Kafam öyle karışık ki, hani işimle birlikte yürütebileceğime inansam gidip Hukuk Fakültesi'ni bitireceğim. Ama Türkiye'de hukukçuların da şaşınp kaldığına eminim, faydası olmayabilir.Mamafih Yunanlıların kafası da karışık galiba, yalnız değiliz. Şöyle bir haber vardı dün:Yunanistan'da kalbinden hasta bebeğine ameliyat parası bulmak için banka soyan bir adamı tutuksuz yargılamak üzere serbest bırakmışlar.ilk duyduğunuzda kulağa hoş geliyor. Aferin insanlık da bunu gerektirir, adamın banka soymak için kabul edilebilir bir nedeni var. Şimdi biraz daha dikkatli düşünelim; önce şunu söyleyebiliriz, banka soymak için herkesin kendine göre "kabul edilebilir", kendine göre "meşru sayılabilecek" bir nedeni olabilir. Canından çok sevdiği anası, babası, kardeşi veya kendisi hastadır ve ameliyat parası yoktur. Dul bir kadın (ki bunlardan ne çok var) çocuklarıyla sokağa atılmış bir ağaç kovuğuna sığınmıştır. Çocukları aç, sefil sokaktadır. Ya da hasta ve işsiz baba çocuklarını doyuramıyor, okutamıyordur.Yunanlılar, böyle bir örneği sunduklarına göre onlara da aynı hakkı tanıyacaklar mı?Yunanistan'da aynı durumda, bebeği hasta (dayanılmaz bir durum, sağlanan kolaylığa bütün kalbimle seviniyorum aslında... da) binlerce kişi olabilir, onlara da tanıyacaklar mı?Tanımaları gerekmez mi? Buradan şu noktaya geliyoruz; "Yasalar ve uygulamalar bir kişi için değiştirilebiliyorsa, bundan sonra aynı konumdaki başka şahıslar ve benzer durumlar içindeğiştirilemez mi?"Yanlış anlaşılmasın, ben de Tayyip Erdoğan'daki olumlu değişiklikleri diğer demokrat arkadaşlar kadar takdir ediyorum, madem ki partisi seçildi başbakan olmasını da isterim. Ama bunun, şartlar ne olursa olsun "en doğal hak", "en doğru davranış şekli" olarak empoze edilmesini de saçmalamak olarak tanımlıyorum üzerinize afiyet... Kimse kusura bakmasın.BASKI İÇEREN SÖZLEREğer Anayasa'nın, sadece partisi iktidara geldiği için, o genel başkana göre değiştirilmesi "en doğal seçenek" ise, her seçilmiş vatandaşın benzer bir değişikliği talep etmeye hakkı vardır."Anayasa bir kere değiştirilse ne olur?" Anayasa bir kere delindiğinde ne olmuşsa o olur. Arada herhalde hukuk açısından bir fark yoktur. Yani "Evet, ideolojik suçların, düşünce ve ifade suçlarının bu maddeden çıkarılması gerekir" derseniz,doğrudur. Ama onun doğru olması, tam şu anda, bir kişi için, siyaseten gerektiği için değiştirilmek istenmesini de "doğru" yapmaz.Tayyip Erdoğan'ın tüm ılımlı ve olumlu tavırlarına, konuşmalarına rağmen "Eğer AB, seçimi kazanmış bir partinin genel başkanının önünü açmıyorsunuz derse bunun sorumluluğunu kim alacak?" şeklindeki baskıcı sözlerini haklı yapmaz. Çünkü Anayasa'nın 10. maddesi de "Yasalar hiçbir ayırım yapmaksızın herkese uygulanır" diyor. "Cumhurbaşkanı da olsa uygulanır" demek değil midir bu?SİSTEMİN GEREĞİ?Değil diyorsanız, o zaman aynı durumda, halkın oylarıyla seçilmiş bir başkası, seçildikten sonra "Ben dolandırıcılıktan yargılanıyorum, onu da bu maddeden çıkarın" dediğinde ne yapacaksınız? O da halkın oyuyla iktidara geldi diye Anayasa'yı bir kez daha mı deleceksiniz, pardon değiştireceksiniz?"Parlamenter sistemin gereği" diyenler acaba Jet Fadıl için de her türlü hakkın aynı sistemin gereği olduğunu düşünüyorlar mı? (Merak ettiğim bir şey daha var; Jet Fadıl bağımsız olmasaydı da AKP'li olsaydı, yemin ederken AKP'liler onu alkışlamayacak mıydı?)Dediğim gibi ben de Tayyip Erdoğan'ı AKP içinde, onun yerine başbakanlık yapabilecek diğer isimlere tercih ederim. Yine de bu tercih bana "En çok onun hakkı, üstelik bu parlamenter sistemin gereği, yasalar da gerekiyorsa onun için değişmeli" dedirtmiyor.Daha fazla vakit kaybetmemek, istikran bozmamak gibi nedenlerle değişiklik yapılacak belki ama hukuki açıdan oldukça tartışmalı bir konu.Şimdi aklıma geldi, ya Yunanistan'da çocuğu hasta bütün babalar bankalara hücum ederlerse ne olacak?
