ABD'nin Başkan George Bush yanlısı milliyetçi haber kanalı Fox News, dün sabahın erken saatlerinden itibaren "İran ve Suriye ile nasıl baş ederiz?" sorusunun cevabını arıyordu. Uzmanlar, eski yöneticiler, istihbaratçılar sırayla, 11 Eylül sonrası geliştirilen "caydırıcı savaş" (preemptive war) stratejisinin bu ülkelere karşı ne zaman ve nasıl uygulanması gerektiğim tartıştılar.Aslında bu soru hiç de yeni değil. Uzun yıllar ABD'nin "teröre destek veren ülkeler" listesinde yer alan Iran ve Suriye, 11 Eylül sonrasında Bush tarafından, aynı gerekçeyle "haydut devlet" olarak tanımlanmış ve hedef gösterilmişti. Hatta Irak'tan sonra sıranın onlarda olduğu yorumları yapıldı. Dolayısıyla Iran ve Suriye'nin "tehditlere karşı ortak cephe" kurduğu haberi Washington'u şaşırtmış değil ama kaygıları artırdığı ve "ne yapılacaksa bir an önce yapılsın" düşüncesini pekiştirdiği kesin.İsrail vurabilirWashington, İran ve Suriye'nin Irak'la ilgili politikalarından da rahatsız. İran'ı, İslamcı Şiiler'e aşırı destek verip Irak'a şeriat düzeni getirmeye çalışmakla; Suriye'yi de eski Baas liderlerini barındırıp Sünni direnişini her açıdan desteklemekle suçluyor.Bir diğer kriz öğesi Ortadoğu barışı. Yaser Arafat'ın ölümünden sonra yeşeren barış umutlarının bu iki ülke tarafından torpillenmesi istenmiyor. Lübnan eski Başbakanı Refik Hariri'nin öldürülmesi bu nedenle de derin rahatsızlık yarattı ve gözlerin yeniden Şam'a çevrilmesine yol açtı.Ama esas kriz, İran'ın nükleer programı nedeniyle yaşanıyor. Ancak Bush, ikinci döneminde başta Almanya ve Fransa olmak üzere AB ülkeleriyle ilişkilerini düzeltmek istiyor. Bu nedenle AB ülkelerinin İran'la yaptığı nükleer pazarlığı izliyor. Irak'ta yaşanan "kitle imha silahları fiyaskosu" nedeniyle ABD'nin AB'ye karşı eli hiç ama hiç güçlü değil. Üstelik bu sefer İngiltere de AB'nin devleriyle birlikte hareket ediyor.Bununla birlikte Washington'un tekrar Avrupalı müttefiklerini by-pass edip İran'ın nükleer tesislerine yönelik bir saldırı düzenlemesi ihtimal dahilinde. Bir diğer ihtimal de, bu tesisleri kendi varlığına yönelik bir tehdit olarak gören İsrail'in, yıllar önce Irak'a yaptığı gibi, böyle bir saldırının sorumluluğunu bizzat üstlenmesi.Tahran'ın nükleer başlık üretmesine çok az zaman kaldığını düşünen Amerikalı yetkililer, AB ülkeleriyle İran arasındaki görüşmelerden fazla umutlu değiller. Ama şu anda bekleme durumundalar. Sonuçta bir şeyler olacağı kesin, fakat bir süre daha diplomatik baskılar, dolaylı ya da doğrudan görüşmelerle geçeceğe benziyor.
