Komünist sistemin çöküşünden sonra "İdeolojiler öldü", "Artık sağ-sol kalmadı" klişeleri egemen oldu, ülkemizde de benimsendi. Ama bu önermelerin kaynağı olan ABD'de insanlar hâlâ birbirlerini çok rahat ve yaygın bir şekilde "sağcı" ya da "solcu" olarak tanımlıyorlar. Çünkü kapitalizmin kalbi ve beyninde sınıf çatışması tüm şiddetiyle sürüyor.Katrina Kasırgası ile buna bir kez daha tanık olduk. Amerikan medyası ilk günden itibaren kasırganın ekonomiye muhtemel etkilerini yorumlattı, yansıttı. Milyar dolarlar konuşulurken can kayıplarına bir türlü sıra gelmedi. Yardımların gecikmesi ve yetersizliği eleştiri konusu yapılmadan ısrarla yağma olaylarına vurgu yapıldı.Tam da burada, sınıf çatışmasının yanına mutlaka ırkçılığı veya daha hafif tabiriyle "ırk ayrımcılığı"nı da eklemeliyiz. Örneğin Amerikan Başkanı George W. Bush yine gecikmeli olarak felaket bölgesini gezdi. Washington Post ve New York Times'ın seçtiği karelerde onu hep beyaz vatandaşlarını teselli ederken gördük.İşte iki fotoğraf karesi:1) Bir siyah delikanlı, belini geçen suların içinde belli ki yiyecek ve içecek dolu poşetleri taşıyor. Amerikan AP ajansı bu gence "yağmacı" damgasını basmaktan çekinmiyor.2) Fransız AFP ajansıysa yine sular içindeki beyaz bir çifti çekmiş. Onlar da meşrubat ve belli ki yiyecek dolu bir poşet taşıyorlar. Ama resimaltı farklı: "Yiyecek arayan felaketzedeler."ABD 1992 Nisan sonundaki Los Angeles olaylarında direkten dönmüştü. Şimdi siyahlar kadar "Hispanik" olarak adlandırılan Latin Amerika kökenli göçmenler de patlamaya hazır bir bomba gibi. Özellikle güneydeki sınır eyaletlerinde "beyaz Amerikalılar"ın oluşturduğu, kaçak göçmenlere karşı gönüllü devriyeler ülkeyi yangın yerine çevirebilecek kıvılcımlar çakabilirler.Komplo teorileriMarmara Depremi'nden, Asya'daki tsunamiden Washington'u sorumlu tutanlar herhalde Kartina'ya da bir açıklama bulmuşlardır. Halbuki Katrina, tıpkı 11 Eylül 2001 terör saldırıları gibi, ABD'nin o kadar da güçlü olmadığını bizlere bir kez daha gösterdi. Tıpkı doğa olayları gibi, geniş çaplı toplumsal hareketler de basit gerekçelerle, hele komplo teorileriyle açıklanamıyor.Bu bakımdan son günlerde Türkiye'de yaşanan kargaşayı "tahrik" olarak tanımlamak yetmiyor, işe yaramıyor. PKK çevresi bu faaliyetleri aylar, hatta yıllardır planlıyordu. Abdullah Öcalan İmralı'daki hücresinde şeklillendirdiği "sivil itaatsizlik" kampanyasını avukatları aracılığıyla örgüte dayatmıştı. Bunun bütün detaylarını, avukat görüşmelerinin yayınlandığı internet sitelerini takip edenler biliyordu.Yani tıpkı Katrina gibi hiçbir şey sürpriz değil. Sürpriz olan devletin, tıpkı ABD'de olduğu gibi hazırlıksız yakalanmış olması. Yakın zamana kadar PKK'nın "sivil itaatsizlik" eylemleri önceden tespit edilir ve elebaşları daha eyleme geçmeden tutuklanırdı. Son günlerdeki etkili eylemlerin engellenememiş olması şaşırtıcı ve yadırgatıcı.Marmara Depremi'nde iliklerimize kadar yaşadığımız o muazzam toplumsal seferberliğe burada bir nebze olsun tanık olamadık. Yani Katrina'da sadece Amerikan yönetimi değil, Amerikan toplumu da sınıfta kaldı. Bizde durum pekala farklı olabilir. Birilerinin çok hoşuna gidecek olan Türkiye'deki bir iç çatışmayı, ülkemizdeki sivil toplum dinamiklerinin mümkün kılmayacağını tahmin ve temenni edebiliriz.
