19-20 Nisan 2004 tarihlerinde ABD'nin başkenti Washington'da yapılacak olan Abant Platformu toplantısının programı netleşti. Fethullah Gülen'e yakınlığıyla bilinen Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı ile Johns Hopkins Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Yüksekokulu'nun birlikte düzenlediği toplantıda ilk gün açılış konferansını Devlet Bakanı Prof. Mehmet Aydın verecek. İkinci günün açılış konuşmalarınıysa, sırasıyla ekonomiden sorumlu Devlet Bakanı Ali Babacan ile selefi, CHP Genel Başkan Yardımcısı Kemal Derviş yapacak."İslam, Laiklik ve Demokrasi: Türkiye Deneyimi" başlıklı toplantıya Meclis Anayasa Komisyonu Başkanı Prof. Burhan Kuzu da katılırken, Diyanet İşleri Başkanı Prof. Ali Bardakoğlu Washington'a gitmiyor. 20'den fazla ABD'li katılımcı arasında hiçbir resmi şahsiyet bulunmaması da dikkat çekiyor.Toplantının ilk gününde üç ayrı panel yapılacak. "Türk İslamı"nı Carter Findley, Kemal Karpat, Hakan Yavuz; "Türk Laikliği" ni Cengiz Çandar, Elizabeth S. Hurd, Heath Lowry; "Türk Demokrasisi"ni ise Henri Barkey, John Esposito ve Jenny White masaya yatıracak.İkinci ve son gündeyse, yaklaşık 60 katılımcı "Türkiye deneyiminin Ortadoğu, Kafkaslar ve Orta Asya için ne derece geçerli olabileceği" ni tartışacak.Kimler katılacak?Türkiye'den gidenler: Mehmet Aydın, Ali Babacan, Kemal Derviş, Burhan Kuzu, Mete Tuncay, Cüneyt Ülsever, Fehmi Koru, Cengiz Candar, Şahin Alpay, Elisabeth Özdalga, Edibe Sözen, Ruşen Çakır, Hüseyin Gülerce, Kenan Gürsoy, Mithat Melen, Ahmet Hadi Adanalı, Adnan Aslan.Amerikalı öğretim üyeleri ve araştırmacılar: Francis Fukuyama, John Esposito, John Voll, Dale Eickelman, Henri Barkey, Charles Fairbanks, Carter Findley, David Calleo, Steven A. Cook, Svante Cornell, Husain Haqqani, Eric Hooglund, John Hulsman, Elizabeth S. Hurd, Barry Jacobs, Anatol Lieven, Heath Lowry, David Mack, Zach Messitte, James Miller, Jenny WhiteABD'de yaşayan Türk araştırmacılar: Kemal Karpat, Şükrü Hanioğlu, Zeyno Baran, Seda Çiftçi, Zeki Saritoprak, Sabri Sayan, Ömer Taşpınar, Berna Turam, Hakan Yavuz.
ABD Dışişleri Bakanı Colin Powell'ın Türkiye'yi bir "İslam Cumhuriyeti" olarak nitelemesi hiç kuşkusuz Başkan Bush'un "Haçlı seferi" sözü gibi, çok önemli bir gaf olarak tarihe geçmeye ve yıllar boyunca etrafında nice spekülasyon yapılmaya aday.Tabii bir farkla: "Haçlı seferi" gafı özellikle İslami çevreler tarafından sürekli gündemde tutuldu, tutulmaya devam ediyor. "İslam Cumhuriyeti" tanımlamasıysa laikliğe duyarlı kesimleri derinden rahatsız edeceğe benziyor. Powell, Alman ZDF televizyonunda Maybrit Illner'e "Irak'ta şeriat hukuku, Kuran hukuku yasaların temel kaynaklarından yalnızca biri olacak" diyerek, "ne var bunda?" demeye getiriyor. Amerikan Dışişleri Bakanı'nın bu yaklaşımı, Türkiye başta olmak üzere, İslam dünyasında giderek daha fazla yaygınlık kazanan "Bizim toplumlarımızın laik olup olmaması ABD'nin umrunda değil galiba" görüşünü doğrular nitelikte.İslam Cumhuriyeti ne demek?Herhalde Powell da biliyordur: Dünyada sadece dört ülke, İran, Pakistan, Moritanya ve Komor Adaları kendisini "İslam Cumhuriyeti" olarak tanımlıyor. Ancak "İslam Cumhuriyeti" denince akla ilk olarak İran geliyor. Bunun dışında, krallık veya emirlikle yönetilen birçok Müslüman ülke de rejimlerini "İslami" olarak tanımlamaktan geri kalmıyor.Diğer bir deyişle, nüfusunun çoğunluğunu Müslümanlar'ın oluşturduğu ülkelerin çok azında İslamiyet "devlet dini" olarak tanımlanmıyor ki bunların başında Türkiye geliyor. Ne var ki Batı'da yıllardan beri "laik" ve 'Atatürkçü" yönüyle ilgi uyandıran ve örnek gösterilen Türkiye, bir süredir "Müslüman" ve "demokratik" kimliğiyle öne çıkıyor, çıkartılıyor. Bu da laiklik yanlılarını ciddi bir biçimde tedirgin ediyor. Bu nedenle, Powell'ın sözlerinden hareketle, kimileri, Washington'ın, AKP aracılığıyla Türkiye'yi adım adım şeriat düzenine çekmek istediği yolundaki teorilerinin doğrulandığını ileri sürmekten çekinmeyeceklerdir.