Kültür Bakanı Hüseyin Çelik Devlet Opera ve Balesi'nde balerin kadrosunda olanların 65 yaşına kadar maaş aldıklarını oysa bu yaşta bale yapmalarının artıkk imkânsız olduğunu söylemiş. Genelde haklı ama şu resimdeki gibiler için nasıl bir çare bulacak?Şaka bir tarafa geçen hafta bir gazetede çıkan bu fotoğraf öyle hoşuma gitti ki hemen anneme gösterdim. 70'li yaşlarında ilerleyen annem gülerken de ona "Sen hareketlerini ağırlaştırırken bak senin yaşındakiler neler yapıyorlar" diye takıldım. Süper fotoğraf doğrusu.Konuya dönecek olursak, Kültür Bakanı bu kararında çok haklı. Böylelikle yıllardan beri dikkat çeken bu sorunu çözmüş olacak. Yaşlı sanatçılar kadroları işgal ederken yüzlerce genç, yetenekli konservatuarmezunu kendilerine kadro verilmediği için açıkta bekliyor. Böyle bir haksızlık görülmemiştir.Sayın Kültür Bakanı'nın çözüm bulması gereken bir sorun daha var, onu da ben hatırlatayım; Türkiye'nin yetiştirdiği, uluslararası üne sahip Yekta Kara gibi isimler üç yıldır çalıştırılmaz, bekletilirken dışardan yönetmen getirilip, onlara kucak dolusu paralar ödetilerek yönetmenlik yaptırılıyor Devlet Operası'nda...Mete Uğur gibi gurur duyulacak sanatçılar Kiev Operası tarafından davet edilip, böyle dünya çapında ünlü bir operanın sanatçılarıyla sahneye çıkar ve ayakta alkışlanırken bizim operamızda sahneye çıkartılmıyorlar.Onlar balerin değil ama "durdurma" politikası onlara uygulanıyor. Böyle değerli sanatçıların sahneden uzak kaldıktan bir gün bile kayıptır.Nedenini lütfen, sanatseverler adına (sevmeyenler var çünkü) araştırabilir misiniz Sayın Bakan?ANAP, DYP ... Aynı kafa devam mı?Mesut Yılmaz'ın AB konusundaki çalışmalarını ve son hükümet döneminde (seçim sürecine girilmeden önce) birçok konudaki olumlu tutumunu takdir ediyorum ama siyasetten aynlan veya ayrıldığını açıklayan genel başkanların bir süre sonra geriye dönme ihtimaliyle, dönünceye kadar yetine "emanetçi başkan" bırakmayı Türk siyasetine armağan edilmiş nezih (!) alışkanlıklardan biri haline getirmelerini de onaylamıyorum tabii.Yılmaz ayrılırken partililer "Dönüşün muhteşem olacak" diye bağınyorlardı. Nereden biliyorlar? Belki O hiçbir zaman dönmeyecek ama bu tezahüratlar akla aksini getiriyor...Diğer yanda DYP'de de Tansu Çiller "Ağır yenilgi aldık. Çok acı çektim" gibi sözler söylerken ayrılma lâfını hâlâ ağzına almıyor. Aksine "Bana görev verilirse yaparım" yani "kalırım" anlamında konuşuyor."Çok acı çekmiş" olabilirler ama en azından bu acıları Boğaz'a bakan villalarında, yalılarında, bir elleri yağda, bir elleri balda olarak çekiyorlar. Ya millet? Onların geleceği görememesi, birleşmeye yanaşmaması yüzünden sorun üstüne sorun yaşayan, yüzü bîr türlü gülmeyen millet neler çekiyor?Daha önce de yazmıştım, tekrarlıyorum; bu iki parti, DSP'nin "Bülent-Rahşan Ecevit inadı" yüzünden geldiği noktayı akıllarından çıkarmadan, ülkede doğru-dürüst bir merkez-sağ alternatifin gerekliliğinin de bilincinde olarak derhal bir araya gelmek, yeni oluşumun başına da halka yakın, dürüst, adı hiçbir şaibeli olaya karışmamış, ekonomi ve dil bilen (bilmeyenlerin sıkıntısını görüyoruz) bir lider bulmak zorunda.Bunu yapmak için eski genel başkanların, Margareth Thatcher'ın siyaseti bırakma hikâyesini okumalarını öneriyorum. Görevini tamamladığını nasıl anlamış bir hatırlasınlar. Kısa süre sonra değiş tokuş yapacakları isimleri partilerin başına getirme plânlarını bu halk artık yutmaz zira!Özel tercihBaşbakan Abdullah Gül'ün toplu kılınan namazlar konusunda "Böyle şeyler aleni yerlerde hoş görüntüler oluşturmuyor. İbadeti şov haline getirmek çok yanlış" demesi aklıma bir fıkra getirdi.Ne ilgisi varsa!!!Üstelik nereden duyduğumu veya nerede okuduğumu da hatırlamıyorum.Her neyse...İranlı'ya sormuşlar: "Humeyni'nin devrimi İran'da neyi değiştirdi?""Devrimden önce evde ibadet yapıyor, dışarda eğleniyorduk" demiş "Şimdi ise evde eğleniyor, ibadetimizi dışarda yapıyoruz."
