Bu tür haberler insanı gerçekten fena halde sinirlendiriyor... Türkiye'de bazıları kendilerini binlerce kişiyi aptal yerine koyabilecek kadar akıllı zannediyorlar. Anlatayım, bakın nasıl hak vereceksiniz.Yirmi yaşlarında bir genç kız Akmerkez'in, yani dünyanın en iyi birkaç alışveriş merkezi arasında sayılan bir dev 'mağazalar kompleksi'nin parkına giriyor. Binanın içi sıcak olduğu için siyah paltosunu çıkarıp arabasının zeminine gizliyor, kapısını kilitliyor ve dünyanın hemen bütün alışveriş merkezlerinin aksine 3 milyon TL park parası alındığı için bu parayı da veriyor, biletini alıp içeri giriyor. Bir saat sonra döndüğünde ne görüyor dersiniz?Arabanın kapıları açılmış, teybi, paltosu ve spor malzemesi çalınmış, araba perişan halde. Gözyaşları içinde çağırdığı polisler (her ne kadar bu olaylarda hiçbir işe yaramadığı artık bilinse de) parmak izlerini alırken şöyle diyorlar;"Bu hırsızlık profesyoneller tarafından yapılmış. Yine de en az 15-20 dakika sürer, nasıl oluyor da Park güvenliği farketmiyor?" Ben söyleyebilir miyim cevabı memur bey; farketmiyorlar çünkü orada dolaşan tek birgüvenlik görevlisi yok. Onların hepsi bina girişlerinde, elektronik aletlerin yanında gövde gösterisi yapmaktalar. Göze görünmeden yapılan görevi kim ister?Komik memleket doğrusu; park biletlerinin arkasına da "Kaybolan eşyalardan sorumlu değiliz" yazmışlar. Ya neden sorumlusunuz? insanlar oraya arabalarını beş dakika için bıraksalar bile 3 milyonu tıkır tıkır alıyorsunuz. Sadece bir günde, binlerce arabadan kimbilir kaç milyarlar akıyor. Peki, eğer arabalar oraya sokağa eşdeğer bir başıboşluk içinde bırakılıyorsa bu para size niye veriliyor? Yağmurdan mı koruyorsunuz arabaları?Aynen Jeeves isimli kurutemizleme firmasının, her eşyayı götürüşünüzde "Burada bir leke var, çıkacağını garanti edemeyiz, üstelik eşyanız zarar görebilir" gibi abuk laflar etmesine benziyor, iyi de kardeşim biz böyle pahalı bir firmaya zaten o iş için geldik, eşyamız zarar görmeden lekeler çıksın diye... Mantıksızlığın böylesi görülmemiştir yani.Akmerkez Park'ı, ancak arabalar açık unutulursa, içinde mücevher gibi değerli eşyalar bırakılırsa sorumluluk taşımadığını iddia edebilir. Arabalarımız profesyoneller tarafından açılıp, çevresinde, içinde dakikalarca çalışılarak teybimiz, paltomuz çalınırken etrafta tek görevli yoksa edemez. E-DE-MEZ! Sakın çıkıp da bana "Ama var..." filân demeyin, açıldığı günden beri muhtemelen oraya en fazla gidenlerden biriyim, görüyorum tek bir kişi; Yok!Şimdi bu Park'ı yönetenlere diyorum ki, kaybolan eşyaları tazmin etmek üzere beni aramanızı bekliyorum. Bunu yapmak zorundasınız. Tabii eğer Akmerkez dağ başı, sizler de eşkiya değilseniz...Neden mi beni arayacaksınız?Onu da söyleyeyim; 20 yaşındaki genç kız tesadüfen kızım oluyor!"Karpuz kadın"dan hıyar erkeğe"...Ayşe Özgün'ün iki gün önceki yazısına bayıldım. Akla hayale gelmeyecek bir konu yakalamıştı. Hatırlatayım; Diyanet İşleri Başkan Yardımcısı Mehmet Altunkaya bîr kitabında kadınların örtünmesiyle ilgili olarak "Kavunun karpuzun zırhı var, kadın da zırhsız olmaz" benzetmesi yapmış. Ayşe de konuya gayet güzel bir noktadan yaklaşarak şöyle diyor:"Kadın denen varlıkla bir tuttuğunuzda karpuzun, sîzin kafa yapınıza göıe kadından daha da yukarda bir kalmanda olması gerekir! Neden? Çünkü karşısında açık ve belirli bir düşman olmadan zırhlanmıştır. Oysa size göre kadının karşısında kendine hakim olamayan, cinsel dürtülere açık, her an tehlike teşkil edecek korkunç bir düşman vardır. Yani erkek (...)"Ayaklar, bilekler, bacaklar kapandı. Yetmedi kollar, omuzlar kapandı. Yetmedi boyun, saçlar, kulaklar kapandı (...) en nihayet Afganistan'da gözbebekleri de kapandı. Kadın yok oldu, yok!Neden? Niçin? Beyler hakim olamıyorlarmış cinsel dürtülerine! Mesele bundan ibaret! Başka bir tek, bir tek gerekçe yok! Mehmet Altunkaya da belirtiyor zaten, ne diyor? "Karpuzun zırhını görüyor musun? Sen de karpuz, kavun gibi ol. Yoksa, tadın kaçar, tadın!..."Sonunda Ayşe Özgün, bu Altunkaya isimli şahsın ileri sürdüğü "tadı kaçar" iddiasını enfes bir şekilde çürüterek; o zaman "sivrisinekleri öldüreceğimizebataklıkları kurutalım" noktasına geliyor ve hanımları karpuz kavuna benzetecek kadar ileri gideceğinize erkeklerin kafalarını değiştirmeye uğraşın biraz da diyor.Ayşe değişik bîr açıdan bakmış olaya... Vallahi ben kadınları karpuzla karşılaştıran bir yazı okusam ilk aklıma gelen şey; hıyarların da kabuğu var, o zaman erkeklerin de saçlarını örtmelerini mi beklemeliyiz filân olurdu. Abukluğun da sınırı olmalı yani, böyle kitaplara nasıl zaman buluyor meslektaşım bilmem ki?.. (Arkadaşlar hemen kaleme sarılmayın elbette bütün erkekleri kastetmiyoruz, hıyarlar kendini bilir zaten...)Şimdi, asıl mesele şu; yazısının sonunda, sorduğu sorulara Diyanet işleri Başkanı'ndan cevap bekliyor Ayşe Özgün. O belli bir şahıs hakkında bilgi istediği için cevabını ak belki. Ama benim gördüğüm, Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Yılmaz nedense hiç kimseye cevap verme lüzumu hissetmiyor, Bu ülkede Cumhurbaşkanı'ndan, Başbakan'dan cevap aksınız, ondan alamazsınız.Ben de geçenlerde "Bütün din uzmanları saçları örtme konusunda Kur'anda birsey olmadığını söylüyorlar. Onlarla biraraya gelerek açıklasanız da doğruyu herkes öğrense" demiş ve bilgi istemiştim, ses çıkmadı.Diyanet îşleri'nin bir görevi de halkı bu konularda aydınlatmak değil midir?Öyle ise neden aydınlatmıyorlar, anlayan var mı?
