Beslan'daki eylemin ilk gününden itibaren teröristler arasında Türkler'in de olduğu ileri sürüldü. Bu iddianın doğru olup olmadığını sorduğumuz üst düzey bir polis şefi bize şu cevabı verdi: "Şu ana kadar bize, resmi ya da başka yollardan eyleme Türklerin de dahil olduğu bilgisi gelmedi. Ama pekala olabilir buna şaşırmayız. Çünkü global terörizmde her an, her yerde, her şey mümkündür. Zaten Çeçenistan'a savaşmaya giden Türkler olduğunu biliyoruz. Emin olduğumuz bir şey var: Eğer Beslan'da Türkler varsa bunlar daha önce saptayamadığımız, deşifre olmamış kişilerdir. Mesela 15-20 Kasım İstanbul saldırılarına karışmış militanların Beslan'da olmadığına eminiz."Aynı polis şefi, içinde Türkler olsa da, olmasa da Beslan eyleminin Türkiye'yi çok ama çok yakından ilgilendirdiğini kabul ediyor. Ve bu eylemin Irak'ta tırmanan terör olayları, özellikle Türkler'e yönelik saldırılarla birlikte değerlendirilmesi gerektiğini söylüyor.Beslan eyleminin Türkiye'yi neden yakından ilgilendirdiğine bakacak olursak:1) Türkiye'de çok sayıda Çeçen veya Kafkas kökenli kişilerin yaşaması nedeniyle Çeçenistan'daki gelişmelerin çok yakından ve duyarlılıkla takip edilmesi.2) Buna bağlı olarak Türkiye'den Çeçen hareketine ciddi ölçüde yardım yollanması; hatta çok sayıda Türk vatandaşının Çeçenler'in yanında savaşmak için gönüllü olarak gitmesi.3) Çeçenler'e destek amacıyla Türkiye'de birçok terör eylemi düzenlenmesi ve eylemcilerin ağır cezalara çarpıtılmaması.4) Çeçen hareketinin bazı önemli isimlerinin sık sık Türkiye'ye geldikleri; ülkemizi güvenli bir liman olarak görüp bir lojistik üs gibi kullandıkları iddiaları.Bütün bu tespitler yıllardan beri Türkiye-Rusya ilişkilerine ciddi darbeler indirdi. İşte tam da Rusya'nın şikayetlerinin azaldığı ve buna bağlı olarak Devlet Başkanı Vladimir Putin'in Ankara'ya geleceği bir dönemde Rusya'da üstüste eylemlerin yaşanması bir dizi iddiayı da gündeme taşıdı. Bunların tümünde özetle Türk-Rus ilişkilerinin düzelmesini istemeyen çevrelere dikkat çekildi.Beslan eyleminin başladığı gün Dışişleri Bakanı Abdullah Gül ile özel bir görüşme yapmış, ağırlıkla terörizmi konuşmuştuk. Gül, "Birilerinin" Türkiye'yi Irak'tan çıkarmak istediğini ima etmiş ama bunların kim olduğu konusunda bütün ısrarlarımıza rağmen hiçbir ipucu vermemişti. Gül'le görüşmemizin hemen ardından Irak'ta 3 Türk'ün El Kaide ile irtibatlı teröristler tarafından öldürüldüğü haberi geldi.Komplo teorilerine öteden beri uzak duran ve karşı olan birisiyim. El Kaide'nin yürüttüğü stratejilerde şu ya da bu gücün kontrolünde olduğu yolundaki spekülasyonlara da itibar etmiyorum. Aynı şekilde Çeçenistan'daki milliyetçi ya da İslamcı güçlerin de kolay kolay manipule edilebileceklerini sanmıyorum. Ama şu son günlerde peşpeşe yaşanan terör eylemleriyle, dolaylı bir şekilde de olsa Türkiye'nin bir nevi kuşatma altına alındığını da kabul etmek durumundayız. Bu panorama ister istemez akla en kötü ihtimalleri, global terörün önümüzdeki günlerde Türkiye'yi bir kez daha vurabileceğini getiriyor.AB üyeliği sürecinde en zorlu viraja girdiğimiz şu günlerde Türkiye'de kimsenin hata yapma lüksü yok buna devlet kadar toplum da dahil.