Yazının başlığına bakıp da hemen "Acaba içimizi mi karartacak" diye düşünmüş olabilirsiniz ama hayır, dikkat edin tırnak içinde. Söz bana değil, Necmettin Erbakan a ait.Perşembe akşamı Uğur Dündar'ın programında onu, Siyaset Meydanı nda Abdullah Gül'ü ve Reha Muhtar'ın programındaki türban tartışmasını 'zap'layarak aynı anda izlemeye çalıştım.Necmettin Erbakan kendisinin yanında yetişmiş olan iki ismin başkanlığındaki AKP hükümetine verdi, veriştirdi: "Kaynakları yok, halledemeyecekler. Bu bayramı güle oynaya geçiririz. Ama iki ay içinde bu kaynaklan yaratmazlarsa Kurban Bayramı'nda kara bulutlar görünür. Onları uyarıyorum, ufuktaki kara bulutları gösteriyorum. Bu halk daha önce de aynı şeyi yaptı. O oyların hepsi kendilerinin değil, kendilerine ait oylar DSP'nin oranına düşer"...Başbakan Abdullah Gül'ün konuşmasının bir kısmını izleyebildim. Onun konuşmaları, olup bitene bakıldığında "lüzumundan fazla ılımlı" geldiği için inandırıcılığını kaybediyor bence. Tek bir örnek vereyim, o akşam "Bizim içimizde koltuk kavgamız yok, daha öncekilerde vardı, bizde ise her işi herkes yapar" dedi, oysa Meclis Başkanlığı çekişmesindeki görüntü çok farklıydı. Kimse inadından vazgeçmeye yanaşmadı.Ateş Hattı'ndaki kalabalık grupların, iki günde bir aynı tarz programlarda görünen bazı mimlenmiş kavgacıların tartışmasını ise insan izlerken 'Artık uydularla herkes herşeyi görüyor. Avrupa şu tartışmaları, henüz kendi içinde taşlan yerine oturtamamış, toplum yaşamı karmakarışık ülke manzarasını görünce ne düşünür acaba?' sorulan geliyor akla...Selahattin Duman'ın dünkü yazısında AB karşısındaki Türkiye'yi "zengin ve düzenli yaşamı olan ailelerin bulunduğu dairelerin kapıcı dairesinde oturan, bir yandan da diğerlerine 'bizi de davet edin' diye baskı yapan kavgacı, kalabalık aile" benzetmesi ne kadar yerindeydi...Meşruiyet ne oldu?Bu tartışmada dikkati çeken birkaç nokta ise şöyle;Seçim öncesinde Tayyip Erdoğan'ın kendisine laiklikle ilgili sorulan sorulara verdiği "Biz farklı bir laiklik tanımı düşünüyoruz" sözü, o zaman kimsenin dikkatini pek çekmemişti ama yavaş yavaş anlam kazanıyor.Laikliğin "Devlet karşısında inancı nedeniyle kimsenin ayrıcalıklı duruma geçmemesi, devletin her vatandaşa, inancı, dini ne olursa olsun eşit mesafede olması, dinî görüntülerin kamusal alanda etkileyici hale gelmemesi" amacıyla yapılmış olan mevcut tanımı, demokrasinin "Din ve vicdan özgürlüğü, insan haklan" gibi şartlarıyla çeliştiği için değişmeli noktasına geliniyor. Bundan sonra tartışma "Laiklik tanımının değişmesi" olacak.Önemli bir nokta da bazı konuşmacıların sık sık "Çoğunluk isterse, halk isterse anayasa değişir" diye tutturması. Hemen akla demokrasinin çoğunluğun baskısı demek olmadığı geliyor. Öyle olsaydı bir süre sonra çoğunluk "Bu ülkenin büyük kesimi türban takıyor, geriye kalanlar da taksın" da diyebilirdi.Ayrıca %34 oyla gelen bir iktidara "çoğunluk iktidarı" demek mümkün müdür?Kırk bir milyon seçmen. 10 milyonu oy kullanmamış. 30 milyonun %34'ü... Yani 41 milyon seçmenin sadece %25'inin oyunu almış bir hükümet, üstelik 70 milyonluk bir ülkede nasıl çoğunluk olabilir ?Yanlış bir seçim sistemi sonucu ortaya çıkmış hilkat garibesi bir parlamento tablosu...Meşruiyet tartışmaları ne çabuk unutuldu!Harika bir projeHabitat For Humanity International, Çekül ve MİT Üniversitesi' nin (Massachusetts Institute of Technology) ortak çalışmasıyla Adapazarı'nda depremden zarar görmüş, kısıtlı imkânlara sahip ailelerin uzun vadeli ödemelerle konut sahibi olması için kurulacak olan Beriköy; paylaşan toplum projesi ev alacak olanlara aynı zamanda çevrede iş alanları yaratarak ekonomiye katkıda bulunacak. Bu proje gerçekleşince gelecekte benzer toplu konut projeleriyle nasıl hızlı bir gelişme sağlanabilir düşünsenize... "Beriköy" projesine daha fazla destek sağlamak üzere 10 Aralık Salı gecesi İstanbul Ritz Carlton Oteli'nde, aynı otelin sponsorluğu ile KÜSAV Başkanı Çiğdem Simavi'nin himayesinde ve Portakal Sanat ve Kültür Evi Başkanı Raffi Portakal'in yönetiminde bir müzayede düzenleniyor. Gece, kokteyle başlayıp yemekle devam edecek. Daha sonra yapılacak müzayede sanat eserleri, Tarkan, İlhan Mansız ve başka ünlülere ait eşyalar ile Chopard gibi bölümlerden oluşuyor. Sakıp Sabancı ve birçok ünlü isimin Raffi Portakal'a eşlik edeceği müzayede dışında Hülya Avşar da gecede ücretsiz olarak sahneye çıkacakmış.Davetiyeler adambaşı 100 dolar. Kuruluşların onar kişilik masalar halinde katıldığı geceye Vatan gazetesi de bir masayla katılıyor.Haydi bakalım pamuk eller cebe! Kurum, kuruluş ve gönüllü vatandaşları "Paylaşan Toplum"a katılarak desteklemeye (veya sponsorluğa) davet ediyorum!Ayrıntılı bilgi için müracaat;Revan Ergezen/Tel.-Fax: 0212-249 64 64Avrupa'yı tanımıyoruzBaşbakan Gül'ün, Avrupa ülkeleri için "Onları köşeye sıkıştırdık. AKP hükümetinden bu atağı beklemiyorlardı. Mazeretleri kalmadı" gibi iyimser cümleleri hoş. Ama ne yazık ki gerçekçi değil.Avrupa'nın güçlü ülkeleri, bizimki kadar sorunlu olmayan aday ülkeleri bile almadan önce yıllarca heykeltraş ustalığıyla yoğurup şekillendiriyorlar. Onlar sadece sonuçlara, sorunların ne ölçüde halledildiğine, kendilerinin başına ne gibi problemler açılacağına bakar. İnceden inceye hesaplarlar.Bizimki gibi, Başbakan'ının, genel başkanının ağzından "Yoksulluk, yolsuzluk en büyük sorunumuz", "Bizde insan hakkı ihlâli yapılır, bakın ben şiir okudum ne oldu?" laflan düşmeyen, kendi vatandaşlarının iki günde bir AİHM'ye ülkesi aleyhine dava açtiğı, halâ polislerin öğrenci dövdüğü, işkence yaptığı ve Emniyet Güçleri tarafından himaye edildiği bir ülke ortada dururken AKP'nin atağına filân bakmazlar.Umarız biz yanılıyoruzdur!