AKP Kıbrıs konusunda, tabulara boyun eğmeyip tarihi adımlar artı ama Rum tarafının uzlaşmaz turumu nedeniyle arzuladığı sonuçları elde edemedi. AB üyeliği için de yine tabulara rağmen başarılı bir performans gösterdi, ama yine karşı tarafın çekinceleri nedeniyle hayal kırıklığı yaşayabilir. Nihayet Kürt sorununda da hükümeti benzer bir akıbet bekliyor olabilir.AKP dahil sistem partilerinin tümü Kürtlere ulaşmakta sıkıntı çekiyor. Buna karşılık DEHAP/DTH gibi partiler Abdullah Öcalan'ı "kurtarma" dışında bir misyona sahip değiller, içlerinde "İmralı ne der?" demeyen kimse yok gibi. PKK ise "koşulsuz silah bırakma"dan vazgeçtik, artık hiçbir inandırıcılığı kalmamış o meşhur "ateşkes"lerine bile tenezzül etmiyor.Ama Öcalan ve PKK'nın ipiyle kuyuya inilmeyeceğini biliyorsanız telaşa gerek yok. Çünkü geç kalmış, henüz yeterince içi doldurulmamış, bölge halkından hakettiği ilgi ve desteği görememiş olsa da Başbakan ve kurmaylarının yeni açılımı Türkiye'nin önünü açmaya aday.Çillerleşen MumcuKuşkusuz birileri açmak isterken başkaları da kapıların sonuna kadar kapalı kalması için uğraşacaktır. Hatırlayalım: 1991 Genel Seçimleri öncesi "Kürt realitesi"ni tanıyan DYP lideri Süleyman Demirel, koalisyon ortağı SHP lideri Erdal İnönü ile Diyarbakır'a çıkarma yapmış ve hemen ardından "Kanlı Nevruz" ile iş çığırından çıkmıştı. PKK'nın 17 Mart 1993 günü ilan ettiği ateşkesten bir ay sonra Cumhurbaşkanı Turgut Özal ölmüş, 24 Mayıs 1993'te PKK'lıların Bingöl-Elazığ karayolunu keserek silahsız 33 askeri katletmesiyle sona ermişti.Provokasyon ihtimalleri bir yana, 1980 sonrası Türkiye'nin gündemine Kürt sorununu taşımış olan sosyal demokratların bugün gelmiş olduğu aşın statükocu pozisyon çok şaşırtıcı. Daha garip olan, Tansu Çiller'in bile sessizliğini bozup Erdoğan'a destek çıktığı bir anda "liberal lider adayı" Erkan Mumcu'nun "yeni Çiller adaylığı"na terfi etmiş olması.Sırada ne var?Başbakan Erdoğan'ın yerel seçimlerde en fazla önem verdiği illerin başında Diyarbakır geliyordu. 14 Mart 2004 günü burada büyük bir kalabalığa seslenmiş, sağlık, eğitim gibi konularda yoğunlaşmış, ama açık ve yeni siyasi mesajlar vermemişti. Hatta ağzından Kürt sözcüğü bile çıkmamıştı.Biz de "Daha RP İstanbul İl Başkanı iken özel olarak 'Kürt raporu' hazırlatan, belediye başkanlığında Güneydoğu'ya elinden gelen yardımı yaptığını bildiğimiz Erdoğan'ın herkesin Kürt sorununu tartıştığı dönemde sadece su, elektrik ve sağlıktan konuşması; hükümetinin yaptığı ve Güneydoğu halkını birinci derecede ilgilendiren reformlara layıkıyla sahip çıkmaması önemli" diye yazmıştık. Yaklaşık bir buçuk yıl sonra, Başbakan'ın son çıkışının "çok önemli" olduğunu yazmak da boynumuzun borcu.O gün miting alanında konuştuğumuz AKP'liler "aynı anda çok alanda savaşamazsınız. Şimdi Kıbrıs'la uğraşıyoruz, sırası gelecek" diyerek liderlerini savunmuşlardı. Ne var ki AKP yakında başka tabu konulara da aynı cesaretle el atacağa benziyor.Örnek mi? Yoğun tepki ve baskılar nedeniyle ertelenen "İmparatorluğun Çöküş Döneminde Osmanlı Ermenileri: Bilimsel Sorumluluk ve Demokrasi Sorunları Konferansı" 23-25 Eylül tarihlerinde Boğaziçi Üniversitesi'nde düzenleniyor. Konferansa hükümet üst düzeyde sahip çıkarsa, Adalet Bakanı Çiçek dahil, kimse şaşırmasın.
