Katar'ın başkenti Doha'daki ABD-İslam Dünyası Forumu ele aldığı önemli konular, çarpıcı konukları ve dinamik tartışmalarla sürüyor. Açılış konuşmalarını Katar Emiri Şeyh Hama bin Halife el Tani ile forumu düzenleyen The Brooking Institution Saban Ortadoğu Araştırmaları Merkezi Başkanı Martin Indyk yaptı. Büyükelçi Indyk, Clinton döneminde Ulusal Güvenlik Konseyi başta olmak üzere stratejik kurumlarda görev yapmıştı. Önümüzdeki başkanlık seçimlerini Demokratların kazanması halinde Indyk, ABD'nin Ortadoğu politikalarında belirleyici rol oynayabilir.Yine Demokratların iktidara gelmesi halinde Dışişleri Bakanlığı için ilk akla gelen isimlerden Büyükelçi Richard C. Holbrooke da ilk söz alanlardan oldu. Holbrooke'u dünyaca ünlü iki islamcı şahsiyet takip etti: Sarığı ve cübbesiyle, Müslüman Kardeşler geleneğinin önde gelen isimlerinden, Katar Üniversitesi öğretim üyesi ve El Cezire televizyonunun fıkıh (İslam hukuku) yorumcusu Yusuf el Kardavi ile Pakistan Cemaat-i İslami Partisi'nin 16 yıllık emiri Gazi Hüseyin Ahmet.Akşam yemeğinin ardından aynı üçlü, Princeton Üniversitesi'nden Prof. Anne Marie Slaughter'in yönetiminde islam dünyasıyla ABD'nin ilişkilerini tartıştılar. Gazi Ahmet Hüseyin "İslam dünyasında aşırılar olduğu doğrudur. Ama ABD'de de fanatik Hıristiyanlar var. islam dünyasında ana akımın itidal olduğunu herkes bilmeli ve bunu desteklemeli, daha da yaygınlaşması için çalışmalıdır" dedi.Demokrasi istiyoruzŞeyh Kardavi'nin "ABD kültüründen nefret ediyor değiliz. İslam dünyasındaki totaliter rejimleri desteklemenize karşıyız. Biz Müslümanlar demokrasi istiyoruz. Soğuk Savaş sırasında Müslümanların çoğu kitap ehli gördüğü ABD'nin yanındaydı. 11 Eylül olayları her iki tarafın da gözünü açtı. Karşılıklı çıkarlarımız gereği birbirimizle daha da yakınlaşmalıyız" sözleri ilgi uyandırdı. Üçlünün başlattığı tartışmaya daha sonra salondakiler de katıldı. ABD'yi eleştirip onu çifte standarttan vaz geçmeye çağırdılar.Toplantının dünkü bölümünde, sabah ve öğleden sonra oturumlarında sekiz ayrı konu gruplar halinde tartışıldı. İlgi çekici bir grup Filistin sorununu tartıştı: Büyükelçi Martin Indyk, Ürdün Dışişleri Bakanı Mervan Muaşir, Filistin eski Enformasyon Bakanı Yasir Abed Rabbo, İsrail eski Başbakan Yardımcısı ve eski Genelkurmay Başkanı Amnon Lipkin-Şahak. Bilindiği gibi Abed Rabbo ile Lipkin-Şahak Cenevre Sözleşmesi'nin önde gelen iki ismi. Bu tartışmanın ilginçliği, israilli üst düzey bir ismin bir Arap ülkesinde, İslam ülkesinden çok sayıda katılımcının önünde görüşlerini dile getirmesiydi. Öte yandan İslami hareketlere hiç de sempatiyle bakmadığı bilinen İsrailli Prof. Martin Kramer'in de forumun davetlileri arasında yer alması da dikkat çekiciydi. Forumda tartışmalar bu sabah da devam edecek. Öğle yemeğinin ardından ABD eski Başkanı Bill Clinton'ın konuşmasının ardından sona erecek.
