Eğitim karambole getirilemez!

14 Ocak 2003

Savaştı, ekonomiydi, deneyimsiz hükümetti derken gündemin hep kenarında köşesinde kendine yer bulabilen eğitim sistemi, üniversite sorunları ve YÖK'ün yetkisinin minimuma indirilerek okulların da "yolgeçen hanı"na çevrilmesi konuları karambole gidecek.Yine eski hamam, eski tas; af yasaları, Medeni Kanun ve diğer birçok konuda olduğu gibi kimse birşey anlamadan hükümetin istediği, kendi çıkarına göre yonttuğu her değişiklik en makul çözüm oymuş gibi alelacele yapılıverecek. Her gördüğüne, duyduğuna inanan 'popülist açıklamalar uyuşturucusu'na alışmış toplumumuz ayıldığında ise belki yine çok geç olacak.Bakan bey çıkıyor yalapşap birkaç "duyulması ve inanması kolay" yuvarlak lâf ediyor, öğrenciler kulağa hoş gelen bu sözleri, elbette öğrenci psikolojisinin de etkisiyle destekliyor... Eh, bu kadarı yeter zaten karar almak için... Süreç tamamlanıyor ve bir bakıyorsunuz en köklü, en çok üzerinde düşünülmesi gerekli konularda birkaç hafta içinde şok değişiklikler yapılıvermiş.Ne eğitimcilerin, rektörlerin görüşü dikkate alınmış, ne de sivil toplum kuruluşları ağır kış uykularından uyanarak bir söz etmişler.Lise ve üniversite eğitimi bir ülkenin can damarı, geleceğidir. Bu konularda kararlar henüz "Milli Eğitim" konusunda hiçbir deneyimi olmayan hükümetlerin, bakanların "Saman altından su yürütme" telaşlarıyla alınamaz.Bilimsel YayınlarTürkiye'de üniversitelerin, Kemal Gürüz'ün de belirttiği gibi kendilerine ayrılan kaynağın azaltılmasına rağmen uluslararası başarılar kazandığı ortada. Üniversitelerimiz bilimsel yayın dünya sıralamasında 22'nciliğe çıkmış. Bilimsel Yayın sayısı 20 yılda yüzlü rakamlardan 9000'in üstüne çıkmış. Birçok üniversitemiz dünyanın sayılı üniversitesiyle yarışacak düzeye gelmiş.Ve biz ne yapıyoruz (veya yapmak istiyoruz); bu başarıyı kazanan profesörler, eğitimciler, bilimsel kurullar yanlıştır, "doğru"yu ise bir tek biz biliriz diyerek, birkaç şartı değiştirmekten değil tüm sistemi silip yerine -ne amaçla olduğu belirsiz- yepyeni bir sistem getirmek istiyoruz. Kimseye danışmadan...Yapılanları, gerçek doğru ve yanlışları, kısacası gerçekleri incelemeden.Sil baştan... Olmadı mı, binlerce öğrenci, o dönemin eğitimi boşa mı gitti, zararı yok. Bir sonraki hükümet de kendine göre bir silgi bulur nasılsa.Milli Eğitim Bakanlığı ideolojik özlemlerin müteahhitliğine soyunacak, buna da göz yumulacak bir kuruluş değildir. Tekrar ediyorum; ülkenin CAN DAMARIDIR.Yoksa Bakan Bey, plân yürümezse, geçmişte Turizm Bakanlığı için önerdiği gibi Milli Eğitim Bakanlığı'nı da kapatmayı mı düşünüyor?Birileri, diğer siyasi partiler, STK'lar uyansın artık!TÜSİAD susmamalıTürkiye'nin en önemli ve (çok şükür) tek konuşan sivil toplum kuruluşu TÜSİAD'ın Başkanı Tuncay Özilhan, her satırının altına aklı başında her insanın imzasını atacağı bir konuşma yaptığı anda Başbakan'ın "sert tepki"siyle karşılaşıyor.Ne diyor özetle ve neden sitem ediyor Başbakan Gül?"Ekonomi toplantısında Irak'ın konuşulması yanlışmış. "Hükümeti gereksiz yere hırpalamamak lâzım"mış.Buna karşılık ne söylemeli? Örneğin; Irak savaşından (ve hatta söylentisinden, zira söylendiği anda borsa, dolar, faizler oynayıverdi), savaşı da bırakın bu kararsızlıktan, güvensizlikten en çok, birebir ekonominin etkilendiği, bunun için de en çok konuşmaya TÜSİAD'ın hakkı olduğu söylenebilir mi?Ya da sınama yanılma metoduyla siyasi ve ekonomik olaylara çözüm arayan, her kafadan ayrı bir ses çıkaran, sürekli zaman kaybeden bir hükümetin ekonomiyi fazlasıyla etkilediği.IMF'nin savaş konusunda kararsızlık gösterdiğimiz için bizi sıkıştırdığını söylüyoruz ama başka açıdan baktığımızda İhale Yasası, kaynaksız yapılan maaş arttırımları gibi konularda hepimiz tedirgin değil miyiz?Düşen uçakların pilotlarının imajı zedelenmesin diye kazaların sebebini, hükümeti rahatsız ediyor diye ülke meselelerini konuşmadığımız takdirde "düşme olayları" devam ediyor.TÜSİAD (hatır için) doğru bildiğini açıklamaktan çekinmemeli.

Devamını Oku

Hafızamızın zayıf olduğu belli ama...

