Türk asıllı iki kardeşin yazdığı bir kitap, bir yıldır ABD'nin Hıristiyan köktendinci çevrelerinde baştacı ediliyor. "Unveiling İslam: An Insider's Look at Müslim Life and Beliefs" (İslam'ın Gerçek Yüzü: Müslümanların inanç ve Hayatına içerden Bir Bakış) adını taşıyan kitap, Müslümanlara yönelik misyonerlik faaliyetlerinin temel referanslarından biri olmuş durumda. Kitabın yazarları Ergun ve Emir Caner, diğer kardeşleri Erdem ile birlikte küçük yaşta Hıristiyanlığı seçip en tutucu kiliselerden Güney Baptist Konvansiyonu bünyesinde rahiplik eğitimi almışlar. Halen Konvansiyona bağlı eğitim kurumlarda hocalık yapıyorlar. Caner kardeşler, kısa sürede 100 bini aşkın sattığı söylenen kitapları sayesinde değişik eyaletlerde konferanslar veriyor ve görsel ve yazılı medyaya konuk oluyorlar.Ağır hakaretler varKitabın ilk duyulması, Konvansiyonun geçen Haziran ayındaki kongresinde Başkan Jerry Vines'ın sarf ettiği sözlerle olmuş, "İslam'ın Hıristiyanlık kadar iyi olduğuna inanmamızı istiyorlar. Hıristiyanlık bakire bir anadan doğma Tanrı'nın oğlu İsa tarafından kuruldu" diyen Vines, Hz. Muhammed hakkında, eşlerinin sayısı ve bunlardan Hz. Ayşe'nin yaşından hareketle çok ağır hakaretlerde bulunmuş ve İslam'ı "şeytani bir din" olarak tarif etmişti. Yoğun tepkiler üzerine Vines kendini şöyle savunacaktı: Ben bu bilgileri, iki eski Müslüman'ın yazdığı bir kitaptan aldım. Onların da kaynağı hadis kitaplarıymış. Eğer bir yanlışım varsa Müslümanlar beni düzeltsin.Dışardan bakıyorlarCaner kardeşlere göre İslamiyet bir korku ve korkutma dini. Onlara göre İslamiyetin Allahı ile Hıristiyanlığın Yehovası aynı değil. Kitapları çok satıyor ama Canerlere "İslam uzmanı" demek zor. Öncelikle, Ne Arapça biliyorlar, ne de babalarının dili olan Türkçeyi. Başvuru kaynaklarının hepsi İngilizce ve bunların çoğu da üçüncü sınıf polemik kitapları. Herhangi bir İslam ülkesinde yaşadıklarına dair bir ipucu da yok.Anne de HristiyanCaner kardeşlerin hayatına bakınca, kitabın en büyük avantajı olan "içerden bakış" iddiasının pek de doğru olmadığı görülüyor. Örneğin Ergun daha 15 yaşında, babası rahip olan bir arkadaşı aracılığıyla Hıristiyan olmuş, onu hemen diğer kardeşler takip etmiş. Köklü bir İstanbul ailesinden gelen babaları da dindar ama laik değerlere bağlı bir mühendismiş. İsveç'te mühendislik okuyan Acar Caner, Müslüman olan İsveçli eşiyle 1969'da Ohio eyaletinin başkenti Columbus'a yerleşmiş. Çift kısa süre sonra boşanınca üç kardeş anneleriyle yaşamaya başlamış ve İslam kültüründen iyice uzaklaşmışlar. Bir süre sonra annelerini de yeniden Hıristiyan yapmışlar.Babaları reddettiCaner kardeşler İslam'ı kötülemek için hiçbir fırsatı kaçırmıyorlar. Örneğin babaları hakkında şöyle yazıyorlar: Bizi evlatlıktan reddetti. Ama daha kötüsü de olabilirdi. Çünkü bir hadise göre üçümüzün de öldürülmesi gerekirdi."Türk kültürünün bir parçasıyız"Dallas'taki Criswell Koleji'nde Kilise tarihi dersi veren Dr. Ergun Caner sorularımızı şöyle yanıtladı: * Kendinizi Türk olarak görüyor musunuz?Caner: Evet, tabii ki baba tarafından Türk'üm. Ailemin büyük kısmı İstanbul ve Ankara'da yaşamış. Halen çoğu orada, ama 1969'da ABD'ye göçtüğümüz için herhangi bir temasımız yok. Bir Türk olarak geçmişimden gurur duyuyorum. Hepimizin evlerinde Atatürk resmi bulunur. Zaten çok sayıda Türk Hıristiyan da var. Biz de Türk kültürünün bir parçasıyız.