Serdar Turgut'un geçen Pazar yeni transfer olduğu gazetede çıkan röportajında medyayla ilgili bazı sözleri üzerine yazmayı düşünüyordum ki arkadan Fatih Altaylı ve Ertuğrul Özkök'ün "Medyanın terbiye edilmesi" konusunda siyasetçilerden yardım isteyen sözleri geldi.Ertuğrul Özkök dünkü "Şantaj Medyası, Medya Mafyası" başlıklı yazısında hükümet programında yer alan medyayla ilgili "Yargı ve başka kamu görevlileri üzerinde baskı kurmalarının yasayla önleneceği" maddesinin kendileri dışında "diğer gazeteler" tarafından ustaca gizlendiğinden söz etmişti. Sadece bu cümledeki genelleme bile son derece rahatsız edici... Üzülerek söylemeliyim ki bu da medya içinde kullanılan bir tür takiyye gibi. Her sözde bir "En büyük biziz, başka büyük yok" imâsı. Ama bir yandan topluma ve siyasete doğruları bulmada yardımcı olan basının, bir yandan da kendi içinde bu tür "diğerlerini yıpratıcı" çabalar sergilemesi işte, inandırıcılığın yitirilmesinde önemli bir etken oluyor.Hükümet programında medya maddesini ve bazı köse yazarlarının bu konudaki "onaylayıcı" görüşlerini okur okumaz Salı günkü (Pazartesi yazmıyorum) ilk yazımda buna yer verdim ve;"Meslektaşlarımız kendilerine zarar veren belli medya gruplarını, gazete patronlarını kastederek konuşuyorlar ama dikkat, tüm medyaya maledi-lebilir. Sanık işadamıyla, sanık bakan veya milletvekili arasında fark vardır. Üstelik siyasetçinin yargılanması bizzat hükümet tarafından engelleniyor. Gazeteci ne yapsın, dokunulmazlık konusunu yazmasın mı? Bu konuyu basının kendi içinde, kamuoyu baskısının da etkisiyle halletmesi gerekir. Gazeteciye 'şunu yaz, bunu yazma' demek basın özgürlüğüne tecavüzün ta kendisidir" dedim.Yazan cevaplamalı da!Demek ki Vatan'da konuya değinilmiş... Demek ki en azından Vatan bu genellemenin dışında kalıyor. Fteki şimdi ortada böyle haksız bir genelleme varken "Biz yazdık, yarası olan gocunsun" demek mümkün mü? Hayır. İşte basının kendi "otokontrolü" denen şey budur, fendi kendimizi denetlememiz, sorumluluk duymamız gerekiyor.Ayrıca bugün bu sözleri söyleyenler kısa süre önce bankasına el konduktan sonra BDDK ile anlaşması tamamlanmış, ödemelere başlamış, bütün mal varlığına el konmuş bir gazete patronu için, olay henüz yargıdayken hemen hergün etkileyici yazılar yazmamış lar mıydı? Yoksa yanlış mı hatırlıyoruz?Şimdi bakalım Serdar Turgut ne diyor;"Gazeteci politikacı ilişkilerine bakmak lâzım. Büyük medyanın desteklediği hiçbir siyasetçi seçilemedi. Bu bir utançtır (....) Biz sorgulama yeteneğimizi kaybettik (....) Türkiye'de medya hükümeti etkiledi. Hatta işbirliği yapıldı. Bu işbirliği çok vahim sonuçlara yol açtı. Mesleğimizde büyük zedelenmeler oldu..." Meslektaşlarımızın desteklediği bu "medyaya siyasetçi sansürü" gerçekleşirse onlar köşe yazarlarını sindirme, değerlendirme hakkına sahip olacaklar. Ama eğer medyanın kendini denetlemesi doğru dürüst sağlanabilseydi, örneğin Serdar Turgut'un bu cümleleri kullanmaması gerekirdi. Kullandığında şu soruların kendisine sorulacağını bilirdi;- Hangi kuruluşlardır "büyük medya" dediğiniz?- Hangi siyasetçiyi veya siyasetçileri desteklediler?- Hükümeti nasıl etkilediler?- Nasıl bir işbirliğiydi, açıklar ve kanıtlar mısınız?- Bu cümleleri kullanırken herkese, her hükümete eşit mesafede duran basın kuruluşlarına haksızlık yaptığınızı düşünüyor musunuz?Herkes eleştirildiAslına bakarsanız, tabii bu soruların hemen anında röportajcılar tarafından sorulması gerekiyor. Dinamik ve objektif bir röportaj bunlan da yansıtmak.Medya (belli partilerin sözcülüğünü yapan kuruluşlar dışında) seçim öncesinde bir önceki hükümeti de, muhalefeti de, şu anda Meclis'te olanlan da, olmayanları da acımasızca eleştirdi, olumlu gördüğü noktalarda da destekledi.Ecevit iktidarı bırakmadığı için, Tansu Çiller barajı geçeceğini zannederek ANAP'a kapılan kapadığı için, daha önce verdiği sözleri tutmamış olduğu için, Baykal partilere seçime birlikte girme davetini daha akıllıca yapamadığı için, Derviş YTP'ye verdiği sözü tutmadığı için, Sezer ve Ecevit tartışarak seçime giden süreci başlattıkları için, Mesut Yılmaz seçim tartışmasına neden olduğu, Bahçeli karan verdiği için... Hepsi "Seçim ve Partiler Yasaları "nı çıkarmadıkları için. için, için... eleştirildiler.En çok AKP'nin birinci parti olacağı yazıldı. Bazı "büyük medya" en çok ona destek verdi.Medyanın kimyası bozulduysa tek yönlü olarak böyle bozuldu.Onun için bu meslektaşlanmız "medya" genellemeleri yaparken lütfen kendi yazılan dışındakiler! de okusunlar. Medyayı şantajcılıkla suçladıklarında ise isim belirtsinler.Bunun aksi tüm medyayı suçlayan imzasız mektup gibi oluyor.Ve çok büyük bir hata oluyor!AB'de nasılsa, öyle!Medya sansürünü gündeme getirirken kılıf da lâzım ya, siyasetçiler "AB'ye gireceğiz. Orada nasılsa bizde de öyle olmalı" diyorlar.Gazeteciler arasında ise "Böyle giderse görevini rahat yapacak kamu görevlisi bulmak zor olacak" görüşünde olanlar var.Devlet yönetiminde olanlar her ülkede basının yakın takibindeler. Örneğin; Hollanda Başbakanı'nın parlamentoya bisikletle giderken resmini görürsünüz. İtalya Başbakanı'nın eşiyle ilgili sarfettiği tek cümle günlerce Avrupa basınını meşgul eder. İngiltere'de Blair ve ailesinin, Kraliyet Ailesi'nin tüm fertlerinin her adımları izlenir. ABD'de Bush'un kızlarının yasalara aykırı olarak içki alması, sarhoşluğu baş köşelerde yer alır.Herhangi bir ülkede siyasi bir yolsuzluk olsa, yapan yargılanana kadar basın susmaz.Bizde de birkaç istisna dışında medyanın görev anlayışı paralel bir çizgide sürüyor. Eğer bir mesele varsa bu ancak "o birkaç istisna"yı düzeltmek olabilir.Onun için, hiç değilse bu konuya AB'yi karıştırmayın!