Irak'ı işgal eden Amerikan güçlerinin ana karargahı olan Katar bugünden itibaren çok önemli bir toplantıya ev sahipliği yapmaya başladı. ABD-İslam Dünyası Forumu adlı toplantıya, adından da anlaşılacağı gibi ABD ve hemen hemen tüm İslam ülkelerinden eski ve yeni politikacılar, bürokratlar, diplomatlar, iş adamları, düşünürler, öğretim üyeleri ve araştırmacılar katılıyor. Katar'ın başkenti Doha'da düzenlenen foruma Türkiye'den gazeteci Cengiz Çandar, TOBB Başkam Rıfat Hisarcıklıoğlu, Prof. Binnaz Toprak ve AKP Genel Başkan Yardımcısı Reha Denemeç, Dışişleri Bakanlığı'ndan Burak Akçapar katılıyor. Ben de TESEV Demokrasi, Sivil Toplum ve Müslüman Dünya Programı yöneticisi olarak VATAN için forumu izliyorum.ABD eski Başkanı Bill Clinton'ın kapanış konuşmasını yapacağı forumun diğer ünlü Amerikalılarından bazıları Richard Holbrooke, Graham Fuller, Edward Djerejian, Martin Indyk. İslam dünyasındansa Pakistan Cemaat-i İslami lideri Gazi Hüseyin Ahmed, ünlü fıkıhçı Yusuf El Kardavi, Sudanlı İslamcı düşünür Abdülvahap El Efendi, Cezayir asıllı Fransız düşünür Muhammed Arkoun gibi isimler dikkat çekiyor.ABD'nin İslam politikasıSivil toplum, özel sektör, demokrasi, Ortadoğu barışı, eğitim, medyanın rolü gibi konuların ele alınacağı toplantının ana eksenini ABD'nin islam dünyasıyla ve kendi Müslüman nüfusuyla ilişkileri oluşturuyor. Bu bakımdan, 11 Eylül 2001 terörist saldırılarından sonra İslam dünyasına bakışını yemden gözden geçirmeye başlayan ABD için Doha toplantısı çok önem arz ediyor. Bu toplantının diğer önemli bir yönüyse, düzenleyici kurum olan The Brooking Institution'ın daha çok Demokrat Parti'ye yakın olması. Yani Doha toplantısı, önümüzdeki seçimlerde başkanlığı cumhuriyetçilerden devr alma konusunda oldukça ümitli olan Demokratların bir yatırımı olarak da görülebilir.Önde gelen sponsorlarından birinin Haini Saban olması ABD-İslam Dünyası Forumu'nu daha da ilginç kılıyor. Mısır'ın İskenderiye şehri doğumlu bir Musevi olan Saban, ABD'nin önde gelen medya ve eğlence devlerinden biri. Özellikle çocuklara yönelik yayıncılıkta uzman olan, "Power Rangers" la büyük çıkış yakalayan Saban, Fox Family Worldwide'ın yüzde 49 hissesini üç yıl önce Walt Disney'e satmıştı.Tel Aviv Üniversitesi'nde kendi adıyla bir enstitü kuran Haim Saban, The Brooking Institution bünyesindeki "Saban Orta Doğu Araştırma Merkezi" ni finanse ediyor. Bir önceki seçimlerde Demokrat aday Al Gore'un kampanyasına, 3,5 milyon dolarla en yüksek yardımı toplayan ekip içinde yer alan Saban, Doha'daki foruma sponsor olmakla kalmıyor, tartışmalara da bizzat katılıyor.