AKP'nin dört yılına şans damgasını bastı. AKP'liler bu süreçte çok şanslıydılar. Şöyle ki:1) Ana muhalefet partisi CHP, ilericilik ve solculuğu dar bir laiklik alanına hapsetti; kendi içinde tartıştı, bölünüp durdu.2) "Merkez sağ" bir türlü silkinemedi.3) Saadet Partisi, biraz bilinçli olarak, ama daha çok kendini yenileyemediği ve Necmettin Erbakan'ın davalarından başını kaldıramadığı için İslamcı muhalefet yapamadı.4) MHP Meclis dışında olması, Devlet Bahçeli'nin sağlık sorunları ve bitmek bilmez iktidar savaşları nedeniyle çok elverişli fırsatları kullanamadı.5) Kürt hareketi Abdullah Öcalan'ı dışarı çıkarma derdine düşüp, PKK'nın yeniden kurulup şiddet eylemlerine başlamasına kadarki uzun sürede etkili olamadı...Muhakkak ki bu dört yıl sadece şansla açıklanamaz. AKP'nin, hükümetin, Başbakan'ın, tek tek bakanların başanlı ve başarısız olduğu anlar oldu, ama karşılarına dişli bir rakip, hele hele bir alternatif hiç çıkmadı. Sonuçta AKP, kimseye güven vermeyen "ulusalcı cephe" bir kenara bırakılacak olsa, tek başına kaldı denebilir.Siyasette oldukça etkili üç kurum, ordu, büyük sermaye ve medya da büyük ölçüde AKP'ye sorun çıkartmadı. Bu bakımdan Org. Hilmi Özkök'ün Genelkurmay Başkanı olmasını AKP'nin bir şansı olduğunu söyleyebiliriz, en azından bu konularda "uzman" olan bazı ulusalcı şahsiyetler bu görüşte.Bölünmemeyi becerdiSermaye ve medya da, sayısız meslek kuruluşu ve sivil toplum örgütüyle birlikte AKP'ye, AB sürecinde neredeyse kayıtsız şartsız destek verdi. AKP de iktidara geldikten sonra, "zina" olayı başta olmak üzere birkaç arıza dışında AB konusunda şaşırtıcı ve başdöndürücü bir performans sergiledi. AKP'nin bir diğer şansı Almanya'da Sosyal Demokrat-Yeşil koalisyonu, Fransız Cumhurabaşkanı Jacques Chirac ve İngiltere Başbakanı Tony Blair'den gördüğü ilgi ve destekti.AKP ekonomide de şanslıydı. Kemal Derviş'in, üç koalisyon partisini Meclis dışı bırakma pahasına uygulamaya koyduğu ekonomik programa hiçbir bedel ödemeden sahip çıkıldı. Başlangıçta "Bebecan" diye dalga geçilen Ali Babacan'ın yönetiminde Türk ekonomisi yüzleri fazla güldürmedi belki ama krizlerle de yeni ocaklar söndürmedi.Dört yıl boyunca birileri Tayyip Erdoğan- Abdullah Gül-Bülent Arınç sacayağının çatlamasını boşuna bekleyip durdu. Zaten parti içinde de çok az çatlak ses çıktı ve de etkili olmadı. Yalnızca Erkan Mumcu'nun ayrılması, kapısına kilit vurulmak üzere olan ANAP'a gitmesine kadar, kısa süreli bir panik yarattı.AKP'nin kuşkusuz en şanslı olduğu gün 1 Mart 2003'tü. Erdoğan ve bazı danışmanlarının bütün gayretlerine rağmen, 99 AKP'linin de katkısıyla TBMM İkinci Tezkere'yi reddedince Türkiye bir felaketin, AKP ise parçalanmanın eşiğinden döndü.Sıradanlaşan AKPAKP, Prof. Nilüfer Göle'nin deyimiyle "Türkiye'yi dönüştürürken kendi de dönüştü". Dört yıl sonra büyük ölçüde sıradanlaşmış, sisteme iyice entegre olmuş, buna bağlı olarak yolsuzluklardan da nasibini almaya başlamış, İslamcılıkla büyük ölçüde nostaljik bir ilişki içinde bir AKP var karşımızda.Ve AKP ciddi bir kimlik krizi içinde. Avrupa heyecanıyla arka planda kalan bu kriz, AB üyeliğinin imkansızlaşmasına paralel olarak daha görünür olacağa ve can yakacağa benziyor. Kırılma noktaları herhalde Başörtüsü, İmam Hatip Liseleri gibi dertler ve Kürt sorunu olacaktır. Bunlara Ortadoğu'daki muhtemel yeni krizlerde alınacak tutumlar, daha doğrusu ABD ile ilişkileri de ekleyebiliriz.Bakalım şans (ve tabii ki Allah) bu yeni ve zorlu dönemde yine AKP'nin imdadına yetişecek mi?