Dün Meclis'te CHP ve AKP'nin karşılıklı konuşmaları güzeldi ve ilgiyle izlendi. Biraz da soru-cevap havasında geçen, yapıcı, karşılıklı saygı içeren konuşmaları dinlerken Parlamentoda düzgün bir "muhalefeft'in ne kadar gerekli ve gecen dönemde CHP'nin Meclis'te olmayışının ne büyük eksiklik olduğunu düşündüm.Uzun süredir Deniz Baykal'ın dünkü konuşması kadar net ve derli toplu bir "muhalefet konuşmasına" hasret kalmışız. Giden muhalefet kendi kendiyle ve diğer muhalefet partileriyle kavgadan bu işlere pek vakit bulamadı.Başbakan Abdullah Gül kendi konuşmasında, Baykal'ın söyledikleri arasında en önemli gördüğü konunun "Anayasa'da yapılacak değişiklik" olduğunu açıkladı ama aslında o sözlerdeki en önemli konu seçim öncesinde de sonrasında olduğu gibi dokunulmazlıkların kaldırılması idi.CHP Genel Başkanı Deniz Baykal kısaca şöyle dedi;"Yolsuzlukla itham edildiyseniz kaçmayacaksınız, halkın karşısına çıkacak hesap vereceksiniz. Kasımpaşalılık budur.Aklanmaları engelliyorsanız, bu siyasetçilerin suçluluklarını kabul ediyorsunuz demektir. Seçim döneminde 'acil eylem plânı' diye verilen sözlerden dönülmeye başlandı. Sadece lojmanlarla, boş sözlerle, vaadlerle bir hükümet saygınlık kazanamaz. Halk sizi yolsuzluğu ve yoksulluğu önleyesiniz diye oraya getirdi. Bu hükümetin başlangıcı ne yazık ki iyi bir başlangıç olmadı. "Baykal, devlet zirvesindeki inatlaşmalara değindikten ve AKP'nin programının neredeyse tamamına yönelik eleştirileri ile önerilerini tamamladıktan sonra sözlerini şöyle bitirdi:"İktidarda da olsak, muhalefette de olsak bu taleplerin takipçisi olacağız... "Daha ilk günlerde yaptığı başarılı muhalefeti, iyi hazırlandığı konuşmasını takdir ettiğim CHP Genel Başkanı'nı seçim öncesi "CHP olarak herkese kucak açmadınız. Burnunuzu havaya kaldırdınız. Kadınlara liste başlarında yer vermediniz" diye defalarca eleştirmiş ve "Birçok kişi size kerhen oy verecek" demiştim.Tayyip Erdoğan'la birlikte katıldığı "Seçim Arenası programından sonra ise karşılaşmanın bir galibi vardı; Deniz Baykal. Çünkü onun özüyle sözü birbirini tutuyor" diye yazmıştım.Gerektiğinde bütün genel başkanlara eleştirilerimizi yapıyor, takdir edilecek bir durumda da görüşlerimizi bildiriyoruz. Bu konuşmaları dinledikten sonra "özüyle sözü bir" tanımında yanılmamış olduğumu anladım.AKP'li konuşmacıların kendileri de yolsuzlukların yoksulluğa etki eden nedenlerden biri olduğunu açıkladıktan, bunların üstüne gidileceğini, şeffaflığa önem verdiklerini söylemekle birlikte hiçbiri açıkça "Bu nedenle ilk iş olarak dokunulmazlıkları kaldıracağız" diyemediler. Aynen Genel Başkanlarının söz vermiş olmasına rağmen işine gelmeyen konuları "gündemimde yok" diyerek geçiştirmesi gibi geçiştirdiler. Başbakan'ın konuşmasında da yine ılımlı, güleryüzlü ve gerilim yaratmama cabası görülmekle birlikte dokunulmazlık dahil birçok konu da netlikten, açıklıktan uzaktı.Örneğin; "Biz de hesap vereceğiz" diyor, "nasıl?" sorusunun cevabı yok."İnsanların haber alma özgürlüğü ile ilgili kanun çıkaracağız" diyor ama öte yanda ilk günden basın özgürlüğünden rahatsız bir tutum içindeler.Kısacası; özellikle siyasetçilerin, koca bir toplumu yönetmeye kalkanların özüyle sözünün birbirini tutması çok önemli.Gerçekten de asıl Kasımpaşalılık Avrupa ülkelerine gözdağı veren konuşmalardan değil (çünkü takmazlar ancak güldürür) tutarlılıktan, sözünde durmaktan geçiyor.Kadına karşı şiddetToplum yıllardan beri gelen giden hükümetler tarafından birbirinden ayrılamaz hale getirilen "din-siyaset" ilişkisiyle öyle bir hale getirildi ki ortaya çıkan çelişkili görüntü nasıl düzeltilecek akıl-sır ermiyor.25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Dayanışma Günü'nde bana Nazmiye isimli bir okurum tarafından gönderilen mail ile HADEP Kadın Kolları Başkanı Fatma Kurtulan'ın sözleri bu çelişkiyi açıkça göstermekte.Nazmiye Hanım'ın yazdıklarından bir bölüm şöyle; "3 Kasım seçimlerinde yine yok sayılan ve siyasette söz sahibi olamayan kadınlar.Kurulan her hükümetin vitrininde, AB'ye giden yolda çanta gibi taşınan modern görünümlü kadınlar. Diğer tarafta dayatılan, yeniden bayraklaştırılan türban. Bütün bunlar kadına yönelik şiddet değil mi? Benim içimi acıtıyor yaşadıklarımız. Bu şiddeti hissediyorum. Kadının, kadın kimliğinin sömürülmesini reddediyorum.. "Ve HADEP K. K Başkanı'nın sözleri:'Türban üzerinde yaratılan şiddetin sona erdirilmesini ve bu konuda yaratılan mağduriyetlerin giderilmesini talep ediyorum. "Herkesin kendine göre bir şiddet tanımı var. İçinden çıkılacak gibi değil!TV'de Başbakan'ın ve diğer AKP'lilerin konuşmalarını dinleyen bir arkadaşım arayarak şöyle dedi;"Hiçbir söyleneni kaçırmadım, kulak kesilerek tüm konuşmalarıdinledim. O kadar çok 'Bu memleket hepimizin. Birlikte, elele kalkındıracağız' dediler ve yapacaklarına net bir kaynak açıklamadılar ki anladığım kadarıyla kaynak yine biziz. Sen ne dersin?"Ne diyeceğim, galiba o da haklı!Biraz saygı!