Önce 'yeşil kuşak' vardıZaten ABD'nin İslam politikaları yıllardan beri tartışılıyor. Soğuk Savaş döneminde Washington'ın Sovyetler Birliği'ni "yeşil kuşak"la kuşatıp tecrit etmek istediği, Afgan mücahitlerini de bu nedenle desteklediği ileri sürülmüştü. ABD, daha sonra İran'ı dengelemek için Suudi Arabistan'la işbirliği yapmak ve krallığın resmi mezhebi Vahhabiliği yaymakla suçlandı.Afganistan'ın Taliban'ı, Vahhabiliğin de El Kaide'yi üretmesi üzerine ABD'nin bu sefer daha yumuşak ve ılımlı İslam yorumlarını teşvik etmeye başladığı gözlendi. Bu kapsamda geliştirilen Büyük Ortadoğu Projesi'nde (BOP) Türkiye'ye daha özel bir önem atfedilmeye başlandı. Türkiye cumhuriyet deneyimi, laik bağlamından soyutlanarak, İslam ile demokrasinin bağdaşabileceğinin en somut örneği olarak gösterildi. Bütün bunların, İslamcı geçmişten gelen AKP hükümetine denk gelmesiyle de, Türkiye bir "ılımlı İslam" (moderate İslam) ülkesi olarak tanımlanır oldu.Genelkurmay İkinci Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ da Türkiye'nin Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) için örnek gösterilmesi konusunda, "Hem laik devlet, hem de ılımlı İslam bir arada olmaz" demişti. Org. Başbuğ, Washington'daki temaslarıyla ilgili basına bilgi verirken şöyle konuşmuştu:"Türkiye, Anayasası'nın 2'nci maddesinde yer aldığı gibi laik, demokratik sosyal bir hukuk devletidir. Bu bir model olarak benimsenirse seviniriz. Bazı çevreler, Türkiye ılımlı İslam diye kavramlar üretiyorlar. Hem laik bir devlet hem de ılımlı İslam devleti bir arada olmaz. Böyle birşey olmaz. Türkiye böyle kuruldu böyle devam edecek. Konuştuğumuz yetkililer de bunu net olarak anladılar."Ne demek ılımlı İslamBaşbakan Recep Tayyip Erdoğan da bir televizyon programında "Ne demek ılımlı İslam, ılımsız İslam? Buna katılmamız mümkün değil. Yanlış bir yaklaşım tarzı. Ilımlı İslam diye bir saçmalık olmaz. Müslüman Müslüman'dır. Dinimiz aşırılıkları kabul etmez. Orta yolu tavsiye eder. Herkes, her birey dinini inandığı gibi yaşar, laiklik de bunun güvencesidir" demişti. Kimi yorumcular Başbakan'ın bu sözleriyle Org. Başbuğ'u desteklediğini, kimileri de eleştirdiğini iddia etmişti.İşte Powell ile Illner arasında geçen olay diyalogMaybrit lllner: Şu soru yanıtlanmayı bekliyor: Amerika savaşı kayıp mı etti? Çünkü Irak'taki özgür seçimlerden sonra İslami bir cumhuriyet gelecek. Mollalar rol sahibi olacak.Colin Powell: Hayır, Irak'ta da, diğer İslam cumhuriyetlerindeki, Türkiye ve Pakistan'daki gibi bir bir İslam Cumhuriyeti olacak. Ancak bu bir anayasal çerçevede olacak ve Şeriat hukuku, Kuran hukuku yasaların temel kaynaklarından yalnızca biri olacak.Bu nedenle Irak'ın demokratik bir ülke olmasını bekliyoruz. İslami bir cumhuriyet olacak çünkü İslam bu ülkenin temel dini. Kaldı ki İslam'ın demokrasiyle bir arada bulunamamasının hiçbir nedeni yok. Bu desteklemediğimiz bir yargıdır. Neden Türkiye gibi İslami bir ülke, aynı zamanda, Türkiye gibi demokratik olamasın ki!