Murat Yüce'nin infazının görüntüleri, kamuoyunun ve yetkililerin görmek ya da kabullenmek istemediği birtakım gerçekleri tartışmasız bir şekilde gözler önüne serdi:1) El Kaide ve benzeri şebekeler Türkiye ve Türkler içinde halen örgütlü.2) 15-20 Kasım 2003 eylemlerinin organizatörlerinden Harun İlhan, şebekenin şefi Habib Akdaş'ın kendisine, Azat Ekinci ve Abdülkadir Karakuş'un Irak'ta intihar eylemi yapmak için gönüllü olduklarını söylediğini polis ifadesinde belirtmişti. Yine eylemlerden bir süre sonra bazı basın kuruluşlarına olayı üstlenen CD'ler gönderen Habip Aktaş, Irak'a savaşmaya gittiklerini, Azat Ekinci'nin de Bakuba'da polis karakoluna intihar saldırısında öldüğünü açıklamıştı. Bütün bunlar, Irak'taki işgal karşıtı hareket içinde Türkiye vatandaşlarının da yer aldığının habercisiydi. Diğer bir deyişle nasıl binlerce kişi para kazanma umuduyla Irak'a gidiyorsa, sayıları az olmakla birlikte bazı gençler de "cihad yapmak" ve "şehit olmak" için bu ülkenin yolunu tutuyor. Bunların önemli bir bölümü ya baştan itibaren ya da oraya gittikten sonra El Kaide ve benzeri şebekelerle birlikte hareket ediyorlar.3) Biraz para kazanabilmek dışında hiçbir amacı olmayan Murat Yüce'nin infaz görüntüleri bu kişilerin ne kadar acımasız ve kararlı olduklarını bir kez daha kanıtladı. Böylece Türk El Kaidecilerin "masum insanların öldüğünü gördükten sonra pişman oldukları" iddiasının da hiçbir inandırıcılığı kalmadı.4) Daha önceki serbest bırakmalar nedeniyle Türkiye'nin El Kaide ya da benzeri şebekelerin kara listesinden çıktığı analizleri de boşa çıkmış oldu. Bundan böyle Irak'ta Türklere yönelik yeni saldırılar mümkün olabilir.5) Buna bağlı olarak El Kaide'nin Türkiye'de yeni eylemler yapma ihtimalini hiç de yabana atmamak gerekiyor.6) Bütün bu risklere rağmen Türkiye'de, ne devlet, ne hükümet, ne muhalefet, ne de sivil toplum, global teröre karşı bağımsız ve etkili mücadele stratejilerine sahip değil.
Geçen Cumartesi günü AKP yetkilileri, başörtüsü yasağının kaldırılması için çalışan bazı sivil toplum kuruluşlarının yöneticileriyle İstanbul'da basına kapalı bir toplantı yaptı. AKP kurucusu ve MKYK üyesi Ayşe Böhürler'in düzenlediği ve iktidar partisinin ayrıca Grup Başkanvekili, Ankara Milletvekili Haluk İpek ile AKP İstanbul Milletvekili Nimet Çubukçu tarafından temsil edildiği toplantıya AK-DER, ÖZGÜR-DER gibi kuruluşların temsilcileriyle ve bazı başörtüsü aktivistleri katıldı.VATAN'IN sorularını yanıtlayan Haluk İpek, bir hukukçu olarak başörtüsü sorunu üzerine çalışmalan bulunduğunu ve toplantıda esas olarak AİHM'in başörtüsü kararını değerlendirdiklerini söyledi.İpek şöyle konuştu: "AİHM bu karanyla Türkiye'deki yasağı onaylamış olmuyor. Zaten AB üyesi hiçbir ülkede böyle bir yasak yok, sadece Fransa'da orta dereceli okullarda bu tür bir yasak var. AİHM bir yasak getirmiyor, 'Sorunu kendi aranızda halledin, beni karıştırmayın' diyor. Biz de bunlan değerlendirdik, sohbet ettik. Hedefi olan, 'Şunlan yapacağız' denen bir toplantı değildi."