Bir yanda yolsuzluklarla, kullanılmayan bir sürü havaalanı, çarşı, bina ve hattâ yarım bırakılan metro inşaatlarıyla, kısacası israfla havalara giden trilyonlarca lira paramız, öte yanda kitapsız okullarımız, çantasız, önlüksüz, ayakkabısız öğrencilerimiz...Türkiye'nin unutulmuş köşelerindeki okullardan gelen ve "kitap isteyen" mektupları zaman zaman sizlerle paylaşıyorum. Eksik olmayın bir çoğunuz günlerce yazıyor, adresi tekrar soruyor ve elinizdeki kitapları göndermek istediğinizi söylüyorsunuz.Sık sık bizden iş isteyen, yardım isteyen mektuplar da geliyor ama inanın bana içimi en çok sızlatanlar arasında okullardan gelenler var.İşte duymanızı istediğim, "iç acıtan" mektuplardan biri; Hakkari'de bir öğretmenden geliyor."Sayın Mengi,Burası Hakkari'nin Yüksekova ilçesinin kıytırık bir okulu. Çok emek verdim bu okul için, geriye dönüp baktığımda ise koca bir sıfır bıraktığımı gördüm. Bu yıl 6. senemi bitirdiğim bu okuldan ayrılacağım, giderken son bir hamle (bunun ölen bir insanın can havliyle son bir kez ayağa kalkmasına benzediğini söyleyebilirim) yapmak istedim. Okulda ne kitap var, ne düzgün bir bilgisayar ne de başka bir şey. Öğrencilerimize hiçbir gelecek hazırlayamadık. Bunun ezikliği bir yana yarın hırsız, tinerci, terörist olarak karşımıza çıktıklarında acaba suçlu kim olacak?Siz mi? Ben mi? Onlar mı? Cevabı siz verin lütfen. Ben buradan görevini yapamamış olmanın üzüntüsüyle ayrılmak zorunda kalacağım. Hiç olmazsa benden sonra gelenler aynı üzüntüyü yaşamasınlar.Kitapsız bir okulun öğretmeni olmak... Kalemsiz, daktilosuz, bilgisayarsız bir gazetede çalışmaktan farksız. Çok acı.Lütfen pencereden dışarıya bakın. Hayat işte orada, tam karşınızda duruyor. Tüm zorluklarıyla ve güzellikleriyle orada duruyor. Sizi ve yardımlarınızı bekliyoruz.M. Ulaş Özsoy" Bundan önce gelen "okula kitap" isteğine benden bir koli kitap gitti (Buna da gidecek.) Okurlarımdan isteyenlere de adresi verdik. Bu okulun adresi şöyle;"S. Uğur Sıtkı İlköğretim Okulu Yüksekova, Hakkari" Tel: 0438-351 41 58"Orda bir köy var uzakta" şarkısını hatırlıyor musunuz? ilköğretim dönemimizde bizim de sık sık söylediğimiz... O köyler, o ilçeler bizim. Ne kadar uzak olsalarda. Haydi okuyup da bir köşeye bıraktığımız kitaplara bir göz atalım. Unutmayın, o öğretmenler için "dünyalara bedel" bir ödül onlar!Vural Gökçaylı'nın alkışlanacak gayretiTürkiye'nin ayakta alkışlanacak, zirvedeki moda ustalarından biri.,. Dünyanın en ünlü, en başardı "haute-couture" dizaynırlarıyla yarışacak bir yeteneğe ve deneyime sahip. Onun özgün ve zarif kıyafetlerini giymek her kadın için gerçek bir ayrıcalık.Şimdi böyle başarılı bir moda "yıldızı" oturup sadece kendi işini yapmayı düşünebilir, tüm zamanını başarısını sürdürmeye ve hayattan keyif almaya ayırabilir değil mi? Bunca çalışmadan sonra hakkıdır da...Ama o öyle yapmıyor. Vural Gökçaylı uzun yıllardır ciddi bir ekiple birlikte, Sevgi Gönü'ün başkanlığını yaptığı Geyre Vakfı'nı kalkındırmaya, ona kazanç sağlamaya uğraşıyor. Geyre Vakfı ise ülkemizin en önemli arkeolojik sitlerinden biri olan, Yunan ve Roma dönemine ait Afrodisias Antik Kenti'ni korumaya ve burada henüz ancak dörtte biri açığa çıkarılmış tarihi eserlerin geriye kalanlarını çıkarmaya...En önemli amaçlarından bîri bu eserlerin korunması ve teşhirini en iyi şekilde sağlamak için gerekli olan müzeyi inşa edebilmek. Afrodisias'ın M.