El Kaide Türkiye'yi neden pas geçsin?

20 Kasım 2003

Cumartesi gününden beri herkes "Neden Türkiye" sorusunu yöneltiyor. Ben de "Neden olmasın?" diye cevaplandırıyor ve devam ediyorum: "Suudi Arabistan, Endonezya, Fas ve Tunus'ta eylem yapan El Kaide, Türkiye'yi neden pas geçsin?" Usame bin Ladin oyununu, tıpkı kendine düşman bellediği güçler gibi küresel düzlemde oynuyor. Onun için her yer eylem alanı. Türkiye'de kaçınılmaz olarak El Kaide'nin 'global cihad'ının kıta sahanlığı içinde yer alıyor. Kuşkusuz, Türkiye'deki eylemler uluslararası düzlemde, Suudi Arabistan, Endonezya, Fas ve Tunus'takilerden daha geniş yankı buldu. Başlı başına bu olgu büe Türkiye'nin seçilme nedenleri arasında yer alabilir. Kaldı ki Türkiye'nin konumunun incelenmesi global teröristlerin hedef seçmede ne denli başarılı olduğunu ortaya çıkarıyor:1) Türkiye, İslam dünyasının en modern, Batı ile iç içe, AB üyeliği söz konusu olan ve laikliği büyük ölçüde içselleştirmiş parçası. Bütün bu özellikleri Türkiye'yi El Kaide'nin savunduğu islam yorumunun gerçek ve belki de tek alternatifi kılıyor.2) Birçok Müslüman ülkede otoriter ve totaliter rejimlerin Islami hareketlere hiçbir hayat hakkı tanımaması El Kaide'nin işini çok kolaylaştırıyor. Halbuki Türkiye İslami hareketleri, zor da olsa, bir şekilde mevcut sisteme entegre edebildi. AKP'nin seçim yoluyla iktidara gelmesi ve daha önemlisi iktidarda kalabilmesi bunun kanıtı.3) Türkiye NATO üyesi tek Müslüman ülke. Ankara, Afganistan operasyonunda ABD'ye destek verdi; daha önemlisi Irak'ın işgalinde de Amerikan yanlısı bir politika izlemeye çalıştı. Bu da Türkiye'yi El Kaide'nin hedefleri arasına yerleştiriyor.4) El Kaide'nin içinde, daha başından beri Türk unsurların yer aldığı biliniyor. Dolayısıyla ülkemizde eylem yapmak, zaten alabildiğine profesyonel olan El Kaide için zor olmadı. Gerek istanbul'un denetlenmesi zor bir metropol olması, gerekse yetkililerin global terör tehdidini yeterince ciddiye almamaları da eylemlere elverişli bir zemin yarattı.Peki neden İstanbul?"Neden Türkiye?" sorusunun hemen ardından "Neden İstanbul?" diye de sormak lazım. El Kaide yalnızca Türkiye'nin dış politikasını hedef alsaydı, muhtemelen Ankara'yı seçerdi. Ama İstanbul'a vurarak, sadece Türkiye'nin değil, büyük ölçüde de İslam dünyasının kültür ve medeniyetini ve bütün bunların tarih boyunca yarattığı değerleri hedef aldı. Global teröre karşı mücadele için işte saldırıya uğrayan söz konusu değerlerin ayağa kalkması gerekiyor. Bunun öncülüğünü de devlet değil toplum yapabilir.