* Kitabın "içerden" olduğunu söylüyorsunuz...Caner: "İçerden" sözünü yayıncı koymuş başlığa. Ne kadar "içerden" olduğumuza pek emin değilim. Ama birer Sünni Müslüman olarak yetiştirildiğimiz ortada. Zaten babam da ölene kadar camide çok aktifti. Ne zaman ki İsa'nın sadece birpeygamber olmadığına inandık, o zaman Hıristiyan olduk.* Neden böyle bir kitap yazdınız?Caner: Biz İslam uzmanı filan değiliz. Sadece Kuran'ı okuduk ve camideki imamı dinledik. Amerikalılar'ın Müslümanlarla ilişkileri olmadığı için onlara İslami hayatı, Müslümanlar'ın Kuran'ı nasıl farklı farklı yorumladıklarını anlatmak istedik.* Kitap neden best-seller oldu?Caner: Daha çok satan kitaplar var. Bizimkinin şansı belli bir Hıristiyan okuyucuya yönelik yazılmış olması. * Eleştirilere ne diyorsunuz?Caner: Hiçbir şey. Bazı Müslümanlar sırf Türk olduğumuz için bizi eleştiriyor. Çünkü hala Atatürk'ün hilafeti kaldırmış olmasına kızgınlar. Bazıları Hıristiyan olduğumuz için kızıyor. Bazıları da genç yaşta Hıristiyan olmamıza bozuluyor.
11 Eylül terör saldırıları nedeniyle Washington'un "global 28 Şubat" süreci başlatacağını ileri sürmüş ve şöyle yazmıştım: "Ülke içinde İslami kuruluşların üye ve yöneticileri, faaliyetleri, para hareketleri sıkı denetim altına alınacak; belki bazıları kapatılacak, şüpheli kişiler sınır dışı edilecek. Başörtüsü, uzun sakal gibi simgeler bir şekilde tartışma gündemine gelecek. Demokrasi, fikir ve inanç özgürlüğüne aykırı her türden uygulama,terörizmle mücadele'adına hoşgörülecek..." ABD Adalet Bakanlığı Başmüfettişi Glenn A. Fine'ın hazırladığı ve geçtiğimiz günlerde New York Times'ta yayınlanan rapora göre, 11 Eylül'den sonra 762 yabancı şüphe üzerine günlerce gözaltında tutuldu; en temel haklardan mahrum bırakıldı. "Suçsuzlukları ispatlanana kadar suçlu" muamelesi gören hemen tümü Müslüman olan bu kişilerden hiçbirinin terörle ilişkisi saptanamamasına rağmen çoğu sınırdışı edildi.Türkler 3. sıradaSöz konusu 762 kişinin dökümü, ABD'nin "teröre karşı topyekun savaş" stratejisinin sanıldığı gibi sadece Araplara yönelik olmadığını ortaya koyuyor. Çünkü en kalabalık grubu 254 kişiyle Pakistanlılar oluşturuyor. İkinci sırada 111 kişiyle Mısır yer alırken üçüncülük 54 kişiyle Türkiye'nin. Amerikalı yetkililerin, insan hakları savunucularının eleştirilerine karşı cevabı hazır: "11 Eylül saldırıları yeni bir yaklaşım gerektiriyor. Masum Amerikalıları terörist saldırılardan korumak için her türlü yasal yola başvurmaktan çekinmeyeceğiz." Nitekim Adalet Bakanı John Ashcroft da, raporun basına sızdığı gün "teröre karşı daha geniş yetkiler" istemekten çekinmedi.En büyük korku yeni bir 11 EylülABD'de bulunduğum sürece Amerikan kamuoyunun büyük bir bölümünün "topyekun savaş" konseptini benimsemiş olduğunu gözledim. Amerikalıların en büyük endişesi terörün bir kez daha kendi topraklarına sıçraması. Örneğin havaalanlarındaki aşırı ve bıktırıcı güvenlik önlemlerine karşı sızlanan, görevlilerle tartışan pek kimse yok. Bunun yerine tam bir "vatandaş-devlet işbirliği" görülüyor. 11 Eylül'den hemen sonra, az sayıda da olsa, Müslümanlara/Araplara yönelik ırkçı saldırılar durmuş. Bununla birlikte medyanın büyük bir bölümünde islamiyet ve Müslümanlara karşı önyargılı yayınlar aynen devam ediyor.İslamcılar'ı anlatan kitaplar çok satıyorBüyük bir kitapçı dükkanının "Güncel olaylar" bölümünde rafların yaklaşık yarısı bir şekilde islam veya îslamcılar'ı ele alan kitaplarla dolu. ABD'de İslami hareketleri iyi bilen isimlerden, "güvercin" John L. Esposito ve diğer birkaç istisna dışında tümü "şahin" bir üslupla kaleme alınmış. Şu günlerin en gözde şahini ise, AKP'yi bile terörle ilişkilendiren Daniel Pipes. 