Avrupa ülkeleri ve ABD 2003 yılının getireceği korkuları tartışıyor basınında... Korkuların başında Irak Savaşı ve terör var. Sonra da bunlardan etkilenecek ekonomiler.Örneğin; Irak Savaşı başladığı takdirde Saddam Hüseyin'in kaçacağı ve Amerika'nın "Most Wanted" (en çok arananlar) listesinde Usame Bin Ladin'in de bulunduğu en üst sıraya yerleşeceği ihtimalinden söz ediyorlar.Saddam'ın eski yalanlarına yeniden başvurduğunu, eski oyunlarını oynadığını...Nükleer ve balistik füzelerini nereye sakladığının belli olmadığını...Son 4 yılda yarattığı silahların bulunamadığını, mobil biyolojik silah laboratuvarlarının ise uydu ile tesbiti yapılamayacağı için bulunmasının zaten imkânsız olduğunu...Kimyasal silahlar deseniz, Irak gibi dev bir kimya endüstrisi olan bir ülkede bunun tesbitinin de mümkün olamayacağını, yakalansa bile "Böylesine geniş bir sanayide gözümüzden kaçmış" mazeretini ileri süreceğini söylüyorlar.Amerika ve müttefikleri Afganistan'daki eğitim kamplarını kapattıktan sonra başıboş mermiler gibi dünyanın her köşesine yayılan, 11 Eylül olayında neler yapabileceğini dünyaya ispatlamış bombacıların ABD ile müttefik ülkelerde yeni ve beklenmedik eylemler yapabileceğini vurguluyorlar.Bütün bunlar tartışılırken tabii ki en çok üzerinde durulan konu Irak'ın elindeki bu silahların etkisinden, özellikle Amerikan vatandaşlarını korumak için ne gibi yöntemler, çözümler kullanılabileceği.Kısa süre önce bir yazımda "yine fazla düşünmeden, pazarlık yapmadan ABD'nin yanında olmalıyız, çıkarlarımız bunu gerektiriyor diye onların istediği tarihte bir savaşa ses çıkarmıyoruz. Oysa on binlerce gencimiz bölgeye gidecek, bizim sınırlarımız tehlikede olacak, aynca bütün bu silâhlara bizim ülkemiz Amerika'dan daha yakın" demiştim. Buna rağmen halâ, örneğin biyolojik ve kimyasal silahlar gibi hiçbir zahmet gerektirmeden, damlalıkla bir saniyede kullanılıverecek tehlikelere karşı bile endişe içinde görünmüyoruz. ABD yayılabilecek virüsler için aşılar geliştiriyor, laboratuvarlarını ful kapasite çalıştırıyor. Biz ise çok rahatız.Amerika ve Birleşmiş Milletler, ABD ile Avrupa vatandaşlarını korumak üzere her tehlike öncesinde olduğu gibi (17 Ağustos depremi öncesinde de yapmışlardı) Irak Savaşı'ndan önce de onlara dikkatli olmaları ve hatta Türkiye'yi terketmeleri konusunda yazdı uyarı göndermeye başladılar. Evet bu durumda onlar derhal kaçabilir. Peki biz nereye kaçacağız?Sınırlarımıza yığılacak yüz binlerce Kürt mültecinin ülkeye sızmasını, PKK'nın sınırlarında ülkelerarası ticaret yapmasını bile seyreden yönetimler mi engelleyecek?Irak Savaşına bir ay kala hükümet hergün TV'lerden bu konularda açıklama yapmak zorundadır. Merakla bekliyoruz.Miras da paylaşılıyor mu?56 yaşındaki okurum Metin Duru, Medeni Hukuk uzmanı Doçent Dr. Şükran Şıpka'nın Vatan Gazetesi'ndeki köşesine de yazabilecekken bana yazmış. Ve ısrarla soruyor;"Medeni Kanunun 220. maddesi kişisel malları tarif ediyor. Bu tarif içinde eşlere miras yoluyla kalan mallar da kişisel mal sayılıyor. Bu ne demektir? Benim hayatım boyunca çalışarak aldığım dairenin yarısı ilerde oğlumun eşinin mi olacak?"Aslında Medeni Kanun hakkında 15 yıldır yazıyor olduğum için bu sorunun cevabını biliyorum ama yine de emin olması açısından bir uzman hukukçuya da sordum.Miras 'edinilmiş mallar'a girmiyor. Bağış da girmiyor. Yani oğlunuza ayrıca aldığınız mallar da sadece ona ait. Boşanma ya da ölüm halinde bunlardan pay alamıyor.Metin Duru "Lütfen bana bildirin de içim rahat etsin" demiş.İçi rahat etsin... Ve bir not; 'Mal Rejimi' seçmek için birkaç gün kaldı. Yarın bu konuda yazacağım.Çankaya'yı iptal edin??Başlığın sonunda ünlem değil, soru işareti var çünkü "olamaz mı yani?" anlamında bir vurguyla söyleniyor. Her gelen hükümetin Adan Z'ye herşeyi değiştirme (ve fazla da düşünmeden değiştirme) yetkisini kendinde gördüğü, yapabiliyorsa açıkça, ortam müsait değilse sinsice kendi çıkarlarını ve amaçları doğrultusunda hukukla, eğitimle, tüm sistemle top gibi oynadığı bir ülkede "bu da olamaz mı yani" ??Olabilir ve olması için de her hükümet kafası bozulduğunda elinden geleni yapıyor. Bu ülkede Cumhurbaşkanlığına verilen yetkiler lâf olsun diye verilmemiştir. Devlet ve hukuk konularında bilgi, deneyim sahibi yöneticilerin, hükümetler tarafından siyasi amaçlarla yapılan uygulamalan, düzenlemeleri son bir denetleme mekanizması bulunsun diye verilmiştir.Ama madem ki atamalar, verilen kararlar oradan dönebiliyor ve madem ki güç hükümette silin onu da gitsin. Alıverin yetkisini elinden. Böyle bir başıboşluk, böyle bir "Ben yaptım oldu"culuk -baskı rejimleri dışında- hiçbir yerde, en geri kalmış ülkelerde bile görülmemiştir. Bırakın uygulamasını telâffuzu bile abes böylesi sözler sarfedilmemiştir. Bu gidişle yine yazık olacak canım Türkiye'mize!