Devamını Oku

Bu terör başka terör

16 Kasım 2003

15 Kasım bombalamaları, "global terörizm"in sonunda Türkiye'yi de eylem alanı seçtiğini gösterdi. Kuşkusuz bu eylemi düzenleyenler esas olarak global güç odaklarına, ABD ve İsrail'e mesaj yolladılar. Eylemin doğrudan Türkiye'yi de hedef aldığı kesin. Ancak bu sadece Türkiye'nin ABD ve İsrail'le ilişkileri ve Irak politikası nedeniyle değil. Türkiye, laik ve demokratik geleneğiyle El Kaide sponsorluğundaki global terörün hedefi. Çünkü Türkiye, İslam dünyasında El Kaide'nin İslam yorumunun karşısına çıkarılabilecek model olarak iyice öne çıkıyor. Türkiye'nin bir başka becerisi, sancılı da olsa İslami hareketleri mevcut sisteme entegre edebilmesi. Bilindiği gibi İslam ülkelerindeki otoriter ve totaliter rejimler İslami hareketlere hiç yaşam alanı tanımayan baskıcı politikalar yürütüyorlar ve bu da El Kaide'yi güçlendiriyor. Buna karşılık AKP, İslamcı hareketlerin, oyunun kurallarına uydukları takdirde parlamenter demokrasilerde iktidara gelebileceklerinin ve daha önemlisi iktarda kalabileceklerinin örneği olarak ortada. Eylemlerde, sadece Türk demokrasisi değil, AKP'nin geliştirmeye çalıştığı "muhafazakâr demokrasi" anlayışı da hedeflenmiş olmalı. Daha da ileri giderek, AKP'ye öfkeli bazı radikal İslamcı Türklerin, bu eylemler yoluyla hükümeti güç durumda bırakmak istedikleri bile söylenebilir.Bu eylemlere birtakım Türklerin de bulaşmış olduğunu hep birlikte göreceğiz. Bu kişiler, özellikle hedeflerin seçiminde, istihbarat toplanmasında, bir kısım malzemelerin temininde kullanılmış olmalı. Çünkü 1970 sonlarından itibaren çok sayıda Türkiyeli radikal İslamcı, Afganistan ve Bosna başta olmak üzere dünyanın birçok köşesinde gönüllü olarak savaştı. "Afgani" olarak adlandırılan bu kişiler gerilla savaşı ve terörizm konusunda profesyonelleşti ve bir kısmı El Kaide şebekesine dahil oldu. Türk Afganiler, hiçbir zaman Milli Görüş hareketine (o yıllarda Refah Partisi) sıcak bakmadılar. Bu nedenle, yasal yollardan İslamcılığın sisteme biat olduğunu söyleyen "partisiz" kesim içinde yer aldılar. Bununla birlikte dün RP ve FP'de, bugün SP ve AKP'de siyaset yapan birçok isimle farklı dönemlerde aynı ortamlarda bulundular, kimi konularda ortak, kimi konularda farklı düşündüler. Diğer bir deyişle, bu eylemin muhtemel failleri olan "Türk Afganilerin", geçmişte kalmış olsa da, bugün iktidarda olan AKP ile bir tür "akrabalık" ya da en azından "komşuluk" bağı olduğu söylenebilir. Erdoğan'ın, Kıbrıs'ta yaptığı ilk açıklamada, ısrarla eylemi kınadığını söylemesi de bundan kaynaklanıyor olabilir. Halbuki köprülerin altından çok sular aktı. AKP'lilerin herhangi bir şekilde suçluluk kompleksine kapılmalarına gerek yok. Bunun yerine, kendilerinden eylemin mesajlarını okumaları, bunun faillerine aynı açıklık ve şiddette karşılık vermeleri bekleniyor. Örneğin, artık "hangi amaçla yapılırsa yapılsın" türü dolaylı cümleler yerine, bu tür terörizmin arkasında, ilhamını büyük ölçüde Vahhabilikten alan kati ve totaliter bir İslam yorumunun yattığını, bunun ne Türkiye'de, ne İslam dünyasında tutmasının mümkün olmadığını söyleyebilirler. AKP hakikaten demokrasiyi seçtiyse, bunu inandırıcı bir şekilde dile getirip El Kaide türü yapıların karşısına "uygulabilir bir alternatif" olarak çıkarmalı. Yaşananlar, AKP'nin de global terörizme karşı, Türkiye'nin deneyimli olduğu "teknik" mücadeleyle yetineceğini gösteriyor. Ne var ki bu terör başka terör. Örneğin ne kadar kişi tutuklansa da failler meçhul kalacak. Bu terörün sponsorları o kadar büyük taleplerle ortaya çıkıyorlar ki kendileriyle pazarlık etmenin bile imkanı yok. Zaten elle tutulur, yeri yurdu belli bir yapı söz konusu değil. Ne bildik örgütler gibi yasal ya da yarı-yasal yan kuruluşları, ne de stratejilerini tartışıp duyurduktan yayın organları var. Masum insanların hayatını hiç ama hiç önemsemeyen bu terör, kelimenin gerçek anlamıyla "kör". Sonuçta global terör, vurduğu devletlerle toplumu baş başa bırakıyor. Dolayısıyla global teröre karşı mücadele görevi esas olarak topluma düşüyor.

