Serdar Turgut'un geçen Pazar yeni transfer olduğu gazetede çıkan röportajında medyayla ilgili bazı sözleri üzerine yazmayı düşünüyordum ki arkadan Fatih Altaylı ve Ertuğrul Özkök'ün "Medyanın terbiye edilmesi" konusunda siyasetçilerden yardım isteyen sözleri geldi.
Ertuğrul Özkök dünkü "Şantaj Medyası, Medya Mafyası" başlıklı yazısında hükümet programında yer alan medyayla ilgili "Yargı ve başka kamu görevlileri üzerinde baskı kurmalarının yasayla önleneceği" maddesinin kendileri dışında "diğer gazeteler" tarafından ustaca gizlendiğinden söz etmişti. Sadece bu cümledeki genelleme bile son derece rahatsız edici... Üzülerek söylemeliyim ki bu da medya içinde kullanılan bir tür takiyye gibi. Her sözde bir "En büyük biziz, başka büyük yok" imâsı. Ama bir yandan topluma ve siyasete doğruları bulmada yardımcı olan basının, bir yandan da kendi içinde bu tür "diğerlerini yıpratıcı" çabalar sergilemesi işte, inandırıcılığın yitirilmesinde önemli bir etken oluyor.
Hükümet programında medya maddesini ve bazı köse yazarlarının bu konudaki "onaylayıcı" görüşlerini okur okumaz Salı günkü (Pazartesi yazmıyorum) ilk yazımda buna yer verdim ve;
"Meslektaşlarımız kendilerine zarar veren belli medya gruplarını, gazete patronlarını kastederek konuşuyorlar ama dikkat, tüm medyaya maledi-lebilir. Sanık işadamıyla, sanık bakan veya milletvekili arasında fark vardır. Üstelik siyasetçinin yargılanması bizzat hükümet tarafından engelleniyor. Gazeteci ne yapsın, dokunulmazlık konusunu yazmasın mı? Bu konuyu basının kendi içinde, kamuoyu baskısının da etkisiyle halletmesi gerekir. Gazeteciye 'şunu yaz, bunu yazma' demek basın özgürlüğüne tecavüzün ta kendisidir" dedim.
Yazan cevaplamalı da!
Demek ki Vatan'da konuya değinilmiş... Demek ki en azından Vatan bu genellemenin dışında kalıyor. Fteki şimdi ortada böyle haksız bir genelleme varken "Biz yazdık, yarası olan gocunsun" demek mümkün mü? Hayır. İşte basının kendi "otokontrolü" denen şey budur, fendi kendimizi denetlememiz, sorumluluk duymamız gerekiyor.
Ayrıca bugün bu sözleri söyleyenler kısa süre önce bankasına el konduktan sonra BDDK ile anlaşması tamamlanmış, ödemelere başlamış, bütün mal varlığına el konmuş bir gazete patronu için, olay henüz yargıdayken hemen hergün etkileyici yazılar yazmamış lar mıydı? Yoksa yanlış mı hatırlıyoruz?
Şimdi bakalım Serdar Turgut ne diyor;
"Gazeteci politikacı ilişkilerine bakmak lâzım. Büyük medyanın desteklediği hiçbir siyasetçi seçilemedi. Bu bir utançtır (....) Biz sorgulama yeteneğimizi kaybettik (....) Türkiye'de medya hükümeti etkiledi. Hatta işbirliği yapıldı. Bu işbirliği çok vahim sonuçlara yol açtı. Mesleğimizde büyük zedelenmeler oldu..."
Meslektaşlarımızın desteklediği bu "medyaya siyasetçi sansürü" gerçekleşirse onlar köşe yazarlarını sindirme, değerlendirme hakkına sahip olacaklar. Ama eğer medyanın kendini denetlemesi doğru dürüst sağlanabilseydi, örneğin Serdar Turgut'un bu cümleleri kullanmaması gerekirdi. Kullandığında şu soruların kendisine sorulacağını bilirdi;
- Hangi kuruluşlardır "büyük medya" dediğiniz?