AKP hükümetinin, Irak, Kıbrıs, AB gibi hayati konulardaki önemli isimlerinden, Başbakanlık Başdanışmanı, büyükelçi Prof. Ahmet Davudoğlu uzun süre suskunluğunu nihayet bozdu. TESEV'in girişimiyle önceki akşam bir grup medya mensubuyla yemek yiyen Prof. Davutoğlu'nun, Başbakan Erdoğan'ın yapacağı ABD gezisi hakkında söyledikleri büyük ilgi uyandırdı: "Başbakanımız'ın Amerikan Başkanı Bush ile görüşmesi çok ama çok önemli. Bu yüzden çok iyi hazırlandık. Bu gezi sırasında bir konu açıklayamayacağım bir konu görüşülecek. Bu sayede Kıbrıs ile ilgili ciddi bir koz elde edeceğiz."Prof. Davutoğlu bütün ısrarlara rağmen görüşülecek konu hakkında bilgi vermedi. Zaten yemek boyunca birçok olayı da "off the record", yani "yazılmaması" kaydıyla anlattı. Buna rağmen gazeteciler, 1 Mart 2003'teki ikinci tezkere oylaması öncesi kabuğuna çekilen Prof. Davutoğlu ile nihayet biraraya gelebildikleri için memnundular.ABD askeri gelseydiYemeğe katılan gazetecilerin önemli bir bölümü, açıkça ikinci tezkere yanlısı tavırlar almış, tezkerenin geçmemesinden de dönemin Başbakanı Abdullah Gül ile onun danışmanı Prof. Davutoğlu'nu sorumlu tutmuşlardı. Prof. Davutoğlu da yemek boyunca anlattıklarıyla tezkereyi pek istememiş olduğunu dolaylı olarak kabul etmiş oldu. "60-70 bin yabancı askerin gelmesi iç ve dış politikayı ipotek altına almak olurdu. Bir ülkede iki ordu varsa orada her türlü sıkıntı olur" diyen Prof. Davutoğlu şöyle devam etti: "Eğer Amerikan askerleri gelmiş olsaydı, Süleymaniye olayının benzerlerinin içerde de olma riski yüksekti."Türkiye'nin tezkere geçse de geçmese de kayba uğrayacağını ve her iki alternatif için de hazırlıklı olduklarını belirten Prof. Davutoğlu bu süreçte çok yönlü politikalar geliştirdiklerini 'Attığımız her adımdan, her önemli gelişemeden BM Genel Sekreteri Kofi Arınan ile Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin'i haberdar ediyorduk" sözleriyle örnekledi.Taha Yasin neden geldi?İstanbul Çırağan Oteli'nde düzenlenen Irak'a komşu ülkeler zirvesinin çok önemli olduğunu söyleyen Prof. Davutoğlu, bunun bildirgesindeki "Irak'ta siyasi yeniden yapılanma" maddesinin Saddam Hüseyin tarafından kabul edilmesi halinde savaşın çıkmayabileceğini ileri sürdü. Irak Başbakan Birinci Yardımcısı Taha Yasin Ramazan'ın bu amaçla Türkiye'ye gizlice getirildiğini belirten Prof. Davutoğlu, Saddam'ın, Kaddafi'nin bugün yaptığı gibi bir açıklama yapmayarak savaşı kaçınılmaz kıldığını sözlerine ekledi.2004'ün önemi2003 yılının dış politikada "telafi" yılı olduğunu söyleyen Prof. Davutoğlu, 2004'ünse Türkiye'nin uluslararası gündeme taşınma yılı olacağını iddia etti. Türkiye'nin Mayıs ayında İslam Konferansı Örgütü (İKÖ), Haziran'da NATO ve Ekim'de İKÖ-AB ortak toplantısına ev sahipliğini yapacağını hatırlatan Prof. Davutoğlu'na, "ya terör eylemleri sürerse ne olur?" diye sorduk, "Emniyet güçleri her türlü tedbiri alıyor. Ben şahsen süreceğini sanmıyorum. İnşallah sürmez" cevabını aldık.