Şu kılık kıyafet işinin bir ortası olmalı... "Ölçü" denen bir şey. Örneğin; hiç değilse Ramazan ayında sanatçısı da, TV sunucusu da kılık kıyafetine biraz özen göstermeli. Rekabet edeceğim, reyting veya reklâm yapacağım diye kombinezon benzen kıyafetlerle sahneye çıkmak, fotoğraflara poz vermek veya acık saçık kıyafetlerle pavyon yıldızı makyajıyla sohbet programlarına, panellere katılmak ölçü bilmemektir. Topluma, izleyiciye saygısızlıktır. Nedense "kraldan çok kralcı","Avrupalıdan çok Avrupalı" olmaya bayılıyoruz.Madonna bile kendine çeki düzen verdi, bizimkiler çıplaklar kampında gibi. Bu saygısızlık ülke siyasetini dahi etkiliyor.Üstelik insanlara çıplak görmekten fenalık geldi.Toparlanın artık.
Türkiye'de son yıllarda moda olan saç örtme tarzına türban veya başörtüsü denmeyeceği, ancak "sıkma baş" denebileceği din adamları tarafından açıklanıyor, okuyoruz. Herkes kendi evinde, yakınlarında, annesinde, anneannesinde gördüğü için Arabistan değil Türk usulü başörtüsünün nasıl olduğunu da biliyor zaten...Bir türban tartışmasıdır gidiyor medyada ve siyasetçiler arasında. "Türban öncelikli sorun değil" demişlerdi ama görünüşe bakılırsa en öncelikli sorun o; nereye dönseniz türban tartışmasıyla karşılaşıyorsunuz.İşte son olarak Cumhurbaşkanı dış gezilere eşini götürmemek zorunda kaldı. Böylece protokole inatla sokulmak istenen sıkma başı engelleme çabasında. Sonra da açıklamasını yaptı;"Sorun Anayasa Mahkemesi kararıyla çözülmüştür. Kamusal alanda türban olmaz..."O bunu söylerken Başbakan Abdullah Gül Meclis'te, türban ve İmam Hatipler konusunun en kısa zamanda halledileceğini açıklıyordu.Gördüğünüz gibi en öncelikli konu o. Varsa yoksa sıkma baş...Bülent Arınç'ın annesi, gelini Münevver Arınç'ın evlenmeden önce başı açık olduğunu söylüyor. Kendisinin evlendikten sonra bile başı açık fotoğrafı çekilmiş. Elinde çantası ile "ev sınırları içinde" olsa da... Münevver Hanım, herhalde o günlerde de inançlı, dindar bir insandı. Eşi, Gazi Üniversitesi'ni tesettürlü olarak bitirmemiş olmasının onu daha az makbul bir Müslüman yaptığını iddia edebilir mi?O edemez sanıyorum ama bazı aydınlarımız tekrar yaygın şekilde tesettüre dönüşün toplumun "modernleşme"si, çağdaşlaşması olduğunu iddia ediyorlar.Bu hesaba göre en modern, en çağdaş toplum Pakistan. Öyle ya, onların kadın milletvekillerinin çarşaflarından sadece gözleri görünüyor!Anadolu insanı!Okurlardan gelen bazı mektuplara da bayılıyorum yani. Şimdi 'türban' konusu güncel olayların başına geçtiği için zaman zaman yazıyoruz ister istemez.Bazen şöyle 'mail'ler geliyor;"Konu örtünme meselesi Ruhat Hanım hiçbirimizin nineleri, dedeleri 17. Lui'nin saraylarında vals yaparak gün geçirmediler. Üzgünüm ama kabullenin artık bizler Anadolu insanlarıyız..."Sizler Anadolu insanı, bizler nerenin insanı?Ben Güney Anadoluluyum. Akdeniz'den. Adanalı ve Antakyalı. Söylemiş olayım, İstanbul'da yaşıyoruz diye hepimizi oralı sanmayın.Ayrıca... AB'ye girmek isteyerek bir anlamda bundan sonra oralarda "dans etme" arzumuzu dile getiriyoruz... Onu da hatırlatmış olayım!Garip bir siyasetÇok enteresan, çok çelişkili bir siyasi tablo var ortada. Kendinizi biraz genye çekip olup bitene uzaktan baktığınızda aynı partinin, aynı iktidarın önde gelen isimlerinin birbirine zıt söylemler ve davranışlar içinde olduğunu görüyorsunuz.AKP Genel Başkanı Tayyip Erdoğan Avrupa ülkelerini kalabalık gruplarla devlet kesesinden turlarken ve AB'ye girmemizi çok isterken öte yanda Başbakan Gül ve Meclis Başkanı Arınç "öncelikli" dedikleri konulan öteleyerek, "öncelikli değil" dedikleri konuları gündemin birinci maddesi yaparak, inatlarla devlet zirvesinde ciddi bir anlaşmazlık olduğu görüntüsü veriyorlar.İlk günden bu boyutlarda anlaşmazlık ortaya çıkarsa daha sonra neler olur? Neler olabilir acaba?Ve bu "olabilecek" şeyler gerçekleşirse, inatlarla, gerginliklerle ülke bir çözümsüzlüğün daha içine itilirse, istediğimiz kadar Avrupa dolaşalım, "See you in Turkey" diyelim (bu söz cümlenin kısaltılmışıdır ve diplomatik dilde değil, yakın arkadaşlar arasında kullanılır aslında) olaylar kendiliğinden Türkiye'yi Avrupa'dan uzaklaştırır zaten.Bize aday adaylığı için gün verseler dahi uzaklaştırır.İnatlaşanlar da bu gerçeği iyi biliyor olmalılar.