Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Türkiye'nin bölgesi ve İslam dünyası için bir model olup olmadığı tartışmalarına "Yumuşak gücümüz artıyor" sözleriyle yeni açılımlar getirdi. Gerçekten de ülkemizin bölgedesindeki ve genel olarak İslam dünyasındaki "biricik" durumunu tanımlamada, Joseph Nye'nin geliştirdiği yumuşak güç (softpower) kavramı çok kullanışlı; bundan böyle de iyice popülerleşeceğe benziyor.
Türkiye'nin "yumuşak gücü" nün temelinde, bir ölçüde Osmanlı mirası, ama esas olarak Atatürk ve arkadaşlarının yokluklar içinde ve tüm direnişlere karşın hayata geçirdikleri cumhuriyet projesinin basanları yatıyor. Kim ne derse desin, eksik ve hatalarına rağmen modernleşme projesi, Kemalist kadronun arzu ettiği istikamette olmasa bile büyük ölçüde zafere ulaşmış durumda.
1 Mart'ın katkıları
Başındaki "yumuşak" sıfatı nedeniyle bu gücün öyle kolay kazanıldığı, korunduğu ve geliştirildiği sanılmasın. Yani bu öyle parayla alınıp satılabilen bir şey değil. Örneğin liderlerinin bütün dayatmalarına kulak tıkayıp, her türlü ekonomik ve siyasi bedeli ödemeye göze alıp 1 Mart 2003 günü tezkereye "hayır" diyen, oylamaya katılmayan veya çekimser kalan 99 AKP'li milletvekili, Türkiye'nin dünya çapındaki, özellikle de İslam dünyası nezdindeki "yumuşak gücü"nü müthiş bir şekilde artırdı.
Aklıma, Bush yönetimine öfkesi nedeniyle Washington'dan Kanada'ya göç eden Graham Fuller geliyor. 1 Mart'ın hemen ardından Kahire'ye giden eski CIA'ci orada Türkiye'yi alkışlayan Mısırlılar'la yaptığı sohbetleri coşkuyla aktarmıştı.
Dolayısıyla Erdoğan, aynı konuşmada "21'inci yüzyılın yeni fırsat, risk ve tehditlerine ilişkin olarak Türkiye ile ABD'nin vizyon ve stratejileri örtüşmektedir" dediği için kendi içinde çelişkiye düşmüş oluyor. ABD'ye karşı dik bir duruş sayesinde elde edilen bir güç, eğer Amerikan yönetiminin bölgesel stratejilerine hizmet için kullanılırsa, ondan geriye ne kalabilir ki?
TBMM Başkanı Bülent Arınç, Washington'da "1 Mart hayırlara vesile olmuştur" derken adını koymasa da, Türkiye'nin artan yumuşak gücünden cesaret alıyor, aynı zamanda ona katkı sağlıyordu.
Erdoğan'ın Beyaz Saray'daki "çalışma ziyareti" nin ülkemizin yumuşak gücü üzerine etkilerini gözlemlemek için galiba çok beklemek gerekmeyecek.
Kalpleri kazanmak
Eğer Başbakan Erdoğan "yumuşak güç" kavramıyla Bush yönetimini etkileyeceğini sanmışsa da yanılmış demektir. Çünkü Bush'un yakın çevresindeki yeni muhafazakârlar "yumuşak güç"e, "ABD'nin önünü tıkamak isteyen saf liberallerin yeni bir oyuncağı" muamelesi yaptı. ABD Başkanı da 11 Eylül'den sonra işlerini hep "sert güç"le götürmeye çalıştı; yaşananlar ortada.
Joseph Nye geliştirdiği kavramı açıklamak için şu örneği veriyor: "Yumuşak güç temel olarak başkalarını cezbetme, onların kalbini ve zihnini kazanma yeteneğidir. Teröre karşı şu an verilen mücadelede sert güçle belli sayıda aşırı unsuru öldürür ya da saf dışı bırakabilirsiniz. Halbuki yumuşak güçle, ılımlıların aşırılar tarafından devşirilmesinin önünü alabilirsiniz. Eğer yumuşak gücünüz yoksa öldürdüğünüz veya saf dışı bıraktığınız kişilerin yerini, belki de daha fazla insan doldurur ve sırf bu yüzden savaşı kaybedersiniz."
Bu tanımdan hareketle, ilk bakışta Erdoğan'ın Beşar Esad'ı çokpartili sisteme ikna etme çabalan olumlu karşılanabilir. Ama Nye sözlerini şöyle sürdürüyor: "Yumuşak güçle Ladin'i kazanamazsınız, ama uzun vadede Ladin'in yeni militanlar bulmasını engelleyebilirsiniz."
Yani meşruiyetini, ülkesinin dördüncü büyük kenti Hama'yı bir ayda dümdüz edip yüzlerce vatandaşını katletmekten çekinmemiş olan babası Hafız'dan alan genç Esad'ın kalbini ve zihnini kazanmaya çalışmak boşuna ve yanlış bir çaba olmaktan öteye gidemez.
Şu sorular acil olarak yanıtlanmayı bekliyor: Türkiye, Amerikancı veya Baasçı olmadan, Suriye halkını cezbedebilecek bir "yumuşak güç" e sahip mi? Değilse ne yapmalı?
Yumuşak güç kolay kazanılmıyor, ama kolay kaybedilebilir
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Türkiye'nin bölgesi ve İslam dünyası için bir model olup olmadığı tartışmalarına "Yumuşak gücümüz artıyor" sözleriyle yeni açılımlar getirdi
Haberin Devamı

