Dün 'Ne demişler' köşemde Altın Kızlar dizisinin Rose'undan bir söz vardı: Annem hep şöyle derdi..." diyordu Rose. "Ne kadar yaşlanırsan o kadar iyi olursun -tabii muz değilsen."
Güzel bir söz gerçekten. Ve doğru. İnsan yaş aldıkça ('yaşlanmak' kelimesinden iyi bu), gençlik günlerine kıyasla çok şey öğreniyor. Beynini de daha etkin şekilde kullanmayı öğrenebilirse bu arada, giderek ortaya daha 'iyi' bir insan çıkıyor. Kuzu değil yine de ama 'daha iyi'...
İşlerini, insan ilişkilerini, sesinden vücut diline kadar sahip olduğu özellikleri daha iyi kontrol edebilen, daha... Daha 'cool' bir insan (Hah gelir şimdi 'mail'ler: "Niye İngilizce kelime Ruhat Hanım?"... İşte öyle, bu kelime 'daha iyi' anlatıyor çünkü, ayrıca dünya dilinde o tarif için kullanılan kelime de bu. Haydi, bilmeyenler sözlüklere...)
Bakın bu nokta bile önemli. Espri anlayışı... Biz herşeyi ve hayatı çok ciddiye alan zor yaşam şartlarının da etkisiyle espri anlayışını yitiren bir toplumuz (Ally Mc Beal, Friends, Çocuklar Duymasın gibi dizileri, 'stand-up' şovları, güldürü programlarını çok sevmemizin nedeni de bu. Orada espri var. Doğallık ve yaşanan hayatlar var.)
Ciddiye alalım tabiî ama yaşamın hoş, eğlenceli yanlarını da kaçırmayalım. Yaşımızın ilerlemesini, olgunlaşmayı "giderek daha ciddi olmak" ve hatta "giderek daha asık suratlı olmakla karıştırmayalım.
Karıştırınca "içimizdeki çocuk", o coşkulu, keyifli ruh da gençlik günlerimizle birlikte geride kalıyor. İşte "muz değilsen eğer", yaş aldıkça şartlar ne olursa olsun moralini bozmamanın ve içindeki çocuk ruhu korumanın önemini de anlıyorsun.
Yaratıcı ve coşkulu insanların kendileri sıkılmadıklan gibi başkalarını sıkmayacaklarını da...
Bazılanmız bunu çok daha erken anlıyor. Bazıları ise ne yazık ki tren kaçtıktan, hayatının çoğunu "sıkılarak" ve "sıkarak" geçirdikten sonra.
Oyuncak bebeğim
Büyük bir mutlulukla söyleyebilirim ki ben birinci gruptanım. Hayat bir gül bahçesi değildi, merdivenleri çıkarken ben de iş yaşamımda, özel yaşamımda herkes gibi zorluklarla, hayal kırıklıklanyla, engellerle ve dahi kıskançlıklarla (yine toplumsal bir özellik olarak) karşılaştım. Bunlarla hep mücadele ederek, bazen 24 saat çalışarak, sıkıntılarımı böyle unutarak ilerledim. Ama en üzgün olduğum anlarda bile 'yakınlarda bir gün' mutlaka, tekrar gülümseyeceğime dair umudumu da yitirmedim. Buna gayret ettim.
Pronto Halkla İlişkilerden gelen yeni yıl kartında şöyle yazıyor: "2003 yılında umutları 'çocuk
kalbiyle' geleceğe taşıyabilmek, ..... dileğiyle, iyiliklerle dolu bir sene diliyoruz."
Kartla birlikte, işte o çocuksu neşeyi bana anında veren kırmızı elbiseli küçük bir bez bebek vardı, hakikaten de çocukluğumda bayıldığım bez bebeklerden.
Deprem bölgesindeki kadınların 'el yapımı'...
