Türkiye'nin önde gelen Sivil Toplum Kuruluşları AKP Hükümeti'nin Milli Eğitim'de yapmak istediği değişikliklerin, ileri sürdüğü Acil Eylem Plânı'nın tartışılmasını istemek üzere Çarşamba günü büyük bir toplantı düzenliyor.ÇEV, ÇYDD, DİD, TEV, Marmara Grubu gibi çok önemli vakıf ve derneklerin hazırladığı toplantı "Cumhuriyet için Birlik" hareketinin ilk eylemi olacak.Eminönü'nde Sepetçiler Kasrı'nda saat 11:00 de başlayacak toplantı konusunda bana gönderilen metni sizin de duymanızı istiyorum.Sivil Toplum Kuruluşları ne diyor?"58. Hükümet'in Acil Eylem Plânı'nda ve programında da belirttiği gibi, Eğitim Politikalarında, Üniversite, YÖK, ÖSYM gibi kurumlarda yeni düzenlemelere gitmek istenmektedir. Bunları yapmaktaki amaçlarının Çağdaşlaşma ve Demokratikleşme olduğunu söylemelerine rağmen, "Eğitimin önündeki engeller kaldırılacaktır" maddesinde öngörülen "Engel" in ne olduğunu sorduğumuzda açıklamaktan kaçınmaktadırlar.YÖK ve Üniversiteler bu düzenlemelerin çoğuna karşı çıkmaktadır. Kamu yararına çalışan biz STK'ların bir görevi de gerektiğinde reaksiyon göstermek, seçilmişlere sorumluluklarını hatırlatmaktır.Bu amaçla 29 Ocak Çarşamba günü Saat 11:00 de, Eminönü Sepetçiler Kasrı'nda bir basın toplantısı yapacağız."NOT: STK'ların AKP Hükümeti'nden istedikleri ve "Üniversite"deki sorunlarla yarın devam edeceğim.Kar romantizmiNe romantik, ne filmsel bir görüntüydü o. Genel Başkan'la eşi Davos'un yüksek ve de karlı tepelerinde göz göze... Sıkma başlı eş, neredeyse üç beş güne Başbakan olacak bir adamla evli olmanın özel düşünceleri saklamayı gerektirmeyeceğini düşündüğünü de gösteriyor ve "Onu özledim" açıklamasını yapıyor. Çok yönlü düşünceler çağrıştıran bir söz... Ve sanki orada olmasalar her anı beraber geçiriyorlarmış sorusu uyandıran.Herneyse. Davos'taki Dünya Ekonomi Forumu'na bizim Türk ekibi tam kadro, ailece gittiler. Başbakan, Genel Başkan, ilgili ilgisiz bakanlar ve hatta... İl Sağlık Müdürü... Eşleriyle birlikte.Buna karşılık örneğin Yunanistan Başbakanı Papandreu ile Atina Belediye Başkanı eşlerini Ekonomi Zirvesi'ne getirmemişlerdi."Türkiye'yi tanıtma" kompleksimizin Avrupa Birliği'ne girsek bile sürüp gideceği, bu "üçüncü dünya ülkesi ezikliği nden asla vazgeçemeyeceğimizi üstelik bu tanıtımın bir yanda dolma ve köfteyle dansla, diğer yanda siyasetçi aileleriyle yapılacağına inanıldığı görülüyor. Ama burada önemli sorular var ki, ekonomik kriz olmadan çok önce, Tansu Çiller'in başbakanlığı döneminde bile benzerlerini sormuş, gövde gösterilerinin nedenini açıklamalarını istemiştik.* İsviçre'ye gövde gösterisi gerekli miydi?* Ekonomi toplantısında bu kadar çok bakana, sağlık müdürlerine ve hepsinin eşlerine ne gerek var? (Seyahatler ödül olarak mı dağıtılıyor?)* Bizden başka hangi ülkeler hükümetin bilmem kaç bakanı ve ekonomiyle dış kapının tokmağı ilişkili mercilerin müdürleri ve eşleriyle İsviçre'ye gittiler?Tabiî şu var; bu kadar çok kadının tesettürlü olarak oraya girmesi "Türkiye'nin yeni yüzü"nü mümkün olan en kısa zamanda cümle âleme duyurmaksa amaç, buna ulaşıldı.Ama, kapı kapı para dilenen, kaynak bulmak için; uğruna onbinlerce gencin şehit olduğu bir ülkenin vatandaşlığını 20 bin dolara satmayı düşünecek kadar onuru yerlerde süründürülen beş parasız bir ülke de sebep ne olursa olsun hiçbir hükümetin bu savurganlığa, bu saltana hakkı yoktur!