Boğazın ışıklarının geri planda pırıl pırıl yanıp söndüğü bir pencerenin önünde yanyana oturuyorlar. Biri konuşurken, gizlenmesi imkânsız bir ilgi ve hayranlıkla yanındakini süzüyor diğeri... İzleyenlere sevginin dokunulmazlığını, aşkın erişilmezliğini hissettiren sımsıcak, büyülü bir görüntü....Taze bir aşkı izlemekle yeni doğmuş bir bebeği izlemek arasında nasıl da benzerlik olduğunu düşündürüyor insana. Dünyanın yalnızca güzellik, mutluluk ve iyi duygulardan ibaret olduğu hissini yaşatan anlardır her ikisi de... Henüz doğmuş bir bebeğe bakarken heyecanlanmayacak, yüreği huzur ve mutlulukla dolmayacak insan var mıdır yeryüzünde?Tamer ve Arzu Karadağlı çiftiyle bir arkadaş yemeğinde tanıştım ve o akşam insanlar hakkında üstünkörü bilgilerle değerlendirme yaptığımızda ne kadar yanılgıya düşebileceğimizi bir kez daha anladım.Örneğin Arzu Karadağlı, magazin basınından şimdiye kadar edindiğimiz izlenime göre önce erkek arkadaşının, şimdi de eşinin kanatları altında, sessiz, kendi halinde, o ne derse yapan "Taşfırın erkeği'nin kadını" değil mi?... Hiç de öyle değil işte.Önce Ankara Koleji'ni, ardından da Orta Doğu Teknik Üniversitesi'nin İngilizce bölümünü bitiren, çocuk yaştan başlayarak TRT'de seslendirme yapan, çocuk oyunlarında rol alan, daha sonra dublaj işinde yıllarca çalışan, merkezi İngiltere'de olan Nikelodeon TV Kanalı'nın Türkiye temsilciliğini üstlenen, British Council'da uzun süre görev yapan bu ufak tefek, güleryüzlü genç kadın hiç de öyle erkeğin himayesinde, sessiz sedasız, yönetilecek bir tip değil.Konuşmaya başladığı anda bilgisini, kültürünü, zekâsını hemen görüyorsunuz. Yine aynı anda, bu birikimi kendisi için olduğu kadar eşinin başarısını desteklemek için de kullanmakta kararlı olduğunu farkediyorsunuz.İlkokula ABD'de başladıktan kısa süre sonra Türkiye'ye gelerek Ankara Koleji'nde liseye kadar okuyan ve tekrar ABD'ye dönüp eğitiminin geri kalanını orada tamamlayan Halûk, pardon Tamer ise İngilizceyi bir Amerikalı kadar güzel konuşuyor. Tam 8 ayrı aksanda... Ancak Amerikalı bir tiyatro ustasının başarabileceği şekilde. Dünya sinemasından ve ünlü aktörlerinden bol bol söz edilen sohbet sırasında zaman zaman yaptığı taklitlerde, sözkonusu filmlere yaptığı doğal geçişlerde İngilizcesini ve oyun yeteneğini, açıkçası oldukça zor etkilenen bir grup olarak takdirle ve hayretle izledik.Yakından da George Clooney'e benziyor mu? Evet benziyor. Hatta arşivden resimlerini çıkarıp yanyana koysanız şaşırtacak bir benzerlik var aralarında."Kim 500 milyar ister" yarışması ve "Yılan Hikâyesi"ndeki Memoli'nin rolü önce ona teklif edilmiş. Bunları reddettiği için sonradan pişmanlık duysa da, onları reddettikten sonra "Çocuklar Duymasın" ı kabul ettiği ve komedi tarzına geçmiş olduğu için "herşeyin bir zamanı olduğu"na inanıyor.Bir şeye daha inanıyor; ünlü sanatçıların da özel yaşamlarına saygı duyulması gerektiğine. Evlendikleri günlerde basında fazlasıyla yer almış olmaktan hâlâ çok rahatsız. Bundan sonra özel yaşamla, sanat ve iş yaşamlarını daha da özenle ayıracaklarından söz ediyor (Doğru karar!)İste "Taşfırın erkeği Halûk"un hayranları için bir mini gözlem, bir doğal -ve gizli- röportaj. Ben bu iyi yetişmiş, çalışkan, yetenekli çifti çok sevdim. Sizin de zamanla onları çok yönlü özellikleriyle, daha da iyi değerlendireceğinize inanıyorum.Şimdilik... Onlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine!Kim kimdir?Türkiye'nin, yaptıklarda toplum, iş, siyaset, kamu alanlarında etkili olmuş, başarısını kanıtlamış isimlerini içinde toplayan 'Who's who in Turkey' (Günümüz Türkiye'sinde Kim Kimdir Biyografi Ansiklopedisi) yayın sekreterliğinden bir ay önce mektup geldi. Şöyle diyor;"Değerli muhatabımız Sayın Ruhat Mengi, Büyük Biyografi Ansiklopedisi'nde biyografinizin bir madde halinde yayınlanması, Kim Kimdir Yayın Yönetimi tarafından kesinlikle gerekli görülmektedir. Çalışmalarınızla toplum hafızasında hakkınız olan yere esasen ulaşmış bulunduğunuz kuşkusuz olmakla birlikte, Kim Kimdir'in taşıdığı özel anlam gereği günümüz toplumunun ilerlemesinde kendi alanlarında belirgin hizmeti geçen insanları toplu olarak içermesi ve onları hayatlarının ve çalışmalarının çeşitli aşamaları ile gelecek kuşaklara tanıtma işlevi gören kalıcı bir belge olması böyle bir eserde sizin biyografinizin de bulunmasını ihmal edilemeyecek bir zorunluluk olarak ortaya çıkarmaktadır..." Ve devam ediyor.Sadece bu sözler bile insanın fazlasıyla gurur duyması için yeterli. Gelecek kuşaklara tanıtılmayı hakedecek işler yapabildiysek ne mutlu bize. Daha henüz cevabımı yazmadım ve istenen bilgileri iletmedim (fazla detay isteniyor, yaş filân soruyorlar örneğin, daha oraya ne yazacağıma karar veremedim. Kadınlara sorulacak soru mu bu Allahaşkına?) ama dün de 'Kim Kimdir'den bir yeni yıl kutlaması alınca bu mutluluğumu sizlerle paylaşmak istedim. Muhteşem bir duygu bu! Söyleyin haksız mıyım?Baban hazır!Okullar, öğrenciler birinci sömestrin sonuna hızla yaklaşıyorlar. Sınavlar aralıklarla sürüyor. Bu fıkrayı, sınavları fazla ciddiye almayan ve bu nedenle sene sonunda sürprizle karşılaşabilecek genç okurlarımız için seçtim.Ömer uzak bir kentte yatılı okulda okuyordu. Sınıfta kalınca telefonla annesini aradı:"Alo, alo kimsiniz? Ben Ömer""Ben de annenim. Oğlum nasılsın, iyi misin?""İyi değilim anne, sınıfta kaldım. Ne olur, ben eve gelmeden babamı hazırla..."Annesi bir an durakladıktan sonra kızgınlığı anlaşılan ses tonuyla cevap verdi;"Baban hazır, asıl sen kendini hazırla!"