Misyon tamamlanmıştır. Madem ki başarılı, yakışıklı ve kıskanılan biridir, yokedilmelidir abicim. Burası Türkiye, yook öyle... Yok öyle başarıdan başarıya koşmak, gıpta ile izlenmek filân, alırlar paçanı aşağı görürsün. Aldılar netekim.Pazar-Pazartesi akşamları bütün kanallarda zaman zaman Halûk var, yani en azından ben hangi kanalı çevirsem oradaydı. Sakin görünmeye çalışarak, 'cool taşfırın erkeği' imajını koruyarak bin türlü ahret sorusuna cevap yetiştirmeye uğraşıyordu yanında eşi Arzu ile birlikte.Ah o soruların da sonu gelmez. O nazik nazik cevaplamaya çalıştıkça bir adım daha ileri gidilir. Özel sınırlar biraz daha zorlanır. Bakalım nereye kadar sabredebilecek? Bakalım hangi noktada delirtmeyi başaracağız? Bakalım vanlabilecek en uzak noktaya hangi kanal varacak?Adamcağızın gülen gözleri donuklaşmış, beti benzi uçmuş. Ağır bir hastalıktan kalkmış gibi rengi sapsarı...Eh şimdi rahatladık biraz. O muzaffer ifadesi kaybolduysa, başarısının, yeni evliliğinin tadına varması engellendiyse istenen noktaya yaklaştık demektir.Nasıldı o şarkı? "Oynatmaya az kaldı, doktorum nerde?"... Biraz daha üstüne giderseniz oynatacak, haydi ileri...Onu izledikten sonra BBG eviyle ilgili bir tartışma çıktı zaplarken. Birbirlerinin gözünü oyuyorlar. Aynı evin içinde 5-10 kişi bir arada 5-10 dakika huzurlu oturamıyor. Kim en çok göz oyarsa, o en popüler...Aç haberleri biraz da tecavüzcüyü izle şimdi. Midende dayanacak güç kaldıysa bu rezaleti de öğütebilirsin belki. O anlatsın iğrenç, alçak, tahammül edilmez eylemlerini, kendi masum çocuklarından da utanmadan, zavallı eşinin ve çocuklarının düştüğü durumu göremeyecek kadar hasta ruhunu, sen de bütün detayları dinle. Dinleyemezsen git kus. Evet, kus istersen.Ama ne yaparsan yap buna mahkûmsun unutma. Hep birlikte tekrarlayalım; "Burası Türkiye, yook öyle..." Kaçamazsın...Neden böyleyiz? Bu rahatsız edicilik bu insanı hayatından bezdiricilik, kavgacılık, geçimsizlik genlerle geçen millî bir özellik midir gerçekten, yoksa "üzüm üzüme baka baka kararır" misali sonradan mı ediniyoruz bu özellikleri? Bu, küçük çocuklara nasıl tecavüz ettiğini, ne zevk aldığını utanmadan anlatan hasta adamın eylem detaylarını utanmadan nasıl ve neden veriyor, nasıl ve neden izliyoruz?Sapıklarımızın sayısı mı az geliyor yoksa, onları azdırıp olayları arttırmak, okul önlerinde kaldırmışız, güvenliksiz yollarda trafik kazalarında ölmekten kıl payı kurtulan çocukları, gençleri onlara mı kurban etmek istiyoruz?"Evlenmeden önceki yaşantım beni ilgilendirir, o zaman bekârdım, önemli olan evlendikten sonraki davranışlarım" diyerek son noktayı açık seçik ortaya koyan başarılı bir sanatçıya halâ hangi hakla soru soruyor ve "akıl karıştıran tesadüfleri eşeliyoruz?Avrupa'ya girmek sadece yalvarmakla, tehditle, şantajla ve kağıt üzerinde "İşte Kopenhag kriterleri, işte biz" demekle olmuyor. Adamların bu konuda haklı olduğunu biraz da kabul edelim. Önce kafalar... Önce onlan evrensel kriterlere uyduracağız.Bu taşdevri kafalanyla taşfırın erkeklerini(!) hayatlarından bezdirmeyi, en iğrenç tecavüzlerin filmlerde bile tahammül edilemeyecek detaylarını "ilginç haber" diye vermeyi ve izlemeyi, sonuçta da "kişinin fikri neyse zikri odur" sözünü doğrulayarak birbirimizi tüketmeyi bırakmadıkça biz AB'ye girsek bile kafalarımız ilkçağda kalacak.Hiç değilse aydın insanlarımız görsün şu gerçeği!Abdullah Gül'e haksızlık!Başbakan'ın -ya da "Gölge Başbakan" diyelim zira aslında gölge başbakan olması gereken Tayyip Erdoğan iken Abdullah Gül bu durumda bırakılmıştır- konuşmalarını dikkatle izliyorum ve takdir ediyorum, herşeyden önce şimdiye kadar hiçbir hükümet döneminde muhalefete bu kadar saygılı, bu kadar diyalog içinde bir politika yapılmadı.Ona 'bravo' derken ortadaki garip durumu da bir kez daha vurgulamak lâzım; Cumhurbaşkanı Sezer, Genelkurmay Başkanı Özkök ile birlikte Başbakan'la AB konusunda zirve yapıyor. Yani "içerde" Gül "Başbakan" ama "dışarda"ki Başbakan Tayyip Bey. Burada, Erdoğan'ın AB için elinden geleni yaptığının ve doğrusu şaşırtıcı bir şekilde "aşın ısrarcı ve hatta baskıcı" konuşmalarının etkili olduğunun gözden kaçmadığını söyleyelim. Ama herşeye rağmen Abdullah Gül gibi düzgün bir siyasetçinin böylesi zor bir duruma, herkesin iyice anlayacağı şekilde "emanetçi" konumuna düşürülmesini izlemek üzücü oluyor.Bu arada Tayyip Erdoğan'ın, kendisinden önce AB konusunda yapılan çalışmaları, yüzlerce, binlerce kişinin yıllar süren emeklerini yok edebilecek kadar ileri gitmeye "Tarih verilmezse AB kararlılığımızdan vazgeçer miyiz bilemem" türü sözler sarfetmeye hakkı olmadığını da bilmesi lâzım.Avrupa Birliği Türkiye'nin, 70 milyonun ve bizden sonraki kuşakların davasıdır. Sadece hükümetlerin, başbakanların değil!Çağın rahatsızlığıGeçen hafta Time dergisinin sağlık sayfalarında ilginç bir haber gördüm. Çağın süratinden, teknolojinin her alana yetişmesinden, çevrenin aşın gürültülü, aşın kalabalık ve ışıklı hale gelmesinden olumsuz etkilenen insanlarda yepyeni bir psikolojik düzensizlik ortaya çıkmış.Psikolog Sharon Heller rahatsızlığı yaratan şartlan ve belirtilerini "Fazla gürültülü, Fazla ışıklı, fazla hızlı, fazla sıkışık" isimli kitabında teorisiyle birlikte açıklamış. Psikolog bu teorinin dikkate almaya değer olduğunu, çünkü tedavi edilmediğinde hipertansiyon, idrar yolu sıkıntıları ve hatta kalp hastalıklarına neden olabildiğini söylüyor. Yetişkinlerin %15'e yakınında görülen ve (SD) adı verilen yeni psikolojik sendrom, sinir sistemi hassas insanlarda araba ışıklarına, yüksek sesli müziğe, herhangi bir sese, kalabalık ve sıcak ortamlara hatta kokuya karşı oluşan bir tür alerji veya takıntı gibi...Söz konusu takıntı yaşamınızda yaptığınız seçimleri etkileyecek duruma gelmişse yardıma ihtiyacınız var diyor psikolog Heller.İyi düşünün bakalım, var mı sizin de kararlarınızı etkileyecek kadar tedirginlik yaratan teknolojik veya sosyal takıntılarınız?Çağın rahatsızlığından da geri kalmış olmayalım yani!