Devamını Oku

El Kaide niye Türkiye'yi hedef seçti?

15 Kasım 2003

1. Neden Türkiye?: Bu soruyu, daha 11 Eylül saldırısından önce, Mart 2001'de çıkan "Derin Hizbullah" adlı kitabımda, "Bin Ladin'inki veya benzeri uluslar ötesi bir şebeke Türkiye'de eylem düzenleyebilir mi?" diye sormuş ve şöyle devam etmiştim: "Bunun cevabı kesinlikle evettir. Çünkü bin Ladin oyununu, tıpkı kendine düşman bellediği güçler gibi küresel düzlemde oynuyor. Onun için her yer eylem alam. Türkiye'de incirlik üssü başta olmak üzere hedef alabileceği çok sayıda Batılı kişi ve kurum bulunuyor. Bin Ladin'in Mısır ve Türkiye'ye özel önem atfettiği ve bu ülkedeki ABD'ye bağımlı 'kukla rejimleri' devirmek istiyor." Fakat Türk kamuoyunun El Kaide'nin "global cihad"ının mantığını tam olarak kavrayabildikleri söylenemez. Bu nedenle uzun bir süre böyle bir ihtimal yokmuş gibi davrandılar. Artık "Bize bir şey olmaz" mantığını bir tarafa bırakmak gerekiyor.2. Neden sinagoglar?: Ladin'in, 23 Şubat 1998'de yayınlanan ünlü fetvası "Haçlılara ve Yahudilere karşı cihad" başlığını taşıyordu. Arap-İsrail anlaşmazlığının sürmesi ve şiddetlenmesi bilindiği gibi hep El Kaide'nin işine yaradı. Bin Ladin de sürekli olarak Filistin davasını savundu. Yahudi hedeflerine saldıran El Kaide, hem geniş dindar kesimlerde kendine sempati toplarken, dünya çapındaki güçlü yahudi aleyhtarı odaklara da mesaj yollamış oluyor. İstanbul'daki sinagoglara saldırılmasındaysa, kuşkusuz Türkiye-İsrail ilişkilerinden duyulan rahatsızlığın da payı vardır.3. Neden şimdi?: ABD'nin Afganistan operasyonuyla büyük darbe yiyen El Kaide'nin Irak'ın işgaliyle birlikte tekrar güçlerini toparladığı ve harekete geçtiği görülüyor. Bunun bir nedeniABD'nin enerjisinin çoğunu Irak'a ayırmasıysa, bir diğeri de dünya kamuoyu ve özellikle islam dünyasında boy veren Amerikan aleyhtarlığının El Kaide'ye mükemmel bir zemin sunmuş olması. Anlaşılan dün Türkiye bu yeni terör dalgasından payını aldı. Bunun bir nedeni, Ankara'nın Irak konusunda ABD ile işbirliğini temel alan politikalar geliştirmesi -ki hükümet bunların hiçbirini hayata geçirme şansına kavuşamadı- olabilir. Bu bakımdan Bağdat Büyükelçiliği'ne saldırıyı, bu eylemin ön habercisi olarak değerlendirmek de mümkün olabilir.Ama bir diğer önemli husus, Türkiye'nin, iyi-kötü demokrasi geleneği, modernliği ve laikliğiyle İslam dünyasına örnek olarak sunulmasıdır. Bugün Türkiye, El Kaide terörizminin tam zıddı olarak sivriliyor. Ve bu özelliğiyle de terörün hedefi oluyor.4. El Kaide, Türkiye'de örgütlü mü?: El Kaide, Müslümanlar'ın yaşadığı her yerde örgütlenmeye çalışıyor. Türkiye, El Kaide'nin şebekesi içinde hep yer aldı. Başlangıçta esas olarak lojistik bir üs olarak kullanıldı. Uluslararası yatırımları ve para transferleri açısından Türkiye şebeke için çok cazip. Ayrıca şebeke üyelerinin uluslararası dolaşımı, eğitim ve tedavisi için de Türkiye elverişli bir ülke. 5. Eylemde Türkler de yer almış olabilir mi?: El Kaide militanlarının çoğunluğunu Arap kökenliler oluşturmakla birlikte, aralarında Türkler de var. Bunların önemli bir bölümü cihad için Afganistan'a, onun ardından Bosna ve diğer bölgelere giden islamcı gençler. Sürekli olarak deşifre olmamış ve nitelikli kadrolara ihtiyaç duyan şebeke, Arap asıllı olmayan militanlara özel önem veriyor. Bu nedenle Türkler, Avrupa ve ABD'de yaşayan göçmenler şebekenin ilgi alanında.