İpek gibi, söz konusu toplantının "çözüme endeksli olmadığını" belirten Nimet Çubukçu da şöyle devam etti: "Diğer STK'larla olduğu gibi, başörtülü hanımların kuruluşlarıyla da sorunlanna kulak vermek için bir araya geldik" dedi.Düzenleyici Ayşe Böhürler de başörtüsü sorununun çözümü için elverişli bir ortamın bulunmadığını belirtip toplantını amacını esas olarak "başörtülülerin moral motivasyonun güçlendirilmesi" olarak tarif etti: "Kendilerini çok sahipsiz hissediyorlar. İktidara çok ciddi kızgınlıkları var. Bunu gidermek istiyoruz."Toplantıya katılan bir STK temsilcisi de VATAN'a, "AİHM kararının yarattığı bir infial var, ardından Başbakan'ın 'bedel ödeme-ödetme' konusundaki, hepimizi rahatsız eden Birlik Vakfı konuşması geldi. Bilmiyorum, belki bizleri rahatlatmak istemişlerdir" dedi.VATAN'ın edindiği bilgiye göre, İpek, Böhürler ile Çubukçu'nun hazırlayacağı rapor Erdoğan'a ve partinin kurmaylarına sunulacak.Bu toplantı neden önemli?İlk bakışta AKP yetkililerinin başörtüsü yasağına karşı mücadele edenlerle bir araya gelmesi çok olağan karşılanabilir. Ama tek başına toplantının "basına kapalı" olması bile ortada olağanüstü bir durum olduğunu gösteriyor. Bu toplantı, AKP'nini artık geleneksel tabanının birtakım taleplerini karşılama noktasında bir şeyler yapma, en azından yapıyor gözükme zorunda olduğunu kanıtlıyor. Çünkü:1) İktidar partisi AİHM'in yasak aleyhine karar vereceğine çok emindi ve "başörtüsü öncelikli gündem maddemiz değil" diyerek sorunu Avrupa'ya havale etmişti. Ama AİHM verdiği kararla topu AKP'ye attı. 2) Muhafazakâr tabanda başörtüsü konusunda zaten var olan rahatsızlık İmam Hatip Liseleri konusunda atılan geri adımla birleşince AKP iktidarına karşı yer yer kızgınlık, öfke ve protestolar patlak verir oldu.3) Bütün bunların üstüne Erdoğan, Birlik Vakfı'nda, yapılamayanların sorumluluğunu "bedel ödemeye hazır olmayan" sivil toplum kuruluşları ve dolayısıyla halka yükleyince muhafazakâr kesimlerin tepkilerine yol açtı.
Büyük Ortadoğu Projesi kapsamında ne zaman "ılımlı İslam" lafı edilse aklıma ister istemez Başbakan Erdoğan'ın toplantısında konuşma yaptığı Birlik Vakfı geliyor: Tescilli bir anti-komünizm ve sağcılık; muhafazakâr ama islamcı değil; ümmetçilikten çok uzak Türk milliyetçiliğine çok yakın; sosyal adaletçilikten ziyade serbest piyasacı... Özetle Birlik Vakfı için günümüzde Türk sağının en güçlü ve etkili kuruluşu, yani patronu demek yanlış olmaz.