Kürtler, Körfez Savaşı'nda tercihlerini ABD'den yana yapmış olmanın meyvelerini topluyor. Batı dünyası, İran bağlantısı şüphesiyle Şiiler'e, Kürtler gibi kredi tanımıyor.ABD'nin Irak'ta güvendiği belki de tek müttefik olan Kürtler'in ayrıcalıklı durumu, sadece diğer etnik grupları değil Türkiye, İran ve Suriye'yi de rahatsız ediyor. Washington'un 30 Ocak'ta yapılmasında kararlı olduğu Irak seçimleri de bu durumun kalıcılaşmasında ciddi bir adım olacağa benziyor.Irak bölünebilirGregory Hooker'ın raporunda da görüldüğü gibi Irak Anayasası'nın, Şiiler'in çoğunlukta olmasına rağmen Kürt hakimiyetindeki bir Meclis tarafından hazırlanması kuvvetle muhtemel. Bu Meclis'in, Kürtler'in federasyon talebini reddetmesi, hele Kerkük için Kürtler'in razı olmayacağı bir statü benimsemesi imkansız görünüyor.Şiiler kendileri birleşip, diğer grupları yanlarına alsalar da Kürtler'e rağmen herhangi bir kalıcı adım atma şansına sahip gözükmüyorlar. Bu tür bir zorlamaya gitmeleri durumundaysa Irak'ta bir iç savaş çıkma ihtimali çok yüksek. Nitekim Kürtler, Kerkük konusunda sık sık "yoksa kan akar" diye tehdit etmekten geri kalmıyorlar.Şiiler'in, çoğunluktan cesaretle Kürtler'i etkisizleştirmeye çalışmaları durumunda yaşanabilecek bir diğer gelişme de Kürtler'in Irak'tan kopması olur. Özellikle genç nüfusun bağımsızlık yanlısı olduğu, bu konuda bir dizi kampanya yürütüldüğü biliniyor. Hatta bazı Kürtler'in, bağımsızlığa zemin hazırlanması için, Şiiler başta olmak üzere diğer gruplara karşı provokatif ve uzlaşmaz tutumlar içine girmesi bile söz konusu olabilir.
Türk-Amerikan ilişkilerinin en hassas konularından biri, PKK/Kongra-Gel militanlarının, yıllarca Kandil Dağı başta olmak üzere Kuzey Irak'ta rahat bir şekilde varlık göstermesi. Ankara'nın bütün ısrarlarına rağmen ABD PKK'lıları kovmak için hiçbir çaba sarf etmedi. Türk devletinin belli-başlı kesimleri ve kamuoyunun önemli bir bölümü, Amerikalıların, "Irak'ta Basçı ve El Kaide'ci teröristlerle uğraşırken bir de başımıza PKK belası alamayız" türünden açıklamalara pek inanmıyor. Bu tutumun ardında, "Irak'ta bağımsız bir Kürt devleti kurma" ve hatta "Türkiye'yi de parçalama" planlan olduğuna inananlar da yok değil.Bugün Ankara'da, Türk, Amerikan ve Iraklı yetkililerin katılacağı üçlü toplantı, Irak'taki PKK varlığının bütün yönleriyle ilk kez ele alınacak olması nedeniyle çok önemli. Ama toplantının zamanlaması fazlasıyla talihsiz. Amerikan Büyükelçisi Eric Edelman'ın sık sık söylediği gibi, Iraklılar ve Amerikalılar bütünüyle 30 Ocak Irak seçimlerine konsantre olmuş durumdalar. Kaldı ki seçimin olup olmayacağı; olursa da istikrar mı getireceği, yoksa krizi mi derinleştireceği belli değil. Bu yüzden Irak'ta bir şeyler netleşmeden PKK'nın tasfiyesi imkansız.