Yeni hükümetin yepyeni, protokolle de hiç bağdaşmayan âdetleri günlük yaşamımızın, güncel konulanınızın manşetine oturdu oturalı Türkiye'nin can alıcı; Kıbrıs gibi, Irak savaşı ve ekonomi gibi sorunlarından önce onlan tartışır olduk.Çocuklarının eşofmanla, eşlerinin türbanla protokolde yer almaları, yurtdışı gezilere gerekli siyasetçiler gidemezken, basın cebinden para ödeyerek giderken onların ön saflarda, mutlaka yer almaları ister istemez birçok alâkasız konunun öne çıkmasına neden oluyor.Örneğin Tayyip Erdoğan başbakan olmadığı halde, uluslararası ilişkilerde (bugüne kadar örneği görülmemiş şekilde) ülkeyi başbakan gibi temsil ederken yanına bir de eşini katıyor. Eh, tabiî bu durumda Başbakan da geri kalmıyor. Davos'taki ekonomi toplantısında eşlerin ne işi var aslına bakarsanız... Konuşma mı yapacaklar? Diğer ülke liderlerinin eşleriyle mi buluşacaklar?Halkın bunları bilmesi lâzım.Masamın üzerinde beklemekte olan bir yazımda, mayına basarak bacağını kaybeden bir gazimize takılan bacağın, pahalı bulunarak geri istenmesinin hikâyesi var. Bu ülke gazilerinin "bacağı"nın bile hesabını yapıyor demek ki... Parasızlıktan intihar eden iş sahipleri, işsizlikten, ümitsizlikten köprüden atlayan gençler, kahve köşelerinde sürünen üniversite mezunlan dururken bol keseden ailece yapılan bu Çin gezilerinin, Davos gezilerinin hesabını bilmeye, sormaya hakkı var.Bol keseden! Ama kimin kesesinden olursa olsun devlet vermiyor, bu paralar iş adamından, basınından alınıyorsa bile, istense pekâlâ eşlerin İsviçre gezisinden daha iyi ve gerekli amaçla kullanılabilir...Bunu geçelim. Çünkü görülüyor ki AKP yönetimi en hassas, en sıkıntılı döneminde, ülkenin bu hassasiyetini ve öncelikli ihtiyaçlarını göz önüne almayacak. Hangi hükümet olursa olsun bu durumda yapılacak uyarıları, kendisine yapıldığında umursamayacak.Esaslı çelişkiler!Gelelim oğulların eşofmanından sonra eşlerin kıyafetlerine. Modacılar kıyafetlerin değerlendirmesini yaptılar ama onlar tabiî fazlaca nazik ve mesleklerini düşünerek yapıyorlar bunu. (Yine de bazıları abartılı olduğunu söylediler.) Biz biraz daha açık konuşabiliriz.Bir kere Emine Erdoğan'ın beyaz kürklü mantosu kadar abartılı ve çarpıcı bir kıyafeti seçecek, giyecek çok az kadın vardır, ikincisi... Ne zaman türbandan söz edilse "Siz Nur Suresi'ni bilmiyor musunuz" diyen mektuplar gelir. Kur'an kimsenin tekelinde olmadığına göre onlar kadar biliyoruz çok şükür.Nur Suresi'nin 31. ayetinde "Başörtülerini yakalarının üstüne salsınlar. Süslerini de birinci derece akrabalarının dışında kimseye göstermesinler" diyor. Yani süsle, ziynet eşyasıyla dikkat çekmesinler anlamında.Peki Emine Hanım in makyajı ve aşırı süslü mantosu ile Hayrunisa Gül'ün boynundaki iri kolyesi, parmağındaki taşlı yüzükleri bu sureye acaba uyuyor mu?Tod's ve Louis Vuitton çantalar, Hermes, Vakko eşarplar, Chanel, Christian Dior gözlükler süs, ziynet sayılmaz mı?Sıkma baş türbanları "Başörtülerini yakalarının üstüne salsınlar" tarifine uyuyor mu? Ve aynca, bu kadar fakir bir halk dururken israf dinimize göre haram değil midir, günahtır. Madem ki "hem öyle, hem böyle olmaz. Şartlara sık sıkıya uymak gerekir" diyor ve tamıyla uymayanları sanki onlar Müslüman değilmiş gibi suçluyorlar, o zaman bu ne?Demek ki istenirse herkes dinimizi inceleyerek bir diğerini eleştirebilir. Onun için dinin, inancın sadece Allah'la kul arasında olacağı, takdirin de Yaradan'a kaldığı söylenmiştir.Aynca... Nur Suresi'nin 30. ayetinde de "Resulüm, mümin erkeklere, gözlerini harama dikmemelerini söyle" diyor. O âyette ve birçok başkalarında erkeklerin yabancı kadınlara kötü gözle bakmaması anlatılıyor. Onlar buna uysalar kadınların da sadece ağzı, burnu, gözü açıkta kalacak şekilde 'zırh' içine girmesine zaten gerek kalmayacak. O zaman (şimdi Afganistan'da, İran'da bile kadınların yaptığı gibi) başörtülerini saçlarının üstüne atmaları da yetecek. Onlar gibi hafif makyaj yapmaları, takı takmaları da sorun olmayacak.Erkekler, kadınlardan çok kadının din haklarını savunacaklarına, TV'lerde kan ter içinde türban kavgası yapacaklarına önce kendilerini ve hemcinslerini eğilmeyi neden düşünmüyorlar?Ve yine son bir soru; kadınları bu kadar düşünenlerin, neden beş parasız sokağa atılmalarını önleyecek "Mal Rejimi" sorunu konusunda hiç sesini duymadık?Cem Ceminay nerede?Ben çok az radyo dînlerim. O "az" zamanların çoğu da arabada geçirdiğim saatlere denk gelir. Nerede olursam olayım kaçırmadığım bir program vardır ki, Power FM'de Cem Ceminay'in programı. Onun konuşmasını, telefon şakalarını, konuklarıyla yaptığı sohbetleri dinlerken vaktin nasıl geçtiğini anlamadığım gibi çok eğlenir ve dinlenirim.Anlayacağımız Cem Ceminay benim "özel yetenek" saydığım isimlerdendir. Yılbaşından sonra bir süre ortadan kayboldu. Açıyorum radyoyu yok, Power FM'i arıyorum "rahatsız" diyorlar. Sonra bir baktım billboardlarda "Cem Ceminay Number One FM'de" yazıyor. Meğer adresi değişmiş.Power FM'le o kadar özdeşleşmişti ki Ceminay, duyunca inanamadım.Aranızda benim gibi onun programının bağımlısı olup da "Nereye kayboldu" diye merak edenleriniz varsa adresinin değiştiğini bildirmek istedim. "SIEMENS Mobile Morning Call" programını her sabah 06:00-10:00 arası yapacakmış. Gece 2:00'de yattıktan sonra sabahları 6'da zor uyanırım ama artık saat kurup kalkacağım ne yapalım. Hayat Zor! Ve onun programlan güzel!