Dünyada olmayacak şey yoktur derler ama galiba var; mesela bu DYP ve ANAP adam olmayacak gibi görünüyor. Hangi felâkete uğrarlarsa uğrasınlar akılları başlarına gelmeyecek.Aynı çizgide olmalarına rağmen yıllardır bir türlü iç kavgalarını ve birbirleriyle kavgalarını bitiremedikleri için giderek halktan koptular. Gözlerinde sadece iktidar hırsı vardı, bu nedenle burunlarının ucunu bile göremediler, uyarıları duymadılar, duysalar da önemsemediler, dinlemediler. Tüm söylemleri de havada asılı kaldı.CHP'yi bir dönem Meclis dışında bırakan hatanın da aynen bu olduğunu, halkın artık sadece huzur, düzen ve çözüm aradığını, kendi içinde siyaseti saygılı biçimde götüren AKP'nin bile yükselişinin bir nedeninin de bu olduğunu anlayamadılar. Halâ da anlamış görünmüyorlar.İktidar kavgasına bakın, her iki parti de içinde kutuplara bölünmüş fokur fokur kaynıyor. Tek kurtuluş çarelerinin birleşmek, tek çatı altında toplanmak olduğu konusundaki tüm uyarılara rağmen...Özellikle de 14 Aralık'taki kongrede yeni liderini belirleyecek olan DYFL AKP'de halen şu andaki "iç uzlaşma" tablosunu görmekten dahi aciz durumdalar.Sadece Aydın Menderes'in adaylığı ve kavgası başlı başına bir olay. Ona önce Fazilet Partisi'ne girdiği zaman ettiği sözü hatırlatalım;"Pazar'a kadar değil mezara kadar buradayım" demişti. Çekirge gibi sıçramaktan "nerede" olduğuna kendisi bile karar veremiyor. Lider karakteri olan bir insan bu kadar hızlı yön değiştiremez bu biir...Genel Başkanlığa aday isimlerden biri olan İlhan Kesici'nin, Menderes'in adaylığı konusunda "engelli" oluşunu öne sürenlere "Bu haksızlık, fiziksel engel genel başkanlığa engel teşkil etmez" deme olgunluğunu göstermesinden kısa süre sonra aklınca yıpratmak için ona "Çiller'in emanetçisi" diyecek kadar büyük bir hataya düştü bu ikiii...Aydın Menderes'in ortaya bir şahsiyet olarak çıkabilmesinin tek nedeni rahmetli babasının ismidir ve onun davranışları da babasının adına hiç yakışmıyor bu üüç...Aslında şimdi söyleyeceğim şey kulağa pek hoş gelmeyebilir, hatta acımasız gelebilir ama ne yazık ki doğru olduğunu Ecevit'in başbakanlığında bütün ülke gördü. Evet, dördüncü mesele Kesici'nin söylediğinin aksine, yürümeyi engelleyecek rahatsızlığı olan birinin genel başkan olmaması gerektiğidir. Durun, hemen söylenmeye başlamadan önce size Tayyip Erdoğan'ın son 4 günlük programını hatırlatacağım; ayın 8'inde Kopenhag'a gitti. Orada Başbakan'la görüşüp hemen Bush'la olan randevusu için ABD'ye uçacak. Hiç dinlenmeden tekrar uçağa atlayıp Kopenhag'a dönecek. Bu arada çok hızlı bir tempo içinde, yorulmaya hakkı olmadan koşturacak. Eğer sürekli bakım isteyen bir durumda olsa, merdiven inip çıkamasa, konuşurken de her cümlede bir saat düşünse durum kolaylaşır mıydı, zorlaşır mıydı?Şimdi söylenmeye başlayabilirsiniz. Ama beni inandıramazsınız. Ecevit için özel asansörleri, yürümesine yardımcı olacak 20-30 korumaları unutmadık henüz...Tansu Çiller için hayâl...Gelelim şu "Çiller'in emanetçisi" sözüne.Bunun ne kadar boş, anlamsız ve yapay bir tartışma olduğunu "Ben genel başkanlığa adayım" diyerek ortaya çıkan koca koca adamların görmesi lâzım. Zira onlardan herhangi biri seçildikten sonra orada DYP genel başkanı olarak kalamayacak. Bu kez DYP ile ANAP'in (belki DTP ve YTP de) birleşmesinden ortaya çıkacak oluşumun genel başkanlık mücadelesini verecek. Vermediği takdirde bu partiler eriyip gidecek.Onun için de, kim seçilirse seçilsin Tansu Çiller'in bir daha liderliğe dönmesi ancak bir hayâldir.İlhan Kesici'nin ise "emanetçi"liğe en uzak isim olduğunu gerçekten bu toplum biliyor. Yeğeniyle evli olduğu halde Süleyman Demirel'in yanına yaklaşmayan, Mesut Yılmaz'ın en yakın adamı olduğu gün emir kulluğu yapamadığı için partiden kopan, Çiller'in başbakanlığını kabul etmediği için karşısına 93 Kongresi'nde aday olarak çıkmak isteyen ve o olduğu sürece partiye dönmeyen, siyasetten uzak kaldığı onca yıl kimseye "eyvallah" demeyen biri nasıl "Çiller'in emanetçisi" olabilir?Göz göre göre yeni ve bu kez gerçekten haklı bir "mağdur" yaratıyorlar. Haberleri olsun!Neden Azra seçildi?Londra'da yapılan Dünya Güzellik Yarışmasını izlediniz mi? Doğrusu finale kalan kızların çoğu birinci olacak kadar güzeldi. Bizim gözümüze tatlı gülüşüyle en güzel Azra Akın görünüyordu tabii ama yine de "Acaba olabilir mi?" diye soruyorduk. Arada Çağla Şikel, Yüksel Ak gibi dereceye giren Türk kızları olmasına rağmen yine de 70 yıldır; Keriman Halis'ten bu yana birinciliği ikinci kez yakalamayı başaramamıştık. Şunu da vurgulayalım, bazı gazetelerde yazıldığı gibi Meltem Hakarar "Dünya Güzellik Yarışması" birincisi değildi. O "Kainat Güzeli" isminde başka bir yarışmada birinci seçilmişti.Şimdi gelelim Azra'nın farkına. O da birkaç kızla birlikte favoriydi ama bence diğerlerinin arasında öne çıkmasının iki önemli nedeni var;1) Konuşma sırası ona geldiğinde, her güzellik yarışmasında birçok kız tarafından yapılan "Popülist lâflar etme, sempatik görünme" çabasına girmedi, aksine mütevazı, akıllı, doğal sempatik havasını, sakin ve özgün tavrını korudu.2) Diğer güzellerin kapak kızları gibi aşırı makyajlı, sofistike, çok bilmiş havası yerine yaşının "genç kızı" olarak sade ve içten yüzü, Cemil İpekçi'nin renkli ve başarılı "genç kız" kıyafetiyle çıktı.Türkiye'de de son yıllarda genç kızların kapıldığı 'erken olgunlaşma', 'özenti' havasının yanlış olduğunu onlara da, diğerlerine de gösterdi.Vakko'nun defilesinde de izleyip masum güzelliğini ve gülüşünü beğendiğim Azra'yı hakkıyla elde ettiği başarıdan, 'Ne olursa olsun Nijerya'ya gideceğim' kararlılığından dolayı kutluyoruz.