Devamını Oku

PKK Sırat Köprüsü'nde

12 Kasım 2003

KADEK'in fesh edilmesi, sadece Batı ülkelerinin terör listelerine girmemek için yapılmış basit bir manevra değil. Çünkü PKK hareketi bugün tam anlamıyla bir Sırat Köprüsü'nden geçiyor. Örgüt İmralı'da tutuklu bulunan Öcalan tarafından yönetilmeye devam ediyor. Fakat Öcalan söylediklerinin tam olarak hayata geçirilememesinden şikayetçi, taban ise onun birçok talimatına kuşkuyla bakıyor.Öcalan'ın çizmiş olduğu, siyasi mücadeleyi yasal ve meşru sınırlar içinde sürdürme stratejisi gelip bir yerde tıkanıyor. Devlet aracılar kim, vaatler ne olursa olsun örgütü muhatap kabul etmiyor.Öte yandan örgütün beş bine yakın silahlı militanı K.Irak'ta, ABD, Irak Kürtleri ve Türkiye arasında sıkışmış durumda. Ne zamandır, gerek dünya kamuoyu, gerekse de uluslararası güç odakları, artık Kürt meselesi deyince Irak Kürtleri'ni dolayısıyla Barzani ile Talabani'yi önemsiyor.Bu nedenle Öcalan, 3 Temmuz 2003'te kaleme aldığı "Kürt sorunun demokratik çözümüne yönelik öneriler" başlığındaki metinde, Barzani ve Talabani'yi "ilkel milliyetçilik"le suçladı. K. Irak'ta ABD ve İsrail eliyle "yeni bir İsrail" oluşturulmak istendiğini, bunun hemen ardından "Türkiye'nin bölünmesi"nin geleceğini ileri süren Öcalan, Ankara'ya "işbirliği" önerdi. Avukatları, bu metni görüştükleri bazı ünlü gazetecilere verdiler ama tabii ki Öcalan'ın teklifine hiçbir yetkili cevap vermedi. Zaten PKK uzun bir süredir, ne yapıp edip, doğrudan ya da dolaylı bir şekilde, Türkiye'de ya da dünyanın herhangi bir yerinde, devletle pazarlık masasına oturmak istiyor. Ama Öcalan ve ona bağlı diğer lider kadro, bütün "yenileşme" iddialarına rağmen, kendileri için "sigorta" olarak gördükleri silahlı yapıyı lağvetmeye yanaşmıyorlar. Hatta Türkiye içinde küçük çaplı çatşmaları kışkırtıyorlar.Aslına bakılırsa PKK'nın yeni stratejisi esas olarak Öcalan'ın durumunu teminat altına almayı hedefliyor. İlk başta amaç Öcalan'ın canını kurtarmaktı; idam cezası kaldırılınca, sürgün gibi ara formüllerle serbest bırakılması hedeflenir oldu. Son dönemdeyse PKK bütün enerjisini, bir süredir avukat görüşlerine çıkmayan Öcalan'ın İmralı'dan transferini sağlamak için harcıyor.Artık gündemi Irak Kürtleri ve onların sponsoru durumundaki ABD belirliyor. Ankara'nın stratejisi, hem PKK'ya karşı tavizsiz bir topyekun mücadele yürütmek, hem de Irak Kürtleri'ne alabildiğine mesafeli durmaktı ve Saddam iktidarında bu politika bir ölçüde iş görüyordu. İşte Öcalan, bütün dengelerin değiştiği bir ortamda bu stratejinin daha fazla yürümeyeceğini hesaplayarak, devleti belli bir yumuşamaya çekmeye çalışıyor ve bu uğurda söylem, üslup, strateji ve isim değişikliklerine gidiyor. Ama ilk günkü gelişmelere bakılırsa, KADEK'in kendini fesh etmesiyle çok şey değişmeyeceği görülüyor. Örneğin Başbakan Erdoğan'ın KADEK'in isim değiştirmesiyle ilgili açıklaması PKK çevrelerini çok kızdırmış ama şaşırtmamış olmalı. Çünkü Öcalan, cezaevinden yaptığı son açıklamalarda, ısrarlı bir şekilde "Kemalistler"e işbirliği çağrısında bulunuyor, "çözüm"ü TSK'nın istediğini, ama AKP'nin engellediğini ileri sürüyor.