14 Ocak 2003

Geçen Cumartesi akşamı Okan Bayülgen'i izledim. Yine... Halihazırda varolan kasılma huyuna katkıda bulunmak istememekle beraber itiraf etmeliyim ki Bayülgen zekâsı, espri kalitesi, yeteneği ile benim gibi TV izlemekten hoşlanmayan birini bile ekrana bağlayabiliyor. Kızsın diye söyleyeceğim (kızar biliyorum, TV başarısının yarattığı megalomaninin doğal sonucu olarak aynı durumdaki hemen herkes kızar) Beyaz'ın programlarını da büyük zevkle izliyorum.Titizlikleri, ilkelerine bağlılıkları, mesleğe sevgileri, Türk TV izleyicisine gerçek "talk show" izleme şansını verebilmeleri de zekâ ve yetenekleri kadar etkiliyor beni. Sadede gelelim geçen programında pop müzik sanatçısı Yaşar'ı konuk etti ve o Tanju Okan'a ait olan "Kadınım" şarkısını albümüne aldığı için de programın kısa bir bölümünü "Türkiye'nin yetiştirdiği nadir sanatçılardan biri" sözleriyle sunduğu Tanju Okan'a ayırdı."Kadınım"ı Yaşar'dan dinledikten sonra Tanju Okan'dan da "Bir zamanlar ben de deli gibi sevdim" şarkısını dinletti bize. Gerçekten de onun gibi sanatçıların ne kadar farklı, özel ve unutulmaz olduğunu, bu özel yeteneklerin başarısına ulaşmanın zorluğunu açıkça ortaya koyarak.O iki şarkıyı dinlerken bir başka şarkısını daha hatırladım Tanju Okan'ın: "Öyle sarhoş olsam ki..."Ne "klâsik"lerdir bunlar. O şarkıyı da bir hatırlayın, muhteşemdi. O ne duygu yoğunluğu, ne romantizmdi. İlk gençlik yıllarımız üstelik (bunun 'ilk'i var, 'orta'sı var... Sonra yine 'orta'sı var, öyle gidiyor) ekstra romantizm şartmış gibi...Unuttuk mu onları?Bayılırdık şarkılarına. Cumartesi gecesi, Zaga'yı izlerken farkettim ki bu parçaların verdiği keyif değişmiyor. Birçok izleyicinin de böyle düşündüğünü sanıyorum. Stüdyodaki üniversite öğrencilerinin iki şarkıyı da, kelime kelime ezbere bilmesi bunun bir kanıtı.O zaman neden bu kadar unutkan, bu kadar vefasızız? Okan Bayülgen hatırlatmasa Tanju Okan'ı neden hiç hatırlamıyor, onun şarkılarına programlarda sık sık yer vermiyor, daha genç kuşaklara da onları öğretmiyoruz.Tanju Okan, Barış Manço gibi adını bu ülkenin müzik tarihine altın harflerle kazımış sanatçılarını unutanlar sanata, müziğe saygıdan, sevgiden söz edebilir mi?Radyo ve TV programcılarının yelpazelerini genişletmeleri, hafızalarını tazelemeleri ve müzikseverlerin tazelemesini de sağlamaları gerekiyor.Teşekkürler ve tebrikler Okan Bayülgen. Bunu yapabildiğin ve bence... Haydi söyleyeyim; Türkiye'nin yetiştirdiği nadir TV programcılarından biri olduğun için.Saddam'ın dublörü!Biliyorsunuz Saddam Hüseyin'in birkaç tane dublörü var. Canı istediği zaman resmi toplantılara filân bunları gönderiyor.Devlet Bakanı Kürşat Tüzmen'in Irak'ı ziyareti sırasında yaptığı sürpriz görüşmenin fotoğraflarını dikkatle inceleyince onlardaki Saddam'ın da gerçeğine hiç benzemediği, özellikle Saddam'dan çok zayıf ve uzun suratlı olduğu dikkati çekiyor.Korkudan bu kadar zayıflamış olamayacağına göre, Kürşat Tüzmen de Saddam diye başkasıyla mı konuştu dersiniz?Yeni oluşumcularBu yazı siyasetle ilgili değil, merak etmeyin. Yine boğazımıza kadar siyasete batmış durumdayız ya, nereye başımızı çevirsek parti pırtı, savaş mavaş haberlerinden fenalık gelmiş durumda hepimize...Bu "yeni oluşumcular" Selahattin Duman'ın dünkü yazısında söz ettiği Vatan Gazetesi içindeki oluşumcular..."Dünya durdukça güldüresi" Duman'ımız Genelkurmay'in toplantıları için bir yeni liste hazırlamaktaymış. "Bugüne kadar üst düzey katılım heyetine alınan tek bir kadın olmamış bizim çevrede"diyerek kadro oluşturuyor. Şaka maka ama aslında "bugüne kadar" sözünde büyük doğruluk payı var. Nedense başbakan, cumhurbaşkanı veya diğer üst düzey şahıs ve kurumların toplantılarına veya yurtdışı gezilere gazetelerden sadece erkek grupları gider. Kadınlar, daha başarılı ve ünlü olsalar da yönetimlerin tercihi olarak hep bir kenarda bırakılırlar.Ben bir kez, Süleyman Demirel'in Cumhurbaşkanlığı sırasında onun tarafından davet edilerek Avusturya seyahatine katılmıştım (ki bana çok önemli bir gözlem deneyimi ve bilgi kazandırmıştır), hepsi bu...Onun dışında hepimizin de gördüğü gibi cumhurbaşkanı ve başbakan görüşmelerine erkekler gider. Kadınların aklının ermeyeceğini (!) veya grupta kadın bulunmasının rahatsız edici olacağını mı düşünürler bilemem.Ama bu kez Genelkurmay tarafından bana davetiye gönderildi, mazeretim nedeniyle katılamayan benim, haksızlık yapmayalım. Yani Selahattin Duman'ın deyişiyle "Eski üst düzey katılım heyeti"ndenim.Asıl itirazım ise başka (O'na itiraz edilmez, esprileriyle yer adamı alimallah ama bugün havamdayım işte):"Ilımlı birini seçmek lâzım" dedikten sonra adımı yazmış. Olacak şey mi? "Ilımlı" ve ben... Ben ılımlı?. Iıh... Bırakın milletin aya gittiği, yakında uzaya tatil istasyonları kuracağı dönemde bizde olup bitenlere sabır ve hoşgörü ile yaklaşmayı gereksiz bulduğumu, sadece "Akrep burcu" ndan olmam bile hep ile hiç arası çözümlere ve "ılımlı" görüşlere uzak olmama yeter.Bunu da tarihe (!) küçük bir not olarak düşeyim dedim.

Devamını Oku

Korkunun pençesinde!