- Hangi siyasetçiyi veya siyasetçileri desteklediler?
- Hükümeti nasıl etkilediler?
- Nasıl bir işbirliğiydi, açıklar ve kanıtlar mısınız?
- Bu cümleleri kullanırken herkese, her hükümete eşit mesafede duran basın kuruluşlarına haksızlık yaptığınızı düşünüyor musunuz?
Herkes eleştirildi
Aslına bakarsanız, tabii bu soruların hemen anında röportajcılar tarafından sorulması gerekiyor. Dinamik ve objektif bir röportaj bunlan da yansıtmak.
Medya (belli partilerin sözcülüğünü yapan kuruluşlar dışında) seçim öncesinde bir önceki hükümeti de, muhalefeti de, şu anda Meclis'te olanlan da, olmayanları da acımasızca eleştirdi, olumlu gördüğü noktalarda da destekledi.
Ecevit iktidarı bırakmadığı için, Tansu Çiller barajı geçeceğini zannederek ANAP'a kapılan kapadığı için, daha önce verdiği sözleri tutmamış olduğu için, Baykal partilere seçime birlikte girme davetini daha akıllıca yapamadığı için, Derviş YTP'ye verdiği sözü tutmadığı için, Sezer ve Ecevit tartışarak seçime giden süreci başlattıkları için, Mesut Yılmaz seçim tartışmasına neden olduğu, Bahçeli karan verdiği için... Hepsi "Seçim ve Partiler Yasaları "nı çıkarmadıkları için. için, için... eleştirildiler.
En çok AKP'nin birinci parti olacağı yazıldı. Bazı "büyük medya" en çok ona destek verdi.
Medyanın kimyası bozulduysa tek yönlü olarak böyle bozuldu.
Onun için bu meslektaşlanmız "medya" genellemeleri yaparken lütfen kendi yazılan dışındakiler! de okusunlar. Medyayı şantajcılıkla suçladıklarında ise isim belirtsinler.
Bunun aksi tüm medyayı suçlayan imzasız mektup gibi oluyor.
Ve çok büyük bir hata oluyor!
AB'de nasılsa, öyle!
Medya sansürünü gündeme getirirken kılıf da lâzım ya, siyasetçiler "AB'ye gireceğiz. Orada nasılsa bizde de öyle olmalı" diyorlar.
Gazeteciler arasında ise "Böyle giderse görevini rahat yapacak kamu görevlisi bulmak zor olacak" görüşünde olanlar var.
Devlet yönetiminde olanlar her ülkede basının yakın takibindeler. Örneğin; Hollanda Başbakanı'nın parlamentoya bisikletle giderken resmini görürsünüz. İtalya Başbakanı'nın eşiyle ilgili sarfettiği tek cümle günlerce Avrupa basınını meşgul eder. İngiltere'de Blair ve ailesinin, Kraliyet Ailesi'nin tüm fertlerinin her adımları izlenir. ABD'de Bush'un kızlarının yasalara aykırı olarak içki alması, sarhoşluğu baş köşelerde yer alır.
Herhangi bir ülkede siyasi bir yolsuzluk olsa, yapan yargılanana kadar basın susmaz.
Bizde de birkaç istisna dışında medyanın görev anlayışı paralel bir çizgide sürüyor. Eğer bir mesele varsa bu ancak "o birkaç istisna"yı düzeltmek olabilir.
Onun için, hiç değilse bu konuya AB'yi karıştırmayın!
Medya'ya imzasız mektuplar
Serdar Turgut'un geçen Pazar yeni transfer olduğu gazetede çıkan röportajında medyayla ilgili bazı sözleri üzerine yazmayı düşünüyordum ki arkadan Fatih Altaylı ve Ertuğrul Özkök'ün "Medyanın terbiye edilmesi" konusunda siyasetçilerden yardım isteyen sözleri geldi.
Haberin Devamı