AKP ikinci ANAP mı oldu? Şimdilik öyle gözüküyor, çünkü AKP tüm coğrafi bölgelerde etkili bir şekilde varlık gösterip belediye başkanlıkları kazandı. Bu bakımdan en sembolik iller Antalya, Adana, Tekirdağ, Zonguldak, Samsun, Aydın, Isparta, İzmit, Gaziantep, Elazığ, Yozgat, Erzurum, Van.AKP kelimenin gerçek anlamıyla "Türkiye partisi" oldu ama henüz bütün eşikleri tam olarak aşmış olduğu söylenemez. Örneğin İzmir, Çankaya, Kadıköy, Şişli, Bakırköy'deki "laik direnç"i kırabilmiş değil. Halbuki Turgut Özal'ın ANAP'ının laiklik konusunda hassas çevreleri ürkütme diye bir sorunu yoktu, nitekim bu belediyelerin çoğunu 1984'te ANAP almıştı.AKP'nin aşması gereken bir diğer sorun da Alevilerle ilişkileri. Bu seçim sonuçları, AKP'nin az da olsa Alevilerden de oy aldığını gösteriyor ama iktidar partisi bugüne kadar bu kesime yönelik açık mesaj vermiş değil.Seçmen, sol defterini kapattı mı?Ne ana muhalefetteki CHP, ne DEHAP ve ufak sosyalist partilerle birleşen SHP, ne DSP, ne YTP, ne de İP ve TKP oylarını artırabildi. Solda 29 Mart itibariyle cazibe merkezi olarak tanımlanabilecek ne bir parti ya da oluşum, ne de bir lider veya lider adayı söz konusu.Zaten 28 Mart seçimleri, solun temel sorununun liderlik veya birleşememek olmadığını açık bir şekilde gösterdi. Türk solu kendini yenileyemiyor ve dünyada solun savunduğu değerlere kuşkuyla bakıyor. Örneğin AB, Kıbrıs gibi konularda AKP sol partilerden daha ileri bir noktada. Ekonomide işlerin çok da kötü gitmemesi ve hükümetin sosyal politikalardaki hassasiyeti de solun elini iyice zayıflattı. Sonuç olarak sol diye bilinen partiler Anadolu'da tamamen silinip, sadece metropollerin orta ve üst-orta sınıflarına hitap eder oldular.Muhalefeti MHP ile DYP mi yapacak?Çok mümkün. 3 Kasım'da çok sert tokat yiyen bu iki partinin, sancılı kongre süreçlerinden sonra iyice marjinalize olması bekleniyordu ama toplam yüzde 20'lik oy potansiyeline sahip olmaları bu topraklarda Türk milliyetçiliğinin kolay kolay silinmeyeceğini kanıtladı. Özellikle MHP, taşrada milli konularda AKP'yi zorlayabilir.Sadece milliyetçiliğin değil islamcılığın da, sanıldığının aksine tasfiye olmadığı ortaya çıktı. Necmettin Erbakan'ın liderliği yeniden kaybetmesine, çok sayıda yetişmiş kadrolarını AKP'ye kaptırmalarına rağmen SP, RP'nin yirmi yıl önce elde ettiği oy oranını tutturdu. Bilindiği gibi RP, azimle çalışarak, on yıl içinde yerel seçimlerde zafer elde etmişti.DEHAP neden geriledi?Seçimlere SHP çatısında, "Demokratik Güçbirliği" adıyla giden DEHAP, böylece "Türkiye partisi" rüyasını gerçekleştirmeyi umdu. Ama seçim sonuçlan, bunun sadece temenniyle olmadığını, DEHAP'ın yanına kimi alırsa alsın, Kürt olmayan seçmenler tarafından benimsenmesinin zor olduğunu gösterdi. DEHAP Türkiye partisi olamadı ama Güneydoğu'da AKP tam bir "devlet partisi" hüviyetine büründü. Beş yıl önce sağ partilerin rekabeti sayesinde bölgedeki çoğu belediyeyi almış olan DEHAP (o zamanki adıyla HADEP), karşısında sadece AKP'yi bulunca ancak üç ili koruyabildi, Şırnak ve Tunceli'yi kazandı; Van, Bingöl, Siirt ve Ağrı'yı kaybetti. DEHAP Genel Merkezi'nin çizgisine karşı çıkan Osman Öcalan'ın seçim başansızlığını kendi lehine çevirmek istemesi şaşırtıcı olmayacak. Yani bu sonuçlar sadece SHP ve DEHAP'ı değil, PKK (Kongra-Gel)'i, dolayısıyla İmralı'yı da sarsmaya aday.