İstanbul'un fethinin yıldönümünde 29 Mayıs 1985'de Birlik Vakfı'nı kuran 40 kişinin tümü üniversite yıllarında Milli Türk Talebe Birliği'nde çalışmıştı ve "MTTB ruhunu" yaşatmak istiyorlardı. Fakat Vakıf kısa süre içinde, dayanışma ağı olmanın dışında, düzenli kültürel faaliyetleriyle bir "düşünce kulübü", çok sayıda siyasetçi yetiştirmesi ve sağ partilerin politikalarının belirlenmesine dahil olmasıyla bir "baskı grubu" olarak sivrildi. Öte yandan düzenli olarak üniversite öğrencilerine burs vb. imkanlar sağlamasıyla İslami cemaatlerle rekabet etti ve devlete "inançlı, vatansever, kültürlü" kadrolar yetiştirmeyi sürdürdü.1980'lerde Türk sağının en itibarlı kurumu milliyetçilik ağırlıklı Aydınlar Ocağı idi. Ama muhafazakâr yönü ağır basan Birlik Vakfı, İslami hareketin ülke çapında yükselişine paralel olarak güçlendi ve bir "marka" haline geldi.Hem ANAP, hem RPBirçok kilit ismi Turgut Özal'ın ANAP'ında uzun yıllar "muhafazakâr kanadı" oluştururken Vakfın bir kolu da RP'ye uzanmıştı. Örneğin Milliyetçi Çalışma Partisi ve Islahatçı Demokrasi Partisi'nin 1991 genel seçimlerine RP listelerinden girmesiyle sonuçlanan ittifak görüşmelerinde Vakıf önemli bir rol oynadı. RP'deki yenilikçi hareketin, başta lideri Tayyip Erdoğan olmak üzere birçok kadrosu Vakıfla ilişkiliydi. RP'den sonra kurulan Fazilet Partisi'nin ilk yönetimindeyse tam bir Birlik Vakfı tahakkümü göze çarpıyordu. "Milli Görüşçüler" uzun bir süre, partinin bu kişiler yüzünden İslamcı çizgiden saptığından yakındılar.AKP'nin kuruluşunda da Birlik Vakfı merkezi bir rol oynadı. Nitekim Başbakan dışında tam dört bakan Vakfın kurucuları arasında yer alıyor. Bununla birlikte vakıfla AKP'nin her noktada birebir aynı şeyleri düşündüğü ve savunduğu söylenemez.
Son üç aydır, Türkiye'de ve dünyanın değişik bölgelerinde Ortadoğu üzerine uluslararası toplantılara katıldım. Bütün bunların ana eksenini, ABD patentli "Büyük Ortadoğu Projesi" (BOP) diye bilinen girişim oluşturuyordu. Aktif bir şekilde içinde yer aldığım tartışmaların ışığında, şu ana kadar ortaya çıktığı haliyle BOP'un herhangi bir şekilde savunulabileceğini düşünmüyorum. Çünkü:1. Amerika'nın taslağı kimseyi yanıltmasınAmerikalıların hazırladığı metinler, taslaklar kimseyi yanıltmasın; BOP'un ne olduğu tam olarak belli değil. Bu sürecin sanılanın aksine çok uzun sürmesi, en az iki kuşağı (50 yıl) kapsaması bekleniyor. Sorun, ABD'nin "kervanı yolda düzerken" geleneksel müttefiklerine, diplomat ve ajanlarına danışacak ama yerel entelektüeller ve sivil toplum kuruluşlarını işin içine fazla katmayacak olmasından kaynaklanıyor.2. Almanlar ne düşünüyor?ABD bu sürece AB ülkelerini de dahil etmek istiyor. Özellikle Almanlar (mesela Yeşiller) bu yolla, Irak Savaşı sırasında Washington ile bozulan ilişkilerini düzeltmek istiyorlar. Ama onlar da BOP'u esas olarak ABD ile aralarındaki bir olay olarak görüyor. Yani olayın üçüncü ayağı olması gereken bölge halkları, aktif ve belirleyici bir şekilde işin içinde değiller; olacağa da benzemiyorlar.3. Silah kullanmaktan vazgeçilecek mi?BOP üç ayak üzerine yükselme