörizm olgusunun geldiği aşamayı çok net gözler önüne seriyor. Birkaç ilginç noktanın altını çizelim:1) Artık terör denince akla nerdeyse sadece intihar eylemleri geliyor.2) İntihar eylemleri sıradanlaştıkça eylemciler çeşitleniyor. Mensur el Benna hukuk okumuş, Kaliforniya'da yaşamış orta sınıftan biriydi. Amman'daysa 35 yaşındaki Sacide el Rişavi, eşi Ali ile birlikte ölüme gitti, ama beceremedi.3) Eskiden sivillere mümkün olduğunca az zarar verilmeye çalışılırdı, şimdiyse tam tersi bir durum söz konusu. El Kaideciler daha fazla sivil öldürmek için pazar yerlerini, düğünleri özellikle seçiyorlar.4) Her iki eylem de sıradan insanların büyük çoğunluğunun nefretini topladı. Ama El Kaide'nin şu aşamada kitleselleşme diye bir derdi yok. Öte yandan Hille'de Şiileri katlederken mesela Ürdün'de; Amman'da otel havaya uçururken de mesela Irak'ta propaganda yapmayı hedefliyor."Bir sonraki saldırı"Bill Clinton'ın başkanlığı döneminde Ulusal Güvenlik Kurulu'nda görev yapan Daniel Benjamin ve Steven Simon'ın, "Kutsal Terör Çağı" adlı kitaplarından sonra iki hafta önce çıkan yeni eserleri "Bir Sonraki Saldırı"nın (The Next Attack) ilk cümlesi şu: "Kaybediyoruz."Yazarların bu tespitte geç kaldıkları bile söylenebilir. ABD kaybetmeye Clinton, hatta Reagan döneminde başlamıştı. Amerikalılar kaybediyor ama bizler, İslam dünyası da kazanıyor filan değiliz. Hatta faturanın en ağırını bizlerin ödediği söylenebilir.Benjamin ve Simon global terörü "New York, Bali, Madrid, Londra" diye sıralamışlar. Ne Kazablanka var, ne Cerbe Adası, ne İstanbul, ne de Irak... En azından Bali'yi, yani İslam topraklarındaki bir saldırıyı eklemiş oldukları için kendilerini kutlamak bile gerekebilir, çünkü Batılı "terör uzmanları" onu bile yapmıyorlar. Olayın ciddiyetini vurgulamak için "global terör" diyen Batı ya biz Müslümanları yerküre içine dahil etmiyor, ya bizim topraklarımızdaki saldırıları önemsemiyor ya da dolaylı da olsa "bizim topraklarımıza gelmesinler de..." mantığıyla seslerini fazla çıkarmıyorlar.Bir arpa boyuKısacası iş başa düşüyor. Ama 15-20 Kasım 2003 İstanbul eylemlerine toplum ve devlet olarak ayrı ayrı ve hep birlikte verdiğimiz, daha doğrusu vermediğimiz tepki durumun hiç de içaçıcı olmadığının kanıtı. Katliamların birinci yıldönümünü sessiz geçirdik, bu yıl da unutma talimlerine devam ediyoruz.Global terör gerçeğiyle hep birlikte yüzleşmemiz ve hesaplaşmamız elzem. Aksi takdirde yeni bir saldırı, zaten epey gevşek olan toplumsal bağlarımızı iyice tehlikeye atabilir.Evet kaybediyoruz. Hem de çok kötü.