Yarın yapılacak yerel seçimlerde açık ara birinci parti çıkması kesin olan AKP'nin çıtası öylesine yükseldi ki yüzde 50'nin altında oy alması durumunda başarısız ilan edilirse şaşmamalı. Peki neredeyse her iki seçmenden birinin AKP'ye yönelmesini nasıl oldu? Geçmişin RP ve FP'sinden farkları nelerdi?Medya: Galiba en başa, geniş medya desteğini yerleştirmek gerekiyor. Bu siyasi kadro daha önceki seçimlere hep büyük medyanın yoğun saldırılan altında girmişti. Şimdiyse medyanın önemli bir kısmının kayıtsız şartsız desteğine sahip olan AKP bu sayede laikliğe duyarlı kesimlere de açılabildi.Karizma: Kim ne derse desin, Erdoğan'ın karizması, başbakan olduktan sonra daha da arttı. Karşısında yıldızı parlayan başka bir lider de yok. İktidarların uyumu: AKP, belediyelerin daha etkili olabilmesi için hükümetle uyum içinde olması gerektiğinin altını, yer yer şantaja varacak şekilde çizdi.Belediye deneyimi: Erdoğan'ın belediye başkanlığından gelmesi, AKP'nin işini daha da kolaylaştırdı.Hükümet icraatı: Erdoğan kampanya boyunca hep hükümet icraatını anlattı ve "İyiyiz, daha da iyi olacağız" dedi. Muhalefet de AKP döneminde işlerin daha da kötüye gittiği yolunda etkili bir kampanya yapamadı.Uzan olayı: GP, Uzan Ailesi'ne yönelik operasyonlar sonucu para musluklarının kesilmesiyle etkisini yitirdi. Bu seçimlerden sonra AKP'nin hiçbir mazereti kalmayacak. Bakalım, kendi geleneksel tabanının türban, imam-hatipler gibi talepleriyle yeni ulaştığı kesimlerin duyarlıkları arasında tercihini nasıl yapacak. Ve nihayet, "medyayla gelen medyayla gider" kuralını bozabilecek mi?
Adını yıllardır duyduğum Şeyh Yasin'i 15 Aralık 1999 günü, Hamas'ın kuruluşunun 12. yıldönümü gösterilerinde gördüm. Tekerli sandalyesinin içinde, beyazlar giymiş küçücük bir insandı. Gazze'de binlerce kişinin kendisine gösterdiği ilgi ve yakınlık, onun sadece "İslamcı" değil aynı zamanda "ulusal" bir lider olduğunun açık bir kanıtıydı.Hamas yetkililerine Şeyh Yasinle görüşmek istediğimizi belirtmiş, onlar da kutlamalar sonrası olabileceğini söylemişlerdi. Şenlik biter bitmez korumaları Şeyh'i kucaklayıp bir jeepe taşıdı; biz de kendilerini takip ettik.Uzun bir yolculuğun sonrasında küçük bir apartmanın önünde durduk. Bizi giriş katındaki, kütüphaneli bir çalışma mekanına aldılar. Sesi genizden geliyordu, gözleri boşluğa bakar gibiydi. Belli ki röportajlara ve benzer sorulara alışıktı. Yanıtları kısa ama doyurucuydu. İşte o röportajdan bazı bölümler: * Hamas'ı ne amaçla kurdunuz?Hamas'ı işgali sona erdirip Filistin'i kurtarmak ve Filistin halkını savunmak için kurduk. * Hamas hangi yöntemlere başvuruyor?Dünyada iki yöntem var. Birincisi barışçıl yöntemler. İkinciyse size karşı silah kullanan düşmana aynı şekilde cevap vermek. Uzun süre barışçıl yöntemler denendi, ama başarısızlıkla sonuçlandı. Silah, şiddet ve güç kullanarak halkımızı ablukaya aldılar. Bize de başka bir şans tanımadılar.