Bugün benim doğum günüm. Aa, Teoman'ın şarkısı gibi oldu. Ama gerçekten doğum günüm bugün. Vee sizinle kutlamaya karar verdim. Gündüz saatlerimi her zamanki gibi masa başında sevgili okurlarımla, akşamı ve Kuruçeşme Dölce'nin hazırladığı olağanüstü lezzetteki elmalı doğumgünü pastamı da sevgili ailemle paylaşacağım.Allah her sene bugünleri göstersin, daha büyük mutluluk olur mu? Arkadaşlarım "ya biz, ya biz" diyebilirler şimdi, onları da evin badanası, boyası bitince düşüneceğim, şu an salonda oturacak yer yok. Sabahımın (artık "dün" oluyor tabii) güzel sürprizlerinden biri Ayşe Özgün'ün "Vatan" için yazdığı harika yazıydı. Aslında son günlerde yoğun olarak okurlarımızdan duyduğumuz (ve sayenizde, maşallah üç yüz binlerde seyreden tirajımızla da gördüğümüz) sözleri kendi hoş üslubuyla toparlamıştı sevgili Ayşe... Neyse tahtaya vuruyorum nazar değmesin.Yazının başlığına bakıp "Peki Temeliye kim" diyorsanız acele etmeyin, onu da söyleyeceğim; evdeki yardımcım. Erkek olsa adı kesin Temel olurdu, kadın olduğu için ben ona Temeli- î ye diyorum. Çok sevimli ama ne ben j onun konuşmasını anlıyorum, ne o benimkini. 'Hard Karadeniz şivesi' ile konuşuyor. Ama öyle böyle değil, sanki yabancı dil.O da benim için aynı şeyi düşünüyor olmalı ki her konuda söylediğimin tam tersini yapmakta. Örnek; 'O tavayı içine yağ koymadan ateşe oturtma, dibi delinir' demişsem bir gün sonra dibini yanmış veya delinmiş, 'çiçekleri duvara dayama kırılırlar' demişsem, tamamını duvara dayalı ve kırık buluyorum. Yukardan 'tuvalet kağıdı verir misin' diye sesleniliyorsa elinde mutfak folyosuyla koşarak geliyor. Yemin ediyorum komedi filmi gibi. Ama içinde yaşayınca trajedi olarak algılamak da mümkün, buna da inanın.Temeliye'ye bu sabah 'yemeği dışarda yiyeceğiz, bugün doğum günüm' dedim, kızdı; "Aa, olmaz ama, ben Akmerkez Makro'dan mis cibu hamsiler almişim, hamsi tava yapacayum size..."Akmerkez Makro önemli hamsi açısından. Karadenizliler balık ve özellikle hamsi uzmanı ya, her yerin balığını beğenmiyor. Diğer Makro'lardan örneğin asla almıyor, burada hem çeşit bol, hem taze, hem de sunuşu güzel. Her iş bırakılıp Akmerkez'e gidilecek (itiraf etmeliyim ki bir tek bu konuda ona hak veriyorum), Bülent Bey'le birlikte hamsiler seçilecek. Neyse kavga dövüş bir kısmını iftar için kendine ayırıp geriye kalan hamsileri yarına saklamaya razı oldu. Karadenizliler kızmasınlar, çoğu iyi insanlar ama yine de anlaşmak güç gerçekten. Üstelik inatçılar da.Nereden nereye demeyin Mesut Yılmaz da böyleydi, onun da durup durup söyleyiverdiği bazı sözlere şaşırır, sakin dururken birden sinirlenivermesine de anlam veremezdik.Şimdi de aileden Karadenizli Tayyip Erdoğan'a geldi sıra. Onu anlamak da kolay olmayacak. Kanatsız bir melek gibi duruyor (bazı köşe yazarı arkadaşlarımız tarafından da desteklemeyenler paylanıyor, Tansu Çiller'in ilk başbakan olduğu günlerde de tenkit ettiğimizde aynı tavırlarla karşılaşırdık. Hani şu Jeanne d'Arc günlerinde... O günler hoşgörü günleri olmalı ya, bize pek bozulurlardı) ama sadece kendi işine gelen konularda melek. Evet, lojmanları kaldırmak istemesi, AB toplantısına Kopenhag'a muhalefet lideri \ ile gitmek istemesi gibi i düşüncelerini takdir ! ediyoruz ama ya "dokunulmazlık" konusu?Seçimden önce milletvekili dokunulmazlıklarının kaldırılmasında hemfikir gibi konuşuyordu, şimdi hiç o konuya dokunmuyor. Kendisine başbakanlık yolunu açacak uzlaşmayı sağlamak, Anayasa'nın 76. maddesini de bu uzlaşma ile değiştirmek istiyor ama sadece kendi isteklerinin haklılığını savunuyor.Yani "4 yılda bir seçime hayır", "Dokunulmazlık konusuna da şimdilik dokunmayalım" ama "76 değişsin..." Bu mudur yani? Budur galiba...Örneğin Tayyip Bey "4 yıla hayır" diyor da, kendisinin de, seçilen hükümetin 5 yıl iktidarda kalmaması sayesinde oraya geldiğini unutuyor. Devamlı erken seçime gidileceğine 4 yılda bir seçim olsa ne zararı var?"Dokunulmazlığın kaldırılmasını derhal onaylıyoruz" dese ne zararı var?Bunları kabul etsin, 76'yı da isterse tümüyle kaldırsın.Zaten dolandırıcılığı, sahteciliği, kaçakçılığı, yüz kızartıcı suç ve o maddedeki diğer ağır suçları önleyici ne gibi bir etkisi kaldı ki? Hepsi kağıt üstünde. Yapanlar Meclis'te.Onu da kaldırın gitsin!"Bu adreste bulunamadı"Tiyatro İstanbul'un yeni oyunu "Bu Adreste Bulunamadı" ile Cihan Ünal üç yıllık bir aradan sonra tiyatroya dönüyor. Ben oyunu 18 Kasım Pazartesi akşamı izleyip size anlatacağım ama 14 Kasım'da (yani bugün) başladığı için tiyatroseverlere müjdeyi duyar duymaz vermek istedim. Kresmann Taylor'un yazdığı ve Gencay Gürün'ün Türkçeleştirerek sahneye koyduğu iki kişilik oyunda başrolleri Çan Gürzap ve Cihan Ünal paylaşıyorlar.Geçen yıl Paris'te sahnelenen ve büyük ilgi gören dramatik piyes; savaşın, baskı rejiminin getirdiği korkuyla birlikte bütün değerleri altüst edişini ve faşizmin insandaki arkadaşlık gibi güzel duygularını bile silip yüreklerde korkudan başka duygu bırakmadığını anlatan, "kara mizah"ın en güzel örneklerinden biri.Hitler'in Almanya'da iktidara geçtiği yıllarda biri Amerika'da yaşayan Yahudi, diğeri Alman (Hristiyan) iki arkadaşın -gerçekten yazılmış- mektuplarından oluşan bir öykü. Mektuplar önce sevgi ve özlem içerirken, Hitler iktidara tamamen el koyup üstün ırka dayalı acımasız politikasıyla Yahudileri katletmeye başlayınca eski satırlar yerini tedirginliğe ve korkuya bırakıyor. Cihan Ünal ve Can Gürzap gibi Türk Tiyatrosunun çok önemli iki sanatçısını böyle iddialı bir oyunda izlemek büyük zevk olacak.Pazartesi akşamını sabırsızlıkla bekliyorum.