Örtülü operasyon önerisiÖrgütten kaçanlar olmakla birlikte, katılımların daha fazla olduğu biliniyor. Üstelik örgüt, zaman zaman yeni terör kampanyaları açarak Türkiye'yi tehdit etmekten de geri kalmıyor.Buna karşılık ne Ağustos 2003'te yürürlüğe giren "Topluma Kazandırma Yasası" etkili olabildi, ne de Osman Öcalan liderliğindeki PWD, PKK'nın dağılmasına yol açabildi.Bu olgular kimilerini ara formüller geliştirmeye sevk etmiş durumda. Örneğin Washington Enstitüsü Türkiye programı direktörü Dr. Soner Çağaptay, Eylül 2003'te Amerikalılara şu çağrıyı yapmıştı: "PKK'nın kurmaylarını ele geçirin, örgüt çözülür."Dr. Çağaptay, örgütün sinir sistemini felç edip hareket kabiliyetini azaltacak bu "örtülü operasyon"un ardından, alt kadrolara af çıkarılmasını, savaşmaya devam etmek isteyenlere karşı Irak Kürtleri'yle birlikte operasyon düzenlenmesini ve PKK'nın fınans kaynaklarının kesilmesini de önermişti.Dr. Çağaptay, bize aradan geçen bir buçuk yılda bu önerinin değerlendirildiğini ve belli bir kıvama geldiğini söyledi. Nitekim dün yayınlanan en son raporunda da, bugünkü toplantıda Türkiye'nin ABD'den PKK'nın üst düzey kadrolarını ele geçirmeye yönelik bir plan geliştirmesini isteyebileceğini ileri sürdü ve şöyle yazdı: "Washington, Irak'taki Kürt partilerini, terörün, Kürtler tarafından yapılsa da kötü bir şey olduğu mantığıyla bu plana dahil olmaya ikna edebilir."İster tüm örgüte, ister sadece kurmaylarına yönelik olsun, PKK'ya karşı operasyon için Kürt gruplarının ikna edilmesi şart ama bu oldukça zora benziyor. Brookings Enstitüsü Türkiye programı sorumlusu Dr. Ömer Taşpınar şöyle konuşuyor: "KYP ve KDP, PKK'dan çok haz etmemekle birlikte ABD ile Türkiye'nin arasının açılmış olmasından son derece memnun. Dolayısıyla Barzani ve Talabani ABD'ye Türkiye'nin PKK baskısını fazla ciddiye almayın, Ankara kendi işine baksın, reformlara devam etsin, PKK sorunu en iyi o şekilde çözülür'mesajını veriyorlar. ABD ise zaten Irak'ta bir batakta olduğu için, Türkiye'yi idare edip 'daha kapsamlı af çıkarın' demeye gelen bir politika güdüyor."ABD kamuoyu sorunuIraklı Kürt liderler, kendileri istese bile böylesi bir operasyonu tabanlarına asla anlatamayacaklarını iddia ediyorlar. İşin ilginci benzer bir kamuoyu baskısı ABD'de de yaşanabilir. Çünkü işgal yanlısı Amerikalılar Irak'ta tek müttefik olarak Kürtleri görüyor ve onları rahatsız edecek her türlü eyleme soğuk bakıyorlar. Örneğin geçen hafta bir panelde, bir Türkün "Türkiye Irak'ta nasıl olumlu bir rol oynayabilir?" sorusuna Washington Post yazan David Ignatius çok açık ve net bir cevap verdi: "Irak'ın en huzurlu bölgesi Kuzey. Ankara, şu ya da bu bahaneyle bu huzuru bozacak, Kürtleri tedirgin edecek herhangi bir hareket yapmasın, yeter."Washington'da "Tamam PKK terörist ama bugüne kadar bize saldırmadı ki!" şeklinde özetlenebilecek bir yaklaşım da epey yaygın. Avrupa basınında çıkan Kürt bildirisinin örgütleyicilerinden olan yayıncı Ümit Fırat da aynı konuya dikkat çekiyor: "ABD Irak'ı işgal etmeye karar verdiğinde, kafasında Kandil Dağı'nı da kontrol etmek gibi bir fikir yoktu. Sonradan da böyle bir derdi olmadı. Bu, Türkiye'nin tek taraflı olarak ileri sürdüğü bir fikirdir. ABD Irak'ta kimi/kimleri düşman ilan etmişse veya kim/kimler ABD'yi düşman ilan etmişse, onlarla savaşmakta. PKK da ABD işgaline karşı bir tutum almadı ve herhangi bir mücadelede bulunmadı. Hatta bu gibi davranışlara yol açacak bir söylemden de kaçınmakta."