El Kaide'ye yönelik operasyonları yürüten en üst düzey polis şeflerinden birine, İstanbul Valisi Muammer Güler'in "Bir terörist saldırı beklemiyoruz" şeklindeki açıklamalarını soruyoruz. Çok açık ve net bir karşılık veriyor: "Sizi temin ederim en az üç-dört ay kesinlikle hiçbir eylem olmayacak." Hemen ardından ekliyor: "Bugün itibariyle Türkiye, Ortadoğu'nun en güvenli ülkesidir." Söz konusu yetkiliye göre El Kaide'nin Türkiye'deki uzantıları kısa sürede çok büyük bir darbe yemiş durumda. El Kaide'nin, Türkiye'de yeni bir eylem düzenleme kararı alması halinde, hedefin belirlenmesi ve istihbaratının yapılması, gerekli malzemelerin temini ve eylemcilerin bulunması gibi hazırlıklar en az üç-dört ay gerektirecek. Polis şefi, bu süre zarfında kendilerinin de boş oturmayacağını hatırlatıyor. El Kaide'ye karşı mücadelede, ilk andan itibaren Suriye ve Iran gibi komşu ülkelerle aktif ve verimli bir işbirliğine gidildiği dikkat çekiyor. 11 Eylül sonrasında ABD ile zaten tesis edilmiş olan işbirliği iyice yoğunlaşmış durumda. Özellikle Irak'ta bulundukları tahmin edilen El Kaide'nin bazı Türk yöneticilerinin yakalanabilmesi için Amerikalılar devrede.Yanılma payı yok mu?El Kaide'nin yeni bir eyleminin beklenmediği yolundaki açıklamalar kuşkusuz halkın yüreğine su serpiyor. Fakat bu kesinlikle her şeyin bittiği anlamına gelmiyor. ABD'nin bile bütün imkanlarını seferber ederek yaptığı onca operasyona rağmen saf dışı bırakamadığ El Kaide'nin "çökertildiği" ni söylemek için henüz çok ama çok erken. Şu ana kadar dört saldırıyı gerçekleştiren grubun üyeleri yakalandı veya tespit edildi. Her ne kadar bu konuda herhangi bir somut bilgi olmasa da, İstanbul saldırılarını yapanlar dışında El Kaide ile ilişkili başka grupların bulunması kuvvetle muhtemel. Çünkü El Kaide'nin eleman devşirdiği Afganistan, Bosna, Çeçenistan gibi çatışma alanlarında çok sayıda Türkün savaştığı; yine Afganistan ve Pakistan'daki El Kaide kamplarında yüzlercesinin eğitim gördüğü biliniyor. Ayrıca El Kaide yerel örgütler dışında, doğrudan merkezle ilişki içinde olan çokuluslu hücrelere sahip ve kimi önemli eylemleri bu profesyoneller gerçekleştiriyor.
Türban tartışması Fransa'yı allak bullak etti. Le Pen'in Ulusal Cephesi dışında, tüm partiler bölünmüş durumda. Hükümette de görüş birliği yok. Bir tek İçişleri Bakanı Nicolas Sarkozy, başından itibaren yasa çıkarılmasına karşı çıktı. Dolayısıyla Chirac, ne karar verirse versin toplumun tümünü tatmin etmesi mümkün değildi. Bu nedenle demokratik, çoğulcu ve katılımcı bir süreç işleterek eleştirilerin dozunu azaltmayı hesapladı. Süreç şöyle gelişti:3 Temmuz 2003: Chirac, eski milletvekili Bernard Stasi'yi sorunla ilgili bir rapor hazırlaması için görevlendirdi. Stasi'nin oluşturduğu 20 kişilik "akil adamlar" komisyonunda düşünürler, araştırmacılar ve siyasetçiler yer aldı.9 Eylül 2003: Komisyon toplumun farklı kesimlerinin temsilcilerini dinlemeye başladı.5 Aralık 2003: Komisyon 17. oturumunu yaptı. Bu süre içerisinde, Le Pen'in Ulusal Cephesi dışında tüm siyasi partiler, tüm dinlerin önde gelen temsilcileri, araştırmacılar, okul yöneticileri, işverenler, sivil toplum örgütlerinin yöneticileri, polisler, hukukçular ve içlerinde türbanlıların da bulunduğu lise öğrencileri dinlendi.11 Aralık 2003: Komisyon raporunu Chirac'a sundu.17 Aralık 2003: Raporun tartışılmasının ardından Chirac kararını açıkladı.Chirac'in kararını eleştirenler, örneğin Fransa Müslümanlarının bazı sözcüleri bile, karar alma sürecine fazla itiraz etmiyor. Bu tür sorun çözme süreçleri acaba bizde de, örneğin YÖK, İmam-hatipler, Kuran kursları ve en önemlisi türban konusunda da işletilemez mi?