11 Ocak 2003

Yaşam çemberimizin giderek daraldığının, korkularımıza her geçen gün yenilerinin eklendiğinin farkında mısınız?Değilseniz veya olmadığınızı sanıyorsanız bile şunu bilin ki şuuraltınız farkında. Orada korkular, endişeler sıra sıra dizilmiş bekleşiyorlar. Maalesef, moralini düzgün tutmak için en fazla direnenlerimiz, optimist tavrını bozmamaya ümidini kaybetmemeye en çok çalışanlarımız için bile durum farklı değil. Çünkü gerçek şu ki ne kadar zorlarsanız zorlayın insan psikolojisi olaylardan üç aşağı, beş yukarı benzer şekilde etkileniyor. Kendini soyutlayamıyor.Mutsuz sirk palyaçoları da (mesleklerinin gereği olarak) güldürüyor ama sonra herkes gibi ağlıyor.Bizim Türk insanının korkularına bakın;* Paranı tut (varsa eğer) harcama yeni bir ekonomik kriz gelebilir. O olmazsa savaş nedeniyle ekonomi altüst olabilir.* Kapalı yerlere mümkün olduğunca az git, deprem veya beklenmedik bir başka olay çıkabilir. Hiçbir şey olmasa, kapalı veya açık her yerde keyif için atılan bir kurşun bile seni bulabilir.* Trafiğe mümkün olduğunca az karış, sen dikkat etsen de her an dikkatsiz bir sürücü nedeniyle başına bir kaza gelebilir.* İnsanlarla ve bazı siyasilerle konuşma. Beklenmedik bir anda kafası bozulup sana silah çekebilir.* Hele uçağa, hele yurt içinde sakın binme. Havaalanları yetersiz. Üstelik 10 tanesi dışında hiç birinde en önemli alet olan ILS sistemi bulunmuyor.* Refah ve huzurunu sağlaması için seçtiğin yönetimlere güvenme. Onlar sadece kendi refah ve huzurlarını düşünüyor olabilir (yüzde doksan ihtimalle).* İçtiğin suya, yediğin sebzeye, ete, peynire, zeytine, baharata, sirkeye güvenme. Mikroplu, hormonlu, boyalı, asitli olabilir (öyle bir durumda ki ancak kendi bahçende yetiştirip, kendi laboratuvarını kurarak üretirsen garantidesin.)Korkuyu bırakın, kâbus gibi kâbus. Yani gerçekten biz çok sağlam psikolojili bir milletmişiz ki bütün bu sıkıntılara aylarca, yıllarca ses çıkarmadan dayanıyoruz.Üstelik bunun yanında TV ve gazetelerimizdeki haberleri de sindiriyoruz.Duble yolu bırak, havaalanına bakSöyleyin bana artık hangi cesur yürek korkusuzca yurtiçinde bir şehirden diğerine uçabilir (50 yılda dış hatlarda sadece 2 kaza olmuş oysa sadece 1974'ten bu yana, 29 yılda iç hatlarda 8 kaza)Ve şimdi öğreniyoruz ki havaalanlarının hemen hepsinin donanımı eksik. Tamamında "frenleme ölçümü" nün olmadığı görünüyor. Bu ne demek ola ki?Yani uçakların, ölçüm hatası nedeniyle "kule"ye filân toslaması da mı mümkün yoksa?Şimdi hükümetin neden duble yol diye tutturduğu anlaşılıyor. Artık uçamayacağımıza göre arabaya kuvvet, karayollarına takılacağız mecburen demek ki... Beyler, olup bitenleri kağıttan okuyan sayın Ulaştırma Bakanı ve diğerleri... Şaka götürür hali yok işin. İktidara geldiğiniz dakika partinize para akıtma, taraftar güçlendirme hevesiyle katrilyonlarımızı havaya savuramazsınız. Bütün itirazlara kulak tıkayarak baskı rejimlerinde olduğu gibi kafanızın dikine gidemezsiniz.Öncelikleri göz önüne almak, kararlarınızın nedenini sefaletin ve korkunun pençesindeki halka açıklamak zorundasınız.Demokrasi budur, sizin kâğıt üzerine alt alta sıraladığınız "uyum" maddeleri değil!Muhtıralar ve hoşgörüDünkü yazısında Genelkurmay Başkanı'nın Basın Kokteyl'inde yaptığı konuşmanın sadece iktidarı değil, basının kendisini de uyarma amacı taşıdığını yazmıştı Bekir Coşkun. Tamamen aynı fikirdeyim.Birkaç "başlı" hükümetin her kafadan ayrı bir ses çıkararak önce her fırsatta devletin sivil ve askeri kurumlarına kendine özgü, tabanının isteklerine yönelik mesajlar göndermesi, sonra da dönüp "ordumuzu yıpratmamalıyız" gibi toparlama sözcükleri sarfetmesi sonucunda böyle bir uyarının onlara gelebileceği beklenmeyen bir durum değildi.Yani önce bir takım zamansız tartışmaları, konuşmaları zaten böylesine sorunlu bir ortamda dile getirip ardından "Aman, aman bir tatsızlık çıkmasın da" havasına girmek yutulmayabiliyor.Bu arada belirteyim ben de Genelkurmay'ın Kokteyl'ine davetli olmama rağmen soğuk algınlığım nedeniyle katılamadım, onun için de Sayın Özkök'ün konuşmasını TV'lerden izledim. Belki orada olsam ne yapar eder, ona şu soruyu sorardım (en azından -eğer, fırsat bulursam- ikili bir konuşmada):Ordunun, sözle bile olsa, kritik şartlar altında bile olsa demokratik bir ülkede (eğer demokratikse) bu sıklıkta uyarı yapması doğru mudur? Ve bu uyarılar, irtica tehlikesi hep orada biryerlerde durduğuna göre sonsuza kadar sürecek mi?Zira biz artık alıştık da diğer ülkeler olaya bizim gözümüzle bakamıyorlar.Öte yandan ordu sesini çıkarmazsa ülkeyi yönetenler de kuralları, Anayasayı, huzuru gözetmiyorlar. Ne olacak bu işin sonu? Bir başka çözüm olmalı mutlaka.Gelelim basına verilen mesaja. Bence de öyle çünkü basının da, daha doğrusu basının bazı üyelerinin de kendi çıkarları uğruna olayları istedikleri yönde manipüle etmeleri, ülke çıkarlarını gözetmeden siyasetçilerin veya partilerin reklâm aracı haline gelmeleri büyük zarar veriyor.Hele de herkesin ve en çok da basının azami dikkati ve özeni göstermesi gereken bir zaman sürecinden geçerken...

Devamını Oku

Doğu Anadolu bizim mi?