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın ABD Başkanı George W. Bush ile yaptığı telefon görüşmesinde Musul'daki saldırı, Irak'taki PKK varlığı, Türkiye-AB ilişkileri ve hatta yaklaşan Noel'in gündeme geldiği açıklandı ama Suriye'nin bahsi bile geçmedi. Başbakan'ın, Sam ziyaretinden bir gün önce Bush ile Suriye konuşmamış olması zor bir ihtimal olsa gerek. Çünkü Suriye, Başkan Bush'un 11 Eylül'den sonra ilan ettiği dört "haydut devlet" ten biri. (Diğerleri Kuzey Kore, İran ve Saddam yönetimindeki Iraktı.) Ayrıca Suriye şu günlerde ABD'yi en fazla tedirgin eden ülkelerin başında geliyor. Amerikalı yetkililer Irak'taki "Sünni üçgen" deki direnişin Suriye'den yönlendirildiğine ve bu ülkenin 20 Ocak seçimlerinin yapılmasını istemediğine inanıyorlar.Irak'ta işlerin içinden çıkılmaz hal almasıyla birlikte, özellikle Sünni bölgelerinde görev yapan Amerikalı subaylar, kendi ülkelerinden "iliştirilmiş" (embedded) gazetecilere açık açık Suriye'yi şikayet ediyor, hatta bu ülkede üslendiğini düşündükleri Iraklı Basçılar hakkındaki istihbari bilgileri medyayla paylaşmaktan bile çekinmiyorlar.Açık suçlamalarSuriye'den rahatsızlık en üst düzeyde de açıkça dile getiriliyor. Daha geçen Çarşamba günü Başkan Bush, İtalyan Başbakanı Silvio Berlusconi'yi Beyaz Saray'da ağırlarken, "Suriye ve iran'a şunu bir daha hatırlatmak isteriz, Irak'ın içişlerine karışmak onların işi değil" demişti. Suriye'yi suçlama kervanına "Yabancı savaşçıların Suriye'de eğitilip buradan Irak'a girdiğini biliyoruz" diyen Ürdün Kralı Abdullah ile "Şam'da birtakım kötü adamlar var, Saddam'ın zalim diktatörlüğünü geri getirmek istiyorlar. Bizim siyasi sürecimizi baltalıyorlar" diyen Irak Cumhurbaşkanı Gazi Yaver de eklenmişti.Bizim PKK olayı gibiAslında başlangıçta ABD Suriye'yi tam karşısına almaktan kaçınmıştı. Savunma Bakanı Donald Rumsfeld ve diğer yetkililer defalarca Suriye'yi uyarırken özenli bir dil kullanmaya dikkat ettiler. Örneğin geçen hafta Savunma Bakanlığı (Pentagon) tarafından yapılan basın toplantısında "Suriye'den Iraklı asilere para yardımı yapıldığını, yabancı savaşçıların buradan Irak'a giriş çıkış yaptıklarını biliyoruz, ama bunun üst düzey Suriyeli yöneticiler tarafından onaylandığını sanmıyoruz" denildi. Dışişleri Bakanlığı da, daha önce, Irak Baas Partisi'nin bazı yöneticilerinin Suriye'den isyanı yönlendirdiği iddialarını belgeleriyle birlikte Şam'a iletti ve bazı isimlerin tutuklanması veya sınırdışı edilmesini istedi. Suriye'nin ABD Büyükelçisi İmad Mustafa "Bütün bunlar Suriye'ye karşı sinsi bir kampanyanın parçasıdır. Hükümetimiz iddiaları şiddetle yalanlıyor. Hiçbir Iraklı Basçıya kucak açmış değiliz" diye konuştu. Kısacası Washington ile Şam arasında tıpkı PKK yüzünden Ankara ile Şam arasında olana benzer bir ilişki yaşanıyor.Filistin boyutuErdoğan'ın Şam ziyaretinin Türkiye-İsrail, dolayısıyla Türkiye- ABD ilişkilerini, ilgilendiren bir boyutu da var. Bilindiği gibi AKP hükümeti İsrail ile Suriye arasında arabulucu olmak istemiş, ama İsrail tarafından ret cevabı almıştı. Ardından Başbakan Erdoğan'ın İsrail'i "devlet terörizmi" ile suçlaması geldi. Washington Enstitüsü Türkiye Programı direktörü Dr. Soner Çağatay, VATAN'a şu değerlendirmeyi yaptı: "İsrail Suriye ile ilişkilerine ABD'yi bile dahil etmek istemiyor. Bu nedenle Ankara gerçekçi olmalı. Suriye ile İsrail arasında en fazla mesaj alışverişi yapabilirler. Halbuki Filistin sorunu, Arafat'ın ölümü, İşçi Partisi'nin İsrail'de hükümete girmesi ve Gazze'den çekilme planıyla çözüm için elverişli bir zemine kayıyor. AKP hükümeti, esas olarak Filistin'de bir devletin oluşumu için katalizör rolü oynayabilir. Bu nedenle Dışişleri Bakanı Abdullah Gül'ün Ocak ayındaki İsrail ve Filistin ziyareti çok önemli olacak."