11 Eylül öncesi İngilizce'de Usame bin Ladin ve El Kaide hakkında toplam üç kitap vardı. Bugün ise sırf kapağında Ladin resmi bulunan en az on kitap var. Başlığında "Cihad" sözcüğü geçen kitapların sayısıysa hayli fazla. Gazeteciler, terör uzmanları, eski CIA veya FBI ajanları, eski teröristler vb. tarafından yazılan bu kitapların çoğu "içerden" bilgi verme iddiasında ve söylendiğine göre çok satıyorlar. Raflarda dikkat çeken bir diğer nokta Suudi Arabistan üzerine kitaplardaki patlama. Amerikalı yayıncıların, Washington'un hedef gösterdiği İran ve Suriye rejimleri yerine Suud hanedanıyla uğraşmaları akıllara bazı sorular getirmiyor değil.ABD'li şahinler rakipleri devre dışı bıraktıKamuoyunda İslamiyete karşı bir atmosferin oluşmasında "şahinler"in rolü büyük. ABD'nin İslam'a ve özellikle de İslami hareketlere bakışında hep üç eğilimin rekabetine tanık olunmuştu: Güvercinler, Şahinler ve Ortayolcular. 11 Eylül sonrasında şahinlerin inisiyatifi ele alması bekleniyordu, ama rakiplerini bu derece devre dışı bırakacağı tahmin edilmiyordu.Güvercinler: İslam dünyasının demokratikleştirilmesi için çalışmayı, bu uğurda, Müslüman ülkelerin en güçlü toplumsal hareketleri olan İslami hareketlerle işbirliği yolları aramayı telkin ettiler.Şahinler: İslam ile Batılı değerlerin kesinlikle bağdaşamayacağını savundular. İslamcının ılımlısı-radikali olmaz diye düşünüyorlar.Ortayolcular: Bir zamanların 'Yeşil kuşak' politikasında olduğu gibi, İslami hareketlerle ABD çıkarları ışığında pragmatist ilişki kurulmasını savundular. En büyük yanlışları, en bağnaz İslamcılar olan Taliban'la bile işbirliğine gidilebileceğini savunmaları oldu.
Yaklaşık üç hafta kaldığım ABD'de her yerde, arabaların, işyerlerinin ve evlerin camlarında hep şu sloganlar karşıma çıktı: "Support our troops" (Askerlerimizi destekleyin), "United we stand" (Birlikten güç doğar), "Pray for the President" (Başkan için dua et). Bu çağrılara ya Amerikan bayrağı ya Başkan Bush resmi ya da Özgürlük Anıtı eşlik ediyordu. Irak savaşını destekleyen Amerikalılar üç ilkenin altını çiziyorlar: liberty (özgürlük), freedom (hürriyet) ve pride (gurur). Irak'a özgürlük götürüp götürmedikleri tartışılır, ama, savaşı kısa sürede kazanmanın verdiği moralle ulusal gururlarının iyice kabardığı ortada.Ordunun savaştaki tavrı sorgulanıyorDünyanın efendisi olduğu bir kez daha tescillenen ABD'nin Türkiye'ye bakışı uzun zamandır tartışılıyor. Washington'da iki gün geçirdim. TÜSİAD temsilciliğinde, Türkiye'yi yakından takip eden diplomat ve araştırmacıların izlediği bir konuşma yaptım. Ardından Amerikalı ve Türk uzmanlarla sohbet etme fırsatı buldum. İzlenimlerimi şöyle toparlayabilirim:1- Hemen herkes Türk-Amerikan ilişkilerinin hiç de iyi gitmediğinde hemfikir. Bu noktaya gelinmesinde Amerikalı yetkilileri (özellikle Ankara'daki diplomatları) eleştirenler olmakla birlikte esas sorumluluğun Türk tarafında olduğu düşünülüyor. 2- Özel olarak hükümet ve AKP'nin suçlanmaması dikkat çekici. Ama AKP'yi övücü/aklayıcı sözler de duyulmuyor. 3- Ordunun Irak savaşı sırasındaki tavrı sorgulanıyor. Buna bağlı olarak siyasetle ilişkisi eskisine göre daha açık bir biçimde tartışılıyor.Erdoğan değil AKP tartışılıyorWashington'da AKP'ye yönelik çok açık ve sert eleştiriler getirilmemekle birlikte, bu partiye ve yöneticilerine yönelik hayal kırıklığı gizlenmiyor. AKP hakkında dikkat çekici hususlar şöyle: 1- Amerikalılar daha önce Recep Tayyip Erdoğan'ı bilmenin, onunla iyi ilişkiler içinde olmanın yeterli olacağını düşünüyorlardı. 