Onun kafası farklı çalışıyor. Benim "çapraz düşünce" dediğim şekilde. Başkalarının dikkatini çekmeyen, ya da göremediği boyutları görüyor, yakalıyor ve farklı bir espri anlayışıyla sunuyor. Kendine özel, son derece özgün bir anlayışla.İşte onu Yılmaz Erdoğan yapan, yüzlerce sanatçının arasından sıyrılarak üç dört isimle birlikte zirveye oturmasına neden olan da bu. Vizontele'nin bir anda milyonlarca izleyicinin beğenisini kazanmasının nedeni de... Alışılmış, sıradan konuları değil, Türk toplumunun unutulmuş, gözden kaçmış ve kaçmakta olan sosyal olaylarını, önce en komplike şekliyle görmeye çalışıp sonra bunu herkes tarafından anlaşılacak hale getirerek, basite indirgeyerek yazıyor metinleri. Ve tabiî yine kendine özgü ince esprilerle süsleyerek...Muhtemelen önce yazmak istediği konuların arasında kayboluyor. Kafası alabildiğine karışıyor ve sonra yavaş yavaş, zaman içersinde taşlar ve espriler yerine oturuyor. Yani ben böyle olduğunu tahmin ediyorum, işini onun kadar ciddiye alan yazar ve sanatçıların sorunudur bu. O kadar çok konuyu, sorunu harmanlamak ve usta bir üslupla hepsini içice okuyucuya veya izleyiciye sunmak isterler ki bu konuların düzene girmesi, yerini bulması uzun zaman alır.Tahminlerimde yanılmadığımı "Bana Bir Şeyhler Oluyor" isimli son oyununu izlemeye gittiğim akşam 'ara'da ve oyun sonunda yaptığımız konuşmada anladım. Yılmaz Erdoğan senaryoyu 3 yıla yakın bir zamanda yazmış. Bazı yazarların birkaç haftada, günlük meşguliyetlerinin arasında arka arkaya kitaplar çıkardıklarını hatırlayınca "Bu kadar zahmete değer miydi? Yoksa fazla mı abartıyor?" sorusu gelmedi değil aklıma. Sonra diğerlerinde Tanrı vergisi daha da üstün bir yazma yeteneği(!) ve zekâ(!) olabileceğini düşünerek sustum.Bana Bir Şeyhler Oluyor'un senaryosunun, flash-back geçişleri ve esprilerinin farklılığı, güncelliği daha ilk perdede, hatta oyunun ilk 15 dakikasında dikkati çekiyor. Türkiye'nin sosyal ve siyasi sorunları, orta sınıf ailelerin çektiği sıkıntılar, hayalleri, ümitleri, toplumun "din" istismarı yapanlara nasıl da kolaylıkla inanıverdiği son derece rahat izlenen, akıcı bir senaryoyla verilmiş.Demet Akbağ ve Yılmaz Erdoğan göründükleri ilk sahnelerden başlayarak her zamanki gibi oyun yetenekleri ve doğal sempatileriyle ön plâna çıkıyorlar. Bununla birlikte ekibin geri kalanı da hiç "geride kalır" gibi değil. Hepsi, tek tek rollerinin hakkını fazlasıyla veriyor.Ben bu oyunda çok eğlendim. Ne kadar "güleriz biz ağlanacak halimize" bir ülkede yaşadığımızı görmek ve ekstra gülmek istiyorsanız siz de "Bana Bir Şeyhler Oluyor"u kaçırmayın. Yine sahte şeyhlerle uğraştığımız şu günlerde tam zamanıdır.Gençler!Efendilim, bu yazım sevgili genç okurlarıma. Özellikle de üniversite öğrencisi olan okurlarıma... Hazırladıkları araştırma raporları veya diğer ödevleriyle ilgili olarak sık sık yardım isteyenler çıkıyor aranızdan.Daha önce de bu konuda ve diğer konularda, hatta özel sorunlarıyla ilgili düşüncelerimizi soran ve cevap isteyen okuyucularım için bunu yazmıştım. Tek tek cevap vermemiz veya her birinize araştırmalarınız için düşünce, kaynak bildirmemiz çok zor, neredeyse imkânsız. Gelen mail ve mektupları, kurum ve kuruluşların incelememiz için gönderdiği bilgileri, kitapları, ayrıca bizim okumamız, izlememiz gereken bilgi ve belgeleri, gündemi şöyle bir kafanızda canlandırın lütfen. O zaman hak vereceksiniz. Son istenen üniversite araştırma yardımı "Globalleşen dünyada Türkiye'nin yeri" ile ilgili. Keşke zamanım olsa da oturup yazabilsem ve kaynakları bildirebilsem. Şunu söyleyebilirim, ben yerinizde olsam önce konuyla ilgili ilk alda gelen birkaç kaynaktan yola çıkar, en az 10 kitapçı ve üniversite kütüphanesi dolaşır, oturup o konuda hazırlanmış raporlar, bilgiler içeren tüm kitaplan, çalışmaları incelerdim (İzmit'te isem, gerekirse bîr günlüğüne İstanbul'a gelirdim). Sonra da aynı konuda çalışma yapmış öğretim görevlileriyle görüşürdüm. Örneğin; Thomas Friedman'ın "Küreselleşmenin Geleceği", Vedat Akman tarafından derlenen "Gelecek Yüzyılın Gündemi", An Grubu'nün "Değişim ve Gelişim Sürecinde Avrupa Birliği ve Türkiye" ayrıca "dünyada terörde ilgili kitaplar... Zira 21. yüzyıl ülkelerin birleşerek güç oluşturduğu, bu güçlerin karşılaştığı, o güç birliklerine giremeyenlerin yalnız kaldığı ve bunun acısını çektiği, "terör"ün ise bu oluşumlara 'ekonomi'den de önemli bir neden, bir sorun haline geldiği yüzyıl olacak.Araştırmanın boyutları çok fazla yani. Ayın adı taşıyan kitaplar da olduğunu sanıyorum.Tek tek katkıda bulunamadığım için kusura bakmayın lütfen. Başarılar diliyorum hepinize...Devlet adamı!Perşembe günü 'Ne demişler! köşesinde yazdığım, Ke Livingstone'un; "Politika bir maratondur, kısa mesafe koşusu değil" sözü 'New Statesman' kitabından alınmıştı. İsmin sonundaki harf dizgisi hatası sonucu 'n' yerine 'r' olarak yazılmış. Düzeltiyorum.