Dün TBMM'de iktidar ve ana muhalefet partilerinin grup toplantılarını izleyen bir yabancı, daha yeni, dört ayrı terör saldırısıyla şoka uğramış bir ülkenin Meclis'inde olduğunu herhalde düşünmezdi. Gerek AKP lideri, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, gerekse CHP lideri Deniz Baykal konuşmalarında ağırlıkla İstanbul'daki saldırılara değindiler. Ama her ikisi de dönüp dolaşıp o malum tartışmaya, "İslam-terör" ilişkisi konusuna yoğunlaştı.İki liderin tartışması Fatih Sultan Mehmet'in İstanbul'u fethetmesine ramak kala "meleklerin cinsiyeti"ni tartışan Bizanslı rahipleri akla getiriyor. Çünkü bu polemikler, daha saldırıların şokunu atlatamamış ve daha önemlisi bundan sonra başlarına neler geleceğini kestirememenin tedirginliğini yaşayan toplumun yaralarına merhem olamıyor.Yine El Kaide demediİşin tuhaf tarafı her iki lider de dile getirdikleri temel hassasiyetlerde haklılar. Başbakan Erdoğan İslam dinini ve milyonlarca Müslümanı kör terörle özdeşleştirmekten kaçınmakta haksız değil. Ama bunu yaparken kendisinden şüphe duyan kesimleri tam olarak ikna edebildiğini söylemek de imkansız. Daha önce Başbakan'ın "Yüzde yüz El Kaide diyemem" sözleri kafa karştırmıştı. Geç de olsa önceki gün hükümet sözcüsü Abdüllatif Şener resmen El Kaide'yi telaffuz etti. Ama dün yine Başbakan'ın ağzından El Kaide sözcüğünü duymadık.Bununla birlikte Erdoğan'ın dünkü konuşmasında terörle mücadele adına demokrasi, temel hak ve özgürlüklerden taviz verilmeyeceğini söylemesi önemliydi. Teröristleri dinin sağladığı "masumiyet alanının dışına atmak" ve kendi amaçlan için kullandıkları "mukaddes değerleri ellerinden almak" sözleri yüreklere su serpti. Ama yine de eksik kaldı. Örneğin "Başbakan neden, 'El Kaide teröristleri ve onların Türkiye'deki uzantılarının İslam dininin mukaddes değerlerini istismarlarına izin vermeyeceğiz' gibi net bir cümle kurmuyor" sorusu hâlâ yanıtsız.Baykal'ın Hizbullah ısrarıBu noktada Baykal'ın olayın adının konulması talebi yerinde gözüküyor. Ama CHP liderinin üslubu, kendisi istemese de, tartışmayı iç politik alana çekme çabası olarak yorumlanabiliyor. Örneğin Baykal bir aşamadan itibaren olayın Türkiye ayağında Hizbullah olduğunu, bunların da "Topluma Kazandırma Yasası" ndan faydalandıklarını ileri sürüyor ve AKP hükümetini Hizbullah'ı küçümsemekle eleştiriyor.Baykal'ın bu bilgileri nereden aldığını bilmiyorum. Ama yıllardır Hizbullah ve El Kaide'yi inceleyen ve her ikisine de bazı çevrelerin abartılı bulduğu bir önem atfeden bir gazeteci olarak Baykal'ın bu iddialarının yanlış olduğunu düşünüyorum. Üstelik CHP lideri bu vurgusuyla Hizbullah ve El Kaide olgularını, farkında olmadan basite indirgemiş ve küçümsemiş oluyor.Milletvekilleri de şoktaDün TBMM'de bazı AKP'lilerle sohbet etme imkanı buldum. Kuşkusuz bazıları "her şey kontrol altında" havasında. Kimileri de hâlâ El Kaide'nin varlığını ya da gerçekte kimlere hizmet ettiğini sorgulama derdinde, ama çoğunun tıpkı Türkiye toplumu gibi şokta olduğunu, olup bitenleri anlamlandırmakta zorlandığını gördüm.Erdoğan ve Baykal'ın bir araya gelip, meleklerin cinsiyeti tartışmalarını kapalı kapılar ardında yapıp, ardından global teröre karşı ortak bir mücadele stratejisiyle çıkmaları durumunda toplum hem önceki eylemlerin travmasını atlatabilir, hem de bundan sonra olabilecek yeni saldırıları daha kolaylıkla göğüsleyebilir.