İran'a ilk kez devrimin 20. yılında, 1999 Şubat ayında gittim. İlk görüştüğüm kişiyse gazeteci-yazar Ekber Genci idi. Muhammed Hatemi'yi açık ara cumhurbaşkanı seçtiren reform hareketinin önde gelen isimlerinden olan bu ufak tefek adam, İran'ı sekiz yıl yöneten Haşimi Rafsancani'ye tam anlamıyla takmıştı. 2000 yılı Ocak ayında "Kızıl giysili alicenap" başlıklı yazısıyla Rafsancani'yi ülkedeki ve sınır ötesindeki siyasi suikastierden sorumlu tutan Genci bu nedenle sık sık derin devletin hışmına uğruyor; mahkemeden mahkemeye koşturuyor, sürekli cezaevine girip çıkıyordu. Ama onu hep suratında bir tebessümle hatırlıyorum.Genci de, birçok diğer reformcu gibi devrimden ve devletten geliyordu. Hatta bir dönem Türkiye'de, genellikle istihbaratçılara uygun görülen "öğrenci ataşeliği" görevini de üstlenmişti. Demokrasiyi, sekülerizmi çok açık bir şekilde savunuyordu. Örneğin kendilerini Atatürkçülükle suçlayan Haşimi Rafsancani'ye "Biz Atatürkçü değiliz, ama içimizden bazıları dinin devlete, devletin de dine müdahale etmemesini istiyor. Ben de bunlardan biriyim" diye cevap vermişti.Hatemi'ye mesafeGenci çok sempatik ve cesur bir aydındı ama açıkçası kendisine tam ısınamamıştım. Çünkü benim büyük umutlar beslediğim Hatemi'ye aşın bir kuşkuyla yaklaşıyor, onun başanlı olmasını pek ihtimal dahilinde görmüyordu.Kendisine "Hatemi İran'ın Mihail Gorbaçovu mu olacak?" diye sorduğumda Brejnev, Andropov gibi tarihte pek de iyi bir şekilde yer almamış Sovyetler Birliği liderlerini hatırlatmış ve Hatemi'nin kaderinin 1968 Prag Baharı'nı başlatıp Sovyet tanklarına yenik düşen Çekoslavak lider Aleksandr Dubçek'inkine benzemesinin daha fazla mümkün olduğu yorumunu yapmıştı.Hatemi'nin cumhurbaşkanlığını Ahmedinejad'a devri sırasında çekilen fotoğraf Genci'nin öngörülerinin ne kadar doğru ve benimkilerin de yanlış çıktığının bir kanıtıydı. İşin acısı, Genci haklı çıkmış olmaktan muttu olmayacak kadar ülkesini seven biriydi. Üstelik o tören sırasında cezaevindeki açlık grevini nerdeyse ölüm orucuna çevirmek üzereydi.Varsa yoksa nükleerİslam dünyasına demokrasi götürme iddiasındaki Bati (tabii başta ABD) ve Bati'nin İslam dünyası üzerine oyunlarını boşa çıkarma iddiasındakiler, elbirliğiyle önceki gün açlık grevine son veren Genci'den hak ettiği ilgi ve desteği esirgiyorlar. Bunun yerine hep birlikte İran'ın nükleer programı üzerine kafa yoruyoruz. Bunu yaparken de genellikle klişelerden hareket ediyoruz.Tahran'in, Ahmedinejad'ın göreve başlamasının hemen ardından AB ülkeleriyle görüşmelerde yan çizmesi, İran'da nükleer konusunda neredeyse bir milli mutabakat bulunduğunu görmemizi engelliyor. Bütün sorumluluğu muhafazakârlara yıkıyoruz.İran yönetimi, ABD'nin Irak'ta yaşadığı sıkıntılar nedeniyle ülkelerine saldıramayacağını düşünüyor olabilir. Ama Saddam Hüseyin'i devirmek için olmayan kitle imha silahlarını bahane etmiş olan Bush yönetiminin İran'ın nükleer silaha sahip olmasını engellemek için elinden geleni yapacağı ve buna uygun olarak İsrail'le beraber hareket edeceği çok açık. Amerikan yönetiminde etkili olan yeni-muhafazakârların (neo-conlar) daha başından beri esas hedeflerinin İran olduğu ve Irak'ı da bir nevi prova olarak gördükleri bir sır değil.Öte yandan İslam ülkeleri ve Müslümanlardaki bu aşırı nükleer tutkusunu da yeterince sorgulamıyoruz. Bu derece tehlikeli bir oyun sadece İsrail'in nükleer silahlara sahip olmasıyla açıklanabilir mi? Halkının büyük çoğunluğu yoksulluk sınırında olan Pakistan'ın neredeyse varını yoğunu nükleere yatırmış olmasının mantiğı nedir?Ve son bir soru: Pakistan'ın veya ilerde İran'ın, şu ya da bu şekilde nükleer silah kullabileceklerine, buna cesaret edebileceklerine sahiden inananlar var mı?
