Onun kafası farklı çalışıyor. Benim "çapraz düşünce" dediğim şekilde. Başkalarının dikkatini çekmeyen, ya da göremediği boyutları görüyor, yakalıyor ve farklı bir espri anlayışıyla sunuyor. Kendine özel, son derece özgün bir anlayışla.
İşte onu Yılmaz Erdoğan yapan, yüzlerce sanatçının arasından sıyrılarak üç dört isimle birlikte zirveye oturmasına neden olan da bu. Vizontele'nin bir anda milyonlarca izleyicinin beğenisini kazanmasının nedeni de... Alışılmış, sıradan konuları değil, Türk toplumunun unutulmuş, gözden kaçmış ve kaçmakta olan sosyal olaylarını, önce en komplike şekliyle görmeye çalışıp sonra bunu herkes tarafından anlaşılacak hale getirerek, basite indirgeyerek yazıyor metinleri. Ve tabiî yine kendine özgü ince esprilerle süsleyerek...
Muhtemelen önce yazmak istediği konuların arasında kayboluyor. Kafası alabildiğine karışıyor ve sonra yavaş yavaş, zaman içersinde taşlar ve espriler yerine oturuyor. Yani ben böyle olduğunu tahmin ediyorum, işini onun kadar ciddiye alan yazar ve sanatçıların sorunudur bu. O kadar çok konuyu, sorunu harmanlamak ve usta bir üslupla hepsini içice okuyucuya veya izleyiciye sunmak isterler ki bu konuların düzene girmesi, yerini bulması uzun zaman alır.
Tahminlerimde yanılmadığımı "Bana Bir Şeyhler Oluyor" isimli son oyununu izlemeye gittiğim akşam 'ara'da ve oyun sonunda yaptığımız konuşmada anladım. Yılmaz Erdoğan senaryoyu 3 yıla yakın bir zamanda yazmış. Bazı yazarların birkaç haftada, günlük meşguliyetlerinin arasında arka arkaya kitaplar çıkardıklarını hatırlayınca "Bu kadar zahmete değer miydi? Yoksa fazla mı abartıyor?" sorusu gelmedi değil aklıma. Sonra diğerlerinde Tanrı vergisi daha da üstün bir yazma yeteneği(!) ve zekâ(!) olabileceğini düşünerek sustum.
Bana Bir Şeyhler Oluyor'un senaryosunun, flash-back geçişleri ve esprilerinin farklılığı, güncelliği daha ilk perdede, hatta oyunun ilk 15 dakikasında dikkati çekiyor. Türkiye'nin sosyal ve siyasi sorunları, orta sınıf ailelerin çektiği sıkıntılar, hayalleri, ümitleri, toplumun "din" istismarı yapanlara nasıl da kolaylıkla inanıverdiği son derece rahat izlenen, akıcı bir senaryoyla verilmiş.
Demet Akbağ ve Yılmaz Erdoğan göründükleri ilk sahnelerden başlayarak her zamanki gibi oyun yetenekleri ve doğal sempatileriyle ön plâna çıkıyorlar. Bununla birlikte ekibin geri kalanı da hiç "geride kalır" gibi değil. Hepsi, tek tek rollerinin hakkını fazlasıyla veriyor.
Ben bu oyunda çok eğlendim. Ne kadar "güleriz biz ağlanacak halimize" bir ülkede yaşadığımızı görmek ve ekstra gülmek istiyorsanız siz de "Bana Bir Şeyhler Oluyor"u kaçırmayın. Yine sahte şeyhlerle uğraştığımız şu günlerde tam zamanıdır.
Gençler!
Efendilim, bu yazım sevgili genç okurlarıma. Özellikle de üniversite öğrencisi olan okurlarıma... Hazırladıkları araştırma raporları veya diğer ödevleriyle ilgili olarak sık sık yardım isteyenler çıkıyor aranızdan.
Daha önce de bu konuda ve diğer konularda, hatta özel sorunlarıyla ilgili düşüncelerimizi soran ve cevap isteyen okuyucularım için bunu yazmıştım. Tek tek cevap vermemiz veya her birinize araştırmalarınız için düşünce, kaynak bildirmemiz çok zor, neredeyse imkânsız. Gelen mail ve mektupları, kurum ve kuruluşların incelememiz için gönderdiği bilgileri, kitapları, ayrıca bizim okumamız, izlememiz gereken bilgi ve belgeleri, gündemi şöyle bir kafanızda canlandırın lütfen. O zaman hak vereceksiniz.
Son istenen üniversite araştırma yardımı "Globalleşen dünyada Türkiye'nin yeri" ile ilgili. Keşke zamanım olsa da oturup yazabilsem ve kaynakları bildirebilsem. Şunu söyleyebilirim, ben yerinizde olsam önce konuyla ilgili ilk alda gelen birkaç kaynaktan yola çıkar, en az 10 kitapçı ve üniversite kütüphanesi dolaşır, oturup o konuda hazırlanmış raporlar, bilgiler içeren tüm kitaplan, çalışmaları incelerdim (İzmit'te isem, gerekirse bîr günlüğüne İstanbul'a gelirdim). Sonra da aynı konuda çalışma yapmış öğretim görevlileriyle görüşürdüm. Örneğin; Thomas Friedman'ın "Küreselleşmenin Geleceği", Vedat Akman tarafından derlenen "Gelecek Yüzyılın Gündemi", An Grubu'nün "Değişim ve Gelişim Sürecinde Avrupa Birliği ve Türkiye" ayrıca "dünyada terörde ilgili kitaplar... Zira 21. yüzyıl ülkelerin birleşerek güç oluşturduğu, bu güçlerin karşılaştığı, o güç birliklerine giremeyenlerin yalnız kaldığı ve bunun acısını çektiği, "terör"ün ise bu oluşumlara 'ekonomi'den de önemli bir neden, bir sorun haline geldiği yüzyıl olacak.
Araştırmanın boyutları çok fazla yani. Ayın adı taşıyan kitaplar da olduğunu sanıyorum.
Tek tek katkıda bulunamadığım için kusura bakmayın lütfen. Başarılar diliyorum hepinize...
Devlet adamı!
Perşembe günü 'Ne demişler! köşesinde yazdığım, Ke Livingstone'un; "Politika bir maratondur, kısa mesafe koşusu değil" sözü 'New Statesman' kitabından alınmıştı. İsmin sonundaki harf dizgisi hatası sonucu 'n' yerine 'r' olarak yazılmış. Düzeltiyorum.
Yılmaz Erdoğan dördüncü boyutta...
Onun kafası farklı çalışıyor. Benim "çapraz düşünce" dediğim şekilde. Başkalarının dikkatini çekmeyen, ya da göremediği boyutları görüyor, yakalıyor ve farklı bir espri anlayışıyla sunuyor. Kendine özel, son derece özgün bir anlayışla.
Haberin Devamı