Devamını Oku

Steril ve light bir kongre çıktı

12 Ekim 2003

AKP Birinci Olağan Kongresi'nde bazı çevrelerin ısrarla beklediği "Milli Görüş'ün tasfiyesi" yaşanmadı. Halbuki AKP lideri Recep Tayyip Erdoğan, partinin değişik kademelerine danışarak Abdullah Gül ile birlikte hazırladığı listede 50 kişiden tam 24 kişiyi değiştirdi. Ne var ki bunlardan yalnızca ikisinin, Ertuğrul Yalçınbayır ile Ersönmez Yarbay'ın, parti yönetimiyle uyuşmadıkları için liste dışı bırakıldıkları kesin. Dört bakanın, Ali Coşkun, Osman Pepe, Hilmi Güler ile Vecdi Gönül'ün çıkarılıp Beşir Atalay ile Cemil Çiçek'in dahil edilmesi anlamlı. Diğer anlamlı bir noktaysa, kadın sayısının beşten ona çıkması. Yolsuzluk Komisyonu üyesi İstanbul Milletvekili Nimet Çubukçu bunlardan dikkat çeken bir isim. Bir önceki MKYK da ağırlıkla Erdoğan'a yakın isimlerden oluşuyordu. Bu sefer bunların neredeyse tamamı korundu ve ek olarak Ömer Çelik, Ekrem Erdem, Nihat Ergün gibi isimlerle takviye yapıldı. Şanlıurfa'dan bağımsız seçilip AKP'ye katılan Sebahattin Cevheri de MKYK'ya alındı.Ultra modernBugüne kadar üç RP, bir FP, bir de SP kongresi izledim. AKP Kongresi'nin atmosferi, Milli Görüş partilerinin hiçbirine benzemiyordu. Çünkü bu partiler, ister iktidarda ister muhalefette olsunlar, mevcut sistemle ve toplumun kendilerinden olmayan kesimleriyle bir şekilde kavgalı oldukları için bu ruh halini kongrelerine de yansıtıyorlardı. AKP'deyse, Tayyip Erdoğan'ın konuşmasında ısrarla vurguladığı "bundan böyle merkez de biziz, sistem de" havası egemendi. Zaten delegeler ve hatta izleyicilerin önemli bir bölümü kılık kıyafetleri ve tavırlarıyla Milli Görüş'ü çoktan geride bırakmışlardı. Buna salonun ultra modern dizaynı da eklenince ortaya light ve steril bir kongre çıktı.Hoca'nın talebeleriAma AKP'liler, yıllarca içinde bulundukları Milli Görüş'ün çok önemli bir özelliğini aynen korudular: Partiiçi demokrasi yokluğu. Erdoğan, Hocası Necmettin Erbakan gibi tek aday olarak seçime girdi ve bütün oyları aldı. "Çarşaf liste" uygulaması AKP tüzüğünden çıkarıldığı için sadece Erdoğan'ın listesi yarıştı. Kongrede tartıştığımız AKP'liler bu uygulamayı, partilerinin daha genç olmasına, genel başkanlarının elini güçlendirmek istemelerine vb. bağladılar. Ama bu mazeretlerden hiçbiri, Erbakan'ın mutlak otoritesine başkaldırı sonucu ortaya çıkmış olan partilerinin daha ilk kongresinde parti içi demokrasi sınavından kalmış olması gerçeğini değiştirmiyor.