* Arafat hakkında ne düşünüyorsunuz?Arafat Filistin'in sembolüdür ve Filistin sorununu çözmek için çaba sarf etmiştir. Ancak Oslo süreci noktasında Arafat ile aynı fikirde değiliz. * Eğer iktidara gelirseniz İsrail'le barış görüşmelerini sürdürür müsünüz?Bizim yeterince gücümüz ve iktidarımız var, ama bunu o süreci durdurmak için kullanmayı filan düşünmüyoruz. İhtiyacımız da yok. Oslo süreci ve Arafat zaten başarısızlığa uğramıştır. * ABD'yle de mücadele ediyor musunuz?Bizim için düşman tektir. O da topraklarımızı işgal eden, insanlarımızı katleden İsrail'dir. Biz yeni bir cephe açmak niyetinde değiliz.* İsrail Hamas'ı İran ve Irak'ın desteklediğini söylüyor.Biz, destek aldığımızı reddetmiyoruz. Ancak hiçbir devletten yardım almadık.* Türkiye hakkında ne düşünüyorsunuz?Yasin: Türkiye halkı Müslüman. Türkler tarih boyunca hilafeti elinde tuttu. Gurur verici ve köklü bir tarihleri var. Ama bugün Türkiye İslami kurallara değil, laikliğe yaslanıyor. Özellikle Müslümanların okuması engelleniyor. Demokrasi ve insan hakları hiçe sayılıyor. Yani diktatörlük var.
Dün Ankara'da, AKP lideri ve Başbakan Erdoğan'ın mitinglerini yakından izleyen bir grup meslektaşla şunu tartıştık: Tarhan Erdem'in NTV için yaptığı ankette yüzde 68 oy alacağı söylenen AKP neden miting günü Ankara'da yeri göğü inletemedi? Neden Melih Gökçek'in taşımalarına rağmen Tandoğan Meydanı dolup taşmadı? Neden diğer mitinglere de olduğu gibi Ankara'dakine de çoğu AKP rozetli, partiyle organik ilişkisi olan, hatta genellikle Milli Görüş kökenli kişiler rağbet ediyor? Neden partilileri sadece Erdoğan coşturabiliyor?Sözün özü: Anketler mi yalan söylüyor, mitingler mi? İçimizden, anketlerin yanlış olduğunu düşünen pek kimse yok, bu nedenle "yanlış"ı başka yerlerde aradık. Meslektaşlarımız bütün bu çelişkili olguları, genellikle AKP'nin "rakipsiz" olmasına bağlıyorlar. Aslında bu tartışma sadece Ankara ile sınırlı değil. Ülke çapında yüzde 50'yi aşacağı söylenen AKP'nin, bir zamanlar Bülent Ecevit'in, Turgut Özal'ın, Süleyman Demirel'in, Necmettin Erbakan'ın yarattığı toplumsal hareketliliği tam olarak yaratamadığına gittiğim bütün illerde tanık oldum. Örneğin benzer bir tartışmayı Koceli ve Sakarya mitingleri sırasında, milletvekilleri de dahil bazı AKP'lilerle ve iktidar partisine yeni yeni yakın durmaya başlayan bazı şahsiyetlerle de yapmış ve "eksik olan ne?" diye sormuştum. Bir AKP Kocaeli milletvekili bunu, "Halk zaten seçimini bizden yana yaptı, ama gelip bunu meydanda gösterme ihtiyacı hissetmiyor" diye açıklamıştı. Bir Sakarya milletvekili de "iktidarda" olan bir partinin zaten büyük toplumsal hareketlilik yaratmasının zor olduğunun altını çizmişti.Kimi AKP'lilerse günümüzde mitinglerin eski işlevinin kalmadığını düşünüyor. Olabilir, ama Başbakan Erdoğan bu görüşte olmamalı ki Ankara'dan hemen sonra İzmir'e, 46. mitingini yapmaya gitti. O miting yapmayı sürdürdüğü müddetçe, bizim de mitinglerden hareketle AKP'yi değerlendirme hakkımız baki kalıyor.