11 Ocak 2003

Bu nasıl soru demeyin hemen. Haritada bizim tabii ki, ona şüphe yok.. Ama gerçekte nasıl?. Gerçekte Doğu Anadolu'ya halâ, 2003 yılında, diğer "bizim" olan bölgeler kadar ilgi gösteriliyor mu yoksa orası Taş Devri'ni yaşamaya mı terkedilmiş?Ne yazık ki ikincisinin doğru olduğunu özellikle her kış mevsiminde sık sık görüyoruz.Doğu veya Güneydoğu Anadolu bölgesinde yoğun kar nedeniyle sağlık ocağına yetiştirilemeyen, kağnı ile taşınırken bebeğini, kendi canını veya her ikisini de kaybeden hamile kadınlar, hastalar, çağdışı töre olayları, cinayetleri, para ile kocaya satılan 12-13 yaşında kızlar. Ne ararsanız...Yeditepe Üniversitesi İşletme Bölümü Kamu Politika ve Stratejileri Araştırma Grubu'ndan Dr. Atilla Öner gönderdiği elektronik postada yukarda saydığım olaylardan bazılarına dikkat çekiyor ve diyor ki:"O bölgede yoğun kar olması herhalde ilk değil... İlçedeki sağlık ocağı, köy ve mezralardaki kadınların hamile olup olmadıklarını, hamile olanların hamileliklerinin seyrini takip etmeli. Örneğin; doğum tarihinden 2-3 gün önce hamile kadının ilçede sağlık ocağında konaklaması neden sağlanamıyor?"Buradan "uçak kazası" na geçiyor:"Hayatı aksatan doğa koşullarıyla yaşamayı öğrenmemiz için ne gerekiyor? 8 Ocak 2003 günü Diyarbakır'da düşen uçağın sorumlusu kim? Havalimanına iniş/kalkışı mümkün kılan aleti yerleştirmeyen DHM1 kendini nasıl savunabilir? Risk olasılığı ve etkilerinin nasıl yönetilebileceğini zorunlu derslerde işlemeyen üniversitelerin ne kadar sorumluluğu var? Pilotlarına "risk eğitimi"ni sürekli vermemiş THY hangi konularda hangi risk prosedürlerini hazırlamış? 1983 yılında da Esenboğa'ya yapılmaması gereken bir iniş sırasında düşen uçakta da kayınpederim Mustafa Saydamer'i kaybetmiştik." Dr. Atilla Öner medeni bir ülkede bir bilim adamının soracağı sorulan soruyor ve önerileri getiriyor. Vurgulayalım; OLAYLARDAN DERS ALAN, GEREKLİ ÖNLEMLERİ DE ZAMANINDA ALAN MEDENİ BİR ÜLKEDE...Bizim gibi her üç beş ayda, senede bir aynı olayları tekrar tekrar yaşayan bir ülkede değil.Siyasetçiler seçim önceleri bütün illeri dolaşıp parlak konuşmalar yapıyor, sonra da verdikleri tüm sözleri toptan unutarak güllük gülistanlık yaşamlarına devam ediyorlar.Meclislerin birinci önceliği vatandaşların can güvenliğini sağlayacak önlemleri zorunlu kılmak, o sistemlerin doğru çalıştırılmasını sağlamaktır. Gerçekten yetti milletçe döktüğümüz gözyaşları. Uyansınlar ve çalışsınlar artık!Ölmeye programlanmakUçak kazasının nedenlerinin tartışıldığı sırada bir asker tanıdığımla konuşuyorum. "Evime giderken önünden geçtiğim bir binanın tüm ışıklan üç gecedir sabaha kadar yanıyordu, merak ettim sordum" diyor. Kazada hayatını kaybeden, ünlü tekstil firmalarının Türkiye temsilcisi Nurullah Eren'in ailesine ait olan "Eren Apartmanı" imiş. Asker tanıdığım "O aileler üç gündür yastalar, artık bazı soruların ciddi olarak tartışılması lâzım" diyerek devam ediyor:"Ben asker olduğum için biliyorum; asker eğitiminde 'Ne olursa olsun görevini yap. Kaybetsen bile savaş, ölsen bile görevini tamamla. Buna zorunlusun' mantığı öğretilir. Bir anlamda 'ölmeye programlanır' insan. Ordudan ayrılarak iş hayatına atılanlar da bu alışkanlığın zararını sonuna kadar çekerler. O nedenle sivil havayollarının asker pilotları çalıştırması son derece sakıncalı. Bu olayda da normal olan, yapılması gereken inatla inmeye çalışmak yerine, yoğun sisi görür görmez başka bir alana inmeye çalışmaktı. Görüldüğü gibi o ihtimal söz konusu bile olmamış."Bunu söyledikten sonra Diyarbakır'daki kazada dikkati çeken bir başka noktaya geçiyor;"Üstelik pilot sağlık nedenlerinden dolayı ordudaki görevine tekrar kabul edilmemiş. Böyle bir durumda, üç beş ay gibi kısa bir süre içinde sivil pilot olarak göreve alınması nasıl açıklanabilir? İnsanların hayatı oyuncak mı?"Düşünülmesi gereken sorular doğrusu!Yasalar sadece Tayyip Bey'e mi lâzım?Sabahları gazeteyi eline alıp (veya TV'yi açıp) beş dakika baktıktan sonra iki seçeneğin var; ya böğüre böğüre ağlamaya başlayacaksın ya da dooğru bir psikologa koşacaksın.Bu kadarı fazla yani. İnsan denen mahlûkun da bir tahammül, sabır sınırı vardır. Korkunç kazalara, intiharlara, cinayetlere, geçinmek için böbreğini satan vatandaşlara üzüldüğün yetmiyormuş gibi bir de abuk çelişkilere kafa yoruyorsun.Dünkü Vatan'da kocaman bir fotoğraf. Üniversite öğrencisi genç kız, üniversite eylemlerine katıldığı için tutuklanmış, elleri kelepçeli vaziyette jandarmaların arasında imtihana gidiyor.OLMAZ BÖYLE ŞEY! OLMAZ... OLMAZ... Bir yandan AKP liderini başbakan yapmak için "düşünce özgürlüğü", "ifade özgürlüğü" diyerek yasalar çıkarırken öte yanda üniversite öğrencisini "eylem yaptı" diye kelepçeli olarak sınava gönderemezsiniz.Bir yandan binlerce katili, hırsızı, tecavüzcüyü serbest bırakıp, yolsuzluktan yargılananları TBMM'ye sokup öte yandan öğrenciye kelepçe takamazsınız.Bir yanda "Avrupa Birliği Uyum Yasaları "nı çıkardık işte, "demokratikleştik" deyip diğer yanda bir kız öğrenciyi üniversite olayına karıştığı için hapsedemezsiniz.Burası neresi ya, gerçekten aklımızı mı kaçırdık biz yoksa?