Pazartesi günleri aslında yazmıyorum ama konuya başlamış olduğum için bugün devam ediyorum.Dünkü yazımda kadınlara eşleriyle notere gidip istedikleri mal rejimini seçmek üzere sözleşme yapmalan için verilen sürede hemen hemen hiçbir başvuru olmadığını yazmıştım.2001 yılında Medeni Kanun Komisyonu'ndan çıkan hatalı karar, hatırlayacaksınız bir gece yarısı, bir çok milletvekilinin, hatta DYP Genel Başkanı Tansu Çiller'in bile salonda bulunmadığı bir saatte alelacele Meclis'te oylanmış ve yeni kanun haline çevrilmişti.Türkiye'nin bütün kadın kuruluşları bu oylamadan önce "Türkiye'nin duyarlı kadın ve erkeklerine" başlığıyla verdikleri gazete ilânlarında Medenî Yasa'nın siyasi pazarlık haline getirildiğini ve uygulanması imkânsız şekilde Meclis'ten geçirileceğini topluma duyurdular. Bu ilânda şöyle deniyordu;"Yaşamımızın her noktasını etkileyecek olan Medeni Kanun sonunda değişti. Biz kadınlar için en önemli bölümü Aile Hukuku idi. Bu bölümde eşitlik sağlandı. Söz konusu eşitliğin en önemli kısmı 'Edinilmiş Mallara Katılma Rejimi'nin yasal rejim olarak kabul edilmesi idi. Çünkü bu rejimde kadının aile içindeki görünmez emeği görünür kılınıyor ve kadınların kendilerini eşit hissetmeleri mümkün oluyor.Yasanın ilk tasansında (altında Komisyon Üyeleri ve Adalet Bakanı'nın imzası var), değişen ve şimdi yasal mal rejimi olan Edinilmiş Mallara Katılma Rejimi'nin evliliklerin başından itibaren uygulanması öngörülmüştü. Oysa sonra yapılan siyasi pazarlıklar sonucu, bu mal rejiminin, yürürlüğe girmesinden sonraki evliliklerde uygulanmasına karar verildi.Bu durumda yasa yürürlüğe girdiğinde evli olanlara yürürlük tarihine kadar eski rejim, sonra ise yeni rejim uygulanacak. Böylece 75 yılın haksızlıkları bir nebze giderilmek yerine bir el ile verilen, diğer el ile geri alınmaktadır.Bir başka deyişle, kadın ve erkekler üç gruba ayrılmış olacak:1) Eski rejime tabi olanlar2) Her iki rejime tabi olanlar3) Yeni rejime tabi olanlar (...)" Kadın kuruluşları bu açıklamadan sonra, ortaya çıkan garip durumu düzeltmek üzere TBMM'ye giderek parti temsilcileri ile görüştüklerini DSP, ANAP, DYP ve AKP'nin tamamen kendilerine hak verdiğini anlatıyorlardı.AKP Grup Başkanvekili Hüseyin Çelik ve yine Grup Başkanvekili ve Komisyon'daki AKP sözcüsü Mehmet Şahin basının, TV ve radyoların önünde kadınlar lehine oy vereceklerine söz vermiş"51 milletvekilimiz ile yanınızdayız" demişlerdi. Ama oylama sırasında AKP'den yalnızca 7-8 kişi vardı.Muhalefet şerhiYeni Medenin Kanun Tasarısı'nın "Yürürlük Maddesi"nde yapılan bu değişikliğe neden olarak kanunların geriye işlemediği gerekçesi bile öne ; sürülmüştü oysa Medeni Kanun uzmanı profesörler Medeni Hukuk için bunun geçerli olmadığını, haksızlıkları gidermek üzere yapılan olumlu değişikliklerin tüm evliliklere uygulanması gerektiğini açıkladılar. Nitekim bizim Medeni Kanunu aldığımız İsviçre'de de yasa değişikliği "bütün evlilikler başlangıç tarihinden itibaren" geçerli olmak üzere kabul edilmişti.DYP, ANAP gibi partiler yapılan yanlışı fark eder etmez, düzeltilmesi için yeni önergeler verdiler. AKP ise Yürürlük Maddesi'ne, grup sözcüsünün imzasıyla muhalefet şerhi koydurttu. İşte AKP'nin muhalefet şerhi; "Tasarının 10. maddesinde yapılan değişiklik hukuka aykırıdır.Yasal mal rejiminin mevcut evliliklere, evliliğin başlangıç tarihinden itibaren uygulanmaması sonucunu doğuran düzenleme, boşanma olsa da olmasa da? milyonlarca evli kadının geçmiş emeklerine yapılan büyük bir haksızlıktır. Çünkü mal ayrılığı rejiminin yasal mal rejimi olarak uygulandığı ülkemizde, elde edilen mallar, çok büyük nisbette erkeğin üzerine kayıtlıdır. Medeni Kanun da mal rejimi ile ilgili olarak yapılan değişiklik bu durumu düzeltmek için yapılmıştır. Buna rağmen mevcut evlilikleri eski Medeni Yasa'ya bağımlı bırakmak hukukun genel prensipleri ile bağdaşmamaktadır.Bu sebeplerle 10. maddedeki yürürlükle ilgili düzenlemeye muhalifim.Mehmet Ali Şahin, İstanbul."Şu anda da konu hakkında görüşü sorulan AKP ve CHP milletvekillerinin hepsi Yürürlük Maddesi'nin eşitsizlik getirdiğini söylüyorlar.O zaman... Haksızlık yarattığına inandığında Anayasa'yı değiştirmeye kalkan, insan haklanyla ilgili Kopenhag şartlarını tek tek yerine getiren, türban konusunda AİHM'ye açılan davaları destekleyen, Kadın haklarını korumaya kararlı olduklarını her fırsatta tekrarlayan AKFj bu maddeyi değiştirmek için ne bekliyor? Yoksa kadın haklan insan hakkı, onlarla ilgili uluslararası anlaşmalar anlaşma sayılmıyor mu?Dedikodu basını... mı acaba?Sık sık yeni bir örnekle "ciddi haberciliğin", magazin haberlerinde bile asgari bir "mesleğe saygı" ilkesinin gerekli olduğunu görüyoruz.Tamer Karadağlı nın evliliğinden hemen sonra Didem Tolunay'la "arkadaşlığı" konusunda çıkan haberler son örnek...Sanatçıların da özel yaşamlarına biraz saygı göstermek gerekiyor. "Bazıları bunu kendileri istiyorlar, o zaman hepsini aynı kefeye koyalım" anlayışı, yeni evlenmiş bir çiftin mutsuz günler geçirmesine neden olduğu gibi, adını dedikodulara karıştırmamaya özen gösteren, çalışkan bir televizyoncu genç kızın da özel yaşamına saygısız bir müdahale oldu.Basının, habercilerin "herşeye" hakkı yok. Senelerdir sorup duruyoruz, özeleştiri vakti ne zaman gelecek, dedikodu gibi haber yapılıp sonradan kanıt arama huyundan ne zaman vazgeçilecek acaba?