Tarhan Erdem'in NTV için yaptığı seçim araştırması muhalefet partilerinin sert tepkilerine yol açarken AKP'nin ise anket sonuçlarını temkinli karşılaması dikkatleri çekiyor. Örneğin, başından itibaren sadece "oyumuz artıyor" deyip rakam vermemekte ısrar eden AKP lideri ve Başbakan Erdoğan "Bu üç il adeta Türkiye'nin özeti, ancak kesin Türkiye ortalamasını ortaya koyar diye bir değerlendirme yapamam" dedi. AKP'nin İstanbul ve Ankara Büyükşehir adaylarının da yakın çevrelerine, "sonuçlar abartılı" dedikleri ileri sürülüyor. Peki neden?Kimin tezgahı?Öncelikle şu noktanın altını çizmek gerekiyor: Yerel seçimlerde birçok ayrı sandıkta oy kullanılacağı için özellikle büyükşehirlerde oluşabilecek kuyruklar çok da kararlı olmayan seçmeni oy vermekten caydırabilir. Dolayısıyla AKP'liler, açık ara önde gidiyor görünmelerinin seçmeni sandığa gitmekten alıkoymasından endişeleniyorlar.Nitekim dünkü Vakit gazetesinde Milliyet'ten Güneri Civaoğlu ve Doğan Heper'in yazıları "AKP'den zerrece hazzetmeyenler yazılarında suni şişirmelerle 'Nasıl olsa o kazanacak, siz iyisi mi başkalarına da verin' tezgahı kurmaya başladı. Bu numara daha önce Turgut Özal'a da yapılmıştı" yorumuyla alıntılandı.Diğer bir deyişle muhalif partilerin "iktidarın komplosu" olarak nitelediği anket, pekala AKP yanlıları tarafından da "muhalefetin tezgahı" olarak nitelenebilir.Ürkütmemek...AKP'nin oy oranını yüksek göstermek istememesinin bir diğer nedeni, böyle bir durumu arzu etmemesi de olabilir. Üsküdar ve Kocaeli mitinglerinde, bazı AKP'lilerle yaptığımız sohbetlerde AKP tabanının bu söylentiyle çalkandığını öğrendik. Bu kişiler, ayrı ayrı, benzer bir durumun Aralık 1995 genel seçimleri öncesi Refah Partisi'nde de yaşandığını ileri sürdüler.Gerçekten de o dönemde de, RP lideri Necmettin Erbakan'ın "birtakım güç odaklarını ürkütmemek" adına frene bastığı söylentileri, bizzat kimi RP ileri gelenleri tarafından yayılmıştı. Erbakan frene bastı mı bilinmez ama RP az farkla da olsa birinci parti oldu ve Refahyol koalisyonu ancak bir yıl iktidarda kalabildi.Seçenek yok...AKP lideri Erdoğan ve arkadaşlarının "tek parti iktidarı"nın, "tek parti rejimi" görüntüsü vermek istememeleri, hele AB sürecinin bu kadar kızıştığı bir dönemde anlaşılabilir bir şey. Ancak 1995'te RP'nin karşısında, iyi-kötü ANAP ve DYP ile merkez sol partiler vardı. Bu seçimlerdeyse seçmenin önünde pek fazla seçenek yok. Kimbilir belki de Erdoğan'ın mitinglerde, yerel yönetimle ilgili vaatlerden çok, CHP lideri Deniz Baykal'la uğraşması da, kendisine bir muhalefet yaratmak istemesinden kaynaklanıyordur.