Devamını Oku

Yaratıcılık ve sıkıcılık!

8 Ocak 2003

Dün 'Ne demişler' köşemde Altın Kızlar dizisinin Rose'undan bir söz vardı: Annem hep şöyle derdi..." diyordu Rose. "Ne kadar yaşlanırsan o kadar iyi olursun -tabii muz değilsen."Güzel bir söz gerçekten. Ve doğru. İnsan yaş aldıkça ('yaşlanmak' kelimesinden iyi bu), gençlik günlerine kıyasla çok şey öğreniyor. Beynini de daha etkin şekilde kullanmayı öğrenebilirse bu arada, giderek ortaya daha 'iyi' bir insan çıkıyor. Kuzu değil yine de ama 'daha iyi'...İşlerini, insan ilişkilerini, sesinden vücut diline kadar sahip olduğu özellikleri daha iyi kontrol edebilen, daha... Daha 'cool' bir insan (Hah gelir şimdi 'mail'ler: "Niye İngilizce kelime Ruhat Hanım?"... İşte öyle, bu kelime 'daha iyi' anlatıyor çünkü, ayrıca dünya dilinde o tarif için kullanılan kelime de bu. Haydi, bilmeyenler sözlüklere...)Bakın bu nokta bile önemli. Espri anlayışı... Biz herşeyi ve hayatı çok ciddiye alan zor yaşam şartlarının da etkisiyle espri anlayışını yitiren bir toplumuz (Ally Mc Beal, Friends, Çocuklar Duymasın gibi dizileri, 'stand-up' şovları, güldürü programlarını çok sevmemizin nedeni de bu. Orada espri var. Doğallık ve yaşanan hayatlar var.)Ciddiye alalım tabiî ama yaşamın hoş, eğlenceli yanlarını da kaçırmayalım. Yaşımızın ilerlemesini, olgunlaşmayı "giderek daha ciddi olmak" ve hatta "giderek daha asık suratlı olmakla karıştırmayalım.Karıştırınca "içimizdeki çocuk", o coşkulu, keyifli ruh da gençlik günlerimizle birlikte geride kalıyor. İşte "muz değilsen eğer", yaş aldıkça şartlar ne olursa olsun moralini bozmamanın ve içindeki çocuk ruhu korumanın önemini de anlıyorsun.Yaratıcı ve coşkulu insanların kendileri sıkılmadıklan gibi başkalarını sıkmayacaklarını da...Bazılanmız bunu çok daha erken anlıyor. Bazıları ise ne yazık ki tren kaçtıktan, hayatının çoğunu "sıkılarak" ve "sıkarak" geçirdikten sonra.Oyuncak bebeğimBüyük bir mutlulukla söyleyebilirim ki ben birinci gruptanım. Hayat bir gül bahçesi değildi, merdivenleri çıkarken ben de iş yaşamımda, özel yaşamımda herkes gibi zorluklarla, hayal kırıklıklanyla, engellerle ve dahi kıskançlıklarla (yine toplumsal bir özellik olarak) karşılaştım. Bunlarla hep mücadele ederek, bazen 24 saat çalışarak, sıkıntılarımı böyle unutarak ilerledim. Ama en üzgün olduğum anlarda bile 'yakınlarda bir gün' mutlaka, tekrar gülümseyeceğime dair umudumu da yitirmedim. Buna gayret ettim.Pronto Halkla İlişkilerden gelen yeni yıl kartında şöyle yazıyor: "2003 yılında umutları 'çocukkalbiyle' geleceğe taşıyabilmek, ..... dileğiyle, iyiliklerle dolu bir sene diliyoruz."Kartla birlikte, işte o çocuksu neşeyi bana anında veren kırmızı elbiseli küçük bir bez bebek vardı, hakikaten de çocukluğumda bayıldığım bez bebeklerden. Deprem bölgesindeki kadınların 'el yapımı'...Ne sevimli bir buluş bu kutlama için... İşte yaratıcılık bu. Geçen hafta 31 Aralık günü 16 yıllık kuaförüme gittim; Erdem Kıramer... Bekleneceği gibi kalabalık... Ama alışılmışın dışında (sessiz değil) gülen, eğlenen, keyifli bir kalabalık. Yerime oturur oturmaz nedenini gördüm. Kıramer'in deneyimli ekibi, Özcan, Ali, Tunç, Eyüp, Bahattin, Ümit ve diğer ustaların hepsi kıyafet balosuna gelir gibi farklı bir kılığa girmişler. Kimi korsan, kimi Noel Baba, kimi ise afro saçlı çılgın hippy.Müşterilerini gündüz saatlerinden başlayarak 'yılbaşı' havasında eğlendiren ekibi kutladım: 'İşte bu yaratıcılık..!'Noel BabaBana göre çok önemli. Hele Türkiye gibi gündemi her zaman ağır, sıkıntısı bol bir ülkede çok önemli. Keşke hepimiz ruhumuzun bir köşesinde bu coşkuları, küçük esprileri hep taşıyabilsek.Şu anda gösterimde olan Santa Clause (2) adlı filmin bir sahnesi anlatmaya çalıştığım şeyi öyle güzel anlatıyor ki...Bir okulda öğretmenlerin yılbaşı partisi. Yeni yılı karşılamak üzere toplanmışlar ama coşku yok. Eğlence yok. Espri yok. Öylece konuşuyorlar.Noel Baba (kırmızı kıyafeti ile değil bu kez) sahneye çıkıyor ve "Böyle olmaz" diyor;"Bakın şu köşede size gönderilmiş hediyeler var."Öğretmenler isteksiz, keyifsiz, teker teker isimlerine yazılmış paketleri açıyorlar. İçinden her birinin çocukluğunda en çok sevdiği ve Noel Baba'dan istediği oyuncaklar çıkıyor.Salondaki hava bir anda değişiyor. O ciddi öğretmenler yerlerde trenle oynayan, bulmaca çözen, oyuncak araba yarıştıran koca adamlar ve kadınlar haline geliyor.Şimdi savaşın eşiğindeyiz, yarının ne getireceğini bilmiyoruz, üstelik çoğumuzun maddi, manevi sıkıntıları var. Ama inşallah hiçbirimiz için hayatın sonu olmayacak bu.Sahi siz çocukluğunuzda en çok hangi oyuncağı severdiniz?...Virgüller!Selahattin Duman dünkü yazısında gazetelerin, özellikle de köşe yazarlarının virgül merakını anlatıyordu bol bol güldürerek (korkumdan virgül koyamıyorum farkındaysanız.) Çok haklı, ben de dahil çoğumuzun yazısında virgül lüzumundan fazla kullanılıyor. Ama ben burada bir noktayı hatırlatmadan geçemeyeceğim; çalıştığım bütün gazetelerde birçok kez kendim kullanmadığım noktalama işaretlerinin, küçük harfin olması gereken yerde büyük harfin konması gibi değişikliklerin köşemde çıktığını görmüşümdür. Örneğin 'apar topar' gibi bir deyim kullanırsınız bakarsınız araya bir virgül girmiş veya 'orman kanunu' büyük harflerle başlamış. O tek virgül veya harf için koca sayfada düzeltme yapamayacağınızdan katlanırsınız.Nasıl olduğunu bugüne kadar anlamış değilim. Bu nedenle köşemde sık sık özürler, düzeltmeler çıkıyor.Onun için lütfen "Bu nasıl olmuş" dediğiniz küçük hataların dizgiden, baskıdan, sistemden veya süratten kaynaklanabileceğini de aklınızın bir köşesinde tutun.

