11 Eylül 2001 terör saldırılarının hemen ardından ABD başta olmak üzere Batı dünyasının yeni saldırılara karşı aldıkları tedbirler, düzenledikleri "örtülü" ve çoğu zaman "kirli" operasyonlar birer birer gün ışığına çıkıyor. Son olarak Pazar günü Washington Post gazetesinde çarpıcı bir araştırma yayınlandı. Gazetenin deneyimli savunma/istihbarat muhabiri Dana Priest imzalı ve tam bir sayfayı dolduran haberin özü şu: 2002 yılında Fransa'nın başkenti Paris'te "ittifak Üssü" adlı bir gizli merkez kuruldu. Fransız İstihbarat Servisi'nden (DGSE) bir generalin yönettiği merkezde Fransız, Amerikan, Alman, İngiliz, Kanadalı ve Avustralyalı istihbarat görevlileri birlikte çalışıyor.
Söz konusu olan bildik "istihbarat paylaşımı" değil, farklı ülkelerin ajanları birlikte operasyon düzenliyorlar. Hedef tabii ki başta El Kaide olmak üzere radikal İslama örgüt ve kişiler. Haberde aynen şöyle yazıyor: "Bu ortak istihbarat çalışması, 11 Eylül'den sonra Irak ve Afganistan dışındaki cihada militanların saptanması, izlenmesi ve yakalanması veya öldürmesi olaylarının çoğundan sorumlu."
Merkez daha ilk yılında "üst düzey" yaklaşık 20 operasyon gerçekleştirmiş ve bugün de faaliyetleri aynı hızla sürüyor. Her bir operasyonun sorumluluğunu bir ülkenin gizli servisi üstleniyor, ama diğerleri de olaya dahil oluyor. Merkez büyük ölçüde CIA tarafından finanse ediliyor ama diğer ülke ajanları "ABD'nin kuyruğunda" görünmemeye özen gösteriyorlar. Örneğin merkezin dili Fransızca.
Kaçıncı ligdeyiz?
Peki bütün bunlardan bize ne? Gençlerimiz yıllardır El Kaide ve benzeri şebekeler için dünyanın dört bir yanında savaşıyorlar. Ülkemiz uzun bir süre global terör ağlan için bir "lojistik cenneti" ydi; muhtemelen hâlâ öyle. Üstelik 15-20 Kasım 2003 tarihlerinde bu şebekelerin bizi hiç de kayırmadığına acı bir şekilde tanık olduk.
Paris'teki "İttifak Üssü" global terörizmle mücadelede "birinci lig" de oynamadığımızı bir kez daha kanıtladı. Aslında bu hiç de fena bir şey olmayabilir, çünkü bu merkezin önde gelen maharetlerinden biri ulusal ve uluslararası hukuk kurallarını by-pass etmek.
Ama birinci ligde olmamanız bu çamura bulanmadığınız anlamına gelmiyor. Bugüne kadar ortaya çıkarılan örtülü operasyonların çoğunun bir ucunda mutlaka bir ya da daha fazla İslam ülkesinin bulunduğunu gördük. Birçok hükümet, CIA veya başka Batili servislerin kendi topraklarında hiçbir hukuki çerçevesi olmayan faaliyetlerine izin veriyor. Örneğin CIA'nin sorgu uçakları bu ülkelere iniyor; buralarda gizli merkezlerde, çoğu bu ülkelerin vatandaşları olan şüpheliler denetimsiz bir şekilde sorgulanıyor. Bazı şüpheliler kaçırılıyor, bazen de, işkence görecekleri biline biline kimi İslam ülkelerindeki otoriter/totaliter rejimlere teslim ediliyor.
Çamura bulanmak
Türkiye'nin de bu kirli savaştan bir şekilde nasibini almış olduğunu kestirmek hiç de zor değil. Ama yabancı servislerin topraklarımızda ne tür operasyonlar yaptıklarını; bunlara Türk güvenlik/istihbarat güçlerinin ne ölçüde dahil olduklarını bilmiyoruz. Örneğin meşhur CIA uçağının ülkemizdeki bazı üsleri kullanmış olduğunu; Türk ya da başka ülke uyruklu bazı şüphelilerin CIA ve benzeri servislere doğrudan ya da dolaylı olarak teslim edilmiş olduğunu duyuyoruz ama bunun ötesine gidemiyoruz. Bir gün Amerikan medyası yazarsa bunları belki öğrenebiliriz.
"Bu tür paslaşmaların ne zararı var?" diye düşünenler olabilir. Ama burada bir paslaşmadan ziyade Türkiye ve benzeri ülkelerin verdiği paslar ve ABD ya da diğer Batılıların attığı veya kaçırdığı goller söz konusu. Bizim gibi ülkelerden teröre karşı mücadelede çok şey isteniyor, ama karşılığında çok az şey veriliyor. Sonunda global terörün faturasını yine biz, İslam dünyası ödüyor.
CIA uçakları topraklarımıza uğruyor mu?
11 Eylül 2001 terör saldırılarının hemen ardından ABD başta olmak üzere Batı dünyasının yeni saldırılara karşı aldıkları tedbirler, düzenledikleri "örtülü" ve çoğu zaman "kirli" operasyonlar birer birer gün ışığına çıkıyor
Haberin Devamı