Medyada sırası geldikçe Kemal Derviş'e verip veriştiren, vurup vuruşturan yazılarla karşılaşmak mümkün. Son olarak dün Emin Çölaşan'ın yazısında onun Türkiye'ye zarar vermekten başka birşey yapmadığını, belki de Amerika tarafından özel olarak gönderildiğini (ya da ABD istediği için 'seçim' sözü ettiğini... Bu imâlar hep aynı kapıya çıkıyor), ondan sonraki Ekonomi Bakanı döneminde de sorun çıkmadığını, demek ki 'kurtarıcılar' olmadan da işlerin iyi olabildiğini filân arka arkaya okuyunca biraz fazla haksızlık yapılıyor ve 'İnsanlar bir kalemde kolayca karalanıyor' diye düşündüm.Çölaşan gibi okunan ve inandırıcılığı olan bir kalemden çıkan suçlamalar önemlidir ve zihinlerde yer eder.Açıkça söyleyeyim, Türkiye'ye geldiği andan itibaren çalışmalarını, ekonomi yönetimini, disiplinini takdir ettiğim Kemal Derviş'in YTP konusundaki tutumu, o dönemdeki siyasi kararsızlığı ve çok iyi bir çıkış yapmakta iken bu kararsız tutum ve yan yolda bırakarak aniden CHP'ye geçmesi nedeniyle YTP'nin büyük zarar görmesi, benim de onun hakkındaki düşüncelerimi olumsuz yönde etkilemişti.O günden sonra gözümde Derviş, ilkeli, kendinden emin, yarını görebilen bir 'özel insan' olmaktan çıkıp (alınmasın ama) sıradanlaşmıştı adeta...Derviş'le konuşmaBu gibi durumlarda hep -elimde olmayarak- yaptığım gibi bir daha onun plânı, projesi, eylemi, söylemiyle ilgilenmedim pek. Tam o sıralarda, seçim öncesi karşılaştığımız bir davette, konuşmamızın ilk dakikalarında bunu yüzüne de söyledim. Toplumu hayal kırıklığına uğrattığını belki de ilk kez bu kadar acık ve net olarak birinin ağzından duyuyor olmalıydı ki duygularını belli etmeyen gözleri biraz hayretle açıldı ve kendine göre (Türk toplumunun insanları isteği doğrultusunda şekillendirme, aşırı sorumluluk yükleme alışkanlığı ile ilgili) bir açıklama yaptı.Bu açıklamada -yine kendine göre- haklıydı ama ben de haklıydım. Çoğumuz gibi onun alışılmışın dışında davranacağına, riskli olsa bile önü tıkalı siyasetimize yeni bir ufuk açma çabasına gireceğine ve özellikle verdiği sözü tutacağına inanmıştım, öyle olmaması beni hayal kırıklığına uğratmıştı bir kere... Anlattıklarının bir kısmını duymadım, dinlemedim bile.Yine de... Bütün bunlara rağmen... Ecevit Hükümeti'nin, yaşanan büyük ekonomik krizde kendisine başvurduğu an, çağrıldığı an işini gücünü bırakıp Türkiye'ye koşan, sadece kendi güvenilirliği ve 'dış' ilişkileri ile ekonomiyi sorumsuz yönetimler tarafından düşürüldüğü çukurdan çıkaran, piyasalara yine yalnızca kendi kararlılığı, sükûneti ile gerekli güveni veren, kendi deyişiyle "makro dengeleri, sistemi" yerine oturtan Kemal Derviş'e bugün haksızlık yapıldığına inanıyorum.Evet, kendisinden sonra gelen bakan Masum Türker döneminde de sorun çıkmadı ama Derviş gitmeden "artık uzun süre sorun çıkmayacağını" zaten söylemişti.'Daha çok zaman' meselesi!Kemal Derviş'in bugün sesinin duyulmaması, Türkiye'nin yarınında da duyulmayacağı anlamına gelmiyor bence. Gerçi siyasette istikrarlı ve İsrarlı olmak her siyasetçinin yapabileceği bir şey değildir ama direnir de kalırsa eğer, daha çok faydalarını görebiliriz. Ayrıca bugün ekonomide muhalefet yapmamasının 'dengeleri bozmamak için dikkat etme' anlamına da gelebileceği unutulmamalı.Benimki "iyimser" değil "gerekli" bir bakış açısı. Türkiye'nin 'iyi yetişmiş' insanlarının az olduğu bugünkü hükümetin plânsız, programsız tutumundan ve "Bize daha çok zaman verin" çağrılarından belli.Derviş neden "daha çok zaman" istemeden anında işe girişmişti?Öfkeyi bir yana bırakmalı, kendimizi "içten kemirme" konusunda biraz ağırdan almalıyız diyorum!