Devamını Oku

Global 28 Şubat'ın son demleri

8 Kasım 2005

ABD Başkanı George Bush, Doğu Avrupa'da gizli CIA zindanlarının varlığını reddetmedi ama şöyle konuştu: "Biz teröristleri buluyor ve adalete teslim ediyoruz. Teröristlerin nerede saklanıyor olabileceklerine ilişkin bilgi topluyor ve onların planlarını bozmaya çalışıyoruz. Bütün bu süreç ve yapılan işlemlerin tümü hukuk sınırları içindedir. Biz işkence yapmayız." Bu açıklamadaki yanlışları sayalım:1) Amerikalıların terörist diye yakaladığı ve yıllarca yargılamadan tuttuğu çok sayıda ismin basit birer sempatizan ve hatta bazılarının masum olduğu ortaya çıktı.2) ABD'nin El Kaide'ye yönelik operasyonlarda yakaladığı kişilerden mahkemeye sevk ettiklerinin sayısı bir elin parmaklarını geçmez. Çünkü onları ne savaş esiri, ne siyasi, ne de adi suçlu olarak kabul ediyorlar. Bu kişiler, Amerikan yasalarından yararlanmamaları için yabancı topraklarda tutuluyorlar.3) Şu ana kadar, yakalananlardan elde edilen bilgilerle hangi terör eylemlerinin engellenmiş olduğu inandırıcı bir şekilde kamuoyuna anlatılmadı. Ama geçtiğimiz günlerde tam tersi kanıtlandı. Enes El Libi adlı üst düzey El Kaideli'nin Saddam Hüseyin ile işbirliği yaptıkları yalanı, ABD'nin Irak işgaline gerekçe için kullanılmış.4) Bu süreç ve işlemlerin hiçbiri hukuk sınırları içinde değil. Sanıklar hangi ülkede tutulduklarını bile bilmiyor, yakınlarıyla irtibat kuramıyor, avukat sahibi olamıyor, Kızılhaç'la bile görüşemiyorlar.5) Ebu Garip gibi orta yerdeki bir cezaevinde işkencenin en adisini yapan Amerikalıların gizli zindanlarda neler yaptıklarını kestirmek güç. Ayrıca posasını çıkarttıkları bazı zanlıları işkence göreceklerini bile bile Mısır, Ürdün, Yemen gibi ülkelere iade ediyorlar. Zaten Washington, suçlanmamak için işkencenin uluslararası tanımını iyice daraltmak istiyor.İtirazlar tırmanıyor11 Eylül 2001 terör saldırılarının hemen ardından, 15 Eylül tarihli Hürriyet Gazetesi'nde "Global 28 Şubat süreci başladı" diye yazmıştım. "ABD'nin ilk olarak kendi içinde bir '28 Şubat süreci'ne girmesi şaşırtıcı olmayacak. Yani ülke içinde İslami kuruluşların üye ve yöneticileri, faaliyetleri, para hareketleri sıkı denetim altına alınacak; belki bazıları kapatılacak, şüpheli kişiler sınır dışı edilecek. Başörtüsü, uzun sakal gibi simgeler bir şekilde tartışma gündemine gelecek" demiş ve noktayı şöyle koymuştum: "Demokrasi, fikir ve inanç özgürlüğüne aykırı her türden uygulama, 'terörizmle mücadele' adına hoşgörülecek...""Global 28 Şubat" tanımı, "liberal" ve "muhafazakâr" Amerikancı çevrelerden "safsata" diye itiraz gelmesine rağmen kısa zamanda benimsendi. Başlangıçta terörün yarattığı şok nedeniyle keyfi uygulamalara fazla ses çıkartan olmadı. Ama zulümlerin peşpeşe (Guantanamo, Bagram, Ebu Garip, CIA'nin işkence uçakları, CIA'nin gizli zindanları...) ve tartışmaya yer bırakmayacak ölçüde gözler önüne serilmesi, üstelik El Kaide'nin bütün bu çabalara rağmen yenilememesi havayı değiştirdi.Artık "liberal" Amerikan medyası büyük ölçüde bu işin takipçiliğini yapıyor. Senato ezici bir çoğunlukla terör zanlılarına da hukuki haklar verilmesini kabul etti. Yüksek Mahkeme Guantanamo'daki bir tutuklunun başvurusunu görüşmeyi kararlaştırdı.Başkan Yardımcısı Dick Cheney'in "şahin"likte yalnız kaldığı söyleniyor. Amerikan politikasının uluslararası normlara çekilmesi için özellikle Dışişleri Bakanı Condeleezza Rice yoğun çaba yürütüyor."Global 28 Şubat" ABD'nin yaptıklarını tanımlamada hafif bile kalıyor. Bu acı deneyim, Fransa'ya ve İçişleri Bakanı Nicholas Sarkozy'ye ithaf olunur.

Devamını Oku