Musul'daki olayı, daha Bağdat Büyükelçiliği'ne yönelik bombalı saldırı girişiminden başlayıp kamyon şoförlerinin katledilmeleriyle birlikte ele almak ve kimin yaptığından çok neden yaptığı sorusuyla başlamak gerekiyor. Kimileri bu saldırıları, Irak'ta "sıradan birer olay" olarak görebilir. Ama devlet içinde farklı değerlendirmeler olduğu, Türk kamuoyunun da "Türkiye'ye yönelik bir komplo" fikrine yaklaştığı ortada.Dışişleri Bakanı Abdullah Gül'e 3 Eylül 2004'te VATAN'da yayınlanan söyleşimizde kamyon şoförlerine yönelik saldırıların nedenini sormuş "Bu saldırıların arkasında çeşitli sebepler arıyoruz. Kışkırtmalar olabilir, Türkiye'yi Irak'tan uzak tutmak isteyen çevreler olabilir" cevabını almıştık.Ankara'da, saldırıların amacının Türkiye'yi diplomatik, siyasi, askeri ve ekonomik açılardan Irak'tan uzaklaştırmak olduğu fikri ağır basarken buna karşı şu önermeyle çıkılıyor: Saldırıların amacı Türkiye'yi, işgalci ABD ve başta Irak Kürtleri olmak üzere, onun işbirlikçileriyle karşı karşıya getirerek iyice Irak batağına çekmek.Kim bu teröristler?Amerikalı yetkililere göre Musul Irak'taki ne ilk saldırıydı, ne de sonuncusu olacak. Washington'a göre Irak'ta Amerikalılara kim saldırıyorsa Türklere de onlar saldırıyor. ABD'ye göre "teröristler"in bir tek amacı var Irak'ı daha da karıştırmak ve kısa vadede seçimlerin yapılmasını engellemek. Peki kim bu teröristler? 19 Aralık Pazar günkü New York Times'ta, Richard A. Oppel Jr. İmzalı, "Kuzey Irak'ta isyanın iki yüzü var: Laik ve İslamcı, ama hedefleri aynı" başlıklı bir yazı yayınlandı. Oppel Jr., Amerikan işgal kuvvetlerine dayanarak, kimi El Kaide ile doğrudan ilişkili islamcı grupların da Musul'da Baasçılarla eşgüdüm içinde faaliyet gösterdiklerini söylüyor ve Felluce'den kaçan yaklaşık 700 kişinin Musul'a gelmiş olma ihtimalinin yüksek olduğunu vurguluyor.Laik ya da islamcı, bu grupların Türkiye ve Türklerle ne alıp veremediği var? Elimizdekilere bakalım:El Kaide'nin amacı1- El Kaide, 15-20 Kasım 2003'de İstanbul'da, tamamen Türkleri kullanarak saldırdı;2- Teröristlerden Azad Ekinci ve Habib Akdaş'ın Irak'ta öldükleri söylendi;3- Nizam Balıkçı adlı bir başka Türk gönüllünün Felluce'de "şehit" olduğu ailesi tarafından açıklandı;4- Murat Yüce adlı kamyon şoförünün infazının kaydedildiği video kasette Türkçe konuşanlar olduğu saptandı...Dolayısıyla Irak'ta ABD'ye karşı savaşan taraflardan en azından İslamcıların içinde Türkler, gündemlerinde ve hedeflerinde Türkiye ve Türkler olduğu açık. Bütün bu verilere rağmen Ankara "teröristler" iddiasına hep şüpheyle yaklaştı. Musul olayından sonra, bu sessizliğin "çaresizlik" ten ziyade "oyuna gelmeme" ve istenmeyen kişilerle gerginlik yaşamama kaygısından kaynaklandığı anlaşılıyor. Orgeneral Hurşit Tolon'un, saldırıdan Iraklı Kürt grupları sorumlu tutan ve ABD'nin de şu ya da biçimde ilgisi olabileceğini ima eden sözlerinden sonra kartlar daha açık oynanacağa benziyor.