Ö. 6000-3500 yıllarından başlayarak çok önemli bir sanat ve kültür merkezi olduğunu düşünecek ve burada 600 yıl boyunca büyük ve dünyaca tanınmış bir heykelcilik okulunun yer aldığını hatırlayacak olursak tarihi kalıntıların değerini ve dikkatle korunmasının önemini biraz anlayabiliriz.İşte Geyre Vakfı uzun yıllar önce bunu farketmiş ve bu görevi üstlenmiş bir sivil toplum kuruluşu. Bugüne kadar da çok takdir edilecek çalışmalar yaptılar ve "Müze" için kaynak yarattılar ki Vural Gökçaylı'nın bilfiil dernekte çalışması yanında sık sık yaptığı defilelerin tüm gelirini Vakfa bağışlaması da bunun bir parçasıdır.Gökçaylı'nın yine Geyre Vakfı yararına düzenlediği, "2003 İlkbahar-Yaz Koleksiyonu"nun sergileneceği defile 4 Nisan 2003'te yapılacak Ünlü mankenlerin yer alacağı defileyi modaseverlerîn SANAT-KÜLTÜR değerlerimize katkıda bulunmak isteyenlerin kaçırmaması gerekiyor.Ben kaçırmayacağım, size de duyurmak istedim.Değerli modacımızı bu duyarlı çabasından dolayı da bir kez daha kutluyorum!"Cennet"Cihan Demirci bana bir mail göndermiş. "Pazar günü köşenizde yazdığınız Füsun Ünal'ın gönderdiği fıkranın yazan benim, aynı fıkra yakında çıkaracağım kitapta da yer alacak" diyor.İnternet'te herkes gördüğü, beğendiği bilgileri, fıkraları birbirine gönderiyor. Bazen de kulaktan kulağa yayılıyor. O fıkra da çok hoştu. Cihan Demirci'yi kutluyorum.
"Onlar yaparsa iyisini yapar" sözünü öyle lâf olsun diye söylemiyorum. Hele de benim gibi zor ama çook zor beğenen biri. Bilenler bilirler (daha doğrusu 'hatırlayanlar' demek lâzım, öyle uzun zaman oldu ki) bir zamanlar "Kaliteyi Seviyorsanız" diye bir köşe de hazırlardım bundan önce çalıştığım gazetede... Mağazaların kaliteli olanlarının en kaliteli ürünlerini bulur, çıkarır ve okurlara tanıtırdım. Mağaza yöneticileri yazı yayınlandıktan haftalar sonra okurların Türkiye'nin uzak köşelerinden gelerek o ürünleri istediğini anlatırdı. Tanıttığım mağazalar "Biz bütün sezon yeteceğini hesaplamıştık" dedikleri, ellerindeki tüm ürün miktarını iki günde tüketirlerdi. Şişli'de açılan Nova Baran Center'da bir Çin mağazasının sahibi, yazımın ertesi günü okurlann sabahın erken saatlerinde, mağaza açılmadan kapıya kuyruk olduğunu, bunu "daha önce yapılan" TV çekimleri sonrasında bile yaşamadıklarını anlatmıştı, hâlâ hatırlarım.Bu 'övünmek' değil zira böylesi olaylar sadece "güven" den kaynaklanır. Siz okuyucunuza yıllar boyu sadece doğruları söylersiniz. O sözler kanıtlanır ve aranızda sarsılmaz bir güven bağı oluşur. İşte bu, odur.