Avrupa'da yaşamış ve bu ülkelerin insanlarını tanımış olanlar anlayabilir ancak... Onlara baskı, şantaj, aceleye getirme gibi uyanıklıklar etki yapmaz, olsa olsa tepki yaratır. Bu ülkelerin böylesine büyümesini ve güçlenmesini sağlayan bir numaralı özellik -ki bize de geçecek inşallah- ilkelere bağlı kalmak ve yalnızca sonuca bakmaktır.
Günler önce "onları tanımıyoruz" diye yazmıştım. AKP liderine yaptıkları karşılamalar başka, bu iş başka, onlar uygulamaya bakarlar demiştim, öyle oldu. Doğruya doğru, kendimize şöyle bir bakalım; bizde teori var, uygulama henüz yok. "Tamam insan hakları, demokratikleşme konusunda gerekeni yaptık, eksiğimiz yok" diye ortaya çıkıyoruz, aslına baksanız söylediklerimize kendimiz bile inanmıyoruz. Bir iki konuda adım (henüz adımı) atılmış, öte yanda bir sürü konu öylece duruyor. Adamlar da bizim unutmak istediğimiz bu konuları -ne yazık ki- görüyor ve söylüyorlar.
Sadece Güneydoğu'daki töre cinayetlerini bile önleyememişiz. Orman kanunlarının geçerli olduğu, yasaların işlemediği koca bölgelerimiz var. Kadınların büyük çoğunluğu siyasette, toplum yaşamında, iş alanında halâ yok farzediliyor. imzalanmış uluslararası sözleşmelere uyulmuyor. Devlet dairelerinde, hastanelerde gereğinden çok fazla sayıda personel olmasına rağmen SSK'larda, devlet hastanelerinde insanlar aylarca sıra bekliyor, bebekler, hastalar doktor kapılarında ölüyor.
Gelir dağılımı eşitsizliği ve işsizlik had safhada.
Bir de Kopenhag'da ettiğimiz sözlere bakalım; önce şantajımızı, her türlü tehdidimizi yapıyor, onlar bize "Bu işler şantajla yürümez" dediğinde dönüp "Ayıp ettiniz" diyoruz.
Herşeye rağmen adamlar "Biz bütün ülkelere aynı şeyi yapıyoruz. Tamamlayın istenen şartları müzakereleri geciktirmeden başlatalım" diyorlar. Dünkü yazımda da belirttiğim gibi, bizden önce AB'ye alınacak olan eski "Demirperde" ülkeleri Avrupa'ya hazır hale gelecekleri süreyi (ki 7-8 sene) kendileri vermişler. Eğitimsiz ve işsiz insan sayılan kıyas kabul etmeyecek kadar az olmasına rağmen.
Türkiye'nin Avrupa Birliği üyeliği, ne olursa olsun artık takvime bağlanmış durumda. Karar verecek olan 25 ülke de olsa bu, sonucu değiştirmeyecektir. Tek sorun "Kıbrıs" olarak kalıyor ki bu da verilen zaman içinde nasılsa çözülecek.
Gelinen nokta, kim ne derse desin, kim karşı çıkarsa çıksın son derece sevindirici. Artık yüzümüz, Bekir Coşkun'un deyimiyle "güneşe daha yakın."
Başbakan Abdullah Gülle, Tayyip Erdoğan'ın:
"Kopenhag kriterlerini Ankara kriterleri yapıp, 2004'te masaya oturacağız" kararlılığına gelmeleri bile bunun ispatı!
Cevapları yuttunuz mu?
Sokağımı istiyorum" demişti annem. Ben de yazmıştım. Madem ki 20 yıl belediyede çalışanların adı sokaklara veriliyor ve bu beyler "Daha ne istiyorsunuz. Bu memlekete 20 yıl hizmet ettik" diyorlar, annem de "Ben 35 yıl eğitimci olarak hizmet ettim, ben de isterim Ankara'da yaşadığım sokağa adımın verilmesini. Versinler de versinler" diye tutturdu demiştim.