Öyleyse niye yapıyorlar merak ediyor insan!Farklı olmalı!Basında ve kamuoyunda etkili kişilerin yargıyı etkileyerek adaleti yanıltmaları engellenecekmiş. Bunu kısa süre öncesine kadar kendileri fazlasıyla yapan meslektaşlarımız onaylamışlar. Aslında böyle kurallar basının kendi içinde uygulaması gereken etik kurallarıdır, dış baskıyla, basına yasaklar getirilerek olacak bir şey değildir. Ama anlaşılan o da olacak. 'Gazetecilerin güç odağı haline gelmesini siyasetçiler engellemeli' sözünü sarfeden gazeteciler var. Onlar aslında bunu yapan bazı "işadamı-gazete patronları"nı kastediyorlar ama dikkat! Yanlış anlaşılabilir ve tüm basına maledilebilir. Örneğin; şu anda bir sürü sanık durumunda milletvekili var. Basın onlan yazmasın mı?Sanık milletvekili ile sanık işadamı arasında büyük fark vardır. Biri devlet yönetimindedir, diğeri şirket... Buna rağmen, işadamını yargılarken milletvekilini dokunulmazlıktan dolayı yargılayamıyorsunuz ve dokunulmazlık konusu programa bile alınmıyor.Ayrıca... Diyelim ki alındı, yasa değişti, yargılandı ve suçlu bulundu. Yolsuzluk yapmış bir siyasetçinin o güne kadar ülkeye vereceği zararı kim karşılayacak?Gazetecilere "bunları yazmayın" demek basın özgürlüğüne tecavüzün ta kendisidir!
Pek gurur duyulacak bir hareketmiş gibi, bazı isimler diğer ülkelerde yapılan toplantılarda ülkeleri aleyhinde konuşmayı alışkanlık haline getirdiler. Sadece konuşmakla da kalmıyor, belgeliyorlar. Duymayanlar da duysun bu duyarlı ve demokratik girişimi diye... Yani hakikaten "sizin demokratlığınızı sevelim" dememek mümkün değil.Biz öğrenciyken bile ülkemizi küçük düşürmeye değil, bir yandan onore ederek katkıda bulunmaya, tanıtmaya çalıştık. Bu hatalara düşmedik. Zaten Ermenisi, Yunanlısı ve diğerleri, yeterince olumsuz tanıüm yaparken gerek yok diye düşünebildik.Şanar Yurdatapan tek başına yaptığı yararlı (!) tanıtımlar yetmediği için şimdi iki kişi olarak ortaya cıkti. İnsan Haklan izleme Örgütü'nden bu nedenle ödül bile aldı. Başlangıç noktası olarak seçtikleri konular olumlu gibi görünmekle birlikte (bizde pek sık rastlandığı üzere) bir şeyi düzeltelim derken çok daha önemli şeyler zarar görüyor. Zaten öyle bir hale geldi ki mesele, dışarda bir Türk'e ödül veriliyorsa "Acaba Türkiye'ye bir zarar mı verdi?" diye şüpheye düşüyorsunuz...Konu şu: "Vicdani red"ci Mehmet Bal'a uluslararası destek verilmiş. Nedir vicdanı red? İnançlarına ters düştüğü için askerlikten, üniforma giymekten ve silah taşımaktan kaçınma hakkı... Bu kişiler diğer ülkelerde askerlik süresi kadar, sosyal hizmetlerde çalıştırılıyorlarmış. Bizde ise vicdani redci Mehmet Bal üniforma giymeyi reddettiği için dövüldüğünü ve işkence gördüğünü söylüyormuş, şu anda da açlık grevindeymiş.Şanar Yurdatapan da Los Angeles "İnsan Hakları İzleme Örgütü"nün toplantısında bu durumu anlatmış ve Türkiye için "utanç verici" olduğunu vurgulamış. Türkiye için aynı derecede utanç verici bir olay da kendi vatandaşlarının koşa koşa, önlerine çıkan ilk fırsatta ülkelerini kötülemeleri oluyor. Madem ki "vicdani red" uygar ülkelerde temel haklardan biriymiş, o zaman Türkiye de bu doğruyu görecektir. "AB'ye uyum yasalarını çıkarmak Avrupa Birliği'ne girmesek bile uygar bir ülke olarak bize lâzım" anlayışına artik gelen bir toplum bu sorunu da halledecektir. Mehmet Bal gibi "silah tutmaktan hoşlanmayan" binlerce kişi de belki bu haktan yararlanacaktır o zaman.Ama Şanar Bey gibi veya Tayyip Bey gibi "Bakın bizde neler oluyor", "Aşkolsun Leyla Zana'yı gördünüz de benim şiirime yaptıklarını görmüyorsunuz" diyerek kendi ülkesine her sorunun çözümünde dış destek, daha doğrusu dış baskı aramak tekrar ediyorum "utanç verici" bir kolaycılık.Başbakan olmadığı halde başbakan havasında yurtdışı gezileri yaparak, dünyada benzeri görülmemiş bir siyasi çeşni yaratan Tayyip Erdoğan'ınki özellikle çok üzücü. Üzücü olduğu kadar da komik. Bu ülkede şiir okuyan, hatta şiir kitaplan yazan binlerce vatandaşa birşey olmadı da neden ona oldu, merak etmez mi bu adamlar?Dilipak razı olur mu?Yazalı birkaç gün oldu; Kadın ve Aileden Sorumlu Genel Müdürlük nasıl korunacak, hükümet bunlan açıklamalı demiştim. Onlardan ses seda yok ve bu Genel Müdürlük belki de yakında tümüyle işlemez hale gelecek ama kadınlar her olayda yapayalnız, ezilmeye devam ediyorlar.Eşini polislerin önünde 63 yerinden bıçaklayan adam, Türkiye'de yasaların fazla ince eleyip sık dokumadan tahriki hafifletici neden saymasından ve Ceza Kanunu'nda sürekli olarak kadınlar aleyhine kullanılan "Beni aldatıyordu, aldatmaya gidiyordu" veya sadece "aldatacağından şüphelendim" sözlerinin suçu büyük ölçüde hafifletici neden sayılmasından elbette yararlanacakta. Bu şansını kullanıyor. Zavallı kadın bütün bir milletin ve çocuğunun gözleri önünde böyle unutulmaz, eşi benzeri görülmemiş bir faciayı yaşadığı yetmiyormuş gibi bir de bu suçlamalara cevap yetiştirmek zorunda kalıyor.O da yetmiyor, adamın yakınlan tarafından saldırıya uğruyor. Bu nasıl bir yasadır ki 63 darbeyle cinayete teşebbüs varken, halâ buna hafifletici neden arar? Bu nasıl Emniyet'tir ki böyle olay yaşamış bir kadını korumaz?