Çok zor beğenirim ve sadece hakedenler bu köşede yer alırlar. Onun için "Vakko yaparsa en iyisini yapar" sözü de hiç abartısız, noktasına kadar doğru, biliyorsunuz.Aslında zaten Vakko'nun da övgüye, abartıya, reklâma ihtiyacı yok. İsmi, kendi reklâmını yapıyor. Babasının özenini aynen sürdüren Cem Hakko'dan başlamak üzere harika bir ekibin elinde. Başarılı PR uzmanı Deniz Adanalı'nın yönetici olarak Vakko'ya çok emeği geçmiştir. Ondan sonra görevi devralan Berna Sağlam yine aynı başarı ve sempatiyle götürüyor işi.Bu bizim!Kısacası gurur duyacağımız, herşeyiyle "Bu bizim, kendi ürünümüz" diye göğsümüzü gere gere söyleyeceğimiz bir marka... Sizi bilmem ama ben kendimi bildim bileli bunu söylüyorum.Ve şimdi, birkaç gündür duyduğunuz gibi gelinlik yapmaya başladılar. Ama ne gelinlik! O ne defileydi, ne unutulmaz bir gündü.Önce gerçek bir düğün havasında; düğün pastası ve şampanya. Ardından birbirinden güzel (Türk kızları diğer ülke güzellerini aştılar, size söyleyeyim), birbirinden alımlı, boylu poslu, ceylân gibi kızların sunduğu muhteşem gelinlikler.Olağanüstü zarif modeller, uçucu nefis kumaşlar, pırıl pırıl işlemeler... Hangisine bakacağınızı şaşırıyorsunuz. Rıfat Elhadef in eşi Maria yapmış solistliği, bravo doğrusu.İşin güzel tarafı evlenecek genç kızlar bütün hazır modelleri görüp, onlardan beğenebilecekleri gibi, istedikleri modeli sipariş de yaptırabilecekler. Bu sistem ABD'nin ünlü "Saks Fifth"inde veya İngiltere'nin Harrods'ında var mı bilmiyorum. Büyük kolaylık. Defileyi izlerken gelin(!)lerin saç ve makyajına bayıldım ve hemen Berna'ya sordum; Erdem Kramer cevabı beni şaşırtmadı. Bu başarıyı yakalayacak fazla isim yok, bir iki isim var ancak. Saçları Bahattin, Koray, Ali ve Erdem Bey yapmış, makyajları Ayfer.Gelin adaylarına duyurmuş olayım.En güzel gelin olmak için bu kadar bilgi de yeter yani!Beyaz Saray anılarıTuna Köprülü, Prens Rainer'den "Chevalie de St Charles" liyakat nişanı da almış olan, Monaco'nun Türkiye Fahri Başkonsolosu.Eşi Ertuğrul Köprülü'nün Washington Basın Ataşeliği nedeniyle 1966 yılında ABD'ye giden ve 25 yıl Washington'da kalan Tuna Köprülü Beyaz Saray'da 15 yıl kesintisiz gazete muhabirliği yapmış.Bu uzun yıllar boyunca ABD'nin başkanları, onların eşleri, ünlü siyasetçiler ve sanatçılarla tanışıp dost olmuş. "Beyaz Saray Anıları" Köprülü'nün o dönemde ve daha sonra Monaco ile ilişkileri dönemindeki ilginç anılarını ve muhabirlik deneyimlerini anlattığı kitabın adı.Remzi Kitabevi tarafından çıkarılan ve henüz satışa çıkmamış olan kitabın deneme baskısını ısrarla istedim. İyi ki de istemişim. Başkan Jimnıy Canter dan Ronald Reagan, George Bush ve Henry Kissinger'a, Sammy Davis Jr'dan, Sean Connery ve Elizabeth Taylor'a, İsmet İnönü, Turgut Özal, Kenan Evren, Tansu Çiller, Bülent ve Rahşan Ecevit'ten Vehbi ve Rahmi Koç'a, Çetin Emeç'ten Erol Simavi'ye ve Monaco Kraliyet ailesinin fertlerine kadar öyle çok ünlü isimle ilgili anılar... Aynı zamanda Ermeni olayları, Dünya Bankası, IMF ilişkileri, günden güne tüm siyasi gelişmeler Tuna Köprülü'nün gazetecilik deneyiminden de gelen sıcak ve akıcı üslubuyla o kadar güzel anlatılmış ki ilk okuyanlardan biri olmaktan mutluluk duydum. Özellikle bizim siyasetçilerle ilgili bazı "diplomasi de neymiş?" vurdumduymazlıklarını olaylara en yakından şahit olmuş birinin ağzından dinlemek (veya elinden okumak) son derece ilginç.Henüz kitabı bitirmiş bile değilim ama sabırsızlanıyorum. İlk basın tanıtımı Salı günü yapılacak olan "Beyaz Saray Anıları" piyasaya çıkar çıkmaz bir tane edinin, sadece güzel bir kitap değil, bir belgesel niteliğinde de. Beğeneceksiniz!Alışkanlık!Cennet kapısında 3 kişi varmış. Bunlardan biri Amerikalı, biri Fransız, biri de Türk'muş. Amerikalıya sormuşlar "niçin cennete girmek istiyorsun?" diye.