Vatan gazetesi günlerdir "Mal Rejimi bildiriminde son günler" başlığı altında boşanmayı düşünen çiftlerin mal paylaşımı konusundaki sorularını cevaplıyor. Daha doğrusu İ.Ü. Hukuk Fakültesi Medeni Hukuk Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Şükran Şıpka'nın sorulara verdiği yanıtları yayınlıyor.Malûmunuz yasal mal rejimi dışında bir rejimi seçecek çiftler için son 23 gün... 2003 Ocak ayında süre bitiyor. Ve yine malûmunuz hukukçular dahil hiç kimse Medenî Kanun'un değişmiş halinden birşey anlayamadı.Kadınlara Medeni Kanun'la yapılan haksızlığın ortadan kalkması için ülkenin tüm sivil toplum kuruluşları, hukukçuları, "Kadın ve Aileden Sorumlu" bakanları 50 yıl uğraşmışken bu kez daha büyük bir haksızlık yaratıldı.Kadınlar (ve erkekler) "2001 'den önce evlenenler" ve "sonra evlenenler" olarak, mallar ise "2001'den önce edinilenler", "sonra edinilenler" olarak ikiye ayrıldı. Sonra evlenenler eşleriyle eşit haklara sahip oldular, önce evlenenler ise baştanberi uğradıkları haksızlıkla oldukları gibi kalakaldılar.Onun için, şimdi günlerdir Vatan'da izlediğiniz gibi kimsenin aklı bu işe ermiyor. Ayrıca yine izlediğiniz gibi erkekler de mal paylaşımı konusunda kadınlarla benzer endişeleri, sorunları paylaşıyorlar. Yani malların tümüne kadınların sahip olduğu bir evlilikte de erkek mağdur durumda kalabiliyor.Boşanma sürecinde olan karı-koca meslek sahibi çiftlerin açıklamalarında kadın tarafının, sahip oldukları 15 evden sadece birinin kendisine ait olduğunu söylediğini duyabildiğiniz gibi, bunun tam aksinin geçerli olduğu durumlan da görebiliyorsunuz ki elbette her ikisi de büyük haksızlık. Yaşamının uzun bir bölümünü birlikte geçiren ve bu süre içinde edinilen mallardan bir tarafın yararlanamadığı evlilikten "adil bir kurum", bu çözümden "adil bir çözüm" diye söz etmek mümkün mü?Jennifer Lopez olsalardıDünyanın en çok kazanan sanatçılarından Jennifer Lopez, yine bol kazançlı sinema sanatçısı Ben Affleck ile yakında evlenecek (tekrar fikir değiştirmezse.) Yaptıkları anlaşmayı duymuşsunuzdur; Aldatan eş diğerine 5 milyon dolar (Ben Affleck şimdiden borçlu), kötü söz söyleyen 10 milyon dolar ödeyecek (kötü söze aldatmaktan çok kızıyorlar hale bak!). Benzer anlaşmaları Catherine Zeta Jones-Michael Douglas, Jennifer Aniston-Brad Pitt evliliklerinde de duyduk. Hiçbirinin maddi sıkıntısı olmamasına ve ABD yasalarının boşanmalarda her iki tarafın (özellikle de kadının) haklarını gözetmesine rağmen yapıyorlar bu anlaşmaları. Ama tabiî orası Amerika, burası Türkiye. Ve Türk kadınları da Jennifer'lar veya Catherine'ler kadar şanslı değil.Bizim Medeni Kanun Değişikliği Komisyonu'ndaki aklı uzun milletvekillerimiz yaptıklarının adaletsiz olduğunu ve buna bir kılıf bulmaları gerektiğini o kadar iyi biliyorlardı ki "2001'den önce evlenenler de isterlerse eşlerini razı ederek notere gitsinler ve kendilerine vermediğimiz, onlardan özenle sakındığımız yeni yasal mal rejimi olan 'Edinilmiş Mallara Katılma Rejimi'ni (veya istedikleri başka bir rejimi) seçsinler. Onlara 2003 Ocak ayına kadar süre..." dediler. Böylelikle belki de insanları mutlak bir haksızlık yapıldığı duygusundan uzaklaştırabileceklerini sanıyorlardı. Aslında onların bu inceliği gösterebildiğine bile pek emin değilim, fikir dönemin Adalet Bakanı Hikmet Sami Türk'ten çıkmış olabilir.Kaç çift notere gitti?Bu söz sık sık tekrarlandı; "İsteyen notere gidip seçebilir, şu kadar zaman var." Ama bilin bakalım bugüne kadar tam 17 milyon çiftten kaç tanesi notere gitti? Konuyu yakından izleyen ve bu yanlışın düzeltilmesi için aralıksız çalışan hukukçulardan Avukat Hülya Gülbahar "Hemen hemen hiç örneği yok" diyor. Yani, o zaman da yazdığımız gibi, MHP'li milletvekillerinin kendilerini de korumak üzere yaptıkları plân tutmuş, bir kaç kuşağın evlileri bu yasadan hiçbir şekilde yararlanamamıştır.Zaten evli bir kadının eşine "Haydi yemek rejimimizi değiştirelim" der gibi "Haydi kalk notere gidelim. Mal rejimimizi değiştirelim" demesinin, dese bile bunu kabul ettirmesinin mümkün olmayacağı da baştan biliniyordu.