Devamını Oku

Gözü görmeyen sürücüler

8 Ocak 2003

Tek gözü görmeyen sürücülerin Sağlık Bakanı'na yazdıkları mektup geldi bir süre önce. Daha doğrusu son zamanlarda sık sık gönderiliyor, gözüme ilişiyordu da ben ona ilişmiyordum, artık dayanamayacağım.Konu şu; Trafik Yönetmeliği'nde bulunan "görme derecesi ne olursa olsun, tek gözü göremeyene sürücü belgesi verilemez" hükmüne göre ehliyet alamayanlar bunun hukuka aykırı olduğunu ve manevi işkence gördüklerini söylüyorlar. Sağlık Bakanı'nın da bu konuda "yasakçı yönetmeliği değiştirmek üzere" girişimde bulunmasını istiyorlar.Bu mektubun köşe yazarlarına gönderilme nedeni destek aramak ise ben ne yazık ki doğru kişi değilim. Söz ettikleri diğer ülkelerde bu durumdaki (yarı) görme engellilere nasıl ehliyet veriyorlar bilmiyorum. Ama bildiğim şu ki iki gözü de görenlerin senede 8-9 bin kişinin trafik kazalarında ölmesine neden olduğu bir ülkede bu isteğin gerçekleşmesi doğru değildir. Evet, şimdi "Ama biz daha dikkatli kullanırız araçlarımızı" dediğinizi duyar gibiyim. Belki de gerçekten öyledir ama bunun, benzetmeme kızmayın ama sağ bacağı olmayanların ehliyet almasından pek farkı yok (gerçi Türkiye'de onlar da araba kullanıyor ve kimsenin de bir itirazı olmuyor.) Ne kadar dikkat etseler de kusursuz şoförlük mümkün olabilir mi bu durumda?Kaç çocuğun, öğrencinin, yaşlı, gözü bozuk ya da dikkatsiz sürücüler nedeniyle kendi servis aracı altında kalarak öldüğünü düşünün.Ve asıl şunu; iki taraftaki dikiz aynalarından biri kırık olsa kaza yapmanın ne kadar kolay olduğunu... Tek bir saniyelik meseledir yandan geleni göremeyip ezmeniz.Tek gözün göremeyişiyle, o yandaki dikiz aynasının olmayışı arasında fazla fark yok. İşte onun için ben görme engellilerin manevi işkencesi yerine, onların karşısına çıkacak olanların hayatına öncelik veriyorum. Bana ne kadar kızarsanız kızın, o yönetmelik maddesinin değişmesini istemediğim gibi diğer ülkelerden ehliyet alanlara da derhal engel olunması gerektiğine inanıyorum. Doğal afetler bile trafik kadar zarar veremiyor bu millete!(Not: Beşiktaş taraftarı 12 yaşındaki kız öğrencinin 2002'nin son günlerinden birinde kamyon altında kalarak yaşamını kaybettiğini duyduktan sonra kararım daha da kesinleşti.)IMF'nin yerinde olsam...Bir çoğunun seçim malzemesi IMF'di biliyorsunuz. Uluslararası Para Fonu'nu Türkiye'den kovacaklardı, istemiyorlardı. O, Türkiye'ye yeni krediler açmak için şartlar ileri sürerken kafa tutuyor, fazla 'sıkıştırıldığımızı söylüyorlardı.AB'nin "Reformlarınızı doğru dürüst yapın, uyguladığınızı görelim, ondan sonra gelin" çıkışına verdiğimiz öfkeli cevaplar gibi IMF'ye de öfke kusuyorduk. Sonra ne oldi? Temel'in dediği gibi "İnanmadınız, inanmadınız ne oldi?"...Devletin küçültülmesini, lüks makam arabalarının satılmasını, lojmanların boşaltılmasını, masrafların azaltılmasını sağlamak, yolsuzluklarla mücadele etmek ve böylece verilen paraların tüketilmesini önlemek yerine bütün masrafların arttırıldığı, bu arada "Yapılması gerekenler... öncelikler" konusunda bol bol ahkâm kesildiği bir döneme girdik...Lojman yerine kamu misafirhanelerine yerleştiler.Yolsuzlukların önlenmesi için atılması gereken adımların başında gelen 'dokunulmazlıklar' konusu anında rafa kalktı.O rafa kalkınca İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nde, bugün halen Belediye'de iş başında olanların bile reddedemediği ihale yolsuzluklarının, zimmete para geçirmelerin dosyalarıda rafa kalktı.Duble Yol (neden otoyol değil de duble yol o da bir başka soru) Projesi'nde "emanet ihale" uygulaması yapılabilmesi için kilometreler 749 milyar TL'lik parçalara bölündü. Dürüst insanların "helâl kazancı", o "hepsi başımızın tacı" dedikleri yatırımlardan gelen kazançlar partilere bağış gibi dağıtılmaya başlandı.'Demokrasiyi geliştirme' sözü verenler, bunun ilk adımı olan "Siyasi Partiler" ve "Seçim" yasalarını da unuttular. %34 oyla Meclis çoğunluğuna sahip olmalarının tek nedeni olan Seçim Yasası'nı bundan sonra değiştirmeye yanaşacakları da şüpheli.Türkiye'nin "2003 ve sonrası" için fal açmaya gerek yok. Yolun sonu açık seçik görünüyor.Ben IMF ve Dünya Bankası' nın yerinde olsam tek kuruş vermezdim.Hiçbir sözünde durmayan, eski hükümetlerden de aşın bir "başına buyruk siyaset" sergilemeye başlayan, üç kuruşluk imkânlarını har vurup, harman savuran, halk sefaletten inlerken fantezi yatırım(!)lar peşinde koşan bir borçluya daha fazla borç verilir mi?Verilmez.Onlar yine de veriyorlar. Dua edelim de fikir değiştirmesinler!