Bir eser A'dan Z'ye herşeyiyle ancak bu kadar kusursuz sahnelenebilir. Oyunundan dekoruna, kostümünden ışığına ancak bu kadar özenle hazırlanabilir.Koca bir salon "İhtiras"ın her saniyesini bir öncekinden daha büyük bir zevkle izledik. "İhtiras"ama ne ihtirastı o!Gencay Gürün oyun ve oyuncu seçmekle yönetmedeki ustalığını son sahnelediği "Çılgın Haftasonu" ve "Bu Adreste Bulunamadı" isimli eserlerden sonra İhtiras'ta bir kez daha, en müşkülpesent tiyatro izleyicisine bile kabul ettiriyor. Tiyatronun zor günlerini atlatamadığı, ekonomik sıkıntılardan nasibini aldığı günlerde, dönüşümlü olarak sergilediği olağanüstü güzellikteki oyunlarla izleyiciyi akın akın Profilo Alışveriş Merkezi'nin alt katındaki Tiyatro İstanbul'a çekmeye devam ediyor.Muhteşem bir ekip Nurseli İdiz, Alev Gürzap, Şencan Güleryüz, Argun Kınal, İnci Türkay, Tiraje Başaran, Levent Ulukut, Yunus Güner ve Burcu Çoban'ın yer aldığı kadronun her elemanı, başrolleri ayıramayacağınız bir başarıyla oynuyorlar rollerini. Örneğin; Tiraje Başaran ve Levent Ulukut'un rolleri klâsik tiyatro anlayışına göre 'başrol' değil ama her ikisi de başarılarıyla parmak ısırtıyor ve başrol kadar dikkat çekiyorlar.Marry Orr tarafından yazılan ve Hollywood'da yıllar önce "All About Eve" adıyla film yapılan öykü, yaşamı Türkiye'de geçmiş, Türkçeyi de bir Türk kadar mükemmel konuşan John Baker adlı bir İngiliz diplomat tarafından dilimize uyarlanmış. Yönetmenliğini Gencay Gürün ün yaptığı İhtiras, Margo Craine adlı bir tiyatro starını "kimsesiz, fakir tiyatro aşığı genç kız" olarak kendine açındırıp asistanlığını aldıktan sonra, işine yarayacak herkesi basamak yaparak onun yerine geçen bir oyuncunun hikayesini anlatıyor.Margo'nün 'masumiyet karinesi'ni tersine çevirdiği "Bu berbat dünyada her insan suçsuzluğu kanıtlanana kadar suçludur" sözü oyunun unutulmaz cümlelerinden biri.Hedefe kilitlenmek!Nurseli İdiz "Margo" rolünde olağanüstü bir performans gösteriyor. "Erkek arkadaşı"nda Şencan Güleryüz,'oyun yazarında Argun Kınal, onun eşi rolünde Alev Gürzap çok başarılı. Hepsi rollerini öylesine "ruhlarını katarak", yaşayarak canlandırıyorlar ki biraz önce söylediğim gibi kendinizi rahatça Broadway tiyatrolarından birinde zannedebilirsiniz. Haris kız Eva rolünde genç sanatçı İnci Türkay daha önce izlediğimiz oyunlarında olduğu gibi gayet iyi. Biraz daha 'doğallık' üzerinde çalışması daha da iyiye götürecektir diye düşünüyorum.Kostüm ve aksesuarlar ilk sahnede merak uyandırmaya başlıyor, finaldeki gece kıyafetini gördüğünüzde ise "Kim hazırlamış?" sorusunu anında soruyorsunuz.Gerçek "Oscar" törenlerinde bile, inanın bana hiçbir sanatçı bu kadar güzelini giymedi. Christian Lacroix'yı bile kıskandıracak bu isim: Sadık Kızılağaç. Ünlü modacının seçimleri ve dikişi gerçekten çok etkileyici.Tiyatroya gönül vermiş usta bir yönetmen ve çevirmen olan (oynasa iyi bir tiyatro sanatçısı da olacağını düşünürüm hep nedense), bugüne kadar sahnelediği her oyunda benzer başarılara imza atan Gencay Gürün'e BRAVO DOĞRUSU. Hedefe kilitlenince Broadvvay başarısına ulaşılabileceğini bize gösterdiği için bin kez bravo!