Daha önce birçok suçluyla, soyguncuyla, dolandırıcıyla olduğu gibi Türkiye onunla da gurur duyuyor olmalı ki Akgündüz havaalanında ve gittiği yerlerde kalabalık grupların "Türkiye seninle gurur duyuyor" tezahüratları arasında, limuzinine binip inerek krallar gibi karşılanıyor.Etrafındaki gazeteci ordusuna ve mikrofonlara yargı ile ilgili olarak şunları söylüyor; "Ülkeme döndüğüm için çok mutluyum. Hakkımda açılacak davalarda dokunulmazlığımı kullanmayacağıma söz veriyorum. Davalara bizzat katılacak ve kendimi savunacağım."Dün ve önceki günkü gazetelerde ise CHP Genel Başkanı Deniz Baykal, başka siyasetçiler ve basın mensuplarının yorumları hep aynı çizgide; "Yemin törenine katılmasın. Katılırsa Meclis boşaltılsın."Telefonla bana ulaşan okurlarım haklı olarak bu çifte standarda dikkati çekiyor ve "Neden?" diye soruyorlar."Bu kadar çok sayıda mahkemelerde davası bulunan, sanık durumundaki milletvekillerinin girdiği, genel başkanlar için özel hukuk uyarlaması yapılmasına çalışıldığı bir ortamda neden, Fadıl Akgündüz'le uğraşıyorlar? Hakkında sadece dava olanlar yemin edemiyorsa hiçbiri etmemeli..."Haksız olduklarını kim iddia edebilir?Jet Fadıl'ın tek farkı "kırmızı bülterf'le aranıyor olması. Peki biz ülke olarak, uluslararası düzeyde yargı sorunu olanların parti kurup miting meydanlarında aylarca propaganda yapmasını sempati ile izlemedik mi?Onlara küçümsenemeyecek miktarda oylar vermedik mi?Adaletle sorunları varken, çoksayıda milletvekilini "Biz değiştik" sözlerine inanarak Meclis'e taşımadık mı?Şu anda da milletin oylarıyla seçildiklerini ileri sürerek ve demokrasiyi bahane ederek milletvekilliğini hak ettiklerini savunmuyor muyuz?Bu soruların hepsinin cevabı "Evet, yaptık, savunduk, taşıdık..." Eee, o zaman "dokunulmazlığı kullanmayacağım, davalara kendim girip savunmamı yapacağım" diyen ve de halk tarafından seçilen Fadıl Akgündüz neden yemin etmesin?Okurlarımız haklı, bu şartlar altında onun da, adli suçu olduğu iddia edilen herkesin de seçilme ve yemin etme hakkı vardır. Memlekette demokrasi varsa bu da Türkiye'de suç işleme hak ve özgürlüğünü birlikte getiriyorsa (!) sorun nedir?işte Cumhurbaşkanı Sezer "Kişiye özgü düzenlemelerden kaçının" derken bunu kastediyor. Bazı siyasetçiler için hukukla oynanabiliyorsa diğerleri de bunu kendileri için isteyebilirler. Hele de elinizde malzeme olarak çatısı altında çok sayıda yargıyla sorunu olan milletvekili barındıran bir Meclis varsa bu işin sonu nereye varır? ; Son seçimde eski ve denenmiş partilerin hepsinin baraj altında kalmasının önemli bir nedeni siyasi başarısızlıklar idi. Halk koalisyon partilerini birçok gerekli yasayı kendilerini tehlikeye atarak çıkarmalarına rağmen işsizliğin, ekonomik krizlerin nedeni olarak gördü. Ama bir diğer nedeni (muhalefet partilerinin de tasfiye edilmesinin nedeni) siyaseti yolsuzluklardan arındırmak, temiz bir yönetime ulaşmaktı.Peki bunun yöntemi nedir; sivrisineklerden tek tek kurtulmak mı, bataklığı kurutmak mı?Bataklığı kurutmak diyorsak eğer Jet Fadıl'ı ve benzerlerini göz önünden uzaklaştırmaya çalışmamalıyız.Tam aksine, onlar ortalık yerde dursunlarki çözüm hep aklımızda olsun!Ramazan eğlencesiHuysuz Virjin rengârenk, şıkır şıkır kıyafetleri, neşeli kantoları ve danslarıyla geçen hafta sonu ekranları parsellemiş gibiydi. Cumartesi-pazar atv'de başlayan ve Ramazan süresince devam edecek olan "Direklerarası Show"u hem sunacak, hem de o arada kantolar söyleyip dans edecek ya Huysuz, magazinciler bu fırsatı kaçırır mı? Daha programın geri kalan kısımları yayınlanmadan onlar hemen tüm kantolarından bölümleri izlettiler. Doğrusu Huysuz Virjin de hakikaten kantoda çok başarılı... Direklerarası Show ünlü sinema yönetmeni Ülkü Erakalın tarafından çekiliyor. Erakalın'in değerli sinema ve tiyatro arşivleri ile bugün hayatta olmayan birçok başarılı eski sanatçının, sadece kendisinde bulunan konuşma bantlarından yararlanarak hazırladığı programın "Geçmiş Zaman Olur ki" bölümünde Vasfi Rıza Zobu, Cahide Sonku, Toto Karaca, Selim ve Adile Naşit gibi bir dönemin en ünlü isimlerinin sohbetleri yer alıyor. Bir başka bölümde de Hülya Koçyiğit, Müjdat Gezen, Nüket Duru ve bugünün diğer bazı sanatçıları, o günlerin sanatçılarıyla konuşuyor.Çok uzun yıllar emek verilerek derlenmiş bir arşivin değerlendirildiği ve 8 programdan oluşan "Direklerarası Show" ne yazık ki sadece haftasonları, iftar saatinden sonra yayınlanıyor. Gerçekten çok ilginç ve hoş.Gelecek Cumartesi-Pazar için şimdiden not edin ve izleyin!Osteoporoz taramasıÖzellikle ilerleyen yaşlarda artan ama yeterli kalsiyum alınmadığı takdirde gençlerde de görülebilen kemik erimesinin (osteroporoz) önlenebilmesi için kemik kontrolü ve erken teşhis gerekiyor.Merkezi İsviçre'nin Basel kentinde bulunan Novartis İlaç bu hastalığın erken teşhisine yardımcı olmak üzere Türkiye Osteoporoz Derneğini'nin de işbirliğiyle 2000 yılında Türkiye genelinde ücretsiz kemik yoğunluğu ölçümüne başlamış. Bana gönderilen belgede Adana, Bursa, Eskişehir ve İstanbul'unda aralarında bulunduğu 21 ilde daha bu ücretsiz taramanın sürdürüleceği bildiriliyor. Ben de okurlarıma duyuruyorum.