iddiasında: Modernleşme, demokratikleşme ve güvenlik. Ama Batı'nın önceliğinin güvenlik, daha doğrusu global terör, ardından ekonomik gelişme olduğunu biliyoruz. Washington'ın "teröre karşı savaşı" tam bir başarısızlık örneği olmasına rağmen BOP'la birlikte bu stratejiyi terk edeceklerine yönelik hiçbir işaret bulunmuyor. Bir Amerikalı diplomat bunu "Demokrasi diyoruz diye silah kullanmaktan vazgeçecek değiliz" diye özetlemişti.4. Eski paradigma artık yok mu!Amerikalılar "eski paradigma yok artık" diyorlar ama paradigma gömlek değil ki kirlenince değiştirilsin. Yıllardan beri bölgedeki otoriter ve totaliter rejimleri kollayanların birden demokrasi savunucu kesilmesi inandırıcı değil. Kaldı ki, bu rejimlerin demokrasiye geçişe nasıl ikna edilecekleri muamma.5. İşkence skandalı etkileyecek mi?Özellikle Irak'ın işgali ve işkence skandalıyla, İslam dünyasında zaten var olan Amerikan karşıtlığı iyice tırmanmış durumda. ABD'nin İslam topluluklarının demokratikleşmesini savunmaya başlaması, bu ülkelerde zaten zorlukla yürütülen demokrasi mücadelelerini iyice tehlikeye atıyor.6. Batı'nın İslam'la ilişkisiBatı hâlâ "İslam demokrasiyle bağdaşır mı?" diye anlamsız bir sorunun yanıtını bulmaya çalışıyor. Halbuki sorun İslamcılığın demokrasiyle ne derece bağdaştığında. Diğer bir deyişle, bölgenin demokratikleşmesi için, birçok ülkede en dinamik ve popüler hareket olan islamcılıkla nasıl bir ilişki kurulacağı çok önemli.7. Spekülasyon yapılıyorTürkiye'de, Washington'ın BOP'u "ılımlı İslam" stratejisi üzerine oturtacağı ve Türkiye'ye, daha doğrusu AKP'ye ciddi bir misyon yüklediği yönünde çok spekülasyon yapılıyor. Bunların büyük ölçüde abartı olduğunu, Amerikalıların hâlâ İslam ve İslamcılığı ne yapacaklarına karar veremediklerini, bu konuyu tam olarak bilmediklerini ve anlayamadıklarını gözlemledim.8. Türkiye'nin BOP'taki yeriTürkiye'nin BOP'taki yeri tartışılırken mutlaka AB üyeliği de masaya yatırılıyor. Bize iki seçenek sunuluyor: Ya Batı'da Doğu'nun ya da Doğu'da Batı'nın temsilcisi (Truva atı) olun. "Ne o, ne bu, dolayısıyla ikisi birden" demeye kalktığınızda itirazlarla karşılaşıyorsunuz.9. Herkesi ateşin içine atabilir"Hedef ülke" olmaktan "ortak ülke" olmaya terfi etmiş olmak kimseyi sevindirmesin. Bu öyle bir macera ki, kenarından köşesinden bulaşmış olan herkesi ateşin içine atabilir. Bugün de Amerikan senaryoları içinde Türkiye'ye rol biçmeye çalışanlar, bizi islam dünyasına "model" olarak sunmaya çalışanlar var. Irak Savaşı öncesi günleri hatırlayalım: ABD tüm dünyaya, dolayısıyla Türkiye'ye de çok parlak bir gelecek vaat etmişti. Gelinen nokta ortada. O günün tezkerecileri bugünün BOP'çuları olarak karşımıza çıkıyorlar. Kendilerine, zamanında benimsemiş oldukları o saldırgan tavır nedeniyle Türk halkına ve barış yanlılarına kocaman bir özür borçlu olduklarım hatırlatalım.