Gazeteciliğin de suyunu (kibar olsun) çıkardık. Maşallah kolunu sallasan gazeteciye çarpacaksın, o kadar bollaştı memlekette. Artık bunu yapmak için hiçbir farklı özelliğe sahip olmanız gerekmiyor. Hatta şöyle söyleyebiliriz; yeterince aşağılık kompleksiniz varsa ve bir de ünlü sanatçıyla arkadaşlık ederek magazin programlarında, dedikodu sütunlarında yeterince yer almışsanız tamamdır. Buyrun size bir köşe. Oradan insanların sabrını taşırma, sinirini yerinden oynatma hemen heri görevinize başlayabilir, bu mumtaz mesleğe adım atabilirsiniz. Hiçbir mesleğiniz olmasa da olabilir ama eğer varsa ve orada göze görünür, dişe gelir birşeyler yapamamışsanız gazetecilik tam size göre... Hatta bugüne kadar gazete okumamış olmanız, yazılarınızdan da bunun anlaşılması bile artı bir özellik olabilir. Malûm bu memlekette insanların beğeni sınırları nasılsa yerlerde sürünür hale getirildi. Hiçbir ölçüye gerek yok. Yumurta yumurta ipe diz. Nasılsa fiziğini beğenen, sayfana koyduğun boy fotoğraflarını seksi bulan birileri o saçmalıkları da hazmeder.İlgi azalırsa sen de biraz daha açılır saçılırsın. Demokrasilerde çare tükenmez derler. (Sen bunu da duymamış olabilirsin ama)... Bir süre köşeleri işgal eder, sonra da tazelenen şöhretinden yararlanarak ya sahneye çıkar, ya bale yaparsın.Yahu bu ülkede okuyucu aslında gazete yönetimlerinin sandığı kadar saf değil. Ama TV'lerdeki "ne verirsen yutarlar" mantığı artık yazılı basına da sıçradığı için insanlar zorla "yutmaya" reklâm pompalanyla pazarlanın yetenek, zekâ, birikim yoksunu yazılan okumaya alıştırılıyorlar.Onların seçiciliği sıfırlanınca da muhataplarının saygısızlığı, boşvermişliği, küstahlığa varan budalalığı giderek artıyor.Hiç kimse çıkıp magazin balonu bu isimlere 'hangi özelliğin, hangi birikimin veya farklılığınla yazmaya talipsin' demiyor. Yönetimler de benzer soruları kendine sormuyor.Kısa süre öncesine kadar basın mesleğinde, hele de büyük gazetelerde insanlar adım adım, tırnaklarıyla kazıyarak, okuyucularını yıllar içinde tek tek kazanarak yükselirlerdi. Mücadele, birikim, çalışma, eğitim, bunlar yoksa en azından bir toplumsal başarı, bir toplum takdiri gerektirirdi gazetecilik. Sanatçılar örneğin, yazıyorlarsa buna elverişli zekâ ve birikimleri, okuyucu kitlelerinin desteği olurdu arkalarında. Sayısız başarılı ve hayatını bu işe adamış gazetecinin bir anda acımasızca işine son verildiği, binlerce 'iletişim fakültesi' öğrencisinin iş bulamadığı bu meslekte boş kafalara sırf magazin basını kahramanı diye yer verilmesi, önce okura sonra da o gazeteye saygısızlıktır.Ben buna inanıyorum. Ben inanınca da zaman içinde, bugün göremeyenler o noktaya geliyorlar. Bakalım bu "zaman", ne kadar "zarar" verdikten sonra gelecek?Demokratik Parti!Birkaç gün önce okuduğum bir köşe yazışında yeni DYP Genel Başkanı Mehmet Ağar' ın (hayırlı olsun) bazı sözlerini okudum. Daha baktığım dakika bir cümle dikkatimi çekti.Ecevit'e saygı duyduğunu çünkü DSP milletvekillerinin oylarıyla aklandığını anlatırken Söylediği şu cümle;"Ecevit devlet adamı olduğu için devlet sırrı ne demek biliyordu; Partisinin milletvekillerine benim aklanmam için oy kullanmaları talimatını verdi."İşte Paşam Türkiye! Bu tek cümle bizim siyasi sistemimizin demokratikliğini olanca açıklığı ile gözler önüne seriyor. Ve işte Ecevit ve diğerlerinin "gitme" nedeni. Defalarca yazdığım gibi işte DSP'nin, Demokratik Sol Parti'nin özeti.Lider talimat verir, emir erleri yapar. Bu kadar basit.Siyasi partilerin mevcut haldeki demokratikliği bu ölçüde olduğu içindir ki, hallettiğimizi sandığımız 'demokratikleşme' sorununu, AB şartlarını gerçekten "halletmek" için önce Seçim ve Partiler Yasaları değişmeli.Hem de artık milleti oyalamadan. Derhal!.. İstenen yasalar 'tık' diye bir günde çıkarılıveriyor bunun gibi diğerlerine neden sıra gelmiyor acaba?