15 Kasım'dan beri Türkiye yabancı medya mensuplarıyla dolup taşıyor. Yayın yasağı nedeniyle Türk gazetecilerin elleri kolları bağlı olduğu için meydan büyük ölçüde onlara kaldı denebilir. Bingöl'de intihar eylemcilerinin aile ve arkadaşlarıyla konuşuyor; adını açıklamayan üst düzey askerlerden polis aleyhine demeç alıyor ve en önemlisi İstanbul'daki terör eylemlerinin Türkiye ayağında hangi örgütün bulunduğu sorusunun cevabını bulmayan çalışıyorlar. İçlerinden çok azı hala İBDA- C'de ısrarlı, sayıları giderek artan bir kısmıysa Hizbullah'ı işaret ediyor.Hizbullah'ın yeni stratejisiAslında Hizbullah ihtimali, bazı eylemcilerin Bingöllü olduğunun anlaşılmasıyla gündeme gelmiş, fakat yeterince tartışılamamıştı. Halbuki Hizbullah'ın El Kaide ile işbirliğine gitmesi hiç de yabana atılmaması gereken bir ihtimal. Çünkü Hizbullah Güneydoğu ile sınırlı bir örgüt olmaktan kurtulmaya çoktan karar vermişti. Fakat ülke çapına açılmaya karar verince liderleri Hüseyin Velioğlu polis tarafından öldürüldü. Bunun üzerine Hizbullah'ın yönetici kadroları yeni strateji arayışlarına girdiler ve bu kapsamda bir bölümü Avrupa'ya geçti. Böylelikle, o zamana kadar sadece İran'la ilişkisi olan Hizbullah artık uluslararası İslamcı şiddet piyasasına da adımını atmış oldu. Diğer bir deyişle, istese de istemese de El Kaide ve benzen uluslar ötesi şebekelerin ve bu arada doğal olarak bilumum gizli servislerin kıta sahanlığı içine girdi.Hizbullah'ın önemiEğer Hizbullah El Kaide ile ilişkideyse ve birlikte hareket ediyorsa bunun Türkiye için çok ciddi sonuçlan olacaktır. Çünkü Hizbullah, diğer radikal İslamcı çevreler gibi "marjinal" olarak adlandırılmayacak bir örgüt. Yediği bütün darbelere rağmen Kürt kökenli nüfus içerisinde çok kuvvetli bağlara sahip. Yani hem bir toplumsal tabanı, hem de yaygın ve disiplinli bir örgütlenmesi var. Özellikle gençler arasından her an yeni kadrolar devşirebiliyor. Hizbullah'ın eğitim sistemi içerisinde bunlardan intihar eylemcileri çıkartmak pek zor olmasa gerek.Bilindiği gibi örgüt PKK yanlıları dışında ilk kez 2001 Ocak ayında Diyarbakır Emniyet Müdürü Gaffar Okkan'a saldırdı. Ancak o güne kadar yapılan operasyonlarda resmi hedeflere ve İncirlik üssü başta olmak üzere Batılı hedeflere yönelik çok ciddi ve ayrıntılı istihbaratlar ele geçirilmişti.Neden Hizbullah zor?Hizbullah-El Kaide irtibatı ihtimalini önemsemekle birlikte bunun henüz gerçekleşmediğini düşünüyoruz. Çünkü belli bir süreden itibaren Hizbullah, devlet tarafından önemli ölçüde kontrol altına alınmış durumda. Bugüne kadar Hizbullah'ın El Kaide ile ilişki arayışında olduğuna dair ciddi bulgular elde edilmedi.Hizbullah ile El Kaide arasında benzerlikler