Devamını Oku

Film gibi yaşıyoruz işte!

6 Ocak 2003

Amerikan filmlerinde hep görürüz ya, bizde hiç de önemsenmeyen, on dakikada anlaşılıp, karar alınıveren olayları günlerce, aylarca inceleyerek karar verirler. İşte bunlardan birini yeni izledim. Başrolleri Michelle Pfeiffer ile Sean Penn'in paylaştığı ve bence küçük kızı oynayan, 6-7 yaşlarındaki sanatçının (ne büyük sanatçı hem de) Oscar'ı şüphesiz hakettiği "I am Sam" isimli film... Konu, annesi terkettiği için çocuğunu o yaşa kadar tek başına büyüten, zekâ engelli fakat yaşamını fazla sorun çıkarmadan sürdüren babadan çocuğun velayetinin alınması üzerine kurulmuş. Her olay, her söz ve davranış nasıl en ufak detayına kadar inceleniyor, inanılır gibi değil.Türkiye mahkemelerinde kesin 5 dakikada şıpın işi bitiriliverirdi olay. Hakim, iki şahidi, kim olduklarını bile merak etmeden dinleyerek kararı verirdi. Ne babasını herşeyden çok seven çocuğun ruh hali, ne engelli babanın tek ümidi elinden alınınca çekecekleri, ne de bir haksızlık yapılıp yapılmayacağının önemi olurdu.Dünkü gazetelerde gözüme çarpan iki ayrı haber de Amerika'da olsaydı inanın suçluların cezasını vermek için haftalarca inceleme yaparlardı.Birinci dehşet haber Eski Ordu Milletvekili Cemal Enginyurt'un (daha önce de cumhurbaşkanlığına aday olduğu için kendi partisinden Sadi Somuncuoğlu'na silah çeken) yine partililerle tartışmasını görüntüleyen muhabire "Keşke seni dövseydim. Bilsem odunla kafanı kırardım" demesi. Tabii burada zorba milletvekiline cesaret veren iki eski olay var (hattâ 3):Birincisi, daha önce Meclis gibi, bir devletin en saygın kurumundayken yaptığı ve cezalandırılmayarak bırakılan silah çekme...İkincisi Datça'da bürokrat beylerin keyfini bozduğu için cezaevine konan gazeteci Sinan Kara.Ve üçüncüsü; bu tür aykırı, bağışlanamaz davranışların parti içinde sivrilmelerini sağladığının, değerleri çarpılmış kafalar tarafından takdir bile edildiklerinin örneklerinin daha önce görülmüş olması.Diğer akıl almaz haber, arabasına iki kez çarptığı için kendisine "Dikkatli ol" uyarısı yapan rallici ve Akut üyesi Esat Hancı'ya, silah çeken ve küfreden astsubayla ilgili... Hancı'nın çocuklarının da, önce arabaya vurması sonra da silah çekmesi sonucunda dehşet içinde kalmasına ve tehlike atlatmasına neden olan astsubay "Acelem vardı. Özür dilerim" dediği için serbest bırakılmış.Savcının göreviSadece bu iki olaya, bir eski milletvekili ve bir astsubayın suç teşkil eden davranışlarının bağışlanmasına ve daha da kötüsü "topluma bu tür davranışların kabul edilebilir olduğu" mesajının verilmesine bakmak bile Türkiye'de ne trafik suçlarının, ne tehdit, şantaj ve benzeri eylemlerin asla durdurulamayacağını göstermeye yeter.Oysa her iki olaya birer "kamu davası" olarak bakılması zorunludur. Ortada "Tehdide yönelik ve kişi varlığını tehlikeye sokan" eylemler vardır. CMUK'un da "Savcının ihbar üzerine, öğrendiği takdirde harekete geçme mecburiyeti" bildiren maddesini dikkate alarak Cumhuriyet Savcısı'nın basında yayınlanan suçu ihbar kabul etmesi ve soruşturma açtırması gerekir.Bu yasalar toplumun güvenliğini sağlamak için çıkarılıyor. Gereken yapılmıyorsa, o ülkede "yasama"nın ve yasanın ne anlamı kalır, toplum düzeni ve adalet nasıl korunur, bir bilen lütfen halka açıklasın!"Vatanımız" dediğimiz yerde Orman Kanunları geçerliyse onu da bilelim.

Devamını Oku

Çıplaklık güzellik mi?