İşte bu bakanlıkların ("Kadın ve Aile", "Adalet") başında duyarlı, kadın ve insan haklarından haberdar olan bir kadın bakan olsa TCK'nın kadınlar aleyhine boşluklar olan maddelerinin, Medeni Kanun un akıl almaz bir uygulama getiren ve evli kadınları çaresiz bırakan Yürürlük Maddesi'nin değiştirilmesi için derhal harekete geçer, canını dişine takar, uğraşırdı. (Son örnek Aysel Çelikel)Şimdi ise kendimizi duvarla kunuşuyor gibi hissediyoruz.Türkiye'de senelerden beri kadınlara insan haklan ihlâli yapılıyor. Şanar Yurdatapan HRW'den de ödül aldığına göre şu konuyla bir ilgilense diyorum, isimleri Yeşil Grup'muydu neydi pek hatırlamıyorum, insan hakkı savunuculuğunda ortak çalıştığı arkadaşı, kadın eli sıkmayan yazar Abdurrahman Dilipak buna razı olur mu, orası biraz şüpheli!
Abdullah Gül başbakanlık koltuğuna oturur oturmaz kızı konuştu:"Babam türban konusunu halledecek. Söz verdi..."Ondan önce de Bülent Arınç "Birincil meselemiz türbandır" demişti. Yine Tayyip Erdoğan'ın sözlerine karşı çıkarak. Eh, haklılar da Türkiye'de her konu halledildi, bir türban kaldı. Günlerdir el sıkışma, devir teslim töreni izlemekten, "Emirlerinizi beklerim" lâfı dinlemekten, vaad üstüne vaad duymaktan insanların içi bayıldı, tek konu türban.Hele bir kadınlara tesettür hakkı verilsin, sonra siz görün bakın nasıl gelişecekler. Baksanıza kadınları bunca düşünen partinin 24 kişilik bakanlar kurulunda tek kadın var. Türbanlıların sayısı artınca kadın bakan sayısını da mutlaka arttıracaklardır, şüphe yok.Evde oturan ve tek görevi yemek yapıp, çocuk bakmak olan eşlerine "Tapılacak kadın" övgüleri dizen bakanlara, örneğin bakan olduğu dakika iki ünlü yazarı aşağılamakla işe başlayan Kültür Bakanı'na "Eşinizi çalıştırır mısınız?" veya "İstese başını açabilir mi?" sorularını da sorsaydı keşke gazeteciler. Bakalım sayın bakanlar da, evde kapalı otururken pek takdir ettikleri eşlerinin çalışmasına genel başkanları kadar karşılar mı öğrenseydik.Her ne kadar bizimkiler sadece "muhafazakâr demokrat" olsalar da ortada radikal İslam'la tanışmış ülkelerdekine benzer bir çelişki var zira... Aslında kadının çalışmasına karşı olan kafalar, kadına çalışma hakkı verilmesi için uğraşıyorlar gibi... Devlet daireleri ve eğitim durumu mazeret değil, çalışmak istedikten sonra özel sektörde, böyle güçlü isimlerin eşlerine iş mi yok?İktidar böceği bir sanatçıTürban nasıl olsa, öyle ya da böyle devlet protokolüne de girdi, bu sorunu "ilgili olanlar" halletsin benim bugün asıl konum başka. Ama ona geçmeden önce; şu iktidar böceği, reklam için "tesettürlü sahneye çıkan" sanatçıya ne demeli? Biri beline kadar açık, şişme göğüs sergiliyor, diğeri Pakistan modeli tesettür. Afferin valla, böyle sanatçılar varken bu ülkenin sırtı yere gelmez.Gelelim AKP iktidarının kadına verdiği öneme. Türkiye'de çok önemli bir bakanlık var;15 yıldan beri faaliyet gösteren, büyük zorluklar, mücadelelerle kurulmuş, kurulma aşamasında Meclis'in iki ay kilitlenmesine neden olmuş bir bakanlık...Kadın ve aileden sorumlu bu bakanlığın Sosyal Hizmetler, Kadın Genel Müdürlüğü, Aile Kurumu gibi bölümlerinden oluşuyor. Kadın Genel Müdürlüğü 1990 yılında Çalışma Bakanı İmren Aykut tarafından kurulmuş, daha sonra Başbakanlığa bağlanmıştı. Dünyadaki örnekleri incelenerek kurulan Genel Müdürlüğün amacı uluslararası "kadın hakları" toplantılarına katılmak, uluslararası anlaşmalarda Türkiye'yi temsil etmek, şiddete, tecavüze uğrayan, sokağa atılan kadınları korumak, bilinçlendirmek, onlara haklarını öğretmek...Türk kadınının yasal haklarını savunmak.