Maalesef aşina olduğumuz eski bir tabloyu tekrar izliyor, unutmak istediğimiz terör olaylarını tüm acısıyla yeniden hatırlıyoruz. Yaşıyoruz...Doç. Dr. Necip Hablemitoğlu gibi değerli bir akademisyen, hiçbir zorlukla karşılaşmadan burnunun dibine kadar yaklaşan ve kurşunu gözünün içine sıkan, acımasız bir katil tarafından öldürülüyor.Bu millet bir aydınını, yoluna ışık tutabilecek bir fikir adamını daha göz göre göre kaybediyor.Ceviz Kabuğu programının yapımcısı Hulki Cevizoğlu "Hablemitoğlu bana tehdit aldığını, koruma talebinde bulunduğunu ama kendisine koruma verilmediğini söyledi" demiş. Bugünün en önemli, en üstünde durulması, düşünülmesi gereken sözü budur bence. Hulki Cevizoğlu onunla defalarca konuşmuş, sözüne güvenilir bir gazetecidir. Ayrıca yalan söylemesine de gerek yok. Merhum Hablemitoğlu da durup dururken bu konuda böyle bir söz sarfetmeyeceğine göre SORUMLU KİM? Ankara Emniyet Müdürü "Bizden koruma istememiş, istese verirdik" diyor, bu kabul edilebilir bir açıklama asla değildir. Bırakın istediği halde verilmemiş olmasını, Necip Hablemitoğlu gibi, ülke için büyük önem taşıyan konularda konuşan, ayrıca da elbette her cümlede birilerini fena halde rahatsız eden, yuvalarına çomak sokan açıklamalar yapan isimlerin zaten talep gelmeden korunmasını sağlamak önce Emniyet'in görevidir. Sonra da hükümetlerin.Bu toplum terörü, anarşiyi, kutuplara ayrılmanın acısını, siyaseti bilmeyen, hazmedemeyen, kişisel çıkardan, şovdan başka birşey düşünemeyen hükümetlerin acısını genciyle, yaşlısıyla, çocuğuyla, her kesimiyle damarına, kanına kadar yaşadı... Kuşaklar boyu yaşamasına rağmen de 'o günlerin biteceği, aydınlık günlerin geleceği' umudunu kaybetmedi. Hep o günlerin geleceğine 'hep nihayet, belki de artık geldiğine' inandı.Şimdi yine, yeniden o aynı acıyı hissediyor, o mutsuzluğu, endişeyi taşıyor.Ve emniyet görevlileri böyle bir acı daha, sırf ihmal yüzünden, (aynı satırlar farklı cinayetler için kaç kez yazıldı) bu konulara dikkat edilmesi gerekirken halâ 'işkence'yi tartıştıkları için yaşanıyorken çıkmış sözüm ona uyarı yapıyorlar;"Aman gazeteciler dikkat etsin. Dileriz bunun arkasından bir gazeteciye suikast gelmez..." Yani bu cümleyi duyunca söylenecek tek bir kelime var ama hadi şimdi söylemeyeyim.Onların görevi açıkça, bu şekilde, hedef gösterir gibi olayların arkasından uyarılar yapmak, millete endişe ve korku salmak değil, böyle bir düşünce varsa gerekli kişilere gerekli önlemleri önceden almaktır. Yoksa... Yoksa merak etmesinler bu ülkenin Atatürkçü, aydın kafalı gazetecileri de, doçentleri, profesörleri de ne ölümden korkar, ne bu korkuyla doğruları söylemekten çekinir, ne de öldürmekle tükenir.Onlar kuşaklar boyu mantar gibi çoğalır, biri giderse yerine bin tanesi gelir.Haydi bakalım Hükümet'in AB'yle, savaşla meşgul üyeleri ve Emniyet mensupları, siz de kendinize düşeni yapın.Görevlerinizi, sorumluluklarınızı, önceliklerinizi tekrar ve acilen bir gözden geçiriverin!Akmerkez kabul (mü?) ediyorOtoparkında arabaların kapısının profesyonel hırsızlar tarafından açılarak soyulduğunu iki kez yazdım. Gelen tepkilere bakılırsa sağır sultan duydu, onlar duymamış olmalılar.Herhalde öyle, zira Akmerkez Otoparkı adını taşıyan bir yerde böyle olayların olması eğer duysalardı onları rahatsız ederdi. Ve en azından bir 'üzüntü belirtir', özür dilerlerdi.Demek ki duymadılar...Bu konuda, beni gördükçe konuşan veya yazarak tepki bildiren okurlarım, Akmerkez müşterileri, panik içindeler; "Ya onların da arabasına birşey olursa", endişe bu. Ne diyebilirim bu konuda sizce?Aman arabalarınızda hiçbir şey bırakmayın diyorum.Bu arada Alışveriş Merkezi'nde soruşturarak bilgi edinen bazı okurlarım da çalışan güvenlik görevlilerinin sayısının 15-18 civarında olduğunu ve 180 milyon TL. maaş aldıklarını öğrendiklerini söyleyerek "Ne sayı, ne de maaş yeterli Ruhat Hanım" dediler.Bu yönetenlerin bileceği şey. Sayıyı, maaşı bırakın "idare"nin gözleri, kulakları bile yeterli değil.Otolarımızı kendimiz koruyalım, görünüşe göre başka çare yok!Hükümetin boyuAdam çocuğunu almış, Galata Kulesi'ne çıkarmış, oradan İstanbul'u seyrediyorlar, baba anlatıyor:"Bak oğlum, şu Boğaz Köprüsü, denizden yüksekliği şu kadar... Bu da Beyazıt Kulesi onun da yüksekliği şu... Bu Süleymaniye Camii, minarelerinin yüksekliği şu kadar... Bu Hilton, bu Sheraton, bu Etap, bu Camlıca Televizyon Kulesi, yüksekliği, boyları şu kadar metre..."Çocuk bu ya, hınzır, öyle şeyler sorup, öyle lâflar eder ki:"Peki baba, hükümetin boyu ne kadar?"Baba, lahavle çekip "Oğlum hükümetin boyu olur mu?" derken yanlarında duran biri lâfa karışmış:"Evlâdım hükümetin boyu bir metre ellibeş santim!"Baba kızmış, adama dönmüş:"Çocuğa yalan yanlış şeyler öğretme, sen ne kanşıyorsun, hiç hükümetin boyu olur mu?"Adam gülmüş:"Olur, olur, benim boyum bir yetmiş...""Eee, senin boyunla hükümetin boyunun ne ilgisi var?"Adam anlatmış:"Benim boyum bir yetmiş mi? Hükümet de burama kadar geldi..."Eliyle boğazını göstermiş;"Düş kelle için onbeş santimi, hükümetin boyu ortaya çıkar; bir elli beş!"Bizde hükümetlerin boyu bugüne kadar hep bir ellibeş oldu. Umalım da sonuncu farklı olsun!