Ah nasıl da mutlu olduk, nasıl da sevindik haberi duyunca, bu haberlere açız aç!Le Monde gazetesi geçen hafta, uluslararası fotoğraf ajansı Sipa Press'in kurucusu, gazeteci Gökşin Sipahioğlu'nun ağzından "Benim Türkiyem-Ma Turquie" başlıklı, 4 sayfa renkli bir röportaj yayınlamış.Türkiye'nin "güzel" yüzünü yansıtan muhteşem fotoğrafların (güzel yüzü diyorum çünkü ülkemizi tanıtan birçok haberde hep en köhne ve bakımsız köşeler seçilir), ülkemiz hakkında en doğru ve ilgi çekici bilgilerin yer aldığı ve fotoğraf altlarında "Türkiye'nin geleneksel kültür değerleri yanında yüzünü Avrupa'ya çevirmiş modern bir ülke" olduğunun vurgulandığı bir röportaj...Şimdi buna nasıl sevinmezsiniz? Geçen yıl BBC'de aniden karşıma harika şekilde hazırlanmış, Tarkan'lı reklâm filmimiz çıktığında da aynen böyle mutlu olmuştum. Öte yanda yabancı dergilerin turizm sayfalarını dikkatle incelerim, oralarda bin tane Yunanistan haberine karşılık bir tane Türkiye'ye rastlayabilirsiniz ancak. Neyse ki TÜRSAB ve Diyanet İşleri Başkanlığı ortak bir çalışmayla "İnanç Turizmi Günleri" diye bir kitapçık hazırlanışlar. Son derece güzel, değerli bir kitap. Bu konudaki ilk önemli çalışmayı İmren Aykut başlatmış, broşürler, eşarplar, içinde Meryem Ana'nın evinden alınmış su bulunan kristal şişeler hazırlatarak dağıtılmasını sağlamıştı. Şu anda elimde Dev Yayıncılık tarafından hazırlanmış "Turkey's Door" isimli turizm dergisi var. Turizm ve Kültür Bakanlıkları, TÜRSAB, TAY ve KKTC Turizm ve Çevre Bakanlığı, Türk Turizmini Araştırma Enstitüsü'nün katkılarıyla düzenlenen bir çalışma. Olağanüstü! Derginin bugüne kadar yayınlanan iki sayısı Türkiye'ye turist getiren 22 ülkeye, buralardaki turizm merkezlerine, tur operatörlerine filân gönderilmiş. Dünya fuarlarında dağıtılmış, işte Türkiye'nin böyle tanıtımlara ihtiyacı var. Hükümetler ise bugüne kadar bunu akıl etmek, ülkeyi TV'lerde, dergi ve gazetelerde en iyi şekilde tanıtmak yerine, tanıtıma ayrılan bütçeleri ona, buna, sözüm ona reklâm ajanslarına peşkeş çektiler.Bundan sonra, iki yakasını bir araya getiremeyen, borç aldığı paralarla varlığını devama çalışan bir ülkede buna göz yumulmamalı. Bakanlar turizm bütçeleri konusunda kafadan, keyfî kararlar vermekte özgün olmamalılar.Tanıtım programlarına Türkiye'nin en iyi PR'alarmdan oluşmuş bir grubun 'know how'ı ile, en iyi turizm ve yayın kuruluşları ortaklaşa yapmalı.Haydi artık lâfı ve "Türk'ün Türk'e reklâmını" bırakalım da çalışmaya başlayalım. En güzel, en tarihi şehirlerimiz, tatil beldelerimiz, en klâs otellerimiz yaz biter bitmez bomboş kalıyor, İstanbul bile hakettiği turist sayısına bir türlü ulaşamıyor.Vakit yok, çabuk olalım!Can sıkıntısıBush, Gorbaçov ve Özal bir sohbet sırasında can sıkıntısından söz ediyorlarmış. Bush:"Benim" demiş, "canım sıkıldığı zaman atlarım bizim Apollo'lara şöyle bir Ay'ı dolaşır gelirim."Gorbaçov:"Ben de" demiş, "bizim Soyuz'lara biner. Mars'a giderim."Sıra Özal'a gelmiş."Ben" demiş, "bizim enflasyona atladığım gibi doğru güneşe giderim."Varoşlarda oturan bir kadınla konuşuyorum. Çalışan bir kadın bu... Yaşadığı semtte tanıdığı birçok kadının, arkadaşlarının, çalıştığı için kendisine kızdığını, kazandığı paranın "haram" olduğunu söylediklerini, saçlarını eşarpla örtmesine rağmen "çarşaf takmadığı için" Müslüman sayılmayacağını ileri sürdüklerini anlatıyor."Sekiz, dokuz yaşındaki erkek çocuklardan bile kaçıyorlar. Onların bile elini sıkmıyorlar" diyor. Hayretler içinde dinlerken dalgın dalgın mırıldanıyorum;Taliban anlayışı gibi. Onların döneminde Afganistan'daki yaşantıyı tek tek yazmıştım. Bu anlayışın devamı o. Sokağa çıkmayacaksın, TV seyretmeyeceksin, gazete, kitap okumayacaksın. İstedikleri bu mu acaba?'Atılıyor; "Zaten öyle yaşıyorlar. Evden çıkmıyorlar. TV'leri varsa bile seyretmiyorlar. Onların din anlayışında hepsi yasak!"'Yok artık' diyorum. Peki o zaman türbanlı genç kızlar neden okula gitmek istiyorlar?"Onlar türbanlılara da kızıyorlar. Hele okumak, çalışmak asla kabul edecekleri şeyler değil..."Varoşlu çalışan kadın belli semtlerde bu yaşam tarzının oldukça yaygın olduğunu da sözlerine ekliyor.Demek ki bir yerde "türban" tartışmaları yapılırken, başka yerlerde "çarşaf" baskıları söz konusu... Bir yanda "el sıkma" konusu tartışılırken öte yanda "erkek çocuklardan kaçma" sorunları gündemde... İşte asıl korkulan da bu zaten. Bir kere başladı mı, sonu gelmiyor. Kapalı giyinsen "Mutlaka tesettür" denecek, "türban - uzun pardesü" desen "çarşaf" istenecek, ne olacak o zaman bunun sonu?Oysa Müslümanlığı anlatan kitaplarda din uzmanlarının en önemlileri Türkiye'nin önde gelen birçok profesörü Kur'an'da sadece "boyun ve göğsün örtülmesi" konusunda emin olduğunu, başın ve saçların kapatılması için (Nur Sûresi 31. ayet dahil) ise olmadığını söylüyorlar.Aynı şekilde, kadınla erkeğin tokalaşması konusunda da hiçbir yasaklama yok.Peki, madem ki böyle ve madem ki Türkiye sorgulayan, gerçekleri bulmaya çalışan çağdaş, demokratik bir Müslüman ülkesi neden bu uzmanlardan, profesörlerden oluşmuş 10-15 kişilik bir grup, Diyanet İşleri'nin de katkısıyla bir araya gelerek şu konuları Kur'an'a göre açıklığa kavuşturmuyorlar?Bu yasaklar var mı, yok mu?Gerçek nedir kimse tam olarak bilmiyor. Cevap veremiyor.Oysa öğrenmek hakkımız... Diyanet İşleri Başkanlığı'nın bu konulan açıklığa kavuşturmak üzere girişimde bulunmasının zamanı gelmiştir bence!