Türkiye "Rabıta" gerçeğinden araştırmacı gazeteciliğin büyük ismi Uğur Mumcu sayesinde haberdar olmuştu. Avrupa'daki Türkler arasındaki İslami hareketleri inceleyen Mumcu, Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından buralara yollanan din görevlilerinin maaşlarının "Rabıta" tarafından ödendiğini ortaya çıkarmıştı. İşin ilginci, Suudi Arabistan'a doğrudan bağlı "Rabıtatül Alem-i İslam" (İslam Dünyası Birliği) adlı kuruluş ödemeleri, o sırada Türkiye'yi yöneten Kenan Evren başkanlığındaki askeri rejimin bilgisi dahilinde yapıyordu. Evren ve arkadaşları "irtica"ya kapılmasınlar diye Avrupa'daki işçilere din adamlan yolluyor, ama bütçeleri elvermediği için, misyonu Sünni İslamiyetin en katı yorumlarından Vahabiliği dünyaya yaymak olan Rabıta'dan para dileniyorlardı.Beş alanda yoğun faaliyetRabıta sadece Türk imamları maaşa bağlamamıştı. Örgüt, dünyanın dört bir yanında camiler açıyor, Kuran-ı Kerim'in yaraşıra Vahhabiliğin bazı temel eserlerini karşılıksız dağıtıyor. Rabıta beş alanda faaliyet gösteriyor:1) Avrupa ve Kuzey Amerika: İlk hedef, Müslüman ülkelerden gelen göçmenler. Batık olup da İslam'a ilgi gösterenlere de hitap edilmeye çalışılıyor. ABD'deki siyah Müslümanlar'ın bir bölümü Rabıta'nın etkisine girmiş durumda.2) Balkanlar, Kafkaslar ve Orta Asya: Soğuk Savaş'ta ABD, sosyalist ülkelerdeki Müslümanların kafasını çelmede S. Arabistan'ın yardımını görmüştü. Komünist bloğun yıkılmasının ardından Suudi misyonerler bölgeye akın etti. Vahhabiliği yaymanın dışında İran'ın nüfuzunu genişletmesini engelleme gibi bir görevleri vardı.3) Yoksul Müslüman topluluklar: Suudi rejimi, petro-dolarlarının bir bölümünü, Kara Afrikası ve Güneydoğu Asya'daki yoksul Müslümanların Vahhabileştirilmesi hedefine aktarıyor.4) İslami hareketler: Arap dünyasında Müslüman Kardeşler, Asya'da Cemaat-i İslami orijinli İslamcı gruplar Suudi rejimi tarafından fonlanmaktadır.5) Müslüman halkların özgürlük mücadeleleri: Suudi Arabistan, Sovyet işgaline karşı Afgan cihadının örgütlenmesinde kilit bir rol oynadı. Aynı şekilde Bosna ve Çeçenistan gibi bölgelere de yardım yolladı.Mutlak başarısızlıkNe var ki Suudi saadet zinciri Körfez Savaşı'ndan itibaren kırılmaya başlamıştı. Örneğin Rabıta paralarıyla palazlanan birçok İslamcı grup Kuveyt'i işgal eden Saddam'ın yanında yer aldı. Suudi rejiminin desteklediği yerel cihadlardan, El Kaide öncülüğünde "global bir cihad" yeşerdi. Batılı müttefikleri, El Kaide nedeniyle Fahd rejimine de şüpheyle bakmaya başladı. 11 Eylül terör saldırılarının ardından ABD'de S. Arabistan aleyhine yayınlarda tam bir patlama yaşandı.Bu paralar Suud hanedanının öncülüğünde hilafeti yeniden kurmak, S. Arabistan'ı İslam dünyasının merkezi yapmak için akıtılmıştı. Ve Fahd dünyaya gözlerini yumduğunda bu hayalini gerçekleştirebilmekten çok ama çok uzaktaydı.