Devamını Oku

Tezkere garanti geçer, çünkü...

6 Ekim 2003

1 Mart tezkeresine AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan açıkça sahip çıkmış, dönemin başbakanı Abdullah Gül gönülsüz davranmış, TBMM Başkanı Bülent Arınç karşı çıkmıştı ve tezkere geçmemişti. Irak'a asker göndermede Gül'ün, Erdoğan'dan daha kararlı ve ısrarcı olduğu, Arınç'ınşa destek verdiği görülüyor. Sonuçta, haftalar önce Vatan'da yazdığımız gibi tezkerenin çıkması garanti.Kongre faktörüBöylelikle AKP, pazar günkü ilk kongresine birlik ve beraberlik havası içinde girmiş olacak. Fire sayısının düşük beklenmesinde kongrenin etkisi açık. Çünkü yola "sınırsız parti içi demokrasi" ilkesiyle çıkan AKP, "lider partisi"ne dönüşmüş durumda. Yani bugün tezkereye karşı çıkıp pazar günü partide mevki sahibi olmayı beklemek akıl kân değil. Kabine dışı kalan eski Başbakan Yardımcısı Ertuğrul Yalçınbayır örneği ortada.Erdoğan faktörüTayyip Erdoğan, kongrede nerdeyse tek seçici olmasının dışında, bu sefer, aynı zamanda başbakan. Yani bu tezkere bizzat onun tezkeresi olacak. 1 Mart'ta Gül hükümetine karşı çıkabilen 99 milletvekilinin, Erdoğan'a aynı şekilde karşı çıkabilmesi zor.Taban faktörü1 Mart'taki redde tabanın baskısı etkili olmuştu. Savaşa karşı duyguların yoğun olduğu bir dönemde seferber olan muhafazakar kitleler, bu sefer neyin söz konusu olduğunu da tam olarak anlayabilmiş değiller. Bu nedenle AKP'li milletvekilleri tabanın baskısını daha az hissediyorlar.Stres faktörü1 Mart öncesi, birtakım yerli ve yabancı odaklar yoğun bir tezkere lobisi yürütmüş, açık ya da kapalı şantajlar yapmıştı. Hükümet ve parti yönetimi fikir birliği içinde olmadığı için tartışmaları uzamıştı. Birçok AKP'li de inadına red oyu kullanmıştı. Bu kez hükümet ve parti kararlı, bıktırıcı lobi faaliyetlerinden de eser yok. Özetle, hükümetin "Şimdiden masada yerimizi alalım" ve "ABD ile gerginlik yaşamayalım" önermeleri kabul görmüş durumda. Ama milletvekilleri şimdiden, ilerde işlerin karışması halinde nasıl bir mazeret bulabileceklerinin hesabını yapıyor.

