Misyon tamamlanmıştır. Madem ki başarılı, yakışıklı ve kıskanılan biridir, yokedilmelidir abicim. Burası Türkiye, yook öyle... Yok öyle başarıdan başarıya koşmak, gıpta ile izlenmek filân, alırlar paçanı aşağı görürsün. Aldılar netekim.
Pazar-Pazartesi akşamları bütün kanallarda zaman zaman Halûk var, yani en azından ben hangi kanalı çevirsem oradaydı. Sakin görünmeye çalışarak, 'cool taşfırın erkeği' imajını koruyarak bin türlü ahret sorusuna cevap yetiştirmeye uğraşıyordu yanında eşi Arzu ile birlikte.
Ah o soruların da sonu gelmez. O nazik nazik cevaplamaya çalıştıkça bir adım daha ileri gidilir. Özel sınırlar biraz daha zorlanır. Bakalım nereye kadar sabredebilecek? Bakalım hangi noktada delirtmeyi başaracağız? Bakalım vanlabilecek en uzak noktaya hangi kanal varacak?
Adamcağızın gülen gözleri donuklaşmış, beti benzi uçmuş. Ağır bir hastalıktan kalkmış gibi rengi sapsarı...
Eh şimdi rahatladık biraz. O muzaffer ifadesi kaybolduysa, başarısının, yeni evliliğinin tadına varması engellendiyse istenen noktaya yaklaştık demektir.
Nasıldı o şarkı? "Oynatmaya az kaldı, doktorum nerde?"... Biraz daha üstüne giderseniz oynatacak, haydi ileri...
Onu izledikten sonra BBG eviyle ilgili bir tartışma çıktı zaplarken. Birbirlerinin gözünü oyuyorlar. Aynı evin içinde 5-10 kişi bir arada 5-10 dakika huzurlu oturamıyor. Kim en çok göz oyarsa, o en popüler...
Aç haberleri biraz da tecavüzcüyü izle şimdi. Midende dayanacak güç kaldıysa bu rezaleti de öğütebilirsin belki. O anlatsın iğrenç, alçak, tahammül edilmez eylemlerini, kendi masum çocuklarından da utanmadan, zavallı eşinin ve çocuklarının düştüğü durumu göremeyecek kadar hasta ruhunu, sen de bütün detayları dinle. Dinleyemezsen git kus. Evet, kus istersen.
Ama ne yaparsan yap buna mahkûmsun unutma. Hep birlikte tekrarlayalım; "Burası Türkiye, yook öyle..." Kaçamazsın...
Neden böyleyiz? Bu rahatsız edicilik bu insanı hayatından bezdiricilik, kavgacılık, geçimsizlik genlerle geçen millî bir özellik midir gerçekten, yoksa "üzüm üzüme baka baka kararır" misali sonradan mı ediniyoruz bu özellikleri? Bu, küçük çocuklara nasıl tecavüz ettiğini, ne zevk aldığını utanmadan anlatan hasta adamın eylem detaylarını utanmadan nasıl ve neden veriyor, nasıl ve neden izliyoruz?
Sapıklarımızın sayısı mı az geliyor yoksa, onları azdırıp olayları arttırmak, okul önlerinde kaldırmışız, güvenliksiz yollarda trafik kazalarında ölmekten kıl payı kurtulan çocukları, gençleri onlara mı kurban etmek istiyoruz?
"Evlenmeden önceki yaşantım beni ilgilendirir, o zaman bekârdım, önemli olan evlendikten sonraki davranışlarım" diyerek son noktayı açık seçik ortaya koyan başarılı bir sanatçıya halâ hangi hakla soru soruyor ve "akıl karıştıran tesadüfleri eşeliyoruz?
Avrupa'ya girmek sadece yalvarmakla, tehditle, şantajla ve kağıt üzerinde "İşte Kopenhag kriterleri, işte biz" demekle olmuyor. Adamların bu konuda haklı olduğunu biraz da kabul edelim. Önce kafalar... Önce onlan evrensel kriterlere uyduracağız.