Haberler, kendileri olayın içinde olmayan, bir ilişiği bulunmayanların kulağına masal gibi geliyor:"ABD 60 bin asker yollarsa, bölgeye bundan fazla Türk askeri girecek."Ne diyoruz duyunca "Aa tabii, biz de kendimizi garanti altına almalıyız. Onlar ne kadar gönderirse biz daha fazlasına gönderelim..." İyi, güzel de ateş düştüğü yeri yakıyor. Gönderilen ve gönderilecek gençler arasında (hepsi tek tek değerli ama ya bunlar?) üniversiteyi yeni bitirmiş pırıl pırıl, zeki, gelecek vadeden yüzlerce, binlerce Türk genci var. Bu ülke daha önce sayısız genç askerini teröre kurban verdi. Tam ondan kurtulduk artık diye sevinirken başımıza Bush tarafından yeni bir dert sarıldı.Söylenenler, verilen "en iyi müttefikimiz" gazları, sırt sıvazlamalar iyi de biz ülke olarak da Irak'a ABD'den yakınız. Gönderilen on binlerce gencimizin hayatı tehlikeye girmekle kalmıyor, toplum da aynı tehlikenin altında.Adamın elinde -ki bu adam delinin teki, kendi ailesini bile aklına estiğinde gözünü kırpmadan öldürebiliyor- kimyasal, biyolojik silahlar var. Irak Devlet Başkan Yardımcısı açıkça "Hangi ülke topraklarını ve hava sahasını kullandırırca o da savaşa katılmış demektir" diyor. Her ne kadar bizimkiler "Türk birlikleri orada gözetim yapacaklar" filân deseler de karşı taraf Türkiye'yi savaşa girmiş görüyor.'Bağımsız Kürt devleti kurulursa' korkusunu Türkiye'nin başına saran Bush'un inadı olduğuna, kendi vatandaşları da Avrupa ülkeleri dahil büyük bir çoğunluk savaşı istemediğine göre biz neden bu kadar kuzu kuzu kabul ediyoruz anlamak mümkün değil.Petrol meselesinin de ABD'nîn savaş kararında etkisi varsa (olduğu söyleniyor, onu da tam olarak bilen yok) ve o gizlenerek terör bahane ediliyorsa sonuçta petrolden yararlanacak olan da biz olmayacağız.Ağzımıza bir parmak bal çalıp bırakacaklar. Gençlerimiz ve aileleri PKK teröründe, Kıbrıs savaşında yaşanan dayanılmaz acıları çektîğiyle ve (Allah korusun) kayıplarıyla kalacaklar. Ve ayrıca turizmimiz, ekonomimiz yine tepetaklak gidecek.Başbakan, Genelkurmay Başkanı ve ilgili diğer şahıslar TV'lere çıkarak millete bu konuyu iyice açıklamalılar.Malûm, Irak'a gidecek gençler, her ne kadar hepimizin gençleri iseler de sonuçta kendi ailelerinden değil.O ailelerin ve milletin gerçekleri ve nedenleri bilmek hakkıdır, bekliyoruz!N'olcak memleketin hali?Hani başkalarının işine karışmamaya, hele bazılarına hiç bulaşmamaya çalışıyorum ama işte dayanılmaz anlardan biri... Bir yazar tatilden dönmüş, Türkiye'ye adapte olamamış, verip veriştiriyor.Ülkede olan bitene, sisteme, riyakârlığa, ikiyüzlülüğe, iğrençliğe, yaptığı(mız) pespaye, sıradan, birbirinin tekrarı işlere, sefilliğe, vs, vs'ye.Yaşadığı(mız) vahşete (anasını satıyor "her alanda" imiş), herkesin birbirini şişlemesine, üstelik bizim(!) de vahşileşmemize, adına da mücadele dememize... Herşeye çok üzülmüş dönüşte.Gittiği yerde köpek balıkları varmış ve orada kendini ispatlaması, oyunlar oynaması, numaralar çekmesi, zeki olmak için çalışması, sakilliklere, salaklıklara tanıklık etmesi gerekmiyormuş.Orada sadece aşk varmış. Burada ise "N'olcak bu memleketin hali?"...Köpek balıklarının arasına 5 dakika inin de bakın bakalım mücadele gerekiyor mu, gerekmiyor mu?Bu tür yazılarda asıl anlaşılmaz şey, bu kadar ağlayacaklarına neden gittikleri yerde kalmadıklarıdır, isteyen vasıfsız işçiler bile Avustralya'ya kadar gidip kalıyorlar. Oralarda bu sıradan(!) ve pespaye(!) işlere para veren çıkar mı bilmem ama bir iş bulunur nasılsa. Keşke kalsalar da Türkiye'ye bu kadar sataşmasalar...Ama neden kalınsın? Burada "celebrity" olunmuşken, bu boktan(!) memleketin insanları değer verip yüceltmişken, kucak dolusu paralar kazanılırken bırakılır gidilir mi? Olsa olsa tükürür gibi yakıştırmalar yapılır.Size birşey söyleyeyim mi, bu memleketin asıl şanssızlığı, böyle balını, kaymağını yiyen insanlarının kıymet bilmezliğidir. Hepimiz zaman zaman bazı konulara kızarak yazıyoruz ama bu kadar da kötü ve nefret edilecek bir yer mi vatanımız?Yoksa bu yazar gibilerin "dünyanın bir ucu" dedikleri yerlere taş çıkartacak bir cennet mi?Evet, eksikleri, düzelmesi gereken birçok yanları da var ama neyse ki sabırla, yorulmadan, sızlanmadan bu eksiklerin tamamlanmasına çalışan, ülkesinin kötü yanlarını bile seven milyonlarca insanı da var. (Bkz. TEGV yazısı) Ayrıca Türkiye her konuda kısa sürede aşamalar yapan, daha medeni ülkeler düzeyine hızla yaklaşmaya çalışan bir ülke.Ben melek filân değilim, aksaklıklara kızıp söylendiğim zamanlar da çoktur biliyorsunuz. Ama bu kadarı fazla geldi.Lütfen birileri kalkıp "Okumayın o zaman" demesin. Çoğunlukla canımı sıkacak yazıları okumuyorum zaten. Ama gözünüz ilişebiliyor. O zaman da "Ben Alman'ım" diyen birilerinin sınırı kaçmış abukluklarına susamayabiliyorsunuz.Unutmadan ekleyeyim, kimseye numara çekmeden, oyun oynamaya ve hele zeki olmaya çalışmadan (çalışılarak zeki olunduğunu da ilk kez duyuyoruz), hayat çok daha kolay... Deneyenler var. Şov yapacağım diye yıpratmayın kendinizi bu kadar!