Dün sabah, saat 9:30'da başlayan ve 9-10 Kasım'da gün boyunca devam edecek olan toplantıdaydım."İstanbul Barosu Kadın Hakları Uygulama Merkezi" tarafından düzenlenen, çok sayıda hukukçu ve basın mensubunun katıldığı toplantının konusu;"Ailenin Korunmasına Dair Kanun ile Medeni Kanuna ilişkin uygulama sorunları". İstanbul Barosu Başkanı Avukat Kazım Kolcuoğlu'ndan sonra kürsüye gelen Adalet Bakanı Aysel Çelikel konuşmasına bence çok önemli olan şu cümleyle başladı:'Yapılan emekler o sırada boşa gidiyormuş gibi görünse de, amaç hiç gerçekleşmeyecekmiş gibi görünse de zamanla emekler mutlaka yerini buluyor. Sivil toplumun ve örgütlerinin gücü sonunda her zorluğu yeniyor..."Bunu söyledikten sonra genç, dinamik, inanmış, yürekli hukukçu kadınların Türkiye'de kadın haklarının elde edilmesi konusunda ne çok yol katettiklerini vurguladı. Gerçekten de Türkiye'de "Kadın ve Aileden Sorumlu" birçok bakan ve \ kadın hukukçular, özellikle 1990-2002 yıllan arasında, kadına (bugün saygı ve rahmetle andığımız Atatürk'ün başlattığı ve mücadelesini verdiği) haklarını kazandırabilmek, toplum içinde kadınla erkeği eşit duruma getirebilmek için "tarihe geçecek başarılı adımlar" attılar.En ümitsiz görünen anlarda bile bıkmadan, usanmadan, hele ümitsizliğe hiç kapılmadan çabalarını sürdürdüler. Bu övgüleri fazlasıyla hak ediyorlar.Adalet Bakanı Çelikel daha sonra toplantının iki temel konusu üzerinde konuştu. Birincisi, çıkarılmış olmasına rağmen toplumun, hattâ "adalet"in kadına bakışına dayalı önyargı ve aile mahremiyetine karışmamakla ilgili yaygınanlayış sonucunda bir türlü uygulanamayan "Aile bireylerinin şiddete karşı korunması" ile ilgili 4320 sayılı yasa.Böylesine önemli bir yasanın, çıkmış olmasına rağmen emniyet güçlerinin ve hakimlerin hatalı kararları yüzünden uygulanamadığını belirten Bakan bunda "Aynı çatı altında yaşayan karı-koca, erkek-kız kardeş (gibi akrabalar) birbirinin canına, malına zarar verirse takibat icra olunamaz" diyen Türk Ceza Kanunu'nun 524. maddesinin de büyük rolü olduğunu örneklerle anlattı. Kadının (eşin) bulunduğu evi yakan veya eşyasını, malını tahribeden kocalara dokunulamadığını, cezada da 1/3 oranında indirim olduğunu söyleyen Aysel Çelikel "Bırakın bu tür fiziksel şiddeti, hakaret ve duygusal baskı bile şiddettir. Bu eylemler için de caydıncı tedbirler gerekir" dedi.Bütün hukukçuların ve bakanın "şiddet" konusunda hemfikir olduğu noktalar şunlar;1) Şikayetin mutlaka zarar gören şahıs tarafından yapılması şart değil. Üçüncü şahıslar haber verdiğinde de emniyet güçleri derhal müdahale etmeli.2) Bu yasada amaç "acil çare" olduğuna göre hakim tanık dinlemeye bile gerek duymadan dosya üzerinden karar verebilmeli, rapor isteyerek süreyi uzarmamalı.Daha sonra Medeni Kanun'da yapılan değişikliğin kadınlara yeni yükümlülükler getirdiğini buna karşılık kadınların çoğunun ailenin mal varlığından pay alma hakkını vermediğini anlatan Adalet Bakanı yeni Parlamentonun bu konuya çözüm getirmesi gerektiğini söyledi. Medeni Kanun'un MAL REJİMİ YÜRÜRLÜK MADDESİ için Anayasa Mahkemesine "esastan incelenmek üzere" ; dava açılabileceğini, bu takdirde mahkemenin o maddeyi iptal edeceğine inandı-; ğını belirten Çelikel konuşmasını "Mazeret olarak yasalar geçmişe etkili olmaz dediler. 1984'te İsviçre'de yapıldığında geçmişe ve mevcuda uygulandı. Demek ki olabiliyor" sözleriyle bitirdi.Şu anda yürürlüğe girmiş olan yasal MAL REJİMİ'nden yararlanmak isteyen kadınların l Ocak 2003 e kadar eşleriyle notere giderek anlaşma imzalamalan gerekiyor. Gerçekleşmesi oldukça zor bir olay bu.Ama gitmeseler bile, hukuki açıdan sayısız sorun çıkaran bu yasa yakında değişebilir. AKR, o günlerde de bu görüşü desteklemiş, "YÜRÜRLÜK MADDESİ”ne muhalefet şerhi koydurmuştu.Şimdi fırsat ve güç ellerinde. Bakalım ne yapacaklar?Demirel hep oradaYeni düşüyor jeton. Solda ve sağda birleşmeyi sağlamaları çok önce, defalarca söylendiğinde düşememişti. Jetonun düşmesi için önce kendilerinin uçurumdan düşüp kafalarını esaslı şekilde çarpmaları gerekiyormuş.Tabii "merkez sağda yeniden yapılanma" lâfı tatlı geliyor şimdi de. Yeniden yapılanmanın başına kim gelecek? Bir sonraki seçimde DYP-ANAP birleşmesi sağlanır da Meclis'e girilirse ayrıldığıma pişman olur muyum?.. "Kalır da onlarla birlikte küllerimden yeniden doğarsam olanı biteni unutturur muyum" hayalleri onlara ayak sürüttürüyor. Kaya'yla boşanma lâfı çıkınca ortadan kaybolan Hülya gibi bir süre görünmez olup o arada taraftar toplama imkânı da olabilir üstelik.Hani tiyatrocular için "Sahne tozu yutunca vazgeçmek zordur" denir ya bunlar için de genel başkanlığın tadını bir kez alınca vazgeçmek çok zor oluyor demek ki... Partini rezil etsen de kal. Neye malolursa olsun yine kal.DYP yönetimi yola Tansu Çiller'siz devam etmekte kararlı gibi görünüyorsa da durumun her an değişebileceğini herkes biliyor. Eğer değişmez, Çiller bütün kartlarını oynamasına rağmen orada kalamazsa oluşacak yeni "merkez sağ" in başına gelmesi en muhtemel isimlerden biri Mehmet Ali Bayar. Ama ortada çok önemli bir sorun var halledilmesi gereken. Demirel'in "Bayat'ın arkasında sanki kendisi varmış gibi" görünmeye çalışmaktan vazgeçmesi. Toplumun eski isimleri siyaset sahnesinde görmek istemediği belli olmuşken ısrarla bu duygunun verilmesi yanlış.Bayar bu imajı reddetmeli.Henüz zaman varken!