1 Mart tarihinde ikinci tezkerenin reddiyle AKP'nin "Erdoğan partisi" olmadığını fark etmiş durumdalar. "AKP'de kim kimdir?" başlıklı konuşmama bu nedenle ilgi büyüktü ve çok ayrıntılı sorular geldi.2- AKP'ye alternatif olabilecek bir parti veya şahsiyet, en azından şimdilik, telaffuz edilmiyor. Bu nedenle "AKP'nin alternatifi yine kendi içinden çıkabilir" şeklindeki değerlendirmem ilgi çekti.3- Örneğin eski bir büyükelçi, AKP'deki farklı eğilimlerin ne zaman birer "fraksiyon"a dönüşebileceğini sordu.4- Erdoğan ile Abdullah Gül arasında liderlik mücadelesi olup olmadığı, ilerde yaşanma ihtimali de bir diğer merak konusuydu.5- Bir Amerikalı uzman da TBMM Başkanı Bülent Arınç'ın neyi temsil ettiğini merak etti.AKP'liler ABD'de kafaları karıştırdıAmerikalılar AKP'de kimin kim olduğunu çok pratik bir nedenle de merak ediyorlar, çünkü hükümet ve AKP adına farklı görüşlere sahip kişilerin ortalıkta dolaştığına dikkat çekiyorlar. İleri sürüldüğüne göre, bazı şahıslar, Türk-Amerikan ilişkilerini düzeltmek adına Washington'a, Suriye ve İran konusunda işbirliği sözü veriyorlarmış. Hatta "siz İran'ı bize bırakın" diyenler bile oluyormuş. Bu kişilerin bazı İranlı muhaliflerle görüştüğü de Ankara'da değil ama Washington kulislerinde konuşuluyor.Türkiye'ye güvenip plan yapmazlarKuşkusuz her biri birer spekülasyon olan bu iddialar Türk-Amerikan ilişkilerini düzeltmek bir yana, yeni sıkıntılara neden olabilir. Geçen sefer olduğu gibi, birilerinin bol keseden vereceği, tutulması imkansız vaatler Türkiye'nin başını daha da ağırtabilir.Bereket Washington Ankara'dan çok büyük beklentiler içinde değil. Amerikalılar'ın genel eğilimi, ilişkileri bir müddet dondurma, "Sizden bir şey istemiyoruz, ama siz de bizden bir şey beklemeyin" şeklindeki bir kayıtsızlık olarak tanımlanabilir. Zaten Türkiye'ye güvenerek çok önemli planlar yapmayacakları da ortada. Kaldı ki Irak savaşından sonra ABD'nin Türkiye'ye ne kadar ihtiyacı kaldığı tartışmalı. Bir diğer tartışma konusu da, ABD'nin Türkiye'yi İslam dünyası için bir model olarak gördüğü iddiası. Bu eski iddianın 11 Eylül sonrasında da geçerli olduğunu gösteren pek bir işaret yok ortada.
Bingöl cadde ve sokakların-daki görüntülerin ilk akla getirdiği sorulardan biri "Böyle bir Türkiye'yi Avrupa'ya alırlar mı?" oldu. AB'ye tam üyelik süreci için, kendi deyimiyle "varını yoğunu ortaya koyan" hükümetin, daha polisin gösterici coplamasını açıklamakta zorlanırken, "havaya ateş açan" dürbünlü-otomatik silahlı, kar maskeli özel timleri nasıl makul gösterebileceği merak konusu. Ama bundan daha can alıcı soru şuydu: AKP iktidarı bu görüntüleri halka nasıl izah edecek? Bu sorunun cevabı kısa süre içinde geldi. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan suçluyu hemen ilan etti: "Kamu düzenini bozmak isteyen provokatörler." Erdoğan, deprem gibi olayların istismara açık olduğunu ve ellerinde istihbarat kaynaklarından gelme bilgiler olduğunu söyledi.Peki kim bunlar?Başbakanın bu açıklaması şu soruyu gündeme getiriyor: "Madem bu konuda raporlar vardı, neden gerekli önlemler alınmadı? Şu ya da bu şekilde Türkiye'yi savaşa sokmayan AKP hükümeti, Irak ya da Filistin sokaklarını hatırlatan, devletle halkı karşı karşıyaymış gibi gösteren bu sahnelerin