A dalet Bakanı Cemil Çiçek'in konuşmalannı inceledim. Allah için çok adil geliyor kulağa... Kulağa öyle geliyor da, mesaj kulaktan beyne doğru yola koyulunca hedefte soru işaretleri beliriyor. Ve alıcıdan gelen cevap:'Biip... Biip... Biip... Pek inandırıcı değil.'Aa, beyin neden inanamadı acaba, bir terslik olmalı. Biraz düşünsün o zaman... Tekrar incelensin... Tamam bulundu; Bakan bir yandan "Adalet sağlanacak, vatandaşın birçok konudaki mağduriyeti önlenecek. Görevi kötüye kullanarak zimmete para geçirme eylemi suçtur" derken aynı anda "Dokunulmazlıklar öyle hemen kaldırılamaz. Gelecekte" diyor. Yani, "Zimmete para geçirme gerekçesiyle hakkında dava açılmış bulunan milletvekilleri yargılanamaz." Eh, bu durumda beynin duraklamasına şaşırmamak gerekir."Çifte standart" meselesine kızdığını Avrupalı liderlerin kafasına gözüne indiren bir "Başbakan" ile bir "Genel Başkan"ı olan hükümetin adalet (hem de adalet) bakanı çifte standart uygulayacağını açıklar mı?Açıklayamaz. Ama olmuş işte...Adalet Bakanı Cemil Çiçek dokunulmazlık konusunu döndürmüş dolaştırmış, ilkokul öğretmenim Gülsüm Güneri'nin kulaktan çınlasın, bize "Açık ve net konuşun. Bööyle yapmayın" diyerek sağ eliyle sol kulağını tutması gibi yapmış ve sonuçta "O iş hemen olmaz" demiş.Neden olmaz orası belli değil.Dokunulmazlıklar yüzünden yolsuzlukların önlenemediğine inanmıyor. Oysa öyle, "balık baştan kokar" demiş atalarımız. Milleti yönetenlerden başlamazsanız adaleti sağlamaya, geriye kalanlardan hayır bekleyemezsiniz."Yolsuzluk 4 ayaklı bir olay. Bir tarafında siyasetçi, bir tarafında bürokrat, diğerinde işadamı var, dokunulacaksa bütün halinde dokunulmak" diyor (üç tane saydı, dördüncü ne acaba?)Yine 'oysa' diyeceğim. Oysa halen yargı, bürokratına, işadamına, hepsine dokunabiliyor ama sadece siyasetçiye dokunamıyor.Nerede kaldı adalet, nerede kaldı tek standart?Beyler, iyi bir hatip olmak "inandırıcılık" gerektirir, bu tür kendine yontma ve lâf salatası arasında gerçeği hüpletme metodlarıyla ne iyi bir hatip, ne de iyi bir siyasetçi olunur.Hele iyi bir adalet bakanı hiç olunmaz. Bu ayaklardan bıkmış bir millet bunları yutmaz. Gördüğünüz gibi AB hiç yutmaz.Kopenhag Kriterleri deyip duruyorsunuz, insan haklan öncelikle bir toplumun üyeleri arasında eşitlik uygulaması gerektirir diye hiç mi düşünmüyorsunuz?Vallahi, aslında Başbakan Abdullah Gül, AB Zirvesi dönüşünde "Milletçe elele bu Avrupa işini halledeceğiz. Eğer bir fedakârlık yapılacaksa önce milletvekilleri yapacak" dediğinde gözlerim yaşarmış, bayağı ümitlenmiştim ama iki gün sonraki tablo bana Birol Bayram'ın Pazar günkü Vatan'da yer alan muhteşem karikatürünü hatırlatıyor;"Bu iş daha çok uzar. Haydi kokorece gelin, kokoreçee!"Yıldızlar sınıfıTürkiye Eğitim Gönüllüleri Vakfı (TEGV) ülkemizin eğitim konusunda en etkin ve aktif çalışan sivil toplum kuruluşu olarak hepimizin gurur duyacağı faaliyetlerine devam ediyor.15 Aralık Pazar gecesi Lütfi Kırdar'da, kuruluşa yardım sağlamak üzere, Kanal D'nin de katkılarıyla düzenlenen, eminim çoğunuzun TV'lerinizden izlediğiniz "Yıldızlar Sınıfı Yıl Sonu Gösterisi" tek kelimeyle kusursuzdu.Türkiye'nin en ücra köşeleri dahil, her bölgesinden on binlerce çocuğa bilgisayar, ingilizce, matematik, resim, tiyatro, spor gibi çeşitli alanlarda eğitim veren ve gerektiğinde "Ateş Böceği" adını verdikleri TIR'larla bu eğitimi çocuk ve gençlerin ayağma götüren, onlara birçok ilde Eğitim Parkları açan TEGV'nin elde edilen gelirin, bağışların tümünü yeni eğitim birimlerinin acılışı için kullanacağı geceye ünlü sanatçı, sporcu ve iş adanılan gönüllü olarak destek vermek üzere katıldılar.TEGV'nin yetiştirdiği yetenekli çocuklarla birlikte...Cem Boyner'in "çocuklara kök ve kanat vermenin önemi" üzerine yaptığı konuşma ve Bülent Eczacıbaşı ile birlikte "gecede toplanan tüm geliri ikiye katlamak üzere" verdikleri söz, Kanal D'nin programın yayını esnasında gelen reklâm gelirlerini TEGV'ye bağışlaması, sanatçı ve sporcuların eğitim işine gönül vererek gösterdikleri çaba büyük takdir topladı.Bütün gece TEGV'nin kurucusu Suna Kıraç'ı, o büyük insanı düşündüm. Kendisine bütün kalbimle sağlık ve iyilikler diliyor, bu kutsal görevde ve gecede katkısı olan herkesi kutluyorum.Espri anlayışı sıfırın altında!Senaryoda öyle yazıyormuş; "Ayakların İzmir Körfezi gibi kokuyor..." Ve Pınar Altuğ da Çocuklar Duymasın'da kendisine düşen cümleyi söylemiş. Sen misin söyleyen, kıyamet koptu, İzmirliler ayaklandı. Körfez artık temizlenmiş, koku moku kalmamış, neden böyle bir cümle kullanılmış, mış mış da mış mış. Senarist özürler diledi, yapmamam lâzımdı İzmirliler beni affetsin dedi falan filân.Peki bunun, polislerle ilgili bir espri yapıldığında Polis Teşkilatı'nın, öğretmenlerle ilgili bir espri yapıldığında öğretmenlerin ya da bir asker esprisi yapıldığında ordunun öfkeyle ayağa kalkmasından ne farkı var?İzmir Körfezi kısa süre öncesine kadar kokmaz mıydı? Kokardı. Hem de öyle böyle değil, insanın dayanma gücünü zorlayacak şekilde kokardı. Şimdi temizlendi, tamam ama koktuğu günler de henüz unutulmadı.Ne olur böyle bir espri yapılırsa, turistler mi kaçar, İzmir'in adı mı kötüye çıkar?Yapmayın, etmeyin. Şu espri anlayışınızı biraz esnetin, gülün geçin. Diziler, güldürüler içinde bu tür espriler her ülkede yapık, başbakanlarla, kraliyet aileleriyle, orduyla, parlamentoyla dalga geçilir, kimse alınmaz.Biz de bırakalım şu alınganlık huyumuzu, komplekslerimizi artık...(Not: Hayır İzmirliler, sakın bana yazmayın bu konuda!)