Pakistan Devlet Başkanı Pervez Müşerref kısa süre önce Türkiye'ye geldiğinde şu açıklamayı yapmıştı:"Biz Pakistan'da kadının yerel politikada, sosyal ve ekonomik faaliyetlerde, ulusal seviyede parlamentoda yer alması için bilinçli ve yoğun bir çaba gösteriyoruz. Parlamentomuzda kadınlara ayrılan koltuk sayısının 60'a çıkarılması, bu yöndeki büyük bir adımdır."Pakistan kadın milletvekili sayısını 60'a çıkarırken biz % 4'lük kadın oranıyla Bangladeş (9.1), Hindistan (9.0) ve Irak'ın (7.6) bile arkasında, ancak birkaç arap ülkesinin önündeyiz.Ve Perşembe akşamı bir TV programında konuşan AKP'li kadın milletvekilleri olanca güleryüzlü hallerini takınarak kalıplaşmış erkek sloganını tekrarladılar;"Tenkit, eleştiri kolay, kimse elini taşın altına koymuyor. Özellikle entellektüel kesim!"550 kişilik Meclis'e, bugüne kadar adaylığını koyan kadınların onda birinin dahi giremediğini, kadın adayların en entellektüelinin 15. sıralara konduğunu, hemen bütün partilerde liste başlarına (en az yüzde doksan beşine) erkek adayların yerleştirildiğini söylemiyorlar da sloganlarla sempati gösterisi yapıyorlar. Daha önce "kadınlarakota konmalı" dendiğinde "kota eşitliğe aykırıdır" teranesiyle anlamsız gösteriler yapanlar gibi...Türkiye'de bugüne kadar kadın davalarındaki kayıpların bir nedeni de Meclis'e girmeyi başaran kadınların, erkek söylemlerini ve fikirlerini benimsemesidir. Erkek milletvekillerinin kadınlarla ilgili sorunlan ciddiye almadıklan, alan birkaç kadının ise etrafını çevirip "Burak bacım bu işlerle uğraşmayı, şimdi bütün Meclis'i karşına alacaksın" gibi sözlerle etkileyerek vazgeçirdiklerini bizzat kadın vekillerin kendilerinden defalarca dinledim.Bu nedenle Medeni Kanun değişikliği bile MHP'li, SP'li erkek milletvekillerinin isteği doğrultusunda çıkmış, etkili olabilecek kaç kadın milletvekili onların ağzıyla konuşmuştur.Şimdi aynı konuyu, Medeni Kanun'da yapılan hatayı Adalet Bakanı Aysel Çelikel TCK'da kadınlar aleyhine olan maddelerle birlikte yeniden gündeme getiriyor. Bence, bunu birinin mutlaka yapma-j sı gerektiğini iyi bildiği için hükümet ; değişmeden bu gayreti gösteriyor. i Hatırlayacaksınız, Medeni Kanun değişikliğinde "Yasal Mal Rejimi" ile ilgili madde, son anda Adalet Bakanı Hikmet Sami Türk'ün de "Bu halini kabul etmezsek hiç değiştiremeyeceğiz" diyerek geri adım atmasıyla mantığa ve uluslararası normlara, anlaşmalara aykırı şekilde çıkarılmıştı. Erkek milletvekilleri, çıkan yasa sırf "kendilerini de etkilemesin" telaşıyla kanunu mevcuda değil (17 milyon evli çifte değil) geleceğe uygulanacak şekilde Meclis'ten geçirmişlerdi.En başarılı hukukçuları şaşkınlığa, kararsızlığa düşüren bu yasanın tekrar değişmesi, adalete, eşitliğe, insan haklarına uygun ve diğer ülkelere benzer hale gelmesi Meclis'teki iki partinin ve özellikle kadın milletvekillerinin ellerini taşın altına sokmasıyla, bu dönemde mümkün olabilir.Bugünkü toplantıda neler konuşulduğunu da yarın anlatacağım.Nerede kaldı şeffaflık?Kiminle karşılassam, konuşsam söz dönüyor dolaşıyor Meclis'teki gizli oy meselesine geliyor. Hani bu yeni hükümet en adil, en dürüst, en uzlaşmacı, en, en, en... çözüm bulucu hükümet ya, buna da mutlaka çözüm bulmalı diyorlar."Anayasa değişiklikleri ve tüm oylamalarda kimin ne oy verdiğini görelim"..."Bu yasalar millet için, milletin seçtiği vekil-ler tarafından yapılıyorsa hangi vekilin ne yaptığını görmek de milletin hakkıdır"... Diyorlar."Bizden başka hiçbir medeni ülkede, hiçbir demokraside böyle acayip uygulama yok. Kimse kaçak güreşmiyor, herkes oyunun arkasında duruyor" diyorlar.Meclis bu isteğe cevap vermek, gizli oylamayı kaldırmak zorundadır. Halk iradesi çok önemlidir, değil mi?