Prof. Şerif Mardin ile birlikte "Türkiye'de İslam ve Cumhuriyet" başlıklı bir seminer için geldiğimiz Paris, hep aynı Paris; ama Fransa'nın, çok iyi bildiğimiz ve benimseyip kendimize uyarlamak istediğimiz o evrensel değerlerden adım adım uzaklaşmakta olduğunu görmek çok can sıkıcı.Kimisi "Sizi alırsak Fas'ı da almamız gerekir" diyor, bir diğeri "O zaman Cezayir de olmalı" diye ekliyor. Bazıları Türkiye'nin AB'ye girmesi halinde Avrupa'ya çok büyük bir insan göçü olma ihtimalinden çekinirken kimileri, artık iyice terörizmle birlikte anar oldukları İslam dininin, Avrupa kimliğiyle uyuşmadığını ileri sürüyor.Fransa'daki Türkiye karşıtı kampanya gerçekten çok şaşırtıcı. Merkez sağ partilerin ve siyasetçilerin, Jean-Marie Le Pen'in Ulusal Cephesi'nin ırkçı söylemlerini ufak değişikliklerle popülerleştirmesi ürkütücü. Giscard d'Estaing'in, ilk duyduğumuzda ilerleyen yaşına bağlayıp, gülüp geçtiğimiz, "Türkiye gelirse Avrupa biter" mealindeki sözlerininin bu kadar hızla benimseniyor olması irkiltici. Yıllardır laik, cumhuriyetçi, demokrat ve solcu bildiğiniz bazı şahsiyetlerin "Bence bir mahzuru yok ama kamuoyu istemiyor, ne yapalım" şeklindeki yalpalamalarıysa inanılmaz.Çifte standartOrtada bir ikiyüzlülük, daha yumuşak bir ifadeyle bir çifte standart olduğu, şu soruyu sorduğunuzda hemen ortaya çıkıyor: "Madem istemiyordunuz, neden Kopenhag Kriterleri vs. diye bizi yıllarca oyaladınız?" Bazıları bu soruyu "Mesele kültürel değil, Avrupa'nın nasıl büyüyeceği tartışmalarıyla ilgili" diye geçiştirmeye çalışırken, daha açıksözlü olanlar "Çünkü kimse Türkiye'nin bu kriterleri bu kadar hızlı yerine getirebileceğini tahmin etmiyordu. Artık iş ciddiye bindi, başka mazeret kalmadı" cevabını veriyorlar.Bir diğer çifte standarta Türkiye'nin ABD ile ilişkileriyle ilgili tanık oluyoruz. Fransızlar, ABD'nin "Büyük Ortadoğu Projesi" (BOP) olarak bilinen yeni girişimini kaygıyla izliyor ve Washington'ın bu kapsamda Ankara'ya ciddi bir rol biçeceğini varsayıyorlar. Bütün bunlara bağlı olarak Türkiye'nin AB içinde "ABD'nin Truva atı" olacağı endişesi var. Halbuki Irak'ın işgalinde görüldüğü gibi, ABD'nin, İngiltere ve İtalya başta olmak üzere yeteri kadar Avrupalı partneri zaten mevcut. Üstelik Washington'a en sert darbeyi de 1 Mart 2003'te ikinci tezkereyi reddeden TBMM indirmişti.Chirac faktörüBütün bu karanlık tabloya rağmen Ankara Fransa konusunda hiç de ümitsiz değil, çünkü çok ama çok güçlü bir destekçisi var: Cumhurbaşkanı Jacques Chirac. Partisinin seçim kampanyasını tekzip eder bir şekilde Türkiye lehine kapsamlı ve ikna edici çıkışlar yapan Chirac, Aralık ayında karar anı geldiğinde ülkesi için belirleyici isim olacak.Zaten yaygın bir iddiaya göre Fransa'daki Türkiye karşıt havanın tek bir nedeni var: 13 Haziran'da yapılacak olan Avrupa seçimleri. Daha sonra her şeyin eskisi gibi devam edeceği söyleniyor. Yine de Türkiye'nin, birilerinin seçim kampanyasının günah keçisi olarak kullanılması hem bizler, hem Fransızlar, hem de Avrupa için çok üzücü.