ortaya çıkmasını nasıl olup da engelleyemedi?" Bir diğer soru da şu: Bu provokatörler kim olabilir? Eğer bu iddia doğruysa, galiba tek ihtimal PKK/KADEK militanları ya da sem-patizanları. Hal böyleyse, yakın dönemde Türkiye'yi yine sıkıntılı günler bekliyor demektir.Beyaz Türklere karşıErdoğan'ın açıklamaları, partisinin ve bizzat kendisinin ne kadar ciddi bir değişim, hatta dönüşüm yaşadığını da gözler önüne seriyor. Örneğin Abdullah Gül, daha RP yıllarından itibaren Türkiye'deki temel çelişkiyi tarif ederken iki İngilizce kavrama başvururdu: "establish-ment" (kurulu düzen ve "grassroot" (kitleler). Gül'e göre kendileri Türkiye'nin tek "grassroot", yani kökleri toplumda olan hareketiydi. Toplumda kök salmış bu hareketin tartışmasız lideri, belediye başkanlığı elinden alınan, hapis yatan ve siyaset yapması yasaklanan Tayyip Erdoğan'dı. Kimilerine göre o "beyaz Türklere" karşı "zenci Türklerin beklediği liderdi. AKP'nin seçim zaferinin ardında bu söylem çok etkili oldu. Ama AKP lideri, devletle toplumun karşı karşıya geldiği Bingöl olaylarında, tercihini, devletten yana yapü. Diğer bir deyişle "halk adamı" kalmak yerine "devlet adamı" olmayı seçti. Halbuki depremden dolayı "sistem"i suçlayanların en insafsızlarının bile AKP ile alıp veremediği pek bir şey yoktu. Sistemin yıllar boyu "kamu düzenini bozmak" ve "halkı tahrik etmek" le suçladığı kişilerin ilk ciddi olayda benzer suçlamalarla kamuoyu karşısına çıkmaları; haklarında yazılan istihbarat raporlarından çok çekmiş olanların, açıklamalarını " gerektiği zaman belki açıklayabilecekleri" istihbari bilgilere dayandırmaları bir kez daha siyasetbilimin şu sözünü akla getiriyor: "İktidar terbiye eder."
Irak Enformasyon Bakanı Muhammed Essahaf, dün dünya televizyonlarının canlı yayınladığı basın toplantısında birdenbire ingilizce'den arapça'ya geçti. Iraklı bakan Amerikan savaş uçaklarının Necef'teki Hz. Ali ve Kerbela'daki Hz. Hüseyin türbelerine zarar verdiğini ileri sürdü. Ardından "Bunları Arapça söyledim çünkü dünya Müslümanlarının, özellikle de Şiilerin bu gerçekleri benim ağzımdan öğrenmelerini ve gerekeni yapmalarını istedim" diye ekledi. Irak'ın islam dünyasında gerilimi tırmandıran bu açıklamalarına karşın Amerika kendini "Irak birlikleri camileri siper ediyor, ama biz karşılık vermiyoruz" sözleriyle savunuyordu.Baas partisinin bu kutsal toprakları propaganda malzemesi olarak kullanacağı belliydi. Bu propaganda savaşı çok önemli, çünkü Necef ve Kerbela, sadece ülkenin yüzde 60 ila 65'ini oluşturan Iraklı Şiilerin değil, tüm dünya Şiiliğinin merkezi durumunda. Batılı haber ajansları, İran, Lübnan, Pakistan gibi ülkelerde yaşayan Şiilerin, Necef'teki Hz. Ali Camii ve Vadi es Selam Mezarlığı, Kerbela'daki Hz. Hüseyin türbesi gibi dini yerlerin zarar görme ihtimalinden tedirginlik duyduklarını yazıyor. Konu Türkiye'yi de yakından ilgilendiriyor, çünkü Şiiler gibi Hz. Muhammed'in ailesine (Ehli Beyt) bağlılığı esas alan Anadolu Alevileri de Necef ve Kerbela'yı "dünyanın merkezi" olarak görüyorlar. Alevi araştırmacı Reha Çamuroğlu, Türk Alevileri'nin gelişmeleri çok yakından ve kaygıyla izlediklerini doğrulayıp şöyle konuşuyor: "Buralara zarar gelmesi ihtimali bizleri çok ürkütüyor. Bu, bir cemevinin yıkılmasından daha hassas ve kabul edilemez bir durum olur."Irak Savaşı'nın kaderini zaten Şiilerin belirleyeceği anlaşılmıştı. Washington hesaplarını, Şiilerin, operasyon başlar başlamaz Basra, Umm Kasr, Nasıriye, Necef, Kerbela