Önceleri 34 uzman kadrosu varken bu rakamın 8'e düşürülmesi, ilgili kanunun iptal edilmesi sonunda hukuken yok, fiilen var halde bırakılan bu genel müdürlük şimdi ne olacak?"Kadın ve Aileden Sorumlu Bakan" olarak bu işlerle uzaktan yakından ilgisi olmayan bir Devlet Bakanı mı görevlendirilecek, yoksa buna bile mi gerek görülmeyecek?Yoksa sadece "vitrin" olarak mı korunacak? AKP, kadın haklarını sadece 'türban'a indirgeyen bir parti değilse eğer -ki böyle olmadığının işaretini Medeni Kanun konusunda vermiş ve Mal Rejimi, Yürürlük Maddesi'ne muhalefet şerhi koydurmuştu- açıklama bekliyoruz.Yaşam ve Ölüm KentleriAtilla Dorsay'ın son kitabı (bugüne kadar 29 kitabı yayınlanmış) 'Yaşam ve Ölüm Kentleri' ne onbeş gündür başucu kitabı olarak kütüphanemde üst düzey bir görev verilmiş durumda...Avrupa, Asya, Afrika, kuzey ve güney Amerika ülkelerini sanatıyla, kültürüyle, tarihiyle, eğlencesi, insanı ve tüm özellikleriyle bu kadar inceden inceye anlatan bir kitabı tek nefeste okumak mümkün değil. Dorsay, elbette kendi tarih, sanat ve kültür birikimini de fazlasıyla aktardığı kitapta sizi bulunduğunuz yerden alıyor ve dünyanın öbür ucuna taşıyor.Sayfayı açtığınız anda... Birkaç dakika içinde hoop İspanya'da 'flamenco' izliyor, İspanyolların ve İspanya'nın özelliklerini öğreniyorsunuz. Oradan hoop Kahire'ye... Bangkok... Singapur... Venedik'e, Hawai'ye... Las Vegas'a, merak ettiğimiz tüm ülkelere ve şehirlere...Bugüne kadar çok gezi kitabı okudum ama böyle güzeline, böylesi gerçekçi olanına ilk kez rastlıyorum. Kızılderililerin tarihi ve yaşamından, Oscar Ödülleri'nin perde arkasına, Tunus mutfağından, Havana'nın kedi-köpeklerine kadar tüm bilgi ve detaylarla anlatıyor ülkeleri...Ben henüz bitirmedim kitabı ama sonlarına yaklaştım. Bundan sonra yapacağım seyahatlerde bir 'rehber' olarak da yararlanacağım. 'Yaşam ve Ölüm Kentleri' ni size de öneriyorum. Beğeneceğinize eminim.
Mehmet Barlas 18 Kasım tarihli "Bilgisizliğin kaynağı medyatik kültür mü?" başlıklı yazısında (Akşam) medyada "kalite"nin eşanlamlısı olarak "popülerlik" kavramının kullanıldığını, bilginin yerini gevezeliğin, dedikodunun aldığını anlatıyordu. Yazı şöyle bitiyor; "Bir akıl hastasının, telefon rehberini çevirip 'Çok şahıs var... Aralarında bağlantı da yok’, hiç bir olay da yok demesine benzer, bizim medyatik kültürümüzün durumu..."Uzun süredir bu konu eminim birçok okuyucunun da, medyanın içinden özeleştiri yapabilen beyinlerin de dikkatini Mehmet Barlas kadar çekiyor olmalı. Üniversitede okuyan bir kızım olduğu için yakından gözlem yapabilme imkânına sahip olmam beni daha da fazla rahatsız ediyor. Medya ile ilgili derslerde gençlere gazete yazısı yazma kuralları, okuyucuya haber ve yorumlan en iyi şekilde verme metodları titizlikle öğretiliyor. Konuyla ilgiliaraştırma, kaynak ve röportajlar, herşey. Okullarda gazetecilik mesleğiyle ilgili teorik bilgileri fazlasıyla alan gençler gazetelere baktıklarında ne görüyorlar?Gazetelerin, tenkit edip durduğu "Televole kültürü"nün TV'ler yerine bu kez gazetelere yayıldığını... Her haberin magazinleştirilmeye çalışıldığını... En ciddi siyasi röportajlara bile abuk sabuk bir üslubun hakim olarak gerçekten sorulması gereken soruların i yerini magazin sorulan'' nın aldığını. TV'lerde reyting uğruna her köşeden çıkan şiddet görüntülerinin yerini gazetelerde cinselliğin aldığını... Bu konuda, 21. yüzyılda halâ belli bir olgunluk düzeyine ulaşamamış toplumun bu eksiğinin bol miktarda istismar edildiğini... Erica Jong gibi yazarların kitaplarını okuyormuş hissi veren, her satın cinsellik kokan, yazarın kendisini de bu imajda sıkça kullandığı yazıların nasıl kolay şöhret kazandı-rabildiğini... "Özgürlük" ve "olduğu gibi görünme" kavramlarının boyutlarının genişletilerek argo kültürünün yazılara hâkim hale getirildiğini... Gazetecilerin konu ve röportaj malzemesi olarak sürekli birbirlerini kullandığını ve böylece "Körlerle sağırlar birbirini ağırlar" tablosu oluşturduklarını... Kitap yazmak için yazılarına ara vermek zorunda kalan yazar örnekleri önlerinde dururken köşe yazılarını toparlayıp kitap yapan ve köşelerini de reklâm sütunu haline getirenleri... Her röportajda kendini konuşmacıdan daha ön plâna çıkaran gazetecileri (gazetecinin görevi dikkati konuşmacıya çekmektir)... Bunu fazlasıyla onaylayan gazeteleri... Hiçbir bilgiye, araştırmaya dayanmayan tonlarca yazıyı...Burada yanlış anlaşılmaması gereken nokta şu; gazetecilerin argoyu, magazini, bir meslektaşı övmesi, arada sırada cinsellikten de sözetmesi elbette olağandır (hepimiz de yapıyoruz) ama bunlan "en geçerli malzeme" haline getirmenin ne kadar doğru olduğunu da basının kendi içinde tartışması, bir özeleştiri yapması gerekir.Defilelerde diğer meslektaşlarından çok ilgi çekmek için dekolte kazası(!)na uğrayan mankenleri eleştirirken bunun basında alışkanlık haline getirilmesine susarsak haksızlık yapmış olmaz mıyız?Son bir soru; Magazin haberlerine ağırlık vermeyen ciddi gazeteler Avrupa ülkelerinde ve ABD'de gayet iyi satiş yaparken bizde neden yeterince satılmıyor acaba? Bunda "arz-talep meselesi" diyerek her konuyu 'en cıvık magazin' halinde sunan ve 'talep' düzeyini arttıramayan gazetelerin hiç mi kusuru yok?