Türk-Amerikan ilişkileri ne zamandan beri PKK konusuna kilitlenmiş durumda. Örgütün Güneydoğu'da yeniden güvenlik güçlerine saldırması ve büyükşehirlere sürekli olarak patlayıcı madde sevk etmesi işleri daha da ciddileştiriyor.
Amerikan yönetiminin ısrarlara rağmen harekete geçmemesi kuşkusuz bir dizi yorum ve spekülasyonu beraberinde getiriyor. Örneğin PKK lideri Abdullah Öcalan, 4 Mayıs 2005 günü İmralı'da avukatlarına şunları söyledi: "ABD, PKK'nın barışını değil kavgasını istiyor. ABD, PKK kartını elinden bırakmak istemez. PKK'nın sırtından Türkiye'yi, Suriye'yi, İran'ı tehdit ediyor. 'PKK'yı destekleyebilirim' diyor. Ama ABD'nin PKK'ya bir desteği yok."
ABD'nin PKK'yı bir kart olarak kullandığı veya kullanmak istediği tezi Türk milliyetçi-muhafazakâr sağı ve "ulusalcı sol"un büyük kısmı tarafından da büyük ölçüde benimseniyor. Zaten ilginçtir, Öcalan cezaevine girdiğinden beri sık sık bu kesimlerle örtüşen söylemler geliştiriyor. Solcu görünmekten uzak duran Öcalan, Irak'taki gelişmeler ışığında iyice güçlenen Kürt milliyetçiliğine de itibar ermiyor; hatta bununla sert bir biçimde mücadele ediyor. Peki neyi savunuyor? Dünyanın yaşayan iki önemli sol-muhalif düşünürü Immanuel Wallerstein ve Murray Boockhin'in görüşlerini kafasına göre harmanlayıp "ekolojik toplum", "demokratik konfederalizm" gibi kavramlar geliştiriyor. Sık sık Atatürk'e ve Kemalizme olumlu olarak atıfta bulunuyor. AKP hükümetini by-pass edip orduyu önemsiyor. Devletten kimse kendisini muhatap almayınca da çok kızıyor.
Tek başına örgüt
Türkiye'de Kürt hareketi PKK ve Öcalan'a karşı hiçbir alternatif çıkaramadı, kısa vadede çıkaracağa da benzemiyor. Kimi yasal Kürt siyasetçileri zaman zaman Öcalan çizgisiyle ters düşseler de dönüp dolaşıp onun yörüngesine giriyorlar.
Son olarak, Kongra-Gel'den kopan üst düzey isimlerinin kurduğu PWD kısa sürede etkisiz kaldı, başlarındaki Osman Öcalan da ancak yeni doğan çocuğuyla haber olabiliyor. Bir dönem Avrupa'dan yaptıkları internet yayıncılığıyla etkili olan bazı çevreler de Irak Kürtlerini alkışlamaktan başka bir şey yapamaz oldular. Dolayısıyla Öcalan her şeyi kendisiyle başlatıp bitirme tutkusunu Imralı'da iyice abartmış durumda. AKP'yi, Başbakan Erdoğan'ı, Irak Devlet Başkanı Celal Talabani'yi hep kendisinden kopya çekmekle suçluyor. Öcalan'ın bu tutumuna tabanından açık itiraz gelmiyor. Hatta onu bir mehdi veya peygamber görenler var; özellikle de örgüt üyesi kadınlar arasında.
Öcalan yakalandıktan sonra örgütü ateşkese zorlamış ve militanları ülke dışına çıkartmıştı. Sonra PKK'yı lağvettirip KADEK'i, ardından onun yerine de Kongra-Gel'i kurdurdu. O da başarılı olamayınca PKK'nın yeniden kurulması talimatını verdi. Yeni PKK'da kimlerin yer alacağını tek tek belirledi. DEHAP'ın yerine Demokratik Toplum Hareketi'nin (DTH) kurulması da yine onun emriydi.
Her şey açık
Ve bütün bunları açık açık yapıyor. İsteyen herkes, internetteki bazı sitelerde yayınlanan avukat görüşme notlarından PKK liderinin inişli-çıkışlı çizgisini adım adım takip edebilir. Öcalan, avukatlarına "Askeri konulara burada girmek istemiyorum" diyor ama örgüt militanları için strateji çizmeye de devam ediyor: "Bu süreç devam ederse savunmanın aktif şeyinin gerekleri yapılır. Meşru savunma kurallarına uymaları lazım, yoksa katliamdan kurtulamazlar."
Garip ve acı olan şu: Türkiye, alabildiğine kritik bir dönemde, göz göre göre yeniden bir çatışma ortamına sürükleniyor.
Abdullah Öcalan yeniden ülkenin kaderiyle oynuyor
Türk-Amerikan ilişkileri ne zamandan beri PKK konusuna kilitlenmiş durumda. Örgütün Güneydoğu'da yeniden güvenlik güçlerine saldırması ve büyükşehirlere sürekli olarak patlayıcı madde sevk etmesi işleri daha da ciddileştiriyor
Haberin Devamı