Demokrat Parti ve Adalet Partisi'nin milletvekilliğini, senatörlüğünü, AP döneminde çok uzun yıllar oy çoğunluğuyla seçilerek Senato başkan vekilliğini yapmış, Adana'nın 'karşısında aday barındırmayan' efsanesiyasetçilerinden birinin kızı olarak, iktidar böceklerini her dönemde görmüş, izlemiş biri olarak söylüyorum.Babam, rahmetli Başbakan Adnan Menderes'e kendisinin de desteklediği rakip adayın uğradığı hezimetten sonra "Adana'nın Mehmet Ünaldı'sını tanımak istiyorum" dedirten bir 'seçmen sevgisine mazhar olmuş' siyasetçilerdendi. İktidar böceklerine de benim kadar sinirlenirdi. İkisi de nur içinde yatsınlar.Efendim bir reklâmdır, bir AKP'li görünme çabasıdır gidiyor. Göz yaşartıcı faaliyetler. AKP'li olmayanlara veya görüşünü açıklayanlara "Aldınız mı ağzınızın payını" türü saldırmalar. Aba altından sopa göstermeler... Ne oluyoruz... Ne oluyoruz? Daha önce hiç iktidar mı görmedik? Yoksa siz mi görmediniz? Herkes gördü. Bu memleket İslamcı iktidar da gördü, başkalarını da... AKP içinde bulunan birçok milletvekili (ve hatta Genel Başkan) daha önce o İslamcı iktidar partisinin de içindeydiler.Astrologlar bile Türkiye'nin ve iktidar partisinin falına bakıyorlar (ülkelerin falına nasıl bakarlar anlaşılır gibi değil... Bu fal dediğin şey doğum tarihine göre, etkisi altında olduğun gezegene göre filân uyduruluyor. Memleketlerin de doğum tarihine mi bakıyorlar?) Sonuç; "Değişimin lideri belirlendi..." Ba, ba, ba, baa (Çocuklar Duymasın'in Halûk'u, kulakların çınlasın...) Ben size '3 Kasım seçiminden benim gibi Akrep Burcu bir hükümet çıkacak' demiştim, çıktı. O da yetmemiş olacak ki Türkiye'nin de burcuna Akrep olarak karar verilmiş.İyi, güzel de Akrep Burcu dikkatli, ihtiyatlı bir burçtur. Ölçmeden biçmeden konuşmaz. Popülizm uğruna gevezelik yapmaz. Kılı kırk yarar. Bu hükümet, daha hükümet olmadan Kıbrıs konusunda ettiği lâflarla ortalığı çorbaya çevirdi. Dakika bir, gol bir, Genel Başkan'in söylediğini yardımcısı "Biz öyle demek istemedik" diye düzeltmek zorunda kaldı. Dünkü yazımda 'İnşallah kısa süre sonra -önceden örneklerini gördüğümüz gibi-genel başkan ayn, yardımcıları, milletvekilleri ayrı tellerden çalmazlar' sözüyle tam da bunu kastetmiştim (Bir de, genel başkanların açıkça telâffuz edemediklerini diğerlerinin söylemesini. Böylece istenen mesaj veriliyor ama başkanlar okka altından kurtuluyor.)Olan şey açıkça 'diplomatik skandal'dır. Yetki sahibi biri, iktidar partisinin genel başkanı, Avrupa ülkelerinin, ABD'nin, özellikle de Yunanistan'ın pür dikkat beklediği bir konuda Türkiye'yi zor duruma sokacak, alâkasız bir cümle sarfediyor. Dışişleri Bakanlığı derhal, bunun kabul edilir birşey olmadığını söylüyor. Genel Başkan'in yardımcısı ise "Öyle demek istemedi" diyor.Beyler, dış siyaset oyuncak olmadığı gibi, bu konularda konuşmayı 'seçim propaganda konuşmaları' ile de karıştırmamak gerekir.Artık seçildiniz. Lütfen ağzınızdan çıkanı tartmadan, ilgili kurum ve kuruluşlara danışmadan söylemeyin. Gerçi iktidar böcekleri hatalarınızı da alkışlayacaktır ama siz sadece onlardan değil 70 milyonun geleceğinden sorumlusunuz. Unutmayın!TürbanGünün tartışması Tayyip Erdoğan ve Abdullah Gül'ün eşlerinin türbanı. "Türbanlı başbakan eşi olur mu, olmaz mı?", "Yurtdışı gezilerinde böyle bir görüntü kabul edilebilir mi, edilemezini?.."Eh, çağdaş bir ülke olmaya çalışan, Avrupalı olacağım diye çırpınan bir Türkiye için haklı bir endişe. Suudi Arabistanlı ya da İranlı kadınlardan farksız başbakan eşi... "Son Peygamber" filmini izlediğinizde 1400 yıl öncesinin kadınıyla bu görüntünün birbirinin aynı olduğunu göreceksiniz. Bunca zaman içinde canlılar bile evrim geçiriyor da giyim ya da tesettür neden değişmesin?Yine de sonunda aynı türbanla 21. yüzyılın Türkiye Cumhuriyeti'nde parlamentoya halâ 530 erkek milletvekiline karşılık 20 kadın girebiliyorsa o Türkiye'de kadın vatandaşların hakkından, demokrasiden filân söz etmek olsa olsa "lüks"tür. Bununla birlikte Adalet Bakanı Aysel Çelikel 9 Kasım Cumartesi sabahı her türlü toplantıya, yurdışına gidileceğini biliyorum ama hatırlatmadan geçemeyeceğim; "türban" kelimesi aslında şık, büzgülerle alnın üzerinde saçlan toplayan bir bere, şapka türü için kullanılır. Saçlar yine gizlenmiştir ama görüntü şık ve moderndir.Nitekim, Cumhuriyet sonrasının kapalı giyinme tercihinde olan kadınları da şapkalarla, eldivenlerle modern 'örtünme'yi uygulamışlardır.Diz altında tayyörler, uzun, kalın çoraplar pekâlâ aynı amaca hizmet edebilir.İsteyen hanımların tesettür kıyafetleriyle makyaj yapması, sandalet ve yırtmaçlı etek giymesi mümkün oluyor da 'bere türban' ile tayyör neden olmasın?Önemli bir konuşma21. yüzyılın Türkiye Cumhuriyeti'nde parlamentoya halâ 530 erkek milletvekiline karşılık 20 kadın girebiliyorsa o Türkiye'de kadın vatandaşların hakkından, demokrasiden filân söz etmek olsa olsa "lüks"tür. Bununla birlikte Adalet Bakanı Aysel Çelikel 9 Kasım Cumartesi sabahı (yarın) saat 9:30'da Armada Otel'de Ceza Kanunu ve Medeni Kanunla ilgili, kadınlar açısından büyük önem taşıyan bir konuşma yapacak. Bu konuşmayı duymak tüm kadınların hakkı.Asıl duyması gerekenler ise yeni parlamentonun mensupları...TV kanallarının toplantıyı kaçırmaması iyi olur kanısındayım.***Politikada 'bir hafta' çok uzun bir süredir.Harold Wilson (1964)