gibi kentlerde ayaklanacağı üzerine yapmıştı. Bağdat'taki şehir savaşında da Saddam milislerinin yerini belirlemede Şiilerin yardım edeceğine kesin gözüyle bakılıyordu. Çünkü Şiiler çoğunlukta olmalarına rağmen Baas rejiminden yeterince pay alamıyordu. Ama ayaklanmak bir yana, Güney'deki Şiiler kentlerini işgale karşı savundular, hatta intihar eylemleri bile düzenlediler. Bunun üzerine ABD ve Britanya "nerede yanlış yaptık?" diye sormaya başladı. Ve üst düzey subay ve yetkililer "Körfez Savaşı'yla birlikte Mart 1991'de ayaklanan Şiiler'i yüzüstü bıraktık ve yaklaşık 30 bininin Saddam rejimi tarafından katledilmesine neden olduk" şeklinde günah çıkartmaya başladı.Amerikan yönetimin ilk planı da bu doğrultuda Necef ve Kerbela kentlerinin çevresinden dolaşmak ve islam dünyasının tepkisini çekmemekti. Ancak bu iki kentte Iraklı milislerin gerilla saldırılarıyla Amerikan birliklerine ağır kayıplar verdirmeleri planı değiştirdi. Saddam da Amerika'nın zarar vermeyeceğini düşünerek Cumhuriyet Muhafızları'nı bu iki kente yığmıştı. Amerika bu önemli yığınağı es geçmemek için önceki sabah Hazreti Ali'nin türbesinin yakınlarında karargah kuran Cumhuriyet Muhafızları'na iki bomba attı. Dün de Amerikan 101. Hava indirme Tugayı'na bağlı askerler Necef'te Hazreti Ali'nin türbesinin yakınlarına indirildi. Bir süre sonra ise Amerikan konvoyu güneyden kente girmeye başladı.Washington'un, "Irak'ın Hamid Karzaisi" olarak gördüğü Irak Ulusal Cephesi lideri Ahmed Çelebi'nin Şii kökenli olmakla birlikte halkla hiçbir bağı olmadığı anlaşıldı. Belli bir halk desteği olan Irak islam devrimi Yüksek Konseyi'ne ise İran'la bağlantısı nedeniyle bir türlü güvenilmedi. Irak'ın yeniden inşasında Şiilerin merkezi bir rol oynayacağı kesin. Örneğin Fransız araştırmacı Pierre-Jean Luizard şöyle konuşuyor: "Şiiler, Irak'ta, kapitalist bir burjuvaziye, köylü sınıfına, işçi sınıfına ve din adamları sınıfına sahip olan tek grup. Şiilerde söz konusu olan sivil topluma Irak Sünnilerinde rastlamıyoruz."
Bazılarının "Bush doktrini" diye övdüğü Amerikan yaklaşımının askeri gücü esas aldığı; dini, milli, kültürel, sosyal ve insani öğeleri göz ardı ettiği ortaya çıktı. Saddam Hüseyin ise tam da Amerikalılar'ın ihmal ettiği değerleri savunuyor gibi yaparak direnişini sürdürüyor. Örneğin, Baascılık laik bir ideoloji olmasına rağmen, Bağdat bombalanırken minarelerden tekbir getirilerek, pazar yeri katliamının ardından televizyonda Kuran okunarak, ölenler şehit olarak yüceltilerek islam dini bir tutkal olarak kullanılıyor.11 Eylül saldırısı üzerine başlattıkları "teröre karşı savaş"ın Müslümanlar'a karşı olmadığını göstermek için cami ziyaret eden ABD Başkanı George W. Bush'un bugün Müslümanlar'ının gönlünü almak için kılını bile kıpırdatmaması dikkat çekiyor. Sonuçta, Irak'ta kent merkezlerine düşen her bomba, öldürülen her sivil "Müslümanlar'a karşı savaş" yürütüldüğü propagandalarını güçlendiriyor. Dolayısıyla islam dünyasında zaten etkili olan Batı ve ABD karşıtlığını daha da tırmandırıyor.Irak'ta birlik beraberlikBugün sadece Türkiye'de değil, hemen hemen her İslam topluluğunda laiklik/şeriat, millet/ümmet, sağ/sol ve benzeri tartışmalar, ortadan kalkmasa bile, savaş süresince askıya alınmış durumda. Ama bombalar hiç kuşkusuz öncelikle Iraklılar'ı birleştirdi. Washington hesaplarını, ülkede çoğunluğu oluşturmalarına rağmen Baas iktidarından yeterince pay alamayan Şiiler'in ayaklanacağı üzerine yapmıştı. Ama Şiiler'i kazanmak için Amerikalılar pek bir gayret göstermezken Saddam'ın epey çalışmış olduğu ortaya çıktı.