4 Ocak 2003

Biz Ramazan'da açılıp saçılan şarkıcılar, artistler, mankenler için yazarken ve 'Madonna bile bu kadar soyunmuyor artık' derken sosyetik genç hanımlar çıplaklık yarışına girdi. Bakıyorsunuz üstelik düzgün bir aileye mensup bir genç kadın neredeyse çırılçıplak gazetelerin birinci sayfasında... Ne kadar güzel ve dikkat çekici olabildiğini dünya âleme ispatlıyor. Oysa yanılmakta. Bu kadar ortalara dökülüp saçılmış bir güzellik kadının tüm cazibesini, gizemini yitirmesine neden oluyor. Bunu Türk güzeli Azra'nın dünya güzeli seçilmesindeki nedenlerle ilgili yazımda da anlatmıştım. Diğer güzeller sofistike, çok bilmiş kadınlar gibi, seksi havalarda çıkarken o doğal güzelliğiyle tam yaşının kızıydı. Ve bu ona puan kazandıran noktalardan biriydi.Gazetelerde, sosyete dergilerinde çıkan çıplak sosyete (sözüm ona) güzellerine ise bakıyorsunuz, daha henüz 23-24 yaşındaki kızlar sanki başka hiçbir özelliği olmayan ve dekoltesiyle dikkat çekmeye çalışan figüranlar gibiler... İnsan onları görünce merak ediyor, acaba ma-gazinciler, mankenlere yaptıkları gibi mikrofonu onlara da uzatsalar ve bir iki basit soru sorsalar. Hani artık "genel kültür" falan da değil, "özel kültür". Yaşadıkları ülkenin "bilinenleri", "bilinmek zorunda olanları", "çocukların bile bileceği" gibi şeyler. Mesela "Türkiye'nin ilk Cumhurbaşkanı Kimdir?"... Gülmeyin, bu soruyu "Kim 500 Milyar İster"de bir üniversite öğrencisi bilemedi. Bunlar o sorulara ne cevaplar verir acaba?Sadece dışı süslenmiş bir kafayla çıplak bir vücut genç bir kadını nereye kadar taşır?Hayatta en önemli şey gösteriş yapmak ve magazin köşelerinde yer almak mıdır? Bu sorularıarada bir kendilerine sormalılar.Hiç değilse Amerika'larda, Avrupa'larda eğitim yapmış, ailelerinin bu uğurda kucakla dövizi yurtdışına akıttığı isimlerin sorması lâzım. Ayrıca... Unutmasınlar ki artık birçok genç kız da, kadın da güzel vücut var. Çıplaklık desen maşallah Batı ülkelerini aştı. Giyim kuşam desen bizde bulunanların oralardan geri kalır hali yok.O zaman, nedir bu rezalet? Çıplaklıklarını, özel yaşamlarını kendilerine saklasınlar ve topluma kötü örnek olmasınlar. Zira onların bu görmemişlikleri ülkenin siyasetini bile etkiliyor. Din, görgü, gelenek sanki çoğunluk tarafından unutulmuş gibi gösterilerek kullanılıyor.Oysa hepsi topu topu (bazılarının, aynı tarzı benimseyen ailelerini de katsanız bile) bir avuç insan.Fotoğraflara dikkat edin, üç beş isimden fazlası yok ortada. Bu ülkenin "sosyete"si, daha doğrusu "sonradan görme sosyete"si birkaç özenti, hepsi o kadar!Türbanı lütfen aşmayınYeni hükümetin kurnaz vurkaç yöntemleri arasında ordu, üniversite yönetimleri, cumhurbaşkanlığı gibi kurumlarla birlikte medyanın da yıpratılması var.Laf arasında taş gediğine doğru sallanıveriyor;"Biz türbanı aştık, medya halen bunlarla uğraşıyor."Oysa medyanın zaman zaman türbanı gündeme getirmeye devam etmesinin nedeni var. Medya biliyor ki her fırsatta kenarından köşesinden, protokol toplantısından, üniversitesinden türban olayı ön saflara fırlayıverecektir. Nitekim diğer Müslüman ülke liderlerinin modern eşleriyle bizimkilerin karşılaştırılması Türkiye'deki yeni yönetiminin Mısır, Ürdün, Lübnan gibi ülkeleri bile geride bıraktığını gösteriyor.İran, Afganistan kadınları bile 'çağdaş kadın' görüntüsünü kazanmaya çalışırken biz kafaları sıkıştırdıkça sıkıştırıyoruz. Ve ayrıca AKP'nin genel başkanı türbanı "aşarken", Meclis Başkanı örneğin aşmıyor. Ortada bir çelişkiler kumkuması öylece durmakta.Onun için türbanı aşmasınlar, çözsünler. Yapacakları gayet kolay. Diyanet İşleri Başkanlığı'ndan; "önemli hizmetleri ile ilgili" kitapları dağıtırken bir de açıklama dağıtmalarını (veya TV'lerden yapmalarını) istesinler, şöyle;"Birçok önemli din uzmanı Kur'anda baş örtme şartının olmadığını, el sıkmanın yasak olmadığını söylüyor. Doğruyu millete açıklar mısınız?"Bu kadar basit! Yapmadıkları takdirde medya sırası geldikçe konuyla ilgilenecektir. Vazife olarak!Güç odaklarıHep derim ya biri susuyor 'muş gibi' yaparken diğeri başka bir köşeden çıkarak söylemek istediklerini söylüyor diye. Biz bunları daha önce yaşadık, bu filmi gördük. İşte aynı film tekrar gösterimde.Partinin genel başkanı "Türbanı aşarken", TBMM İnsan Hakları İnceleme Komisyonu Başkanı sakallı Mehmet Elkatmış hükümetin demokratikleşmeyle ilgili programını beğenmiyor. Sebep: "Program türbanı aşmış."Beğenmediği için de önemli (!) bir açıklama yapıyor;"Türkiye'de demokratikleşmeyi istemeyen güç odakları var..."Elkatmış'ın bu vurgusuna aynı cevap gerekli; "Diyanet İşleri Başkanı'na sorun..."Konuşmasında yine çok önemli bir vurgu daha var;Yaş kararlarının yargı denetimine açılması gerektiğini tekrarlıyor. Tamam, bunu isteyebilir. Ama madem ki demokratikleşmeli miyiz, demokratikleşmemeli miyiz tartışması sürdürüyoruz, "Herkese eşit haklar verilsin" diyoruz aynı pakete "dokunulmazlıkların kaldırılmasını koyarak yargıyla sorunu olan AKP'li bakan ve milletvekillerine de her vatandaşın eşit muamele görmesi imkânını tanımıyorlar.Bu ayrıcalıklı Siyasetçiler şimdi kendilerini "farklı" görerek kötü hissetmezler mi?

Devamını Oku