Stratejik derinlik ve stratejik sığlık

Prof. Ahmet Davutoğlu, dönemin başbakanı Abdullah Gül'ün başdanışmanı olarak 2002 Aralık ayındaki AB Kopenhag Zirvesi'nde siftahı yaptı

Haberin Devamı

Prof. Ahmet Davutoğlu, dönemin başbakanı Abdullah Gül'ün başdanışmanı olarak 2002 Aralık ayındaki AB Kopenhag Zirvesi'nde siftahı yaptı. Recep Tayyip Erdoğan'la da görevini sürdürdü ve kendisine "büyükelçi" unvanı verildi. O AKP hükümetinin dış politikasını oluşturan isimlerin başında geliyor ve lafı dolandırmadan söylemeli, görevini hiç de kötü yapmıyor.

Ve daha ilk günden itibaren bazı çevreler onu etkisizleştirmek, hatta tasfiye ettirmek için çok uğraşıyorlar. Bazı temel şikayetlerini sıralamaya çalışalım:

1) Türkiye'nin ABD'nin Irak işgalinde aktif olarak yer almaması;

2) Savaş öncesi ve sonrası Irak'a komşu ülkeleri seferber etmeye çalışması;

3) Suriye'deki Baas rejimiyle iyi ilişkileri sürdürmesi;

4) İran'a yönelik muhtemel bir askeri operasyona sıcak bakmaması ve böylesi bir durumda aktif desteğe yanaşmaması;

5) Filistin'de Hamas ile doğrudan ilişki kurması;

6) İslam Konferansı Örgütü, Arap Birliği gibi kurumlara dinamizm getirmeye1 çalışması...

Kraldan çok kralcılar
Bütün bu açılım ve arayışları "Türkiye'nin rayından çıkması" olarak takdim edip dünyanın sonuymuş gibi göstermek istediler. Davutoğlu'nun adını açıkça pek vermediler, ama her vesileyle onun kitabıyla (Stratejik Derinlik) ve orada dile getirdiği yaklaşımlarla dalga geçmeye çalıştılar. Onu "Türkiye'yi Malezya yapmak istiyor" iddiasıyla karalamaya çalıştılar.

İsrail'in, Amerikan yönetiminin, onlara yakın bazı düşünce üretim kuruluşları ve gazetecilerin Davutoğlu'ndan şikayetçi olmaları normal. Ama Türkiye'den bazı isimlerin onu günah keçisi yapma gayretlerini anlamak, hele eleştirilerindeki temel dürtünün "Türkiye'nin çıkarları" olduğuna inanmak mümkün değil. Çünkü "stratejik derinlik" arayışlarına cihad ilan ederken bize sunabildikleri tek alternatif "Amerikan kuyrukçuluğu." Yani "stratejik sığlık".

Çarpıtmalar
Bu arada birçok gerçeği çarpıtmaya çalışıyorlar:

1) AKP'nin dış politikası "anti-Amerikan" olarak nitelenemez. Hatta bazı İslamcılar Erdoğan hükümetini Genişletilmiş Ortadoğu ve Kuzey Afrika Projesi'ndeki rolü nedeniyle hain ilan ediyorlar;

2) AKP İsrail'le iyi ilişkileri de sürdürme çabasında;

3) AKP, Davutoğlu olmasa da dış politikada benzer arayışlara girerdi. Bunun Erdoğan'ın çevresindeki bazı danışmanlara bırakılması mümkün değildi;

4) Kaldı ki Türk dış politikasını sadece Davutoğlu belirlemiyor. Erdoğan ve Gül de ayrı ayrı ağırlık koyuyorlar. Ayrıca Dışişleri bürokrasisinin başlangıçtaki direnci de epey kırıldı. (Örneğin tezkere günlerinde "artık Washington'la her şey bitti" diye yakınan bir diplomatımızla sonradan ABD'de karşılaştığımız her seferinde bana "ilişkiler çok iyi" dedi.)

Devletin diğer kurumlarının, özellikle de ordunun Davutoğlu'na ciddi itirazları olduğu da hayli tartışmalı bir spekülasyon. İki ülke orduları arasında tezkere ve çuval krizleri nedeniyle bozulan ilişkileri tamir etme gayretleri var ama bunu ABD'nin "AKP hükümetinin yerine TSK'yı koyma", hatta "darbe teşvikçiliği" olarak değerlendirmek fazla abartılı olur. Washington'da bu tür hayalleri kuranlar ve Türkiye'de de onlarla işbirliği için yanıp tutuşanlar olabilir ama Türkiye gemisinin böylesine sığ sulara çekilebilmesi artık mümkün değil.

Sonsöz
AKP'nin dış politikada yeterince cesur olmadığı için birçok hata yaptığı kanısındayım. Prof. Davutoğlu'nun bazı yaklaşımlarını da, olması gerektiği kadar "derin" bulmuyorum. Onu (ve dolayısıyla AKP'yi) savunmanın bana kalmış olmasını da kaderin garip bir cilvesi olarak kayda geçiriyorum.

DİĞER YENİ YAZILAR