Ne sevimli bir buluş bu kutlama için... İşte yaratıcılık bu. Geçen hafta 31 Aralık günü 16 yıllık kuaförüme gittim; Erdem Kıramer... Bekleneceği gibi kalabalık... Ama alışılmışın dışında (sessiz değil) gülen, eğlenen, keyifli bir kalabalık. Yerime oturur oturmaz nedenini gördüm. Kıramer'in deneyimli ekibi, Özcan, Ali, Tunç, Eyüp, Bahattin, Ümit ve diğer ustaların hepsi kıyafet balosuna gelir gibi farklı bir kılığa girmişler. Kimi korsan, kimi Noel Baba, kimi ise afro saçlı çılgın hippy.
Müşterilerini gündüz saatlerinden başlayarak 'yılbaşı' havasında eğlendiren ekibi kutladım: 'İşte bu yaratıcılık..!'
Noel Baba
Bana göre çok önemli. Hele Türkiye gibi gündemi her zaman ağır, sıkıntısı bol bir ülkede çok önemli. Keşke hepimiz ruhumuzun bir köşesinde bu coşkuları, küçük esprileri hep taşıyabilsek.
Şu anda gösterimde olan Santa Clause (2) adlı filmin bir sahnesi anlatmaya çalıştığım şeyi öyle güzel anlatıyor ki...
Bir okulda öğretmenlerin yılbaşı partisi. Yeni yılı karşılamak üzere toplanmışlar ama coşku yok. Eğlence yok. Espri yok. Öylece konuşuyorlar.
Noel Baba (kırmızı kıyafeti ile değil bu kez) sahneye çıkıyor ve "Böyle olmaz" diyor;
"Bakın şu köşede size gönderilmiş hediyeler var."
Öğretmenler isteksiz, keyifsiz, teker teker isimlerine yazılmış paketleri açıyorlar. İçinden her birinin çocukluğunda en çok sevdiği ve Noel Baba'dan istediği oyuncaklar çıkıyor.
Salondaki hava bir anda değişiyor. O ciddi öğretmenler yerlerde trenle oynayan, bulmaca çözen, oyuncak araba yarıştıran koca adamlar ve kadınlar haline geliyor.
Şimdi savaşın eşiğindeyiz, yarının ne getireceğini bilmiyoruz, üstelik çoğumuzun maddi, manevi sıkıntıları var. Ama inşallah hiçbirimiz için hayatın sonu olmayacak bu.
Sahi siz çocukluğunuzda en çok hangi oyuncağı severdiniz?...
Virgüller!
Selahattin Duman dünkü yazısında gazetelerin, özellikle de köşe yazarlarının virgül merakını anlatıyordu bol bol güldürerek (korkumdan virgül koyamıyorum farkındaysanız.) Çok haklı, ben de dahil çoğumuzun yazısında virgül lüzumundan fazla kullanılıyor. Ama ben burada bir noktayı hatırlatmadan geçemeyeceğim; çalıştığım bütün gazetelerde birçok kez kendim kullanmadığım noktalama işaretlerinin, küçük harfin olması gereken yerde büyük harfin konması gibi değişikliklerin köşemde çıktığını görmüşümdür. Örneğin 'apar topar' gibi bir deyim kullanırsınız bakarsınız araya bir virgül girmiş veya 'orman kanunu' büyük harflerle başlamış. O tek virgül veya harf için koca sayfada düzeltme yapamayacağınızdan katlanırsınız.
Nasıl olduğunu bugüne kadar anlamış değilim. Bu nedenle köşemde sık sık özürler, düzeltmeler çıkıyor.
Onun için lütfen "Bu nasıl olmuş" dediğiniz küçük hataların dizgiden, baskıdan, sistemden veya süratten kaynaklanabileceğini de aklınızın bir köşesinde tutun.
Yaratıcılık ve sıkıcılık!
Dün 'Ne demişler' köşemde Altın Kızlar dizisinin Rose'undan bir söz vardı: Annem hep şöyle derdi..." diyordu Rose. "Ne kadar yaşlanırsan o kadar iyi olursun -tabii muz değilsen."
Haberin Devamı