Birileri son ana kadar, YÖK Yasası'nda meslek liseleri lehine değişikliklerin Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik'in başının altından çıktığına, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın olaya el koyup muhtemel bir krizi önleyeceğine inandı ve kamuoyunu da buna inandırmaya çalıştı. İngilizce'de buna "vvishfull thinking" (temenniye dayalı görüş) diyorlar; yani gördüğünü değil görmek istediğini söyleme.Erdoğan ise dünkü çok açık ve net, o ölçüde de sert konuşmasında "aman kriz çıkmasın" temennicilerinin heveslerini kursaklarında bıraktı. Bunda şaşılacak bir şey de yok. Çünkü eğer AKP içinde birileri İmam Hatip Liseleri sorununa bir dava gibi bakıyorsa, İHL mezunu ve Milli Görüş geçmişli Erdoğan bunların başlarında yer alır; düz lise çıkışlı ve Nurcu gelenekten gelme Çelik de epey geri sıralarda kalır. Nitekim Erdoğan bağlayıcı vaadlerde bulunurken Çelik daha çok YÖK'le ilgili diğer konulara yoğunlaşmıştı.Prof. Nilüfer Göle "AKP dönüşürken dönüştürüyor" demişti. Birileri AKP'lileri sürekli ve sınırsız bir dönüşüme davet ediyor, ama hükümetin ülkeyi ancak belli sınırlar içerisinde dönüştürebileceğini savunuyor. Bu sınırları da "laiklik" ilkesiyle çizme iddiasındalar. Aksi takdirde ülkenin gerksiz krizlere sürükleneceğini, bundan ekonominin ve AB sürecinin olumsuz etkileneceğini söylüyorlar.Ama unuttukları veya görmek istemedikleri çok önemli bir husus var: AKP'liler, daha önceki hükümetler gibi, bütün adımlarını "aman kriz çıkmasın" perspektifine oturtma derdinde değil. Türkiye'nin önde gelen güç odaklanyla alabildiğine uyum içinde olmak birçok kritik konuda işlerine yaradı. Kıbns'ta, demokratikleşmede birçok adımı bu sayede atabildiler, ama sürekli olarak "mutlu bir aile fotoğrafı" vermenin kendilerini zedeleyebileceğini de düşünüyorlar.Burada üç kaygı öne çıkıyor:1) Sistemin geleneksel güç odaklarının dümen suyunda olmak ya da böyle gözükmek...2) Büyük medya tarafından yoğrulup şekillendiriliyormuş görüntüsü vermek...3) Hükümet olup iktidar olamamak...Ne olur?YÖK Başkanı Prof. Erdoğan Teziç ile Üniversiteler Arası Kurul (ÜAK) Başkanı Prof. Ayhan Alkış'ın hükümet kadar birbirlerini de eleştirmesi, AKP'nin rakip saflarda derin yarıklar açmış olduğunu gösterdi. Bu, Anayasa Mahkemesi ile Yargıtay arasında yaşanan çekişmeyi hatırlatıyor ve hükümetin, defansif değil ofansif bir pozisyonda olduğunu gözler önüne seriyor.Artık "Hükümet geri adım atar mı?" sorusu yerini "Cumhurbaşkanı veto ederse AKP değişiklikte ısrarcı olur mu?" ya bıraktı. İlk soruya cevabım, hayırdı; haklı çıktım. Olağanüstü gelişmeler olmazsa, hükümetin veto durumunda yasayı aynen yollayacağını düşünüyorum. Bundan bir krizin çıkacağı kesin, zaten çoktan çıkmış durumda. Ama İHL tartışmasının bir kırılma noktası değil olsa olsa bir sınama noktası olduğu akılda tutulmalı.