Bir genç okuyucumdan gelen, ama kendisiyle aynı durumdaki 5 arkadaşını da kapsayan bir mektup beni o kadar üzdü ki bunu hem Hükümet'in ilgili üyelerine duyurmak, hem de diğer okurlarımla paylaşmak istedim. Bakın kahve köşelerinde zaman öldüren bu genç ne diyor;"Ben üniversite mezunuyum ve işsizim. Malûm son zamanların deyimiyle beyaz yakalı işsizler sınıfındanım. Tabiî sadece ben değil, benim gibi binler, on binler var belki de ülkede. Ancak bu pozisyonda olan, benim tanıdığım ve aynı kaderi paylaştığım beş arkadaşım var ve bizler ortalama 28-29 yaşlarındayız. Yani ülkemiz için en faydalı olacağımız ve aldığımız eğitimi, bilgi ve becerileri en etkin biçimde kullanabilecek dönemdeyiz. Ama ne var ki, bahsettiğim şeyleri kahvehane köşelerinde, dumanaltı olmuş masalar etrafında iskambil kâğıtları ve okey taşlarının eşliğinde her geçen gün biraz daha yitirmekte olduğumuzu düşünüyor, hatta bundan da öte bu şekilde olduğunu görüyoruz. Her ne kadar bu dönemde herşey aleyhimize gelişiyorsa da bizler yine de iş konusunda umudumuzu yitirmiyor ve 'belki bugün' diye yeni bir güne başlıyoruz her gün. Tüm iş ilânlarını yazılı basından takip ediyoruz. Ancak şu ana dek bir sonuç elde edebilmiş değiliz.Ben ve bahsettiğim arkadaşlarım 2000 yılının Kasım ayında yapılan Devlet İşçi Sınavı'nı (DSİ) kazandık ve bizlere "kazandı" belgesi gönderildi. Ama ne var ki halâ atamalarımız yapılmadı. Hatta bu sınava ilişkin hiç fakülte mezunu ataması yapılmadı diye biliyoruz. İşçi Bulma Kurumu'na defalarca sormamıza karşın 'böyle bir talebin olmadığı' bilgisini aldık.Madem ki bu konuda bir işe alım ve atama yapılmayacaktı neden böyle bir sınav yapıldı? Neden bizlere 'kazandınız' diye belge gönderildi. Sınav üstüne sınav yaparak insanların umutlarıyla halâ neden oynanıyor?..."Ömer İzgi veya Bülent Arınç'ı tanımıyorlarOkurumuz haklı, onun ve arkadaşlarının durumunda binlerce genç var. Onlar ne yazık ki, eski Meclis Başkanı Ömer İzgi'yi ve yeni Başkan Bülent Arınç'ı da tanımıyorlar. Onların veya başka iktidar, koltuk sahiplerinin oğlu, kızı, akrabası, kuaförü, şoförü, bakkalı, çakkalı da değiller. Ne yazıkkk!Yazık, çünkü eğer olsalardı TBMM gibi devletin en önemli kurumuna, bırakın fakülteyi ilkokul diploması bile sorulmadan şıp diye, ve üstelik kadrolu olarak girerlerdi. Böyle sorunlar yaşamazlardı. Bu durum bir levlet için yüz karasıdır. Üniversite eğitimli gençler kahve köşelerinde, işsiz sürünürken öte yanda bu "SKANDAL"lar yaşanıyor ve kimse sesini çıkaramıyor. Çıkarsa da kimse tınmıyor. Güç kimdeyse dayatma, zorbalık ona geçiyor.Önce Çalışma Bakanı'na, sonra Başbakan Abdullah Gül'e sesleniyorum;* Bu hayati sorunu halletmek ayrıca torpile son vererek "haksız rekabet"i durdurmak zorundasınız. * Türkiye'de gençlerin yaşamlarının bir ümit boşluğu (hope gap, anlatmıştık ya) içinde tükenmesine izin vermeyin.* Hiç değilse açılan sınavları kazananlara hakettikleri iş imkânlarını sağlayın.* TBMM'deki 'kadroya alma' skandalını durdurun.* Ve şu savaş bahanesi bittiği an, var gücünüzle üretimin artması, işsizliğin azalması için gerekeni yapın. "362 kişi" değil misiniz, daha ne bekliyorsunuz?"Siyah-Beyaz Anılar"Hiç yorulmayan, dinlenmeyi sevmeyen, üretmeden duramayan ve bu haliyle insanı hayretten hayrete sürükleyen biri o... Yıllardır tanıyorum, ben durup dinlendiğini hiç görmedim, görebilen var mı bilmem.Tam 43 yıllık Sinema ve TV yönetmeni, çok daha uzun bir zaman sanat yapmış bir müzisyen ve üstelik yazar. Dört kitabının dışında gazete çalışmaları da olan bir yazar.Kim bu marifetli adam? Bilin bakalım, işte size bir yarışma sorusu... Durun biraz daha ipucu vereyim:* Önemli filmleri arasında Kanlı Nigar, Paydos, Kâtip, Güneşe Giden Yol, Dudaktan Kalbe, Kısrak gibi birkaç tanesi sayılabilir.* Türkan Şoray ve Hülya Koçyiğit'ten Zeki Müren'e, Filiz Akın, Belgin Doruk, Yıldız Kenter'e kadar sayısız ünlü ile çalışmış.* Geçen Ramazan'da bir TV kanalında, 5 yılda hazırladığı 'Direklerarası Show' yayınlandı ve Huysuz Vırjin sundu.Eh, halâ bilemedinizse sizin sinemayla, TV'yle filân ilginiz yok demektir zaten. Yıkılın karşımdan... Dermişim meselâ.Efendim ünlü yönetmen Ülkü Erakalın'ı anlatmaya çalışıyorum dakikalardır (Tabiî siz saniyede okudunuz, 'ne dakikası' diyorsunuz değil mi? Neyse...) Erakalın'ın son kitabı "Fotoğraflar Siyah-Beyaz, Anılar Renkli'yi okumaktayım şu anda. Bir sinema aşığı olarak 'bir nefeste' diyebileceğim hızla sonuna yaklaştım. Sadece sinema değil, müzik dünyasının da ünlü isimlerinin de yer aldığı kitaptaki fotoğraf ve anılar öyle sıcak ve ilgi çekici, bazen de öyle komik ki...Özellikle sinemaseverlere ve hele Türk Sineması'nı sevenlere tavsiye ediyorum. Bu da belgesel gibi bir kitap. Babadan oğula (veya kıza) kalacak...