Örneğin tarihinde ilk kez Irak Şiileri ve Sünnileri Bağdat'ta birlikte namaz kıldı. Önde gelen Şii liderlerden Ayetullah Hüseyin es-Sadr, Saddam rejimiyle sorunlu olmasına rağmen, halkı işgalcilere karşı savaşmaya çağırdı. Necef'teki ilk intihar bombacısının Şii kökenli olmasından övgüyle bahsetti. En etkili Şii örgütü olan Irak İslam Devrimi Yüksek Konseyi (IİDYK) ise, İran destekli olması nedeniyle koalisyon tarafından hep şüpheyle karşılandı; Bedir Ordusu adlı silahlı güçlerinin savaşa girmesine izin verilmedi.Çember büyüyorIİDYK'nın ABD denetimindeki Irak muhalefeti toplantılarına katılması, savaşın başlamasından önce İran-ABD ilişkilerinin düzelmekte olduğu yorumlarına yol açmış; Tahran'ın Afganistan'da olduğu gibi "aktif tarafsızlık" politikası uygulayacağı ileri sürülmüştü. Bir diğer iddia da Başar Esad'ın ülkesini Batı ile barıştırmak için Irak savaşını bir fırsat olarak değerlendireceği yönündeydi."Amerikalılar, Irak'ın tüm komşularıyla anlaştıklarını söylüyor. Biri hariç. Bunun da baş harfi İ veya S değilmiş." Bu sözleri, üçüncü tezkere görüşmeleri sırasında Ankara'da ünlü bir gazeteciden işitmiştik. Bu kişiye göre Türkiye ABD ile ilişkilerde Iran ve Suriye'nin bile gerisinde kalmıştı. Ama kısa süre sonra ABD Savunma ve Dışişleri Bakanları sırayla bu iki ülkeyi Irak'a destek olmakla suçlayıp tehdit ettiler."Bush doktrini" Irak'ı "düşman kardeşi" Suriye ve sekiz yıl savaştığı İran'la barıştırmakla kalmadı, yıllar önce öldüğüne hükmedilen Arap milliyetçiliğini de hortlattı. Sadece bölge ülkelerinden değil, Batı'da yaşayanlar da dahil olmak üzere sayıları binlerle telaffuz edilen Arap genci gönüllü olarak savaşmak için Irak'a akın etti.İslamcılığın dirilişiBununla birlikte İslam dünyasında savaşa karşı en yoğun protestolar Arap olmayan ülkelerde, Endonezya, İran, Bangladeş, Pakistan, Malezya, Hindistan, Filipinler gibi Asya ülkelerinde yaşanıyor. Yani İslamcı ideoloji Arap egemenliğinden sıyrılıyor ve son yıllarda içine düşmüş olduğu krizden savaşla birlikte sıyrılıyor.Geçen Cuma günü Bush'un verdiği hayat öpücüğü sayesinde ayağa kalkan onbinlerce kişi İslam coğrafyasının dört bir tarafında savaşı protesto etti. Genellikle Cuma namazı sonrasında gerçekleşen gösterilerde koalisyon ülkelerin bayrakları ve liderlerinin kuklaları yakıldı; diplomatik binaları taşlandı. Savaş şiddetlendikçe bu tür gösterilerin sayı ve çapının artması; bunlara paralel olarak birtakım şiddet eylemlerinin de yaşanması bekleniyor.
Irak savaşı ABD'nin beklediği gibi gelişmiyor. Ne 1991'de olduğu gibi askerler topluca firar ediyor veya teslim oluyor, ne halk ayaklanıyor, ne bir saray darbesinin işaretleri gözleniyor. Bütün bunlar olurken çatışmalar uzadıkça uzuyor. Batı dünyası günlerdir Irak'ın nasıl olup da direnebildiğini tartışıyor. İlk değerlendirmeler koalisyon güçleri ve işbirliği yaptıkları muhaliflerin Irak'ı çok da yakından tanıyıp bilmedikleri, Baas rejimini hayli küçümsedikleri noktasında odaklanıyor:Direniş neden kırılamıyor?* Saddam'ın gücü: Koalisyon güçleri, Irak'taki rejimin tek dayanağının baskı ve terör olduğunu düşündü. Yoğun bombardımanlarla birlikte gücün kendilerinde olduğunu gösterecek ve rejimi parçalayacaktı. Ama hesap tutmadı. Örneğin Iraklı bir muhalif, Fransız gazetecilere, "Saddam yaşadığı ve kontrolü elinde tuttuğu müddetçe direniş sürer" diyor. Nitekim Saddam'ın televizyon konuşmalarının Iraklılara moral verdiği yorumları yapılıyor.