Devamını Oku

Abantta Komünist Manifesto'lu açılış

11 Temmuz 2003

Fethullah Gülen cemaatine yakınlığıyla bilinen Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı tarafından düzenlenen Abant toplantılarının "Savaş ve Demokrasi" başlıklı altıncısı dün başladı. Açılışta yapılan konuşmalarda, Abant Platformu koordinatörlerinden Bilgi Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Mete Tuncay, Karl Marx ile Friedrich Engels'in kaleme aldığı Komünist Manifesto'dan alıntı yaparak, "Yoksa orada öngörüldüğü gibi kapitalizmden barbarlık çağına mı geçtik?" diye sordu. Vakıf yetkilileri, daha önceki Abant Toplantıları'na günümüzün 5 bakanı (Abdullah Gül, Hüseyin Çelik, Mehmet Aydın, Cemil Çiçek ve Ali Coşkun) ve TBMM Başkanı Bülent Arınç'ın katılmış olduğunu hatırlattı. Ne var ki hükümeti dün en genç bakan Ali Babacan temsil etti. Kısa bir konuşma yapan Babacan, kahve molasında bir grup aydınla ayak üstü sohbet ettikten sonra toplantıyı terk etti. Halbuki Babacan'ın, bakan kimliğiyle değil de kişisel olarak komisyon çalışmalarına katılması ve savaşı ekonomik yönü hakkında bilgiler vermesi bekleniyordu. Dün gözler en çok, daha önceki beş toplantıya başkanlık eden ve Abant'ın simgesi olan Devlet Bakanı Prof. Mehmet Aydın'ı aradı. Prof. Aydın'ın bugünden itibaren toplantıya katılacağı söyleniyor.Arap tartışmasıToplantının ilk gününde Prof. Ali Yaşar Sarıbay, emekli büyükelçi Gündüz Aktan, Prof. İlber Ortaylı ve Prof. Mehmet Altan konuşma yaptı. Türkiye'nin AB ile değil Rusya ile irtifak araması gerektiğini savunan Prof. Ortaylı'nın "Arap dünyasında cami cemaatinin tepkisinin dışında örgütlü, entelektüel bir muhalefet yok. Aslında Arap dünyası diye bir şey de yok" sözleri Suriyeli gazeteci Hüsnü Mahli'nin tepkisine yol açtı. Katılımcılardan Kerkük Türkmenleri'nden Prof. Suphi Saatçi'nin "Savaş öncesi bilen bilmeyen sabahlara kadar Irak'ı konuştu, tartıştı. Sonuçta ikinci tezkere geçmedi ve Türkiye sistem dışında kaldı. Biz de Türkmenler olarak ortada kaldık. Amerikalılar tezkerenin acısını bizden çıkarıyorlar. Bize,'Siz Türkiye'ye bağlı olduğunuz için Irak'ın yapılanmasında yer alamazsınız' diyorlar" sözleri ilgi çekti. Toplantının bugünkü bölümünde yaklaşık elli katılımcı iki komisyon halinde savaş ve demokrasi ilişkisini tartışacak. Sonuçta ortaya çıkarılacak olan bildiri yarın basına açıklanacak. Prof. Mete Tuncay, Prof. Ali Yaşar Sanbay, Gündüz Aktan, Prof. İlber Ortaylı, Prof. Mehmet Altan Ali Bulaç, Prof. Bekir Karlığa, Prof. Hayrettin Karaman, Prof. Hüseyin Bağcı, Prof. Kemal Karpat, Prof. Mithat Melen, Nevval Sevindi, Prof. Niyazi Öktem, Nüzhet Kandemir, Prof. Suat Yıldırım, Soli Özel, Prof. Kenan Gürsoy.

