Bir demokrasi savaşçısı: Ekber Genci

İran'a ilk kez devrimin 20. yılında, 1999 Şubat ayında gittim. İlk görüştüğüm kişiyse gazeteci-yazar Ekber Genci idi

Haberin Devamı

İran'a ilk kez devrimin 20. yılında, 1999 Şubat ayında gittim. İlk görüştüğüm kişiyse gazeteci-yazar Ekber Genci idi. Muhammed Hatemi'yi açık ara cumhurbaşkanı seçtiren reform hareketinin önde gelen isimlerinden olan bu ufak tefek adam, İran'ı sekiz yıl yöneten Haşimi Rafsancani'ye tam anlamıyla takmıştı. 2000 yılı Ocak ayında "Kızıl giysili alicenap" başlıklı yazısıyla Rafsancani'yi ülkedeki ve sınır ötesindeki siyasi suikastierden sorumlu tutan Genci bu nedenle sık sık derin devletin hışmına uğruyor; mahkemeden mahkemeye koşturuyor, sürekli cezaevine girip çıkıyordu. Ama onu hep suratında bir tebessümle hatırlıyorum.

Genci de, birçok diğer reformcu gibi devrimden ve devletten geliyordu. Hatta bir dönem Türkiye'de, genellikle istihbaratçılara uygun görülen "öğrenci ataşeliği" görevini de üstlenmişti. Demokrasiyi, sekülerizmi çok açık bir şekilde savunuyordu. Örneğin kendilerini Atatürkçülükle suçlayan Haşimi Rafsancani'ye "Biz Atatürkçü değiliz, ama içimizden bazıları dinin devlete, devletin de dine müdahale etmemesini istiyor. Ben de bunlardan biriyim" diye cevap vermişti.

Hatemi'ye mesafe
Genci çok sempatik ve cesur bir aydındı ama açıkçası kendisine tam ısınamamıştım. Çünkü benim büyük umutlar beslediğim Hatemi'ye aşın bir kuşkuyla yaklaşıyor, onun başanlı olmasını pek ihtimal dahilinde görmüyordu.

Kendisine "Hatemi İran'ın Mihail Gorbaçovu mu olacak?" diye sorduğumda Brejnev, Andropov gibi tarihte pek de iyi bir şekilde yer almamış Sovyetler Birliği liderlerini hatırlatmış ve Hatemi'nin kaderinin 1968 Prag Baharı'nı başlatıp Sovyet tanklarına yenik düşen Çekoslavak lider Aleksandr Dubçek'inkine benzemesinin daha fazla mümkün olduğu yorumunu yapmıştı.

Hatemi'nin cumhurbaşkanlığını Ahmedinejad'a devri sırasında çekilen fotoğraf Genci'nin öngörülerinin ne kadar doğru ve benimkilerin de yanlış çıktığının bir kanıtıydı. İşin acısı, Genci haklı çıkmış olmaktan muttu olmayacak kadar ülkesini seven biriydi. Üstelik o tören sırasında cezaevindeki açlık grevini nerdeyse ölüm orucuna çevirmek üzereydi.

Varsa yoksa nükleer
İslam dünyasına demokrasi götürme iddiasındaki Bati (tabii başta ABD) ve Bati'nin İslam dünyası üzerine oyunlarını boşa çıkarma iddiasındakiler, elbirliğiyle önceki gün açlık grevine son veren Genci'den hak ettiği ilgi ve desteği esirgiyorlar. Bunun yerine hep birlikte İran'ın nükleer programı üzerine kafa yoruyoruz. Bunu yaparken de genellikle klişelerden hareket ediyoruz.

Tahran'in, Ahmedinejad'ın göreve başlamasının hemen ardından AB ülkeleriyle görüşmelerde yan çizmesi, İran'da nükleer konusunda neredeyse bir milli mutabakat bulunduğunu görmemizi engelliyor. Bütün sorumluluğu muhafazakârlara yıkıyoruz.

İran yönetimi, ABD'nin Irak'ta yaşadığı sıkıntılar nedeniyle ülkelerine saldıramayacağını düşünüyor olabilir. Ama Saddam Hüseyin'i devirmek için olmayan kitle imha silahlarını bahane etmiş olan Bush yönetiminin İran'ın nükleer silaha sahip olmasını engellemek için elinden geleni yapacağı ve buna uygun olarak İsrail'le beraber hareket edeceği çok açık. Amerikan yönetiminde etkili olan yeni-muhafazakârların (neo-conlar) daha başından beri esas hedeflerinin İran olduğu ve Irak'ı da bir nevi prova olarak gördükleri bir sır değil.

Öte yandan İslam ülkeleri ve Müslümanlardaki bu aşırı nükleer tutkusunu da yeterince sorgulamıyoruz. Bu derece tehlikeli bir oyun sadece İsrail'in nükleer silahlara sahip olmasıyla açıklanabilir mi? Halkının büyük çoğunluğu yoksulluk sınırında olan Pakistan'ın neredeyse varını yoğunu nükleere yatırmış olmasının mantiğı nedir?

Ve son bir soru: Pakistan'ın veya ilerde İran'ın, şu ya da bu şekilde nükleer silah kullabileceklerine, buna cesaret edebileceklerine sahiden inananlar var mı?

DİĞER YENİ YAZILAR