ABD'de El Kaide ile savaşın binlerce kişiyi istihdam eden bir sektöre dönüşmüş durumda. Fakat Londra bombalamaları, "Bu kadar cehalet ancak eğitimle mümkündür" sözünü bir kez daha doğruladı. Londra'da ne olduğunu, Avrupa'da bundan sonra neler olabileceğini Amerikalılara bir Fransız araştırmacı, Olivier Roy anlattı.Roy'ya göre El Kaide, Filistin, Bosna, Çeçenistan, Irak gibi olaylardan istifade eden ama esas olarak Batı ile yılların hesabını görmek isteyen bir şebeke, onun etrafında eyleme geçenlerse kendilerine bağlanacak bir dava arayan, belli bir eğitim ve kültür seviyesine sahip Müslümanlardı. Yine Roy, bu hareketin içinde Müslümanlıklarını sonradan keşfeden Batı'daki göçmenlerin (born again muslim) ve İslam'ı sonradan seçenlerin önemli bir rol oynadığına da dikkati çekti.***Roy'nın yazısını New York Times gazetesi "Neden bizden nefret ediyorlar? Irak yüzünden değil" başlığıyla yayınladı ki bu tam bir çarpıtmaydı. Hatta bazıları bundan hareketle Irak'ın işgalini haklı göstermeye çalıştılar. El Kaide'nin Londra'yı vurmak için Irak bahanesine ihtiyacı olmadığı doğru olmakla birlikte Irak işgaliyle global terörizmin ekmeğine yağ sürülmüş olduğu da açık bir gerçek. Irak'ta iyice profesyonelleşen yabancı militanların ülkelerine dönmeleri durumunda nelerin yaşanabileceği de tam bir muamma.Mısır bombalamalarıyla tekrar Abdullah Azzam'ı keşfettik. Çoğu Amerikan basınından aparma bilgilerle Azzam'ın geliştirdiği "global cihad" fikri "global terörizm"miş gibi sunuldu. Onun, talebesi Usame bin Ladin'i, cihadı terörizme dönüştürmemesi için uyardığı, hatta şaibeli ölümünün ardında bin Ladin'in bulunduğu iddiaları da nedense pek dillendirilmedi.***Ayetullah Humeyni'nin yerini bin Ladin-Azzam-Zarkavi ve Eymen el Zevahiri dörtlüsü almışa benziyor. Şiilik de, en azından Irak'ta ABD'nin müttefiği olunca onun yerine fanatizm gömleği Vahhabiliğe ve Selefiliğe giydiriliyor. Böylece, Vahhabilik neyse de Selefiliğin, İslam tarihinde hayli saygın bir yeri olan bir düşünce akımı olduğu göz ardı ediliyor. Türkiye'nin birçok Diyanet İşleri Başkanı ve önemli ilahiyatçısı Selefi ekolündendi. Günümüzde onlarca AKP milletvekilinin, bazı bakanlar ve üst düzey bürokratların, hatta kimi özerk kurum başkanının da en azından düne kadar Selefi olduklarını biliyoruz.Londra Belediye Başkanı Ken Livingstone, bombalamalardan sonra Bati'yı özeleştiriye çağırdı. Bu olumlu adıma verilebilecek en iyi karşılık, İslam ülkelerinin aydınları ve önde gelen şahsiyetlerinin de kendi topluluklarını özeleştiriye çağırmasıdır. Bütün suçu Batı'ya yüklemek kadar vahim bir başka yanlış da tüm sorumluluğu İslam dinine veya onun bazı yorumlarına yüklemek olacaktır. Bunu Batılıların yapması bir yere kadar anlaşılır ama Müslüman kültürünü soluyan bazı insanların "İslam dünyasında reform" yerine "İslam dininde reform" diye tutturması, en basitinden oryantalizm olur.***Londra'da polisin, terörist diye bir başka Üçüncü Dünya vatandaşını, gariban bir Brezilyalı elektrikçiyi vurması, olayın İslam-Batı ikiliği boyutlarını aşmakta olduğunun sembolik bir göstergesiydi. ABD 11 Eylül'den bu yana Afganistan ve Irak'ta 70 binden fazla kişiyi tutukladı. Bunlara uluslararası hukuk kurallarına aykırı muameleler yaptı, yapmaya devam ediyor. Bu iş hukuk dışına çıkmakla, insan hakları ihlalleriyle, yargısız infazlarla olsaydı Türkiye'de Kürt sorunu çoktan çözülmüştü.