Avrupa'da yaşamış ve bu ülkelerin insanlarını tanımış olanlar anlayabilir ancak... Onlara baskı, şantaj, aceleye getirme gibi uyanıklıklar etki yapmaz, olsa olsa tepki yaratır. Bu ülkelerin böylesine büyümesini ve güçlenmesini sağlayan bir numaralı özellik -ki bize de geçecek inşallah- ilkelere bağlı kalmak ve yalnızca sonuca bakmaktır.Günler önce "onları tanımıyoruz" diye yazmıştım. AKP liderine yaptıkları karşılamalar başka, bu iş başka, onlar uygulamaya bakarlar demiştim, öyle oldu. Doğruya doğru, kendimize şöyle bir bakalım; bizde teori var, uygulama henüz yok. "Tamam insan hakları, demokratikleşme konusunda gerekeni yaptık, eksiğimiz yok" diye ortaya çıkıyoruz, aslına baksanız söylediklerimize kendimiz bile inanmıyoruz. Bir iki konuda adım (henüz adımı) atılmış, öte yanda bir sürü konu öylece duruyor. Adamlar da bizim unutmak istediğimiz bu konuları -ne yazık ki- görüyor ve söylüyorlar.Sadece Güneydoğu'daki töre cinayetlerini bile önleyememişiz. Orman kanunlarının geçerli olduğu, yasaların işlemediği koca bölgelerimiz var. Kadınların büyük çoğunluğu siyasette, toplum yaşamında, iş alanında halâ yok farzediliyor. imzalanmış uluslararası sözleşmelere uyulmuyor. Devlet dairelerinde, hastanelerde gereğinden çok fazla sayıda personel olmasına rağmen SSK'larda, devlet hastanelerinde insanlar aylarca sıra bekliyor, bebekler, hastalar doktor kapılarında ölüyor.Gelir dağılımı eşitsizliği ve işsizlik had safhada.Bir de Kopenhag'da ettiğimiz sözlere bakalım; önce şantajımızı, her türlü tehdidimizi yapıyor, onlar bize "Bu işler şantajla yürümez" dediğinde dönüp "Ayıp ettiniz" diyoruz.Herşeye rağmen adamlar "Biz bütün ülkelere aynı şeyi yapıyoruz. Tamamlayın istenen şartları müzakereleri geciktirmeden başlatalım" diyorlar. Dünkü yazımda da belirttiğim gibi, bizden önce AB'ye alınacak olan eski "Demirperde" ülkeleri Avrupa'ya hazır hale gelecekleri süreyi (ki 7-8 sene) kendileri vermişler. Eğitimsiz ve işsiz insan sayılan kıyas kabul etmeyecek kadar az olmasına rağmen.Türkiye'nin Avrupa Birliği üyeliği, ne olursa olsun artık takvime bağlanmış durumda. Karar verecek olan 25 ülke de olsa bu, sonucu değiştirmeyecektir. Tek sorun "Kıbrıs" olarak kalıyor ki bu da verilen zaman içinde nasılsa çözülecek.Gelinen nokta, kim ne derse desin, kim karşı çıkarsa çıksın son derece sevindirici. Artık yüzümüz, Bekir Coşkun'un deyimiyle "güneşe daha yakın."Başbakan Abdullah Gülle, Tayyip Erdoğan'ın:"Kopenhag kriterlerini Ankara kriterleri yapıp, 2004'te masaya oturacağız" kararlılığına gelmeleri bile bunun ispatı!Cevapları yuttunuz mu?Sokağımı istiyorum" demişti annem. Ben de yazmıştım. Madem ki 20 yıl belediyede çalışanların adı sokaklara veriliyor ve bu beyler "Daha ne istiyorsunuz. Bu memlekete 20 yıl hizmet ettik" diyorlar, annem de "Ben 35 yıl eğitimci olarak hizmet ettim, ben de isterim Ankara'da yaşadığım sokağa adımın verilmesini. Versinler de versinler" diye tutturdu demiştim.Ankara Belediye Başkanı Melih Gökçek'ten cevap istedik, hatta kolaylık olsun diye adresi de verdik ama sesleri çıkmadı. Galiba orada belediyecilerle belediyeciler birbirlerini ağırlıyorlar.Bu arada annemin bir komşusundan mektup geldi, şöyle yazmış Fikret Özbek:"Sayın Ruhat Mengi,Muhterem annenizin komşusuyum. Ben de yıllardan beri Ankara Emek Mahallesi, 60. sokak, 7/1'de oturuyorum.Bizim sokağı kesen 9. Cadde'nin adı 'Abdullah (Gabdula) Tukay' diye değiştirildi. Kimdir bu zat bilmiyoruz.Lütfen köşenizde 'hem okuyucunuz, hem de annenizin komşusu' olarak şikayetimi duyurur musunuz?Saygılar sunarım."Buyrun bakalım Belediye Başkanı Melih Bey: Yönettiğiniz şehrin sakinleri şikayet ve merak ediyorlar. Bunları duymamazlıktan gelemezsiniz. Oy verenlerin ve verecek olanların size soru sorma hakkı da vardır.Abdullah Tukay kimdir?Annemin adını 60. sokağa (şu, Abdullah Tukay'ı kesen sokak) ne zaman veriyorsunuz?Kamu görevi yapanların şeffaf olma zorunluluğu kuralına göre cevaplarınızı bekliyoruz! Akmerkez otoparkı sahipsiz galiba!Cevap yutanlardan biri de Akmerkez Otoparkı. 'Orası dağbaşı değilse arabadan çalınan eşyaları tazmin etmenizi bekliyoruz' dedik, bırakın tazminatı beyler özür bile dilemiyorlar.O zaman soruyu Akmerkez Yönetimi'ne soruyorum. Bu otopark, Merkez'in adını taşıyor. Kime ait olursa olsun, siz de sorumlusunuz. En azından ismin sorumluluğu olmalı.Cevap verilmediği takdirde Akmerkez'e emanet edilen (karşılığında da yüklü bir park parası alınan) otoların soyulmasına ortaklasa göz yumduğunuza inanacağız. Ben de buradan "Soygun Parkı" olarak tekrar tekrar duyuracağım ve neden bütün güvenlik görevlilerinin sadece kapılara ve "Residance"a yığıldığını soracağım haberiniz olsun!Sedefin uğursuz(!)luğuMehmet Ali Erbil yeteneğini, zekâsını takdir ettiğim bir arkadaşım ve tv programcılığı yapmış biri olarak da meslektaşım aynı zamanda. Özel yaşamına karışmayı ve onu kırmayı asla düşünmem ama...Önceki gün Vatan gazetesinde çıkan "Sedef bana uğursuz geldi. Onunla evlendikten sonra işim ve sağlığım bozuldu" sözleri, eğer doğruysa dayanılır gibi değil. Detayına girmeye gerek yok ama ona bütün Türkiye'nin önünde büyük haksızlık yaptığını Mehmet Ali'nin artık görmesi lâzım. O uğursuz gelmedi, evlendiği dakika eşine karşı takındığı tavır, onu dışlaması, heryerde yalnız bırakması, sözleri ve herşey uğursuz geldi. Bu ülkede izleyici çok dikkatlidir ve cezalandırır."Yakın dostlarından biri"nin bu konuyla ilgili yaptığı "Mehmet Ali'nin dini inançları çok kuvvetlidir" diye başlayan açıklama ise abukluğu da aşıyor. Bunun dinî inançla ne alâkası var?"Ne ekersen onu biçersin" sözünü düşünsünler yeter!