Dört etkili ve saygın Fransız aydınının Le Monde'da yayınlanan "Türkiye'yi Niçin Kabul Etmeliyiz?" başlıklı yazısı, Fransa'da ve belki tüm Avrupa'da, Türkiye'ye bugüne kadar verilmiş en önemli ve derinlikli entelektüel destek olarak dikkatleri çekti. Bu yazı, sosyalist sistemin çöküşünden beri sorulan 'ABD'nin karşısına kim çıkacak?" sorusuna "tabii ki Avrupa Birliği" şeklinde iddialı bir cevaba da sahip.Yazarlar, Türkiyesiz bir Avrupa'nın global düzeyde "baş oyuncu" olamayacağının da altını çiziyorlar. Onlara göre AB, dünyada söz sahibi olabilmek için ABD'nin islam dünyasıyla kurduğu ilişkinin tam tersini kurmak zorunda ve bunu da ancak Türkiye'yi içine alarak yapabilir. Peki ABD-AB kutuplaşması olduğu ve Türkiye'nin bunlardan birini seçmesi gerektiği tespiti ne derece isabetli? Diğer bir deyişle, bu dört Fransız aydının fazlasıyla heyecan uyandıran temennilerinin gerçekleşme şansı acaba nedir?Yeni ve eski AvrupaWashington'dan bakınca "imkansız" cevabı hemen dilinizin ucuna geliyor; bunun başına "maalesef" diye eklemekse sizin takdirinize kalmış. Bunun bir dizi gerekçesi var: Örneğin AB'nin yekpare bir bütün olmadığı ABD'nin Irak operasyonu sırasında ortaya çıkmıştı. Washington'daki "yeni-muhafazakâr" yöneticiler, kendileriyle birlikte hareket edenleri "yeni Avrupa" diye göklere çıkarmıştı. İşte Le Monde'daki yazı, o aşağılanan "eski Avrupa"nın ruhunu yansıtıyor. Avrupa'nın siyasi bütünleşmesinin geçen süre zarfında sağlanamadığı ortada. Dolayısıyla ABD'nin bu parçalı yapısı nedeniyle AB'yi kendine hasım, hatta rakip olarak bile gördüğü söylenemez. Bu nedenle Washington başından beri Avrupa'nın daha da genişlemesini savundu ve Türkiye'nin üyeliğini destekledi.Model değil ama...Le Monde'daki yazıyla aynı gün Washington'da Türk-Amerikan Dernekleri Asamblesi'nin 25. Kongresi'nde Türk, Avrupalı ve Amerikalı katılımcılar 17 Aralık'ta neler olabileceğini tartıştılar. Panelde, ABD Ulusal Güvenlik Konseyi'nden Matthew Bryza, "Türkiye'nin tam üyeliği için elimizden geleni yaptık, çünkü bu bizim çıkarımıza" dedi ve sözlerini şöyle sürdürdü: "Bizim temel önceliğimiz güvenlik ya da enerji kaynaklarının kontrolü değil, Türkiye'nin siyasi ve demokratik reformları yaparak dönüşmesi ve böylece AB üyesi olmasıdır." Beyaz Saray'da doğrudan Türkiye ile ilgili görev yapan Bryza, "AB'nin Türkiye'yi kabul etmesinin İslam dünyası üzerinde olumlu etkisi olacaktır. İslam dünyasında demokrasi ve modernleşme istiyoruz. Halkın çoğu Müslüman olan ve köklü laiklik ve demokrasi geleneği bulunan Türkiye, model demeyeceğim ama, önümüzdeki biricik örnektir" dedi.AB ile ABD'yi buluşturmakÖzetle ABD yönetiminin, Türkiye'nin AB üyeliğini, esas olarak, Batı'dan yana yapmış olduğu