- Oraya bir operasyon düzenleyeceğiz!Fransıza da sormuşlar, cevaplamış;- Oranın şarabının methini duydum bir deneyeyim Mösyö...Sıra Türk'e gelmiş: "Biliyorum" demiş Türk, "nasıl olsa beni cennete almayacaksınız ama hiç olmazsa bir müzakere tarihi falan verin."(Sevgili Füsun Önal'a teşekkürler!)
Evlâtlarını savaşa gönderen ailelerin üzüntüsünü, Irak'ta çıkacak savaşta yaşamını kaybetme ihtimâli olan masum insanların korkusunu hissetmemek mümkün mü? Sağduyulu her toplum gibi biz de bu savaşa elimizden geldiğince direndik, önlenmesi için asker, sivil karşı çıktık. Ama bazıları bu "karşı çıkma"nın da dozunu kaçırıyor inanın.Daha önce başka konularda da gördüğümüz gibi 'savaş karşıtlığı' sadece kendi tekellerindeymiş zannıyla olaya tüm boyutlarıyla bakmaya çalışanlara saldırıyor ve sabit fikirlerinden farklı her görüşe abuk cevaplar buluyorlar. Oysa bu olayda da bir yanda kendi duygu ve görüşlerimiz, diğer yanda ise kaçılmaz gerçekler söz konusu.Haftalardır yazılıp çizildiği gibi ABD'nin belki Ortadoğu'ya ve dünyaya karşı özel plânları da etkili olmuştur savaş kararında. Ama öte yanda uluslararası terörü destekleyen ülkelere "buna razı olunmayacağını, karşılarında bir güç olduğunu" hatırlatma gereği, bu bölgeden başlayarak birçok ülkenin bağımsız şekilde 'istediğimi yaparım' siyasetini engelleme cabası, Ortadoğu ve dünyaya barış ve huzur sağlama ümidi hiç mi etkili olmamıştır acaba?Vietnam Savaşı'ndan bu yana dünyanın büyük demokratik ülkelerinin Irak savaşı nedeniyle ilk kez bu şekilde anlaşmazlığa düşmesi en çok Usame Bin Ladin ve destekçilerinin işine yaradı. Düşünün, savaş açtıkları ABD'nin müttefiki birçok devlet ve halkları ABD'nin karşısında. Ortalık toz duman ve eğer bu girişim durdurulursa (Irak halkının Saddam yüzünden zarar göreceği düşüncesini bir an bırakırsak) Amerika dünyaya karşı kaybeden, diktatör, terör destekçisi Saddam ise kazanan durumunda olacak.Saddam kahraman olabilirEvet biz "bugün için bizi rahatsız eden bir durum yok, bize ne" diyebiliriz ama yarın böyle bir ihtimâl ortaya çıkarsa -ki çıkacak-o zaman ne yaparız bunu da hesaplamak lâzım. Görünen o ki "Türkiye savaşı önleyemez, olsa olsa geciktirebilir" ve bunu yaptı da. Herşeye rağmen bu savaş çıkacaksa -ki çıkacak-şu anda yapılması gereken "en az zararla bu işten nasıl sıyrılabileceğimizi ve bu arada Irak'ın bütünlüğü için de neler yapabileceğimizi" düşünmek olmalı.Avrupa'nın savaşa karşı (aynen bizim gibi) tavır alan gazeteleri Almanya ve Fransa'nın "Saddam'la savaşa girmedikleri takdirde İslâmi terörden uzak kalabileceklerine" inandıklarını, bunun ise saygı duyulacak bir savaş karşıtlığı olmadığını, aksine