* Geciken insani yardım: Irak halkının gönlünü alması için koalisyon güçlerinin bir an önce işgal ettiği yerlerde insani yardım dağıtması gerekiyor. Bunun gecikmesi halkın memnunuiyetsizliğini artırıyor.Nefret tırmanıyor* Sivil kayıplar: Bombalardan en çok sivillerin zarar görmesi, Nasiriye'deki New York Times muhabirlerinin de tespit ettiği gibi, Amerikalılara yönelik nefreti tırmandırıyor. Örneğin hastanede çalışan Mustafa Muhammed Ali, "Amerikalıların sivilleri bombaladığını bizzat gördüm. Saddam'ı devirmek istiyorsanız Bağdat'a gidin. Burada ne arıyorsunuz?" diye soruyor. Iraklı asker ve milislerin sivil kıyafetlerle halkın arasında yaşayıp saldırılar düzenledikleri biliniyor. Kent savaşları başladıkça sivil kayıpların artacağı, bunun da koalisyonu iyice kötü bir duruma sokacağı öngörülüyor.* Milliyetçilik: New York Times'in ünlü yazarı Thomas L. Friedman "Yoksa Saddam'dan nefret eden Iraklılar bile vatanlarını seviyor ve bir ABD işgali fikrinden tiksiniyor olmasın? Ve bu Iraklılar, kendini kurtarıcı ilan etse bile yabancı bir işgalciye karşı direnmeye hazır olmasın?" diye soruyor. Washington'un, özellikle son 12 yılda ambargo nedeniyle Irak halkının milliyetçi duygularının arttığını kavrayamadığı görülüyor.* İslam: islam dünyasının ezici bir çoğunluğu savaşa karşı. Koalisyon güçleri, İslamiyete karşı bir saldın yürüttükleri iddiasını bertaraf edemiyor. Bağdat bombalanırken camilerden tekbir getirilmesi; Şii ulemanın ABD'ye cihat ilan etmesi; pazar yeri bombalamasının ardından Irak televizyonunun Kuran yayınına geçmesi gibi uygulamalar da koalisyonu zorluyor.Kürtler'e mecbur kalındı* Şiilerin tereddütü: 1991'de Güney Irak'ta Şiilerin ayaklanmış olması bu sefer işlerin çok kolay olacağı beklentisine yol açmıştı. Fakat o zaman ABD'den destek görmeyen Şiiler bu sefer daha temkinli hareket ediyor. Bölgede etkili olan Irak İslam Devrimi Yüksek Konseyi Başkanı Ayetullah Muhammed Bekir Hakim, "Yabancılar işgalci hale gelirse kendileriyle savaşırız" dedi. Washington ise, dün olduğu gibi bugün de, İran'da üslenen bu gruba güvenmiyor.* Kuzey cephesi: Türkiye üzerinden Kuzey cephesinin açılamaması ve koalisyonun Kürt peşmergelere mecbur kalması ağırlığı Güney'e kaydırdı. Bu da Saddam rejimine büyük bir rahatlık sağlıyor.* Ordunun durumu: 1991'de Irak ordusu çölde sıkışmıştı, o yüzden firar ve teslim olmalar yaygındı. Bugün birliklerin subayları istihbarat elemanlan tarafından yakından kontrol ediliyor. Ayrıca, Saddam'ın savaş arifesinde binlerce subayı, başta Peugeot arabalar olmak üzere hediyelere boğduğu söyleniyorMilisler daha etkili* Cezalandırılma endişesi: Şu ana kadarki direnişlerde askerlerden çok milislerin etkili olduğu biliniyor. Çünkü Irak'ta nasıl bir rejim kurulacağı belirsiz olmakla birlikte iktidarın çoğunluğu oluşturan Şiilere geçme ihtimali Sünni Arapları; Baas rejiminin tüm izlerinin silineceği söylentileri, Saddam yanlılarını daha fazla direnişe sevk ediyor. Direniş cepleri ve bağımsız birlikler var. Bunlar milisler. Sivil dolaşıyor, halkın içinde yaşıyorlar. Teslim olur gibi yapıp saldırıyorlar.* Medya: Bu savaşta Irak da medyayı kullanmaya özen gösteriyor. 11 Eylül saldırısı sonrasında olduğu gibi, bu savaşta da El Cezire başta olmak üzere bazı Arap kanalları, Irak içinden, Batı medyasının tek yanlı yayınlarının etkisini kıran yayınlar gerçekleştiriyorlar.