Bu taşdevri kafalanyla taşfırın erkeklerini(!) hayatlarından bezdirmeyi, en iğrenç tecavüzlerin filmlerde bile tahammül edilemeyecek detaylarını "ilginç haber" diye vermeyi ve izlemeyi, sonuçta da "kişinin fikri neyse zikri odur" sözünü doğrulayarak birbirimizi tüketmeyi bırakmadıkça biz AB'ye girsek bile kafalarımız ilkçağda kalacak.
Hiç değilse aydın insanlarımız görsün şu gerçeği!
Abdullah Gül'e haksızlık!
Başbakan'ın -ya da "Gölge Başbakan" diyelim zira aslında gölge başbakan olması gereken Tayyip Erdoğan iken Abdullah Gül bu durumda bırakılmıştır- konuşmalarını dikkatle izliyorum ve takdir ediyorum, herşeyden önce şimdiye kadar hiçbir hükümet döneminde muhalefete bu kadar saygılı, bu kadar diyalog içinde bir politika yapılmadı.
Ona 'bravo' derken ortadaki garip durumu da bir kez daha vurgulamak lâzım; Cumhurbaşkanı Sezer, Genelkurmay Başkanı Özkök ile birlikte Başbakan'la AB konusunda zirve yapıyor. Yani "içerde" Gül "Başbakan" ama "dışarda"ki Başbakan Tayyip Bey. Burada, Erdoğan'ın AB için elinden geleni yaptığının ve doğrusu şaşırtıcı bir şekilde "aşın ısrarcı ve hatta baskıcı" konuşmalarının etkili olduğunun gözden kaçmadığını söyleyelim. Ama herşeye rağmen Abdullah Gül gibi düzgün bir siyasetçinin böylesi zor bir duruma, herkesin iyice anlayacağı şekilde "emanetçi" konumuna düşürülmesini izlemek üzücü oluyor.
Bu arada Tayyip Erdoğan'ın, kendisinden önce AB konusunda yapılan çalışmaları, yüzlerce, binlerce kişinin yıllar süren emeklerini yok edebilecek kadar ileri gitmeye "Tarih verilmezse AB kararlılığımızdan vazgeçer miyiz bilemem" türü sözler sarfetmeye hakkı olmadığını da bilmesi lâzım.
Avrupa Birliği Türkiye'nin, 70 milyonun ve bizden sonraki kuşakların davasıdır. Sadece hükümetlerin, başbakanların değil!
Çağın rahatsızlığı
Geçen hafta Time dergisinin sağlık sayfalarında ilginç bir haber gördüm. Çağın süratinden, teknolojinin her alana yetişmesinden, çevrenin aşın gürültülü, aşın kalabalık ve ışıklı hale gelmesinden olumsuz etkilenen insanlarda yepyeni bir psikolojik düzensizlik ortaya çıkmış.
Psikolog Sharon Heller rahatsızlığı yaratan şartlan ve belirtilerini "Fazla gürültülü, Fazla ışıklı, fazla hızlı, fazla sıkışık" isimli kitabında teorisiyle birlikte açıklamış. Psikolog bu teorinin dikkate almaya değer olduğunu, çünkü tedavi edilmediğinde hipertansiyon, idrar yolu sıkıntıları ve hatta kalp hastalıklarına neden olabildiğini söylüyor. Yetişkinlerin %15'e yakınında görülen ve (SD) adı verilen yeni psikolojik sendrom, sinir sistemi hassas insanlarda araba ışıklarına, yüksek sesli müziğe, herhangi bir sese, kalabalık ve sıcak ortamlara hatta kokuya karşı oluşan bir tür alerji veya takıntı gibi...
Söz konusu takıntı yaşamınızda yaptığınız seçimleri etkileyecek duruma gelmişse yardıma ihtiyacınız var diyor psikolog Heller.
İyi düşünün bakalım, var mı sizin de kararlarınızı etkileyecek kadar tedirginlik yaratan teknolojik veya sosyal takıntılarınız?
Çağın rahatsızlığından da geri kalmış olmayalım yani!
Genlerle geçen bir özellik midir bu?
Misyon tamamlanmıştır. Madem ki başarılı, yakışıklı ve kıskanılan biridir, yokedilmelidir abicim. Burası Türkiye, yook öyle...
Haberin Devamı