tek kelimeyle korkaklık olduğunu yazıyorlar. Bu iki ülke ve İngiltere'de savaş karşıtı gösterilere katılan ve barışçı çözüm isteyen sivillere sorduğunuzda "Savaş olmamalıydı ama şu anda geri adım atılması da daha büyük tehlike yaratabilir ve Saddam'ı kahraman yapabilir. Artık dönüş mümkün değil" cevabını alıyorsunuz.Ve gerçek de bu... Şimdi; basında "Halka soralım belki bu savaşa katılmamanın getireceği sonuçlara katlanmaya razıdır" diyenler var. Hatta "savaşma seviş" diyerek şakayla karışık mesaj verenler de... Ama Hippie'lerin sloganı her durumda geçerli değil.Türkiye katılmasa bile bu savaştan her şekilde etkilenecek zaten. Evet gençleri Irak'a gitmemiş olacak ama aynı gençler belki yakın bir gelecekte bu kez işsizlikten, açlıktan kırılacak. Belki değil, büyük ihtimalle. Ama asıl büyük sorun, ekonomiden de öte ülkenin karşılaşacağı siyasi değişimler ve bu noktada "hiçbir söz hakkına sahip olmayışı" olacak.Onun için bırakalım artık duygu sömürüsünü, popülist gayretleri, siyaset yapmayı da gerçeklere bakalım. Ve tabii ki pazarlığa da... Kaçış mümkün değilse en iyi pazarlığı yapmak, haklarımızı korumak neden bu kadar kötü olsun ki?Her konuda Hükümet'i eleştirebiliriz ama bu konuda karşı çıkmayı kesinlikle yanlış buluyorum ben!
Efes Antik Kenti'nde son yıllarda ortaya çıkarılan Yamaç Evleri'ni mutlaka görmeniz lâzım. Binlerce yıl öncesinden, Roma, Bizans dönemlerinden günümüze olduğu gibi, evlerin önündeki muhteşem mozaik kaplı yollarıyla birlikte gelmiş. Bakar bakmaz "O yıllarda bile -bırakın muhteşem heykelleri, binaları- ne özenle, ne güzellikte yollar yapmışlar" diyor insan. Türkiye için hele, tam bir ibret tablosu.Bizde yollar her gelen yeni hükümetle birlikte tekrar kazılmaya başlanır. Yıkılır yapılır, yeniden yıkılır, bir daha yapılır. İlçe belediye başkarılarıyla konuştuğumuzda hemen hepsi suçu ana arterlerden sorumlu Büyükşehir Belediyelerine atarlar. Onlar ise her zaman bir açıklama mutlaka bulurlar. Ya yol genişletilecek, ya borular değişecek veya deniz suyu temizlenecektir.Bunlar yeterli değilse "Eski müteahhitler yanlış yapmıştır." Böylece her yıl vatandaşın yüz milyarlarca lirası siyasi amaçlarla partili yeni müteahhitlerin cebine aktarılır. Malûm "iş yapılmalı"dır.Hakkında şarkılar yazılan "Bir tatlı huzur almaya" gelinen semt Kalamış yıllardır bir çamur bataklığı halinde. Yollar delik deşik, paramparça. Önce Kalamış Parkı'nda restoran ve spor tesislerine verilmemesi gereken "yasak" izinler verilerek semt halkının o meşhur huzuru yerle bir edildi. Fenerbahçe Kulübü halka ait alanı özel futbol sahası yaptığı gibi, manzarayı tümüyle kapatmak üzere sahile duvar çekmek, duvarın üstüne de branda germek hakkına bile sahipti. Kimse ses çıkaramadı.