New York'ta suçla mücadele ve polis gücünün reformasyonu konusunda kazandığı başarı ile ünlenen eski NY Belediye Başkanı Rudolph Giuliani Meksika'da;"Suçu önlemek istiyorsanız ilk iş olarak polis maaşlarını arttırın" demiş.Doğrudur; suçu önlemek, ayrıca suçluların yakalanmasını ve hakkıyla da cezalandırılmasını sağlamak için emniyet güçlerinin ve yargı mensuplarının geçim kaygısında olmaması gerekir. Ama Türkiye gibi, devlet dairesinden hastanesine, pastanesine, denizyolundan karayoluna, sınırına kadar her köşede rüşvetin, karanlık işlerin döndüğü ülkelerde sadece polisin doyması yeterli bir çözüm olur mu orası meçhul.New York'lu bir avukat arkadaşım tarafından bana gönderilen Polis Teşkilatı'ndaki reform raporlarında maaş arttırımı dışında başka önemli adımlar vardı;"Tek bir ciddi hatası görülen polisi derhal görevden uzaklaştırmak.""Büyük suç, küçük suç diye ayırmadan her suçluyu mutlaka sonuna kadar takip edip, yakalamak ve cezasının verilmesini sağlamak" gibi...Örneğin; parasını vermeden metroya binmeye kalkan yada sigara içilmeyen yerde içmeye yeltenen anında yakalanıp cezası veriliyordu New York'ta.Sahipleri içerdeyken korkusuzca evlerin içine kadar giren veya Akmerkez, Capitol gibi dev alışveriş merkezlerinde arabaları kırarak, insanların kolundan çantasını alarak kaçanların, sokaklarda kapacakları çantaların sahiplerini hastanelik edenlerin yakalanmaya teşebbüs bile edilmediği...Cezasını alıp mahkum olan katilin, hırsızın, tecavüzcünün ise Meclis kararıyla affedilip sokaklara salındığı bizimki gibi ülkelere değil bir, bin tane Giuliani gelse kaç yazar?Şeytan bunun neresinde?Son filmi, 2002'nin en çok izlenen yerli filmi olmuş. "Şeytan Bunun Neresinde?"yi de 2003'te aynı başarı bekliyor olabilir. Yeni vizyona giren filmi ben 'basın'a ilk gösterim gecesinde izledim. "Olacak O Kadar" programlarında olduğu gibi, Türkiye'nin hiç bitmeyen ve değişmeyen sorunlarını mizah yoluyla anlatmaya çalışan, güldürürken düşündüren bir Levent Kırca filmi.Tabii ki filmin temel amacı ciddi, trajik bir sosyal eleştiriden daha çok mizah olduğu için "abartma" unsuru bol bol kullanılmış.Türkiye'de birçok alanda süregelen (ve süregiden) yozlaşmanın, kirlenmenin ve karmaşanın yaratacağı fırsatları medyanın istese nasıl kullanabileceğini anlatan "Şeytan Bunun Neresinde?" aynı anda ülkenin 'doğusu' ile 'batısı' arasındaki uçurumu gözler önüne seriyor.Bir hastanenin bile bulunmadığı, "kan davası" ve "töre" sorunlarının yaşamın her anında karşılaşıldığı, halkın (geride kaldığına inandığımız) baskı ve haksızlıklara uğradığı Güneydoğu'daki olayların hicvedildiği çok ilginç sahneler var filmde.Levent Kırca'nın değerli bir tiyatro ustası olarak, birbirinden çok farklı iki rolü büyük başarıyla oynaması şaşırtıcı değil. Ama Müge Bozkurt'un (ben ilk kez görüyorum) başarısı şaşırtıcı. Nilgün Belgün ve Fatma Murat deneyimlerini sergiliyorlar. Her ikisi de çok iyi. Ve yazarın notu: Biz medyanın içinde yaşayan insanlar olarak böyle genel yayın yönetmenleri ve patronlar görmedik. Abartı olsa da, olmasa da şunu söylemek lâzım ki her meslekte olduğu gibi medyada da görevini kötüye kullananlar çıkabilir. Yozlaşma bu tür insanları da içine alabilir.Ama genelde (çok şükür) medya sorumluluğunu bilen insanlardan oluşuyor Türkiye'de. Film o tek tük istisnaları işlemekte...Mutlaka görün, beğeneceğinize eminim.Çocuk protokolüHer yeni iktidar, yeni ve farklı adetler getirir. Biz de Türk milleti olarak, artık hiçbir şeye şaşırmamayı öğrenmiş olduğumuz için bu adetlere şaşırmayız. Ama bütün bu "hiç şaşırmamaya programlanmış" yeni yapımıza rağmen ben son günlerde bir şeye çok şaşırıyorum, elimde değil.Belki siyasetin içine doğmuş biri olduğum için herkesten çok şaşırıyorum, bilemem. Protokolün içinde yaşamımın uzunca bir bölümünü geçirmeme, geri kalan bölümünde de iç ve dış siyaseti her an izlememe rağmen bu durumla ilk kez karşılaşıyorum; liderlerin çocukları her yerde!Üstelik eşofman, jean, Allah ne verdiyse onunla. Havaalanında, Çin'de... Babaları nerde, onlar orda. Tayyip Erdoğan ve Abdullah Gül'ün oğulları neden diğer liderlerinki gibi evinde oturmuyor?Eski köyün tüm adetleri bu kural tanımazlıkla mı değiştirilecek? Ve son soru;Çin'e acaba onlar da milletin kesesinden mi gidiyorlar?