Yazıma hepinizin Ramazan Bayramını kutlayarak başlıyorum sevgili okurlarım. Allah her yıl bu günleri sağlık, huzur içinde görmek nasib etsin hepimize... Malûm, dinimizin mübarek kıldığı günlerdeyiz, onun için de din, inanç konulan her zamankinden çok konuşuluyor.Elbette Ramazan ayında herkes yapabildiği, istediği kadar ibadetini yaptı. Ama hiç şüphe yok Tanrı katında ibadet kadar makbul ve mutlaka ödül gören insanlık görevleri var ve onlan da unutmamak lâzım gibi geliyor bana...Örneğin; kimsesiz ve çaresiz insanlara yardım etmek. Hasta ve sıkıntıda olanlara el uzatmak. Sadece kendini değil, başkalarını da -özellikle yaşlıları- düşünmek ve onları mutlu etmeye çalışmak. İnsanlara güleryüz, sevgi, saygı gösterebilmek gibi.Annem çocukluğumuzda "Allah bir gün içinde insanın kalbini 40 kez yoklanmış" sözünü bize sık sık hatırlatırdı. Ben kendi adıma bu sözü aklımdan çıkarmamaya çalışırım.Kırık kalp öldürebilir mi?Bayramın ilk günü sizinle, benim de tanışıp sohbet etme şansını bulduğum dünyaca ünlü kalp cerrahımız Mehmet Öz'ün "Şifayı Yüreğinde Ara" kitabından bir öyküyü paylaşmak istiyorum. Kalp doktoru olmasına rağmen mutsuzluğun, kalp kırılmasının insanları öldürebileceğine de inandığını anlatıyor Öz bu öyküde... Bakın nasıl:"Halâ çocuk yaşında olmama rağmen Türklerle Amerikalılar'in hastanelerinde hastalarına nasıl baktıkları arasındaki büyük fark dikkatimi çekmişti. Babamın, eski meslektaşlarıyla İstanbul'daki modern klinik ve hastanelere yaptığı ziyaretlere katıldığım zamanlar hastaların yataklarının başında hasta yakınlarının gece, gündüz nöbet tuttuklarını görüyordum (...) Babam, yakınlarının bu yardımları sayesinde hastaların kendilerini hiçbir zaman terk edilmiş ve yalnız hissetmediklerini izah etti (...)Buna karşın, babamın çalıştığı Amerikan Hastaneleri'nde kesin ziyaret saatleri olduğu gibi, akrabaların hemşirelerle, hastabakıcılara yardım ettikleri enderdi. (...) Yalnızlık yansıtan yüzler bazen duvarlara bakıyor ya da televizyon seyrederek vakit öldürüyordu. Ben bu insanlara acıyor, birilerinin gelip onları neşelendirmesini diliyordum. O sıralarda tek başına yalnızlığın bir insana bedensel bir zarar verebileceğini düşünmüyordum. Ama bu pekâlâ mümkündü.Dedemin köşkündeki şen bahçıvan Bekir olayı, henüz filizlenmemiş olan bu bilincimi daha da geliştirdi. Adamcağız o sıralarda kırk beş yaşlarında zayıf ve kemikli bir yapıya sahipti(...) Aynı zamanda sağırdı. Ama işinde çok yetenekliydi(...)Bekir'in hiç arkadaşı yoktu. Bizler ve ona yemek veren mutfak personeli iletişim kurduğu tek insanlardık. Tek sevgi kaynağı ise bir sokak kedisiyle yavrularıydı. Onlara garajın arkasındaki barakada bakıyordu. Onlan kendi yemeğinin artıklarıyla besler, hayvanlar onun yatağının üstünde uyurlardı.Çok otoriter bir kadın olan anneannem kedilerin varlığını duyunca, Bekir'e onları defetmesini emretti. Kedilerin hastalık bulaştırabileceğini söyledi. Bekir kedilerini terkedemezdi, ilk kez kendisine verilen bir emre karşı çıkıyordu. Günün birinde kediler ortadan kayboldular. Anneannem onları zehirletmişti.Bekir bir ayın içinde sanki on yaş birden ihtiyarladı. Artık eski enerjisinden ve neşesinden eser kalmamıştı. Bahçede asık bir suratla ve uyuşuk bir tavırla dolaşıyordu, istanbul'daki yaz tatilimden eve döndüğümde adamcağızın hastalanıp öldüğünü duydum. Annem, Bekir'in ölüm nedeninin kalbinin kırılması olduğunu söyledi.Şimdi bir kalp cerrahı olduğum için insanların kalplerinin kırılması nedeniyle ölmediklerini bilmem gerekiyorsa da, annemin haklı olduğunu düşünüyorum."İşte böyle... Dünyanın bir numaralı kalp cerrahları arasında sayılan Dr. Mehmet Öz bunun olabileceğini söylüyor. Onun için, ailemizde, çevremizde ulaşabildiğimiz her yerde yalnızlara, kimsesizlere ve yaşlılara elimizden gelen yardımı yapmalı, hepsinden önemlisi yalnızlıklarını unutturmak için güleryüz ve bir tutam sevgiyi onlardan esirgememeliyiz.Evet, biliyorum günümüzün hızlı temposunda, zor hayat şartlarında pek kolay değil o vakti ve sabrı bulmak.Ama imkânsız da değil, kendi deneyimlerimden biliyorum.Hepinizin Bayram'ını bir kez daha sevgiyle kutluyorum.Meclis Başkanı Bülent Anne'in Kanal D'de Fatih Altaylı'nın programındaki konuşmasını izledim. Altaylı "Mustafa Kaplan'ın, eşinizin Cumhurbaşkanı'yla el sıkışmasını kınayan sözlerine ne diyorsunuz?" sorusuna;"Hiçbir şey diyemiyorum. Eleştiri bizi cehennem azabıyla karşı karşıya bırakıyor" dedi. Daha sonra da "kendi görüşleridir, saygı duyuyorum" gibi birşeyler söyledi.Oysa laikliğin anlamını bile ters yüz ederek devlet kurumu ve kuruluşlarında da inançlara karışılmaması gerektiğini her iki cümlede bir tekrarlayan bir siyasetçiden öncelikle "İnsanlara inançları konusunda, bu konudaki eksikleri veya hataları hakkında diğer insanlar değil ancak Allah soru sorabilir, o karar verebilir" demesi beklenirdi.Sonra "Ben Meclis Başkanı'yım. Devlet törenlerinde kurallar neyse ona uymak zorundayım..." denebilirdi. Ve tabiî bir de "Kur'an'da kadın ve erkeğin tokalaşması konusunda hiçbir yasak olmadığı", bunun hurafeden ibaret olduğu söylenebilirdi.Bülent Arınç'ın başka konularda fikirlerini çekincesizce açıklayıp burada neden sustuğu, neden "cehennem azabıyla karşı karşıya kaldığı" bir soru işareti olarak duruyor!