İSKİ cevaplamalı!Bu yetmiyormuş gibi yıllar önce kazınan yollar bir türlü kapatılmadı. Her gelen kabahati bir önceki müteahhide atarak kazılara devam etti. Sanki Kalamış'ta da "Yamaç Evler" çıkarmak üzere arkeolojik kazı yapıyorlar. Ama buradan ne yazık ki mozaikli yollar yerine çamur çıkıyor sadece. Ve Kalamış halkı çamurda boğuluyor.Son 1.5 yıldır İSKİ'nin de rolü var kazılarda. Neymiş efendim "Borular eskimiş"... Ne kadar sık eskiyor(!) bu borular? Kadıköy Belediye Başkanı Selâmi Öztürk'e soruyorum;"Bana iletilmiş bir şikâyet yok, suyu akmayan yok, nereden çıkıyor bunlar?" cevabını veriyor. Peki bu durumda İSKİ, üstelik 40 km'lik kazıya (sadece Kadıköy semtinde böyle, diğer semtleri de düşünün) nasıl karar veriyor? Bu soruları kimsenin cevaplama mecburiyeti yok mudur bu şehirde? Yoksa şehir Dingo'ya mı ait?Kalamışlılar'ın çilesi bununla bitti sanıyorsanız yanılıyorsunuz. Şimdi de Kalamış'ın ana arteri Münir Nurettin Selçuk Caddesi'ni Kurbağalıdere'ye ve Moda'ya bağlamak üzere bir köprü yapılmasına karar verilmiş. İSKİ'nin işi bitince sıra Büyükşehir Belediyesi'ne gelecek yani. Caddeyi Fenerbahçe'ye bağlayan yollar genişletilemeyecek şekilde, evlerle çevrili olmasına rağmen Kalamış yeniden parçalanacak.Başkan Öztürk "Bu durumda hiç değilse orta refüj yapmayalım dedim, kabul etmediler" diyor.Maksat ne biliyor musunuz? Yani partili müteahhitlere milletin parasını akıtmak dışında... Güzel, keyif veren, huzurlu yer bırakmamak. Bir bölgenin en güzel semtini rezil etmek. Arnavutköy'ün en güzel sokaklarından biri de pazar yeri kurularak aynı akibete uğradı.Batı ülkelerinde evlerin bahçesi bile o semt sakinlerinin "meclis kararları"na aykın olarak değiştirilemez.Bizde ise belediyeler ve İSKİ vatandaşın onayına sunmadan semtlerimizle top gibi oynuyor. Ne acı!Önce İzmir HareketiBeni hayretlere düşüren ve doğrusu takdir duygularımı ayaklandıran, pozitif enerji aşılayan bir e-mektup işte. Bayılıyorum böyle postaya.İzmirlilerin bir süre önce kurduğu "Önce İzmir Hareketi"nin olgunlaşma sürecini tamamlayıp 'sistemli büyüme' dönemine başladığını anlatıyor. Ocak sonunda yapılan "arama konferansı" ile birkaç aylık yol haritalarını da belirlemişler.İlk aşamada; İmar Çalışma Grubu, Belediyeler Çalışma Grubu, Kültür ve Sanat Çalışma Grubu, Gençlik Projeleri Çalışma Grubu, Turizm, Çevre, Ekonomik Yaşam Çalışma Grubu gibi grupların oluşturulmasına karar verilmiş. Bu gruplar bir ay içinde üretken konuma getirilecek ve her grup kendi alanı ile ilgili birer "bilgi bankası" oluşturacak. Çalışma grupları aşağıdan yukarı ve yukarıdan aşağı doğru "bilgi, görüş, proje" akışını sağlayıp olgunlaştıracak.Aynı zamanda Hareket'in "sonuç projeleri"ni hazırlayacak üç "Üst Çalışma Grubu" devreye girecek.Bu gruplar şöyle:-"Sorunsuz İzmir"-"Çağdaş İzmir"- "Geleceğin İzmir" iBöylece İzmir'in dünü, bugünü, yarını hakkında son kararlar bu gruplarda alınacak. "Alan Çalışma Grupları" ise bu kararlan tüm İzmir'e yayılarak halka anlatacak ve geniş katılımı sağlayacaklar.Hareket önce "mahalle", ardından "sandık çevresi" ölçeğinde yapılandınlacak ve büyümesini sürdürecek.İşte anlatılanlar böyle. İzmir'in başıboş kalmasını veya siyasi akımların etkisinde olması gereken gelişiminden farklı bir yöne gitmesini önlemek isteyen bir "sivil toplum çabası"nın hikâyesi bu. Anlatılanlar uygulandığında, her dönemde belediyelerin etkinliğinden turizme, çevreye, kültür ve sanata, siyasete kadar her alanda en düzgün şartların sağlanması mümkün olabilecek.Keşke "Önce İstanbul", "Önce Ankara" ve diğer bütün illerimizin (ve ilçelerimizin) "Önce" Hareketleri olsa.Her şeyi devletten beklemesek, beklentilerimiz boşa çıktığında kafalarımızı taşlara vurmasak.Önce İzmir Hareketi'ni başlatan insiyatif sahiplerini gönülden kutluyorum. Umarım başarırlar!