tercihini perçinleyeceği için desteklediği söylenebilir. Atlantik Konseyi adına, Morton Abramowitz başkanlığındaki bir grup tarafından hazırlanan "Eşikteki Türkiye: Avrupa'nın Kararı ve ABD'nin Çıkarları" başlıklı rapor da bu yaklaşımın izlerini taşıyordu. AB üyeliğinin alternatifinin, Türkiye'nin Batı'dan uzaklaşması, iç ve bölgesel baskılarına dayanamayıp istikrarsızlığa sürüklenmesi olduğu, bunun da ne AB, ne ABD, ne Türkiye'nin yararına olduğu belirtilen raporda, ABD'ye, "Türkiye'yi kaybetme", AB'ye de "ABD'ye karşı yeni ortak kazanma" yaklaşımlarından uzak durması tavsiye edilmişti. Atlantik Konseyi'nin raporunda, AB ve ABD'nin "Büyük Ortadoğu" kapsamında Türkiye aracılığıyla ortak çalışması gerektiğinin de altı çizilmişti. Bu tür iddialı projeler uzun zaman gerektirebilir ama Türkiye kısa vadede Filistin-İsrail sorununun çözümünde belli bir rol oynama şansına sahip olabilir. Bakalım AKP bu şansı nasıl değerlendirecek?
Dönemin İsrail Başbakanı, İşçi Partili Ehud Barak Camp David görüşmelerinden hiçbir sonuç çıkmamasının bütün sorumluluğunu Filistin lideri Yaser Arafat'a yıkmış, onu hiçbir konuda uzlaşmaya yanaşmamakla suçlamıştı. Bu büyük bir yalandı, ama sağcısı ve solcusuyla İsrail halkının büyük çoğunluğu bu yalana kolaylıkla inandı. O gün bugündür İsrail kamuoyu "Bu Arafat oldukça barış da olmaz" sözünün peşine takıldı, Likud lideri Ariel Şaron da tüm uygulamalarını bu önyargıyla meşrulamaya kalktı; bu arada Arafat'ı karargahında mahsur tutarak ve sık sık ölümle tehdit ederek tribünlere oynamayı da ihmal etmedi.Artık Yaser Arafat yok. Dolayısıyla İsrail kamuoyunun, Şaron başta olmak üzere İsrail devletinin ve onu kayıtsız şartsız destekleyen Bush yönetiminin barıştan kaçmak için bir bahaneleri de kalmadı. İsrailliler Arafat'ı tam bir günah keçisi yaparak sorunun özünü kendilerinden ve dünyadan gizlemeyi bir ölçüde başarabilmişlerdi, şimdi onun yerine birini bulmaları epey zor olacak.Hamas öne çıkabilirArafat sonrası dönemin Filistinliler için de zor geçeceği ortada. Ama Fılistinliler'in, Arafat olmadan yeni arayışlar ve açılımlar yapma şanslarının artacağını da hesaba katmak gerekiyor. Örneğin Arafat Filistin davasına o kadar hakimdi ki, Filistin'de siyasi gruplar güçleri oranında bir iktidara sahip değillerdi. Hamas başta olmak üzere İslamcılar, hak etmedikleri ölçüde, Arafat ve onun örgütü El Fetih'in gölgesinde kalmışlardı. İslamcıların bu durumdan pek de şikayetçi olmadıkları da söylenebilirdi. Ama bundan böyle Filistin hareketinde herkesin gücü oranında temsili, buna bağlı olarak Hamas'ın daha da ön plana çıkması söz konusu olabilir.Bakalım İsrail ve ABD, İslamcıların daha etkili olduğu bir Filistin'i nasıl karşılayacaklar?