Konuşmaları izliyorum, doğrusu şimdilik -seçim sonucundan bu yana Tayyip Erdoğan da, Deniz Baykal da ayaklan yere basan, uzlaşmacı, iyi niyet sergileyen konuşmalar yapıyorlar. Avrupa Birliği, ekonomik sorunlar, başbakan seçimi gibi konularda Erdoğan'ın dikkatli açıklamaları takdiri hakediyor. Umalım da sonuna kadar bu özen değişmesin.Geçmiş dönemlerde görüldüğü gibi, bir süre sonra genel başkan ayrı, yardımcılan veya milletvekilleri ayrı tellerden çalmasın. Özellikle Milli Eğitim'de "eski hedefler"e uygun değişiklikler yapılmasın.Bu arada dikkatimi çeken iki noktaya değinmek istiyorum; birincisi Tayyip Beyin "İşbirlikçi kapitalizm dönemi kapandı" lâfı. Bu söz geçmiş hükümetleri, parlamentoları tümüyle bağlıyor ki bence büyük haksızlık. O hükümetlerde ve parlamentolarda yolsuzluklar, çıkar bağlantıları görüldü, evet -ama bunun yanında dürüst, sadece ülkeye hizmet için çalışan çok sayıda siyasetçi de geldi, geçti. Bundan sonra hiç yolsuzluk olmayacağını iddia edebilmek, "büyük kurtarıcı" söylemlerini sahiplenebilmek için de yargıyla sorunu olan, en azındanyolsuzluklarla bağlantısı olan hiçbir ismin parlamentoya girememiş olması gerekirdi ki kırmızı bültenle aranan isimlerin, çok sayıda 'sanık' durumunda milletvekilinin girdiği bir iktidar ve Meclis'le bu pek mümkün değil. Yine ancak iyi niyetlerimizle umabiliriz. İddia edemeyiz.Diğeri ise; genel olarak dış basında da, içte de sanki iktidar partisi seçimden % 50 üzerinde bir oyla, ezici bir çoğunlukla çıkmış havası var. (Tayyip Erdoğan'ın konuşmaları dışında...)"AKP'nin büyük zaferi!"Tamam, diğerlerinin başarısızlığı yanında kazanılan bir başarı var ortada ama oy oranı % 34.3. Seçmenin % 65'inden fazlasının tercihi değil. Türkiye daha önce % 57 ile, % 52 ile seçilen partiler gördü.Burada en büyük rolü seçim sistemi ile merkez sağda, solda, her yandaki bölünmüş oylar oynadı. AKP ayrı görüşteki yaklaşık tüm seçmenin oyunu aldığı gibi, "Merkezdeyim" söylemiyle sağ ve soldan da oy aldı.Yani olay Tayyip Erdoğan'ın istanbul Belediye Başkanı seçildiği gün "karşı taraftaki bölünmenin getirdiği şans"a çok benziyor. Ne tesadüf!Son peygamberSize Salı günü 'Basın Gösterimi'nde izlediğim filmi yazacağım diye saatlerdir kıvranıyorum. İftara kızımın arkadaşları da gelecek, onlara, ayıptır söylemesi börek ve güllaç yapıyorum bir yandan... Aşağı iniyorum; diyelim böreği yapıp çıkıyorum, birkaç satır sonra tekrar aşağı çağırıyorlar. Haydi gelsin de biri karşıma tam şu anda 'kadın yazar olmanın ne farkı var' desin... Farkı ne anlatırım amaaa!Gelelim "Hz. Muhammed-Son Peygamber" filmine. Ramazan başladıktan iki gün sonra vizyona girecek olması çok güzel. Dün akşam 'Çağrı' filmi de gösterildi ama ikisi arasında fark var. Cuma günü başlayacak olan 'Son Peygamber', ürünlerinde daha çok Islâmi marketi hedefleyen Badr International firması tarafından yapılmış bir çizgi film.Çok etkileyici filmlere imza atmış, deneyimli bir isim olan yönetmeni Richard Rich Son Peygamber için; "Hz. Muhammed'in öyküsünü hayata geçirmek olağanüstü zorlukları da beraberinde getirdi. Ancak Hz. Muhammed'in dünyamız için neleri başardığını görünce saygım daha da çoğaldı" demiş.Gerçekten de filmlerde Hz. Muhammed'in sesi ve kendisi duyulmadığı, görülmediği için çekimler ve anlatım çok daha zorlaşıyor.UIP Filmcilik tarafından getirilen "Son Peygamber", hazırlanması da, dublajı da özenle gerçekleştirilmiş bir çizgi film olduğu için büyüklerin de zevkle izlemesi mümkün ama özellikle çocukların Müslümanlık dininin doğuşu ve Peygamberimiz hakkında akılda kalıcı bilgi edinmeleri açısından son derece güzel ve yararlı. 1400 yıl önce Mekke'de her türlü kötülüğün kol gezdiği, Kabe'nin putlarla dolu olduğu günlerden başlayarak Bedir ve Uhud Savaşları ve sonunda Müslümanlığın zaferini özet halinde anlatan Son Peygamber'i bence tüm gençler izlemeli.Aşık olmak ayıp mı?Ya da utanılacak bir şey mi ki R. Tayyip Erdoğan, eşi "Birbirimize aşık olduk ve öyle evlendik" derken kendisi onu yalanlıyor (bu da bir kadın için ne acıdır) ve "Hiç aşık olmadım, biz görücü usulüyle evlendik" diyor. Çok hayretle okudum bu sözleri... Doğru söyleyenin hangi taraf olduğunu da merak ederek. Bir taraf yalan söylüyorsa bunun nedenini daha da fazla merak ederek. Muhafazakâr insanlar da aşık olabilir. Üstelik aşık olmak gurur duyulacak birşey, saklanacak değil. Siz ne dersiniz Sayın Erdoğan? Yoksa siyasetçilerin aşk hakkında konuşmaması mı gerekiyor?