Hükümet son dakikada diplomatik bir manevrayla ve yepyeni bir formülle, başta imam hatip liseleri olmak üzere meslek lisesi öğrencilerinin istedikleri üniversiteye girmelerini zorlaştıran katsayı uygulamasını yumuşattı. Hafta sonunu bu formülün hazırlıkları için geçiren bir bürokrat, gelinen noktayı "bilim kazandı" diye tanımlıyor. Belki buna bir cümle daha eklenebilir: Sağduyu ve uzlaşma arayışı kazandı. Böylelikle Türkiye gereksiz ve zamansız bir krizin eşiğinden döndü.Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın Annan Planı için yaptığı benzetmeyle bir "kazan-kazan" formülü söz konusu. Yani kaybeden yok; herkes kazanıyor. Yeni formülde eğitim sistemindeki tüm liseler sözel, eşit ağırlık ve sayısal olmak üzere üç grupta; yükseköğretim programları da sözel, eşit ağırlık ve sayısal olmak üzere üç puan türünde gruplanıyor. Bir öğrencinin başarı puanı, kendi okulu ve gitmek istediği fakülteye göre 0.45, 0.60 ve 0.80'den biriyle çarpılıp belirleniyor. Eskiden iki seçenek söz konusuydu: Kendi branşları için katsayı 0.8 iken başka branşlarda bu 0.3'e düşüyordu, bu da çok büyük adaletsizliklere neden oluyordu. Şimdi bu eşitsizlik kaldırılmasa bile azaltıldı.Hükümetin endişesiHükümet sadece, devletin farklı kurumları arasında gerginliklere neden olmaktan çekinmiyordu. "YÖK'e boyun eğmiş" görüntüsü vermek istenmediği açıktı ama katsayının kaldırılmasından sonra, özellikle İHL'lerine yeniden aşın bir yığılma ihtimali, doğurabileceği eğitsel ve siyasi sonuçlar nedeniyle hiç de arzulanmıyordu. Yeni yasanın meslek liselerine, dolayısıyla da İHL'lerine ilgiyi aşırı ölçüde artıracağı söylenemeyeceği için Milli Eğitim bürokrasisinin rahat bir nefes aldığı söylenebilir.Kuşkusuz kimileri bardağın boş tarafına bakıp, gelinen noktayı "herkes kaybediyor" şeklinde de tanımlayabilir. Başbakan Erdoğan, seçim meydanlarında "Meslek liseleri ile düz liseleri aynı kategoride birleştireceğiz. Kim haklıysa o kazanacak" diyerek kendini bağlamıştı. Yeni yasayla geri adım attığı ortada.TESEV için hazırladığımız İHL Raporu için ülke çapında altı İHL gezdik. Buralarda görüştüğümüz öğrenci, öğretmen, veli ve mezunların hemen hemen tümü en önemli (kimi durumda tek) sorun olarak katsayıyı gördüğünü söyledi ve çözüm olarak da, ara formüle filan gitmeden bunun kalkması gerektiğini savundu. Bu nedenle muhafazakâr kesimlerde belli bir hayal kırıklığı olması kaçınılmaz. Ama bu AKP'ye kızma, tavır alma noktalarına sürükleneceğe de benzemiyor. Ne de olsa belli bir iyileştirme yapıldı. Bu düzenlemeyle, "İHL'lerini kapatmak istiyorlar" şeklindeki kaygılar da sona ermek durumundadır.Ortaöğrenimde hazırlıkları tam hız süren reform çalışmaları, dönüp dolaşıp ÎHL sorunu nedeniyle tıkanıyordu. Yeni yasayla ortaöğretimin yeniden yapılanmasına elverişli biz zemin de hazırlanmış oldu. Ancak bunun gerçekleşebilmesi için hükümetin YÖK ve Üniversiteler Arası Kurul (ÜAK) ile belli bir uyum içinde olması gerekiyor.Dün TBMM'ye iletilen YÖK Yasası değişikliği tasarısıyla hükümetin ÜAK ve YÖK'e bir dost eli uzattığı söylenebilir. Çünkü AKP artık "kesinlikle katsayı olmaz, mutlak eşitlik gerekir" pozisyonunu terk etti. Ayrıca ÎHEnin de meslek lisesi statüsünde olduğunu dolaylı olarak da olsa kabul etmiş oldu.Bunlar kadar önemli bir başka husus, AKP'nin ısrarlı olduğu, rektörlerin dört yıllığına ve bir kez seçilebilmeleri maddesinin dünkü tasarıya eklenmemiş olması. Bilindiği gibi halen görev yapan 23 üniversite rektörünün görev süresi 6 Ağustos 2004'de sona eriyor. Haziran ayından itibaren bu üniversitelerde rektörlük için seçim süreçleri başlayacak. Bu nedenle hükümet yasa değişikliğini Haziran ayına yetiştirmek ve söz konusu 23 üniversitenin şimdiki ve geçmişteki rektörlerinin yeni dönem için aday olmalarını engellemek istiyordu.Bağrına taş basarak da olsa bu ısrarından da vazgeçen hükümetin uzattığı elin sıkılıp sıkılmayacağı kısa sürede anlaşılacak.