PKK'nın son dönemde tırmanan eylemleri sadece Türkiye'yi değil, zaten iyi olmayan Türk-Amerikan ilişkilerini de sarsıyor. Genelkurmay ikinci Başkanı Org. İlker Başbuğ'un, "ABD yönetimi PKK'nın lider kadrosunun yakalanması konusunda emir verdi" sözleri gerilimi azaltabilir ama kısa vadede bu beklenti gerçekleşmezse yeni bir kriz kapıda demektir.Ankara uzun süre ABD ordusunun, Kandil Dağı'nda üslenen PKK'lılara karşı harekat düzenlemesi, en azından lider kadrosundan bazılarına yönelik operasyon için ısrar etti. Fakat Bush yönetimi her seferinde talepleri geri çevirdi.İkili ilişkiler üzerindeki PKK ipoteği, Başbakan Tayyip Erdoğan'ın "sınırötesi harekat"ı telaffuz etmesiyle iyice ciddileşti. Erdoğan'ın çıkışından rahatsız olan Washington, önce medya üzerinden dolaylı mesajla AKP'yi uyarmak istedi; baktı olmayacak, vakit kaybetmeksizin Irak topraklarında bir "sıcak takip"i veya "sınır ötesi harekaf'ı uygun bulmadığını açık açık ilan etti.Açık mesajlarBu görevi ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı Dan Fried üstlendi. Pazartesi günü Turgut Özal anısına Washington Enstitüsü tarafından düzenlenen yıllık konferansta Fried'a PKK üzerine peş-peşe sorular yöneltildi. O da bunlan bir diplomattan beklenmeyecek açıklıkla yanıtladı. "PKK sadece Türkiye'nin değil, bizim de sorunumuz" diyen Fried şöyle devam etti: "PKK'ya karşı sıcak takibin veya sınır ötesi bir harekatın en iyi yol olduğunu düşünmüyorum. Kaldı ki bu o kadar da kolay değil. Türkiye ve ABD, Irak'ı güvenli ve demokratik bir ülke yapmak için çalışmak. O zaman Irak'ta teröristler de barınamaz."Fried'in açıklamaları işleri karıştırdı. PKK sorununu kökten çözmeyi Irak'ın demokratikleşeceği o meçhul ana kadar erteleme yaklaşımının, fazla taraftar bulması mümkün değildi. Böylece PKK'nın ardındaki esas gücün ABD olduğuna inananların elleri iyice güçlenmiş oldu.Erdoğan, sırf "Washington'dan çekiniyor" imajı vermemek için kendini sınır ötesi harekata mecbur hissedebilir. Bu noktada Başbuğ'un "Sınır ötesi harekat seçeneklerden birisidir, hatta sonuncusudur. Mesele iki tümenle Irak'a girmek değil. Buna gelene kadar yapabilecek çok şey var" sözlerinin bir fren işlevi göreceği de açıktır.Eğer PKK, yıllar sonra tekrardan gündemi belirleyebildiği duygusuyla şiddet eylemlerini tırmandınrsa, kazananı olmayan yeni bir çatışma süreci başlayabilir. Üstelik bu sefer sadece Türkü ve Kürdüyle tüm Türkiye değil, bütün unsurlarıyla Irak ve hatta ABD de kaybedecektir. Öcalan ve PKK hesabını böylesi bir kaos üzerine yapıyorlarsa onlar da yanıldıklarını anlayacaklardır.