olduğu kadar büyük ideolojik ayrılıklar da var. Örneğin Hizbullah itirafçısı Abdülaziz Tunç, örgüt taraftarlarının Afganistan, Bosna gibi yerlerde savaşmaya gidip gitmedikleri soruma şaşırmış ve "niye gitsinler ki!"cevabını vermişti.Hizbullah da El Kaide gibi illegaliteye, yani gizliliğe ve istihbarata aşırı bir önem veriyor. Dolayısıyla her iki örgütün de birbirine "gizli servis taşeronu muamelesi yapması", yani birbirlerine güvenmemesi yüksek bir ihtimal."No name" örgütlerKuşkusuz 15 ve 20 Kasım eylemlerinin ardında İBDA-C ya da Hizbullah gibi zaten bilinen bir örgütün çıkması herkesin, özellikle polis ve medyanın işini kolaylaştıracaktır. Fakat bu eylemlerin sorumlusunun, bugüne kadar adı duyulmamış, hatta belki adı bile olmayan bir örgüt/grup ya da grupçuk olması kuvvetle muhtemel.Bir kere şiddete başvuran İslamcı yapıların çoğunun adı yoktur. Örneğin "Hizbullah" ya da "İslami hareket" gibi isimler polis ya da medya tarafından yakıştırılmıştır. Bu örgütler kendilerinden "cemaat" ya "biz" diye bahsederler.Bu sefer de, belki de ilk ortaya çıktığı andan, yani yaklaşık on seneden beri El Kaide ile organik ilişki içinde olan ve bugüne kadar şu ya da bu nedenle Türkiye'de eylem yapmamış radikal İslamcı bir yapı söz konusu olabilir. İşin kötüsü, bu tür örgüt ya da gruplardan birden fazla da bulunabilir.
1. Aslında El Kaide diye bir örgüt yokSadece Türkiye'de değil dünyada çok kişi El Kaide diye bir örgütün olmadığını, ona atfedilen bütün eylemlerin şu ya da bu gizli servisin komploları olduğunu savunuyor. Halbuki farklı ülkelerden tarafsız gözlemci ve araştırmacılar, El Kaide'nin tohumlarının 1980 sonlarında Afgan cihadına katılan başka ülkelerden gönüllü islamcılar arasında atıldığını belirlemiş durumda. "Global cihad" fikrinin mimarı Filistinli ilahiyatçı Dr. Abdullah Azzam'ın öldürülmesinin ardından yerine geçen Usame bin Ladin, bu gönüllülerin bazılarıyla ayrı bir örgütlenmeye gitti. El Kaide (Temel-Taban) olarak adlandırılan bu şebeke, birinci Körfez Savaşı sırasında Suudi Arabistan ve ABD'ye tavır aldı. Kasım 1995'te 17 kişinin öldüğü Pakistan'daki Mısır Büyükelçiliği'nin bombalanması El Kaide'ye atfedildi.2. El Kaide'yi Batılı gizli servisler kurduAfganistan'da savaşan ve "Afganiler" olarak adlandırılan ilk gönüllülerin, Sovyetler Birliği'ni engellemek isteyen bazı gizli servisleri tarafından teşvik ve finanse edildiği, eğitildiği doğru. Fakat Kızılordu'nun Afganistan'ı terkinden sonra bu savaşçılar kendi hallerine bırakıldı. El Kaide'nin ete kemiğe bürünmesi de bu aşamadan sonra gerçekleşti.3. Gizli servislerin denetimindeSuudi Arabistan, Pakistan, Mısır gibi ülkelerin gizli servisleri, kendi iç