Ankara Belediye Başkanı Melih Gökçek'ten cevap istedik, hatta kolaylık olsun diye adresi de verdik ama sesleri çıkmadı. Galiba orada belediyecilerle belediyeciler birbirlerini ağırlıyorlar.
Bu arada annemin bir komşusundan mektup geldi, şöyle yazmış Fikret Özbek:
"Sayın Ruhat Mengi,
Muhterem annenizin komşusuyum. Ben de yıllardan beri Ankara Emek Mahallesi, 60. sokak, 7/1'de oturuyorum.
Bizim sokağı kesen 9. Cadde'nin adı 'Abdullah (Gabdula) Tukay' diye değiştirildi. Kimdir bu zat bilmiyoruz.
Lütfen köşenizde 'hem okuyucunuz, hem de annenizin komşusu' olarak şikayetimi duyurur musunuz?
Saygılar sunarım."
Buyrun bakalım Belediye Başkanı Melih Bey: Yönettiğiniz şehrin sakinleri şikayet ve merak ediyorlar. Bunları duymamazlıktan gelemezsiniz. Oy verenlerin ve verecek olanların size soru sorma hakkı da vardır.
Abdullah Tukay kimdir?
Annemin adını 60. sokağa (şu, Abdullah Tukay'ı kesen sokak) ne zaman veriyorsunuz?
Kamu görevi yapanların şeffaf olma zorunluluğu kuralına göre cevaplarınızı bekliyoruz!
Akmerkez otoparkı sahipsiz galiba!
Cevap yutanlardan biri de Akmerkez Otoparkı. 'Orası dağbaşı değilse arabadan çalınan eşyaları tazmin etmenizi bekliyoruz' dedik, bırakın tazminatı beyler özür bile dilemiyorlar.
O zaman soruyu Akmerkez Yönetimi'ne soruyorum. Bu otopark, Merkez'in adını taşıyor. Kime ait olursa olsun, siz de sorumlusunuz. En azından ismin sorumluluğu olmalı.
Cevap verilmediği takdirde Akmerkez'e emanet edilen (karşılığında da yüklü bir park parası alınan) otoların soyulmasına ortaklasa göz yumduğunuza inanacağız. Ben de buradan "Soygun Parkı" olarak tekrar tekrar duyuracağım ve neden bütün güvenlik görevlilerinin sadece kapılara ve "Residance"a yığıldığını soracağım haberiniz olsun!
Sedefin uğursuz(!)luğu
Mehmet Ali Erbil yeteneğini, zekâsını takdir ettiğim bir arkadaşım ve tv programcılığı yapmış biri olarak da meslektaşım aynı zamanda. Özel yaşamına karışmayı ve onu kırmayı asla düşünmem ama...
Önceki gün Vatan gazetesinde çıkan "Sedef bana uğursuz geldi. Onunla evlendikten sonra işim ve sağlığım bozuldu" sözleri, eğer doğruysa dayanılır gibi değil.
Detayına girmeye gerek yok ama ona bütün Türkiye'nin önünde büyük haksızlık yaptığını Mehmet Ali'nin artık görmesi lâzım. O uğursuz gelmedi, evlendiği dakika eşine karşı takındığı tavır, onu dışlaması, heryerde yalnız bırakması, sözleri ve herşey uğursuz geldi. Bu ülkede izleyici çok dikkatlidir ve cezalandırır.
"Yakın dostlarından biri"nin bu konuyla ilgili yaptığı "Mehmet Ali'nin dini inançları çok kuvvetlidir" diye başlayan açıklama ise abukluğu da aşıyor. Bunun dinî inançla ne alâkası var?
"Ne ekersen onu biçersin" sözünü düşünsünler yeter!
İğneyi kendimize, çuvaldızı karşı tarafa!
Avrupa'da yaşamış ve bu ülkelerin insanlarını tanımış olanlar anlayabilir ancak... Onlara baskı, şantaj, aceleye getirme gibi uyanıklıklar etki yapmaz, olsa olsa tepki yaratır.
Haberin Devamı