Irak AKP'ye rüşvet mi verdi?... Bir dakika durun, heyecanlanmayın, sorunun cevabını bilmiyoruz ama bu soru yönünde "iddialar var". Yoksa bile her an olabilir. Olmazsa biri uydurabilir... Desek meselâ..."İddialar var, öyleyse doğru olabilir, böyle bir ihtimal var diyebiliriz" sözünü herkesin söylemesi mümkün; bir ülkenin başbakanı dışında.Abdullah Gül, hükümetin çok başlı politikası sonunda iç ve dış siyasetin karmakarışık bir hale gelmesinin, bir yandan Amerika'yı kaybetmemek, öte yanda Irak ve Arap ülkeleriyle karşı karşıya gelmemek için uyguladıktan içinden çıkılamaz siyasetin faturasını medyaya çıkarmış.Medyanın büyük çoğunluğunun "Dikkatli olmalıyız. En zor durumdaki, karar vermesi en güç ülke Türkiye... Savaşa girersek ve girmezsek hangi sonuçlarla karşılaşabiliriz, hesapların iyi yapılması lâzım"tarzındaki yayınlarına rağmen suç medyaya yükleniyor. Kolay çözüm! Her zamanki gibi. Her hükümetin sık sık yaptığı gibi.Elbette Amerika gibi bir ülke böyle bir savaşa giriyorsa diğer ülkelerin kamuoyunu lehine çevirmek için elinden geleni yapacaktır Özellikle de işine geldiği anda istediği ülkenin yanında yeraldığını, istediği zaman Irak, Mısır veya benzeri ülkelerin siyasetini desteklediğini çok iyi bilen, bu nedenle de antipati duyan Ortadoğu ülkelerinde...Amerika diğer ülkelerin medyalarını elde etmek için plân yapsa bile, sonradan bu plândan vazgeçildiği söylense ve hatta vazgeçılmese bile bir başbakan kendi ülkesinin medyası için böyle topyekûn bir karalamada bulunabilir mi?Daha önce köşemde, Avrupa'da yapılan ve hangi ülkelerin medyalarının bu tür yozlaşmalara, kirlenmelere hangi oranlarda bulaştığını anlatan anketleri de vermiştim. Her ülkede olabileceği gibi Türk medyasında da (eğer ABD denemişse) savaş taraftan olma, kamuoyu oluşturmaya katkıda bulunma çabası gösterenler belki vardır, bilmiyoruz. Ama tarafsız gözle bakıldığında, işin başından beri Türk medyasının genelinde böyle bir tutum yok.Aksine onların (ABD'nin) uzun süredir hazırlandığını, eğitiminden teçhizatına, aşısına kadar her konuda an gibi çalışarak çözüm ürettiğini, bizde ise bunların olmadığını, böyle ani bir savaşın bize zarar vereceğini defalarca yazdık. İktidarda başka bir parti veya koalisyon hükümeti olsa yine aynı şartlar altında aynı tepkileri verirdik. Nitekim, Başbakan Gül hatırlayacak olursa, basın geçen hükümet döneminde de en ufak hatayı gözden kaçırmadı. Partilerin hiçbiri arasında fark gözetmeden hepsini yazdı.Hükümetin iç siyaset, ekonomi, eğitim gibi konulardaki kararsızlığını, "sınama-yanılma" metoduyla siyaset öğrenme örneklerini bir yana bırakacak olursak Irak savaşı artık kararsızlık götürmeyecek bir noktada bulunuyor."Hata affedilir, tereddüt asla"Evet, karar çok zor ama muhalefet partisi Genel Başkanı Deniz Baykal'ın da söylediği gibi "her tarafı idare ederek dış siyaset yapılamaz..." Orduda şöyle bir söz vardır: "Hata affedilir, tereddüt asla..." Hatanın sonucunda yine de düzeltme imkânı olabilir veya kurtulmak için en azından bir şansın olabilir ama duraklarsan tek şansı da tümüyle kaybedebilirsin. Ayrıca şu anda kararsızlık uzadığı için, Meclis karan çıkmadığı için ordu da savaşa hazırlanamıyor. Bunun da zararını görebiliriz."Biz 363 AKP'liyiz, 5 yıl buradayız" sözleri ve sinirli çıkışlar ise fazla erken başladı. Bu milletin (bu ekonominin de) böyle çıkışlara tahammülü yok artık. Toplum ağlıyor.Hükümet, CHP ile de, devletin diğer kurumlarıyla, sivil toplumla ve medya ile de uzlaşarak, barışık olarak uygulamalarını yapmak zorundadır. Seçim öncesi verdikleri "Herkesle barışık olacağız. Elele, toplumu kucaklayarak yöneteceğiz" sözlerini, sloganlarını bu kadar çabuk unutmuş olamazlar!İşler nasıl?İnsanca nedenlerle, bombalara, ölümlere, yakma yıkmaya karşı olduğun, barışçı çözüm istediğin için, salt bu nedenle savaşa karşı çıkabilirsin. Bir de Irak'la iş ilişkilerin olduğu ve bunların bozulacağı korkusuyla karşı çıkabilirsin.Aslında her ikisi de anlaşılabilir tabii. Ama insanları aptal yerine koyarak, cesaretinden ve savaş karşıtı olmandan dolayı "Canlı kalkan olacağım" dersen, bir yandan da Irak'la ticari ilişkilerini düşünürsen bu anlaşılamaz.Sema Küçüksöz Irak'la sürekli iş bağlantıları olan bir isim. "Şu anda yok" diyor ama geçmişte vardı, yarın da olabilir. Nitekim Ramazan'da da oradaymış.Bu aldatmacalara, popülizme ne gerek var. Neden açık konuşamıyoruz?"Şehit" olmalı!Diyarbakır'daki uçak kazasında ölenler arasında bulunan er Ümit Aktaş'ın ailesi onun şehit kabul edilmemesine olan üzüntülerini belirtmişler.İyi düşünmek lâzım... Karar verecek merci her kim ise şunu düşünmeli; o kazada yaşamını kaybeden diğer yolcular kendi tercihleri doğrultusunda kendi kararlarıyla uçuyorlardı. Ümit Aktaş ise birliğine katılmak üzere, askeri bir görevle, verilen emre, karara uyarak zorunlu olarak yapmaktaydı bu yolculuğu. Askeri görevi olmasa uçuyor da olmayacaktı.Belki Diyarbakır'a (gitmese uzayacak) hayatı boyunca hiç uçmayacaktı. Dolayısıyla görev icabı ölmüştür ve şehit sayılmalıdır. Ailesinin üzüntüsü de son derece haklıdır!