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan 6 Temmuz günü Sun Valley'de ABD'nin önde gelen zenginlerine etkileyici bir konuşma yaptı ve İslam-terör ilişkisi üzerine çarpıcı açılımlar getirdi. 7 Temmuz sabahı basın toplantısına geldiğinde bir gün önceki heyecan ve coşkusundan, ama en önemlisi yaratıcılığından eser yoktu. Başbakan Londra saldırılarından dolayı duyduğu üzüntüyü samimi sözcüklerle dile getirdi, terörü çok açık ve sert bir şekilde lanetledi.Erdoğan'ın açıklamaları daha önceki terör eylemlerinden sonra söylediklerinin bir tekrarı gibiydi, yani "zayıftı. Ne var ki konuştuğum Erdoğan'ın danışmanları, onun uçağıyla seyahat eden genel yayın yönetmenleri ve diplomatlar Başbakan'ı "hayli sert" bulmuşlardı ve eleştirilerime karşılık "daha fazla ne diyebilirdi ki!" karşılığını verdiler.Yumruğu masaya vurmalıKuşkusuz önce terörü lanetlemek gerekiyor, ama ardından da somut bir şeyler yapmak. Her kriz aslında bir fırsattır ve Londra bombaları Türkiye'ye birçok alanda eşsiz fırsatlar sundu, sunuyor. Her şeyden önce tüm dünya, Müslümanların içinden teröre karşı gür, güçlü ve etkili bir ses bekliyor, islam dünyasının şeytanını hep dışarıda aramayı bırakıp kendisine de bakmasını, sıkı bir özeleştiri, arınma ve yenilenme süreci içine girmesini umuyor. Bunu en fazla arzulayanların başında da terörün faturasının kendisine çıkarılmakta olduğunu fark eden "sıradan Müslümanlar" geliyor.Ama herkes yumruğu masaya vuramaz, vursa bile diğer Müslümanların ve Müslüman olmayan toplulukların dikkatini ve ilgisini çekemez. Çünkü İslam ülkelerinde meşruiyetini toplumdan alan rejim ve lider pek yok. Türkiye, Osmanlı'nın mirasçısı olması, laik yapısı, modernliği içselleştirmiş olması ve Batı ile köklü ve yoğun ilişkileri nedeniyle, kim ne derse desin öncülük özelliğine sahip ender ülkelerden biri.ABD politikaları tıkanıyorPeki Türkiye ne yapabilir? Son dönemlerde işaretleri verildiği gibi, Washington'un tüm dünyaya dayattığı "teröre karşı topyekun savaş" stratejisinin islam dünyasındaki "baş uygulayıcısı" olmanın kimseye bir şey kazandırması beklenemez. Çünkü Amerikan politikaları hem tıkandı, hem de Irak'da olduğu gibi, terörü de besleyebiliyor.Washington'un "kalpleri ve zihinleri kazanmak" için piyasaya sürdüğü ve sık sık adını değiştirdiği İslam dünyasını "demokratikleştirme" projesinin de en azından orta vadede sonuç alması söz konusu değil.Global aktör olabilir miyiz?Halbuki Türkiye, AB perspektifini kaybetmeden, Batı ile İslam dünyasının teröre karşı hep birlikte yeni, yaratıcı, işe yarar stratejiler geliştirmesine ciddi olarak katkıda bulunabilir. Ama bunu yapabilmesi için ulusalcılığı bir kenara bırakıp "uluslarötesi" düşünebilmesi lazım. Örneğin ilki 11 Eylül'den sonra yapılan Çırağan Sarayı'ndaki AB-İslam Konferansı Örgütü (İKÖ) zirvesi KKTC'ye kıyak geçme kaygısı nedeniyle son anda iptal edilmişti. Bir başka sıkıntı yaratan nokta da, El Kaide söz konusu olduğunda hemen PKK sorununun da masaya getirilmek istenmesi.Tayyip Erdoğan ve dolayısıyla Türkiye global teröre karşı, bir medeniyetler savaşının çıkmasını engellemek ve bu yolla Müslümanları, İslam dini ve kültürünü korumak için çok şeyler yapabilirdi, hâlâ yapabilir. Ama devleti ve toplumuyla, daha kendi topraklarındaki eylemlerle yüzleşemeyen, hesaplaşamayan bir Türkiye'nin global bir role soyunması galiba mümkün olmayacak. Nitekim şu ana kadar yaşananlar, bu fırsatı da, tıpkı 11 Eylül'den, İstanbul ve Madrid bombalamalarından sonra olduğu gibi elimizin tersiyle ittiğimizi gösteriyor.