Devamını Oku

Hiçbir şey eskisi gibi değil

23 Haziran 2003

AKP lideri Recep Tayyip Erdoğan, "Biz bu yere paraşütle gelmedik. Basamakları teker teker çıktık" dedi. Siyasi kariyerinde en önemli eşik Refah Partisi istanbul İI Başkanlığı olan Erdoğan için AKP I. İstanbul Olağan Kongresi'nin ayrı bir önemi vardı. Ve partilileri ona bir sürpriz yaptılar ve tıpkı RP günlerinde olduğu gibi bir kongre düzenlediler: Tek başkan adayı, tek yönetim listesi. Erdoğan, kelimenin gerçek anlamıyla günündeydi. Sanki başbakan değil, RP istanbul 11 Başkanı gibiydi. AKP'lilerden, RP yıllarında olduğu gibi "adam adama markaj" yapmalarını, tek tek tüm kapıları çalmalarını istedi. Yoksulluk ve yolsuzlukla mücadeleyi temel aldığı heyecanlı ve etkili bir konuşma yaptı. Ne var ki tam olarak dolmamış olan Abdi ipekçi Spor Salonu'nun tribünleri, onun bu coşkusuna ayak uyduramadı. Bir tek gençlerin davulları vardı. Heyecan yoktu, çünkü seçim yarışı yoktu. Örneğin dört yıl önce aynı salon tıklım tıklım doluydu, heyecan da doruktaydı. Çünkü dün AKP 11 Başkanlığına yeniden seçilen Mehmet Müezzinoğlu, o gün FP istanbul 11 Başkanlığı için Numan Kurtulmuş'un karşısına yenilikçilerin adayı olarak çıkmış, saatlerce süren vazgeçirme çabalarına rağmen seçime girmiş ve kaybetmişti.Steril bir kongreAKP'liler "artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak" sözünü çok seviyorlar. Değişime, hiç dillerinden düşürmedikleri "parti içi demokrasi" den başlamaları ilginç. "Neden tek aday?" diye sorduğumuz çok sayıda AKP'liden tatmin edici cevaplar alamadık. Hatta çok sayıda "keşke çok aday olsaydı" yorumuyla karşılaştık. Bazdan da birçok ilçe kongresinin kıran kırana geçtiğini söyleyerek durumu biraz yumuşatmaya çalıştı. Bugüne kadar değişik Milli Görüş partilerinin çok sayıda kongresini izledim, dünkü kadar "steril"ini görmedim. Sanki bir ANAP kongresinde gibiydik. Turgut ÖzaPlı değil de Mesut Yılmaz'lı ANAP'ı kast ediyorum. Erdoğan'ın, Bahçelievler Belediye Başkanı Saffet Bulut ile çok sayıda ANAP'lı belediyecinin yakasına AKP rozeti takması da bu izlenimi pekiştirdi. Çok sayıda bakan, milletvekili, belediye başkanı ve parti yöneticisiyle -tabii bu arada bakanların tam ortasındaki Adnan Şenses'iyle- AKP'nin alabildiğine geniş ve ulaşılması zor bir protokolü var. Bu da AKP'yi adım adım, o çok övündüğü "millet partisi" olmaktan uzaklaştırıp "devlet partisi"ne yaklaştırıyor. Erdoğan da bu imajı kırmak için olsa gerek, konuşmasının ardından salona indi ve partililerin arasına karışıp küçük çaplı bir izdiham yarattı.Harem-selamlık yokDört yıl önce bu salonda çok kalabalık ve coşkulu bir kadın grubu vardı ve kendilerine ayrılmış tribünlerde oturuyorlardı. Bu sefer kadın sayısı azalmıştı ama harem-selamlık uygulaması da kalkmıştı. Başı açık kadınlar artık parmakla gösterilmiyorlardı, sayılan neredeyse örtülülerin yarısı kadardı. Daha önemlisi delegeler arasında da çok sayıda kadın bulunuyordu. Zaten AKP lideri de yaptığı konuşmada "kadınlar kendi sorunlarını kendileri çözmeliler" dedi ve "yerel yönetimlerde daha fazla kadın görmek istiyorum" diye devam etti. 1994 ve 1999 yerel seçimlerinde başarılı sonuçlar almasına rağmen tek bir kadını bile belediye başkanlığı için aday göstermeyen bir gelenek için bu sözler tarihi bir önem taşıyor. Anlaşılan önümüzdeki yerel yönetim seçimlerinde AKP listelerinden çok sayıda kadın belediye başkanı ve belediye meclis üyesi göreceğiz. Ama Erdoğan'ın kadınlara yönelik bu çağrısı, "Acaba başörtülü aday gösterecekler mi?" "Başörtülü belediye başkanı ve meclis üyesi olur mu?" gibi soruları da beraberinde getireceğe benziyor.

Devamını Oku