Bundan bir süre önce Time dergisinden arayıp, İslam ile ilgili "büyük ve iddialı" bir çalışma hazırladıklarını söylemişlerdi. Kendileriyle Türkiye'den, Fethullah Gülen'den, AKP'den ve tabii El Kaide'den konuşmuştuk. Çok fazla umutlu değildim; Time'ın kapak dosyasını okuduktan sonra bu çalışmanın ne "büyük" ne de "iddialı" olduğunu gördüm. Bu sayede Batı'nın ve onun medyasının İslami, Müslüman toplulukları, İslami hareketleri tanıma, anlama ve anlatmalarının imkânsıza yakın bir zorlukta olduğuna bir kez daha kanaat getirdim. Hemen bir örnek verelim: Dergide bir dizi "ılımlı Müslüman", Filistin sorunu, Afganistan ve Irak işgalleri, İslam ülkelerindeki otoriter rejimlerin desteklenmesi gibi nedenlerle Batı'ya (özellikle de ABD'ye) yönelik öfke ve nefretin çığ gibi büyüdüğünü söylüyor. Bunlara herhalde kimsenin itirazı olamaz. Ama neredeyse herbiri sözünü "böyle yaparsanız biz nasıl demokrasi, insan hakları vs.'den söz edebiliriz" diye bitiriyor."Bunda ne var?" denebilir. Time bir kez daha, İslam dünyası aydınlarını hep Batı'dan isteyen, Batı'dan bekleyen, sık sık şikayet eden (hem kendi toplumunu, hem Batı'nın kendisini) hep özür dileme ve kendini kanıtlama durumunda olan zavallılar olarak gösteriyor.Kim bu ılımlılar?Eskiden "İslam eşittir Humeyni o da eşittir terörizm; dolayısıyla İslam eşittir terörizm" denklemi kuran Batı ve onun medyası 11 Eylül'den sonra Humeyni'nin yerine bin Ladin'i koyarak aynı formülü muhafaza etmişti. Ama "teröre karşı savaş"ın başarısızlığa uğradığı anlaşıldıktan sonra Büyük Ortadoğu Projesi gibi yeni arayışlara girildi. Time da, yeni arayışlara uygun olarak, bütün Müslümanları terörist olarak damgalamak yerine onları ikiye ayırıyor: Ilımlılar ve radikaller. İslam dünyasını da bu iki kanadın çatışmasından ibaret olarak resmediyor.Time'ın çok iyi bir gazetecilik yaptığı da söylenemez. Mesela "ılımlı Müslüman" derken ne kastettiği tam anlaşılmıyor. Ülkemizde birileri "Türk modeli"ni "ılımlı İslam" adına pazarlamaya çalışır, diğerleri de buna karşı dururken Time Türkiye'den hiç ama hiç bahsetmiyor.Ayrıca, İran'dan Muhsin Kediver ile Hamid Rıza Celayipur dışında, İslam'ın liberal, ilerici ya da demokratik yorumlarını seslendiren dünyaca ünlü düşünürlerle görüşülmemiş; buna karşılık İngiltere ve Pakistan'dan El Kaide'ye desteklerini gizlemeyen radikallerle röportajlar var. Ayrıca İslam dünyası üzerine çalışan o kadar ciddi Batili araştırmacıdan kimseye atıfta bulunulmamış.Müslümanlan "ılımlılar" ve "radikaller" diye kabaca ikiye bölmek, ilk bakışta tercih edilebilir ve doğru görebilir ama aslında çok riskli bir yaklaşım. Eskiden Batı, kimseye güvenmediği için "siz karışmayın biz terörü hallederiz" diyordu. Bu yeni formülden hareketle, bundan böyle, "beni bulaştırmayın, teröristleri kendi içinizden ayıklayın" diye basitleştirilebilecek bir görevi "ılımlı Müslümanlar"a yükleyebilir. Bu da terörün esas olarak İslam topraklarına taşınması ve buralarda iç savaşlar yaşanmasına yol açabilir.Dünyanın çivisinin çıktığı bir dönemde, bu kadar hayati bir konuya, Time gibi "Batı" ile özdeş görülen bir derginin bu kadar üstünkörü yaklaşması global terörle mücadeleyi kazanmanın imkansıza yakın bir zorlukta olduğunu gösteriyor.