Yazıma hepinizin Ramazan Bayramını kutlayarak başlıyorum sevgili okurlarım. Allah her yıl bu günleri sağlık, huzur içinde görmek nasib etsin hepimize... Malûm, dinimizin mübarek kıldığı günlerdeyiz, onun için de din, inanç konulan her zamankinden çok konuşuluyor.
Elbette Ramazan ayında herkes yapabildiği, istediği kadar ibadetini yaptı. Ama hiç şüphe yok Tanrı katında ibadet kadar makbul ve mutlaka ödül gören insanlık görevleri var ve onlan da unutmamak lâzım gibi geliyor bana...
Örneğin; kimsesiz ve çaresiz insanlara yardım etmek. Hasta ve sıkıntıda olanlara el uzatmak. Sadece kendini değil, başkalarını da -özellikle yaşlıları- düşünmek ve onları mutlu etmeye çalışmak. İnsanlara güleryüz, sevgi, saygı gösterebilmek gibi.
Annem çocukluğumuzda "Allah bir gün içinde insanın kalbini 40 kez yoklanmış" sözünü bize sık sık hatırlatırdı. Ben kendi adıma bu sözü aklımdan çıkarmamaya çalışırım.
Kırık kalp öldürebilir mi?
Bayramın ilk günü sizinle, benim de tanışıp sohbet etme şansını bulduğum dünyaca ünlü kalp cerrahımız Mehmet Öz'ün "Şifayı Yüreğinde Ara" kitabından bir öyküyü paylaşmak istiyorum. Kalp doktoru olmasına rağmen mutsuzluğun, kalp kırılmasının insanları öldürebileceğine de inandığını anlatıyor Öz bu öyküde... Bakın nasıl:
"Halâ çocuk yaşında olmama rağmen Türklerle Amerikalılar'in hastanelerinde hastalarına nasıl baktıkları arasındaki büyük fark dikkatimi çekmişti. Babamın, eski meslektaşlarıyla İstanbul'daki modern klinik ve hastanelere yaptığı ziyaretlere katıldığım zamanlar hastaların yataklarının başında hasta yakınlarının gece, gündüz nöbet tuttuklarını görüyordum (...) Babam, yakınlarının bu yardımları sayesinde hastaların kendilerini hiçbir zaman terk edilmiş ve yalnız hissetmediklerini izah etti (...)
Buna karşın, babamın çalıştığı Amerikan Hastaneleri'nde kesin ziyaret saatleri olduğu gibi, akrabaların hemşirelerle, hastabakıcılara yardım ettikleri enderdi. (...) Yalnızlık yansıtan yüzler bazen duvarlara bakıyor ya da televizyon seyrederek vakit öldürüyordu. Ben bu insanlara acıyor, birilerinin gelip onları neşelendirmesini diliyordum. O sıralarda tek başına yalnızlığın bir insana bedensel bir zarar verebileceğini düşünmüyordum. Ama bu pekâlâ mümkündü.
Dedemin köşkündeki şen bahçıvan Bekir olayı, henüz filizlenmemiş olan bu bilincimi daha da geliştirdi. Adamcağız o sıralarda kırk beş yaşlarında zayıf ve kemikli bir yapıya sahipti(...) Aynı zamanda sağırdı. Ama işinde çok yetenekliydi(...)
Bekir'in hiç arkadaşı yoktu. Bizler ve ona yemek veren mutfak personeli iletişim kurduğu tek insanlardık. Tek sevgi kaynağı ise bir sokak kedisiyle yavrularıydı. Onlara garajın arkasındaki barakada bakıyordu. Onlan kendi yemeğinin artıklarıyla besler, hayvanlar onun yatağının üstünde uyurlardı.
Çok otoriter bir kadın olan anneannem kedilerin varlığını duyunca, Bekir'e onları defetmesini emretti. Kedilerin hastalık bulaştırabileceğini söyledi. Bekir kedilerini terkedemezdi, ilk kez kendisine verilen bir emre karşı çıkıyordu. Günün birinde kediler ortadan kayboldular. Anneannem onları zehirletmişti.
Bekir bir ayın içinde sanki on yaş birden ihtiyarladı. Artık eski enerjisinden ve neşesinden eser kalmamıştı. Bahçede asık bir suratla ve uyuşuk bir tavırla dolaşıyordu, istanbul'daki yaz tatilimden eve döndüğümde adamcağızın hastalanıp öldüğünü duydum. Annem, Bekir'in ölüm nedeninin kalbinin kırılması olduğunu söyledi.
Şimdi bir kalp cerrahı olduğum için insanların kalplerinin kırılması nedeniyle ölmediklerini bilmem gerekiyorsa da, annemin haklı olduğunu düşünüyorum."
İşte böyle... Dünyanın bir numaralı kalp cerrahları arasında sayılan Dr. Mehmet Öz bunun olabileceğini söylüyor. Onun için, ailemizde, çevremizde ulaşabildiğimiz her yerde yalnızlara, kimsesizlere ve yaşlılara elimizden gelen yardımı yapmalı, hepsinden önemlisi yalnızlıklarını unutturmak için güleryüz ve bir tutam sevgiyi onlardan esirgememeliyiz.
Evet, biliyorum günümüzün hızlı temposunda, zor hayat şartlarında pek kolay değil o vakti ve sabrı bulmak.
Ama imkânsız da değil, kendi deneyimlerimden biliyorum.
Hepinizin Bayram'ını bir kez daha sevgiyle kutluyorum.
Meclis Başkanı Bülent Anne'in Kanal D'de Fatih Altaylı'nın programındaki konuşmasını izledim. Altaylı "Mustafa Kaplan'ın, eşinizin Cumhurbaşkanı'yla el sıkışmasını kınayan sözlerine ne diyorsunuz?" sorusuna;
"Hiçbir şey diyemiyorum. Eleştiri bizi cehennem azabıyla karşı karşıya bırakıyor" dedi. Daha sonra da "kendi görüşleridir, saygı duyuyorum" gibi birşeyler söyledi.
Oysa laikliğin anlamını bile ters yüz ederek devlet kurumu ve kuruluşlarında da inançlara karışılmaması gerektiğini her iki cümlede bir tekrarlayan bir siyasetçiden öncelikle "İnsanlara inançları konusunda, bu konudaki eksikleri veya hataları hakkında diğer insanlar değil ancak Allah soru sorabilir, o karar verebilir" demesi beklenirdi.
Sonra "Ben Meclis Başkanı'yım. Devlet törenlerinde kurallar neyse ona uymak zorundayım..." denebilirdi. Ve tabiî bir de "Kur'an'da kadın ve erkeğin tokalaşması konusunda hiçbir yasak olmadığı", bunun hurafeden ibaret olduğu söylenebilirdi.
Bülent Arınç'ın başka konularda fikirlerini çekincesizce açıklayıp burada neden sustuğu, neden "cehennem azabıyla karşı karşıya kaldığı" bir soru işareti olarak duruyor!
Bayram ödülünüz "iyilik" olsun!
Yazıma hepinizin Ramazan Bayramını kutlayarak başlıyorum sevgili okurlarım. Allah her yıl bu günleri sağlık, huzur içinde görmek nasib etsin hepimize...
Haberin Devamı