Türkiye'de Kürt kökenli vatandaşların birtakım sorunları ve beklentileri olduğu ortada. Kimileri olayın ekonomik boyutunun daha belirleyici olduğunu ileri sürerek "Güneydoğu sorunu"ndan bahsederken başkaları siyasi ve kültürel talepleri öne çıkararak "Kürt sorunu" demeyi tercih ediyor. Tabii ki yaşananlara sadece terörle mücadele perspektifinde bakanlar da var. Şahsen gazeteciliğe başladığını 1985'den beri söz konusu olanın "Kürt sorunu" olduğunu düşünüyorum.Yine de VATAN'da bu yazı dizisini yapmayı kararlaştırdığımız andan itibaren isim bulmakta epey zorlandık. Açık söylemek gerekirse bu sorunumuzun çözümünde, yıllarını PKK ile mücadeleye hasretmiş iki güvenlik görevlisinin katkısı büyük oldu. Derdimizi açtığımız bu kişiler, söz konusu olanın "Tabii ki Kürt sorunu" olduğunu, başka türlü bu kadar insanı bu kadar uzun süre seferber etmenin mümkün olmadığını söylediler.Kuzey Irak'taki gelişmeler ve bunların Türkiye'de yol açtığı tartışmalarsa işimizi daha da kolaylaştırdı. Ortada çok çelişkili bir durum vardı. En fazla Kürt nüfusuna sahip ülke olan Türkiye kendi topraklarındaki sorunu geçiştirip komşusundaki Kürtler'in geleceğine doğrudan ya da dolaylı olarak müdahil olmak istiyordu. Yazı dizimizin Türkiye'nin kendi Kürt sorununu özgürce tartışma ve bunu çözmeye yönelik fikirler geliştirme, adımlar atma konusunda bir katkı sağlamasını umuyoruz.Katkılarınızı bekliyoruzBu nedenle "Türkiye'nin Kürt sorunu" adını verdiğimiz dizimizin çalışmalarına Ekim ayının sonlarında başlamıştık. Fakat Kasım ayında İstanbul'da yaşanan terörist saldırılar planlarımızda aksamaya yol açtı. Bugüne kadar toplam 42 kişiyle görüştük. Bunların büyük çoğunluğunu Kürt kökenli aydınlar, politikacılar, belediye başkanları oluşturuyor. Ayrıca bu sorunun değişik boyutları üzerinde çalışan uzmanların ve farklı siyasi partilerin görüşlerini de aldık. Dizi boyunca yeni görüşmeler yapmayı da düşünüyoruz. Ama en önemlisi siz okurlarımızın katkılarını bekliyoruz.Okuyucularımızın gerek Kürt sorunu hakkındaki görüşlerini, gerekse yazı dizimiz hakkındaki eleştirilerini dördüncü günden itibaren yayınlayacağız. E-mail ve fakslarınızda açık kimliğinizin ve bulunduğunuz il ya da ilçenin belirtilmiş olması gerekiyor.Cevabını arayacağımız sorularDizi boyunca birçok sorunun cevabını bizzat muhataplarına veya konunun uzmanlarına sorarak arayacağız. Soruların bir bölümü AB uyum paketleriyle birlikte yaşanan gelişmelerle ilgili. Bu nedenle hemen herkese "Paketler Kürt sorununun çözümü için yeterli mi" ve "Uygulamada neden tıkanıklar yaşanıyor, bunlar nasıl aşılabilir" diye sorduk.Her ne kadar Türkiye'nin Kürt sorununu tartışsak da Kuzey Irak'taki gelişmeler dizimizde önemli bir yer tutuyor. Bugünden itibaren Kuzey Irak'ın Kürtler için yeni cazibe merkezi olup olmadığının, buradaki gelişmelerin Türkiye'yi nasıl etkileyeceğinin cevaplarını arıyoruz.Buna bağlı olarak, Kuzey Irak'taki binlerce PKK'lının (yeni adıyla Kongra-gel üyesinin) geleceğini de tartışıyoruz. Dolayısıyla "PKK ABD ile anlaştı mı?", "Terör sahiden bitti mi", "PKK neden sürekli isim değiştiriyor", "Eve Dönüş Yasası neden yürümedi?" sorularını muhataplarımıza sorduk.PKK'yı tartışırken Abdullah Öcalan olgusuna el atmak da kaçınılmazdı. Öcalan'ın devlet tarafından ne derece kontrol edildiği, hâlâ örgütü yönetip yönetmediği, dışardakilere hangi talimatları gönderdiği ve bunların hayata geçip geçmediğini de masaya yatıracağız.Kamuoyu yoklamalarına göre AKP'den sonra en fazla belediye başkanlığını kazanması beklenen DEHAP'ın yerel seçimlere nasıl hazırlandığını yöneticileri ve aday adayları anlatacak. AKP'nin soruna nasıl baktığını yetkili ağızlardan okuyacaksınız. Bu arada Hizbullah'ın Güneydoğu'da hâlâ etkili olup olmadığı, ne tür arayışlar içinde olduğunu da ele alacağız.