Çocukluğu ve yaşamının büyük kısmı Romanya'da geçmiş, eşi de Romen olan bir Türk hanımla konuşuyorum. Tarih 13 Aralık... Yani dün. Yani bizim halâ 2004-2005 tartışmalarını sürdürdüğümüz saatler."Romanya AB'ye 1992'de müracaat etti, 94'te 'aday-adaylığı' kabul edildi, 1999'da müzakere başladı. 7 yıllık mücadele, halâ da sürüyor. 2007'de girecek. Neredeyse 15 yıldır hamur gibi yoğuruyorlar memleketi. Bugünkü Romen gazetelerini İnternet'ten okudum 'Türkiye bu yıl AB'yi öyle meşgul etti ki bizden istedikleri yeni şartlar, beklediğimiz kadar ağır olmadı. Onlara teşekkür borçluyuz' diyorlar..."*Sence Romanya'yı neden bu kadar beklettiler?"Bilmem, aslında orada politik sorun filân yoktu, sadece ekonomi problemdi ama yine de uzun sürdü. Ayrıca Romanya'nın nüfusu 22 milyon, bunun da %90'ı okur yazar, eğitimli..."*Gerçekten eğitimli oranı o kadar yüksek mi?"Elbette. Bulgaristan'da da durum aynıdır. Oralarda okula gitmeyeni polis zoruyla götürürler."*Peki, şu ana kadar bir yararını gördü mü Romanya "aday ülke" olmanın?"Hem de nasıl. Bir kere, geçen yıl 1 Ocak'ta Avrupa'da 'serbest dolaşım' hakkımız başladı. -Bulgaristan'ın nüfusu 7-8 milyon, onların 'serbest dolaşım'ı bizden 6 ay önce başlamışti-Bunun üzerine, son birkaç yıldır yatırımlar müthiş bir hızla artmasına rağmen Romanya'da neredeyse işçi kalmadı."*Ne gibi yatarımlar yapıldı? "General Motors geldi. Daevvoo fabrika kurdu. 'Renault Avrupa' Romanya'yı merkez yaptı. Bunun gibi birçok yeni iş alanı açıldı."*Romen işçilere ne oldu?"Büyük çoğunluğu, hepsi de eğitimli olmasına rağmen, daha kazançlı olduğu için İspanya'da çilek topluyorlar. Bir kısmı İtalya'da."*İspanyollar bu işe bozulmuyor mu?"Sanmıyorum, çünkü onların tarım işçileri de, daha iyi maaş aldıkları için Fransa gibi zengin Avrupa ülkelerine gidiyorlar. Aynı şey İtalyan işçileri için de geçerli. İşin iyi tarafı İspanya, İtalya gibi ülkelere gidenlerin hepsi kontratla, sigortalı olarak işe alınıyor. Onun için de herkes hayatından memnun..."İşte size Avrupa Birliği'nin peşine düşen ülkelerin kazanımlarından sadece bir tanesi. Üstelik bir aday ülkede, yaşayan birinin ağzından... Hani Perşembe akşamı Star'da, Reha Muhtar'ın programında AB'ye karşı olanların yaptığı gibi "Neden gireceğiz? Kendi yağımızla kavrulmak varken" diyenlere kısa bir cevap. Kendi yağın işe yaramıyorsa, yanık yağsa yenisini, daha iyisini ararsın.Etki tepki olayıBu arada nüfusu 22 milyon, 8 milyon ve bu nüfusun %90'ı eğitimli olan ülkeleri 10-15 yıl bekleten bir güce karşı 70 milyon ve çoğu eğitimsiz nüfusunla "Neden istediğim tarihi vermiyorsun? Vermezsen sonu kötü olur" şeklinde de kafa tutamazsın. Bizimkilerin yaptığı şekilde şantaja, tehdide, kafa tutmaya kalkarsan önce komik olur, sonra karşındakilerde "Bakın, beklemekte haklıyız. Endişelerimiz doğru çıkabilir, bunlar sorun yaratmaya başladılar bile" düşüncesi uyandırırsın.O zaman onlar da, 12 Aralık'ta AB Dönem Başkanı Rasmussen'in başlattığı gibi "Tarih belirlendikten sonra Türkiye'nin tavrı AB ile ilişkilerini belirleyecektir. Umarız verilecek tarihin mesajını doğru algılarlar" tarzında konuşmaya başlarlar. Uzun lâfın kısası;Evet, 2004'ün Mayıs'ından önce müzakere tarihi verilse bizim için daha iyi olurdu ama sonra verilmesi de fazla birşeyi değiştirmeyecek. Almanya, İngiltere, Fransa, İtalya, İspanya, Yunanistan gibi ülkelerin 'okey' kararına yeni katlan küçük ülkelerin karşı çıkması zor bir ihtimaldir.Bizim yapacağımız, hiçbir ülkeyle sorun yaratmadan, iç ve dış siyasetimizi akıllıca yöneterek, AB'ye uyum sağlayacağımızı uygulamalarla da göstererek gözümüzü hedeften ayırmadan yürümek olmalı.Hiç durmadan, lâfla peynir gemisi yürütmeye çalışmadan.Diğer ülkelerden de aynı şeyleri istediklerini unutmayalım!