güvenliklerini temin için Afganileri takip etmeyi, içlerine sızmayı ihmal etmediler. Ama onların faaliyeti El Kaide'yi denetim altına alma çabasıyla sınırlı; manipüle edebileceklerine dair hiçbir işaret yok. Batılı istihbarat örgütleriyse olayın önemini çok geç kavradılar. Değişik vesilelerle dile getirdikleri gibi El Kaide'ye sızmakta çok zorlanıyorlar.4. Bu kadar profesyonel eylemler yapamazPekâlâ olabilir, çünkü söz konusu olan kişiler Afganistan ve Çeçenistan'da Rusya'ya, Somali'de ABD'ye, Bosna'da Sırplara, Keşmir'de Hindistan'a ve diğer bölgelerde başka ülke ordularına karşı savaşıp deneyim kazandılar. En önemlisi, ilk aşamada çok yetkin Batılı uzmanlardan her türlü gerilla eğitimini aldılar.5. Bu eylemleri finanse etmesi imkansızEl Kaide'nin çok fazla mali sıkıntı çekmediği söyleniyor. Her şeyden önce Usame bin Ladin çok zengin ve parasını uluslararası piyasalarda işletiyor. Suudi Arabistan başta olmak üzere, özellikle Körfez ülkelerinden bazı zengin Arapların El Kaide'ye sponsorluk yaptığı da sır değil. Kaldı ki El Kaide eylemlerinin yarattıkları etkiye kıyasla çok ucuza çıktığı da ortada.6. Liderleri karmaşık strateji geliştiremez11 Eylül'ün ardından bazı Türk "analistler" bin Ladin için "New York'ta iki kazı bile güdemez" diye yazmışlardı, ama aynı bin Ladin Afganistan operasyonundan bile kurtuldu ve eylemlerini sürdürüyor. Zaten El Kaide bin Ladin'den ibaret değil. Örneğin en yakın yardımcılarından Mısırlı Eymen el Zevahiri, köklü bir aileden gelen bir doktor ve düşmanları da kendisinin entelektüel kişiliğini takdir ediyor.7. El Kaide bir çapulcu örgütüEl Kaide'de çoğunluğu İslam dünyasının en geri kalmış yörelerinden yoksul gençlerin oluşturduğu kesin, ama şebeke içinde Zevahiri gibi, çok sayıda iyi eğitim görmüş (özellikle de Batı üniversitelerinde) militan da var. 11 Eylül eylemcisi Muhammed Atta bunlara bir örnek.8. El Kaide bir Arap örgütüLideri ve yöneticilerinin çoğu Arap kökenli olmakla birlikte El Kaide'de başından itibaren diğer etnik kökenlerden müslümanlar da yer alıyor: Pakistanlı, Uygur, Çeçen, Tacik, Özbek, Endonezyalı, Malezyalı gibi. Bunların arasında kuşkusuz Türkler de, hatta İslamiyeti sonradan seçen Batılılar da var.9. El Kaide sadece Batılılara vuruyorEl Kaide masum sivilleri , hatta müslümanları öldürmekten hiç çekinmedi. Kenya, Tanzanya ve ABD'de yüzlerce kişi doğrudan tarafı olmadığı bir savaşın kurbanı oldu. Daha önemlisi, Suudi Arabistan, Endonezya, Fas, Tunus, Türkiye'deki eylemlerde rejimler de hedef alındı.10. Türkiye'ye saldırmazYıllarca yetkili-yetkisiz çok sayıda Türk, El Kaide'yi uzak bir olgu olarak gördü ve önemsemedi. İşte bir haftadır en çok bu yanlışın bedelini ödüyoruz.