Süt kuzusu gibiler, henüz sekiz dokuz yaşlarının içinde... Okul çıkışı dikkatsiz bir sürücünün bir anlık hatası sonunda çarparak ölümüne neden olduğu arkadaşlarının arkasından, sicim gibi akıyor gözyaşları.O minicik yürekler, her günü birlikte geçirdikleri, oyunlan, kahkahaları, imtihan heyecanlarını paylaştıkları, bir kardeş gibi "canciğer" olmuş arkadaşın acısına nasıl dayansın? Ya o ana babalar? Evlâdının önlüğü örtülmüş tabutları gördükten sonra nasıl yaşasın?Öğrenciler Denizli'de üst geçit yapılmamasını protesto için okulun önündeki yolu kapatmışlar. Üst geçit yok, okulların başlama ve bitiş saatlerinde çevrede özel trafik, güvenlik önlemleri yok. Servis araçlarında emniyet kemeri, çoğunda sorumlu bir görevli yok. Servis şoförleri körlerden seçildiği için bir kazada 20-30 öğrenci yaralanıyor, ölüyor. Araçlar sık sık geri yaparken kendi öğrencilerini eziyor.Bu ne rezalet, ne sorumsuzluktur ki trafik ve tabii ilgili bakanlıklar bu hayati soruna çare bulmak için acil önlemler almazlar. En sıkı şekilde denetleme, kontrol görevlerini yapmazlar.Belediyeler eğitim bursu veriyoruz diye İranlı, Iraklı, Afgan, Cezayirli, artık ne bulurlarsa milyarlarca, trilyonlarca liramızı sokaklara dökerler de kendi çocuklarımızın hayatını koruyacak üst geçitleri yapmazlar.Kaldırımlar bir sökülüyor, bir yapılıyor. Aradan iki yıl geçmeden tekrar sökülüyor. Yollar aynı şekilde. Çocuklar nereden yürüyeceğini, servis araçları nasıl geçeceğini bilmiyor.Öte yandan trafikte adam öldürenler bile bin türlü hafifletici nedenle 2-3 yılda çıkarılıyor. Çoğu bu kadar dahi ceza görmüyor, anında serbest bırakılıyor. Kazayla içeri girenler de "topluma kazandırılmak(!) üzere" genel aflarla çıkarılıyor.Toplum değerli insanlarını, gençlerini bir bir kaybederken trafik suçlusunu, tecavüzcüsünü, hırsızını, katilini sürekli kazanıyor. Çocuklar ya trafikte, ya bir sapığın elinde telef olup gidiyor. Yeter artık! Televizyonlara çıkıp her gece "Biz de fakirdik" edebiyatı yaparak ağlaşacaklarına, gecekondu muhabbetiyle duygu sömürüsü yapacaklarına toplumun gerçek sorunlarına bir an önce çare arasınlar.Avrupa Birliği, Kıbrıs, Türban diye günler geçerken millet inliyor.Avrupa ülkelerinde okul çevrelerinde özel önlemler alınır. Şu son bir hafta içinde okullarda olan olaylar bir Avrupa ülkesinde olacaktı da kopacak kıyametleri görecektiniz.Sorumluların, eğer varsa tabii, bulacakları çözümü en kısa zamanda duymak istiyoruz. Unutmasınlar, millet "üç maymunlar"a cezasını mutlaka veriyor!Annem sokağını istiyor!Bekir Coşkun'un "Adres değişikliği" başlıkk yazısında anlattığı, Ankara Belediye Başkanı'nın da "Sokağın ucuna adını verdik. Belediyeye çok hizmeti geçmiş bir arkadaşımızdır" diyerek doğruladığı olayı okuyunca "Yok canım, olmaz artık bu kadarı" demiştim ama dünkü Hüniyet'te Seyfi Saltoğlu isimli Ankara Büyükşehir Belediyesi Başkanvekili şahsın kendi ağzından yazılanlar bize "bu kadarı"nın da olduğunu gösteriyor.Beyefendi "20 yıldır belediyede önemli hizmetler yapn/orum, Sokaklara ismi verilen insanların mutlaka hakkın rahmetine kavuşmuş olması gerekmez" buyurmuşlar. Eh tabiî şimdi, bu ülkeye değil 20, otuz, kırk, elli yıl hizmet etmiş insanlara da bir "sokak ucu" düşmeli artık.Örneğin benim annem hemen başvuracağını söylüyor. Yaşamının büyük bir bölümü (kolaylık olsun diye adresi veriyorum) Ankara, Emek Mahallesi, 60. Sok. No: 10/1'de geçti. Kendisi tam 35 yıl (üstelik eğitimci olarak) hizmet vermiş bir emekli öğretmen. Sokağın o ucuna lütfen adını verir misiniz Sayın Gökçek ve Saltoğlu?Bana bir açıklama lütfederseniz ona göre müracaatımızı yapacağız. Tabiî burası demokratik bir ülke olduğuna göre onun ve diğer hizmet verenlerin müracaatlarının da Seyfi Saltoğlu ile eşit şartlarda değerlendirileceğine eminiz. Annemin onun gibi bıyıklan yok ama herhalde bunun pek etkisi olmayacaktır umarım (yoksa bugünden tezi yok sabahlan traşa mı başlamalı, bilmem ki?)Acil cevabınızı bekliyorum. Beş sene sonra ben de kendi ismimin oturduğum sokağa verilmesi için müracaat etmeyi unutmayacağım.Ne de olsa önemli bir kamu görevi yapmaktayız. Bir sokak da bizim hakkımız...Sahi Sayın Bekir Coşkun'un adını da sokağının öbür ucuna niye vermiyorsunuz? Üstelik hiç kimse onun adını ansiklopedide aramaya da kalkmaz.Türkiye'de tanımayan yok kendisini!"Sarıl bana!"Bazı fotoğraflar, dikkatte bakınca gerçekten insanı güldürüyor.Geçen gün, Avrupa'yı dolaşan AKP lideri Tayyip Erdoğan'ın yabancı ülke başbakanlarıyla çektirdiği bazı fotoğraflara bakarken birden gülmeye başladım.Luxemburg Başbakanı'na Erdoğan'ın bir sarılışı var, hani iki dakika sonra adamı mindere atıp kündeye getirmeye hazırlanıyor gibi... Kollarını iki kolun altından esaslı şekilde geçirip sırtta neredeyse birleştirmiş. Adam öylece kalakalmış.Fotoğrafın altında da "Luxemburg Başbakanı Juncker Erdoğan'ı uçağın yanında kucaklayarak uğurladı" yazıyor. Sanki daha önce de bu resmin benzerlerini gördük gibi hatırlıyorum. Hani diğer ülkelere gittiğinde de...Avrupalı erkeklerin diğer erkeklerle kucaklaşma, öpüşme adeti olmadığı ve Tayyip Erdoğan'ın da kısa bir görüşmede böylesi bir samimiyet yaratacak lisanı olmadığına göre nasıl oluyor da oluyor?Acaba bu fikir de akıl hocalarından, PR'cılardan mı çıkmadır diye merak ediyor insan.Eğer öyleyse yabancı Başbakanlar herhalde Türk ekibi uçağa bindikten sonra "Bunlarda adet böyle olmalı, ne yapalım, AB'ye gireceklerse buna da alışmalıyız" diyorlardır, kimbilir?Tayyip Erdoğan yakında Bush'la görüşecek. Bakalım o da "kucaklayarak" uğurlayacak mı?(Not: Nedense Türkiye'deki tokalaşmaları daha resmî Tayyip Bey'in!)