Elimde Brüksel'deki Sezen Aksu konseriyle ilgili olarak Belçika'dan, bir "Genç Arı Grubu" üyesinden gelen bir mail var. 'An Forum'a gönderilmiş, bana da postalandı. Bakın ne diyor; "Avrupa Hareketi 2002'nin girişimiyle düzenlenen konser, davetiyelerin numaralı olmaması sebebiyle, bir karmaşa ve haliyle gecikmeyle başladı. Daha doğrusu başladığını sandığımız anda, Sezen Aksu sahneye davet edildiği sırada onun yerine Dr. Cengiz Aktar sahnede belirdi, 20 dakikayı konuşmasında, var gelen davetlileri esir alırcasına, aralarında başta Gunther Verheugen olmak üzere Avrupa Komisyonu ve Parlamentosunda görevli çok sayıda yüksek düzey yetkili de bulunmaktaydı) çok kötü bir ingilizce ile Avrupalılar tatil yaparken (3 Ağustos'ta) TC parlamentosunun ne kadar çok çalışıp AB'nin bizden istediği kanunları çıkardığını (uzun uzun) anlatarak sonucunda müzakerelerin başlaması için Türkiye'ye halâ tarih verilmediğini söyledi ve misafirlere açıkça 'kızdı'! Ne kadar basiretsiz ve patavatsız bir açılış konuşması olduğunu bir de davetlilerden duymalıydınız!" Mektupta daha sonra organizasyonda emeği geçen Türklerin teker teker sahneye davet edilerek ödüller verildiği, sponsorların tek tek tanıtıldığı, Berna ve Mesut Yılmaz'in ayrı ayrı sahneye çıkıp konuşmalar yaptığı anlatılıyor. Bu uzun ve tatsız açılıştan sonra konser saat 22:00 sıralarında başlayabildiği için konukların çoğu da yarısında ayrılmak zorunda kalmışlar. Mektubu gönderen Genç Arı'lı "Sadece davetiyesi bile insanı etkilemeye yetenbu güzel konser ne yazık ki akıllarda 'Türklerin başarısız ve kaba bir lobi girişimi' olarak kaldı. Salonda Verheugen'in yerinde ben olsaydım, o konuşma sırasında kalkar gider arkama bile bakmazdım. O en azından sonuna kadar sabretme inceliğini gösterdi" diyor.Aslında yoruma gerek yok. Beceriksiz organizasyonlar en güzel geceyi, icraatı bile berbat edebilir. Hele bir konser öncesinde uzun konuşmalar (üstelik kötü İngilizce’yle), tanıtımlar insanları canından bezdirebilir. Kaçırabilir. Nitekim öyle oluyor. Ben de kaçtığım için iyi biliyorum. Haydi biz neyse, kendi içimizde katlanıyoruz ama hiç değilse oralarda biraz dikkatli olalım. Lobicilik yapacağız diye olayı yüzümüze gözümüze bulaştırmayalım.Japon yapıştırıcılı koltuklarKüçüklü, büyüklü çok sayıda krallık tarihe karıştı ya krallar yapıştıkları koltuklardan şimdi çok zor ayrılacaklar. Seçim sistemini değiştirmeleri için yapılan çağrıları duymadıkları gibi "Seçime birlikte girin, sağda ve solda birleşmeyi sağlayın" çağrılarına da burun kıvırmışlardı. Bulutların üstünde uçuyor, hepsi kendilerini "Başbakan" koltuğunda veya en azından koalisyon içinde, iktidar ortağı görüyorlardı. Kimse kimseyi beğenemedi. DYP-ANAP'a, DSP-CHP'ye, YTP hiçbirine yanaşmadı. Ah işte bu sonuca bir bu bakımdan seviniyor insan, hani dün "Öfke baldan tatlıymış' demiştim ya gerçekten de taüı yahu. Alın dersinizi de akıllanın. Şu anda hepiniz Meclis'te olabilirdiniz. Geçimsizlik, kendini beğenmişlik, ihtiras siyasi hayatlara nokta koyabiliyormuş demek ki. Geçmiş olsun!Bayar şans olabilirDişi Zorro atına gerçek Zorro gibi engelleri atlatmayı başaramadı. DYP'nin 10 yılda % 27'den % 9.7 oy oranına düşmesiyle kapalı gözler de açılmaya başladı. Partinin genel başkan yardımcıları "DYP'nin kaderine el konmasının vakti gelmiştir. Suç seçmende değil, bizde" diyerek parti içi hesaplaşmanın artık kaçınılmaz olduğunu açıkladılar. Biraz geç oldu ama zararın neresinden dönülse kârdır (bu söz için de mi biraz geç oldu ne?) DYP gibi, Adalet Partisi'nden kalma değişmez bir seçmen kitlesine, normalde asgari % 15-20'lik oy oranına sahip olması gereken bir partiye baraj endişesi yaşatan genel başkanın değişmesi gerektiği çok önce fark edilmeliydi. DYP bu kez analizini iyi yapar, doğru lideri seçmeyi başarırsa CHP gibi Meclis dışında güçlenerek gelecek seçimde başarıyı yakalayabilir. Seçmenin her şeye rağmen bu partiyi diğerleri gibi tümüyle silmek istemediği 9.7'lik oy oranı ile görülüyor. Ama bir kez daha yanlış tercih yapma lüksleri yok. Eğer genel başkanın değişmesi tartışılacaksa ki elbette doğru olan aslında Devlet Bahçeli gibi kendisinin çekilmesidir- üzerinde durulan isimlerin en akla yakın olanı Mehmet Ali Bayar gibi görünüyor. Lider karizması olan, DTP gibi DYP ile aynı kökenden gelme bir partinin başına geçtiği anda toplum tarafından benimsenen, kendisi de aileden aynı görüşü taşıyan değerli bir siyasetçi Bayar. Dış siyaseti de bilen iyi bir hatip, iyi bir gözlemci, proje adamı ve uyumlu, uzlaşmacı bir karaktere sahip. Popülizm yapmıyor. DYP'liler etki altında kalmadan karar vermeli. Bu iş sırayla değil, doğru adam gelmediği zaman olamadığı birçok partide görüldü. Ya Tansu Çiller tipik karakteri sergiler ve ayrılmazsa? Ecevit gibi sonunda yerinden sökülerek, partiyi de sıfırlayarak gider. Örnek önlerinde!