12 Şubat 2003... Londra'nın Heatrow Havaalanı ve çevresinde olağanüstü durum ilk bakışta farkediliyor... Tam donanımlı savaş görüntüsünde askeri birlikler yol başlarını tutmuşlar. Eli silahlı askerler gerekli gördükleri araçları durdurarak arıyorlar.Havaalanı'nın içinde aynı hava devam ediyor. Uzun kuyruklar halinde dizilmiş yolcuların bagajları, pasaport ve biletleri alışılmışın dışında defalarca kontrol ediliyor. Güvenlik görevlilerinin sayısı iki katına çıkarılmış.Ben de yolcular arasındayım. Birkaç gün önce THY ile ilgili yazımda söz ettiğim gibi, hayatımda ilk kez uçaktan korkarak seyahat ediyorum. Bindiği uçaklara defalarca yıldırım çarpmış, en olmayacak hava şartlarında TV çekimleri için günde iki kez uçmuş ve en ufak endişe taşımamış biri olarak açıkça korkuyorum.Kadere inanırım ama her türlü önlemi almaya da inanırım ve işte tam "terörist saldırı" alarmı yapıldığı, İngiliz ordusu Heatrow ve çevresi ile birçok şehir ve kasabada aşırı önlem aldığı gün bu uçuşu yapmak zorundayım. İçimiz pır pır ederek, alandaki ve uçaktaki her Arap görünüşlü yolcuyu (maalesef) şüpheyle süzerek, hatta çaktırmadan yan gözle inceleyerek yolculuğu tamamladık çok şükür. O şimdilik bitti ama İngiltere ve Türkiye'nin terör korkusu, özellikle de uçaklara yerden atılacak füze korkusu bitmedi. Bu gidişle uzun süre de hiç bitmeyecek.İngilizler açıklıyor12 Şubat Çarşamba'dan bu yana İngiliz medyasında çıkan haberler de bunu doğruluyor. Bush, Powell ve Blair ne derse desin insanları sükûnete ikna etmeleri mümkün olmayacak. Usame Bin Ladin'in Iraklılar'ı "Haçlı Seferi"ne karşı "cihad"a çağırdığı son kasetten sonra hele, hiç olmayacak.Bizde alınan ihbar ve önlemler panik yaratmamak için duyurulmaz. İngiltere'de ise uygun bir dille anlatılıyor. Polis müdürleri ve Blair'in sözcüsü "İngiliz halkının ve turistlerin güvenliği için" sıkı kontrolün gerekli olduğunu, bu nedenle ilk kez eli silahlı askerlerin yollarda ve kalabalık mekânlarda yer aldığını açıklıyorlar, İngiliz Gizli Servisi'ne günde 150 civarında "uluslararası terör" raporu geldiği söyleniyor.En büyük iki korku:1) Geçen Kasım'da Kenya'da 270 yolcusu olan uçağın yerden atılan füzeden kıl payı kurtulduğu olayın benzerinin yaşanması.2) "Postcard targets" denilen; Buckingham Sarayı, Parlamento Binası, Londra Kulesi, alışveriş ve metro merkezleri gibi yerlere saldırı yapılması.Korkulardan birincisi nedeniyle Havaalanı yakınlarında, kraliçenin ve ünlü pop yıldızı Elton John'un da evinin bulunduğu, Windsor Green Park civarında kuş uçurtulmuyor.ABD'ye İngiltere dışında en çok arka çıkan ülke biz olduğumuza, üstelik ondan da fazla tehlike altında bulunduğumuza göre acaba bizim havaalanlarımızda, şehir ve kasabalarımızda, uçaklarımızda ne gibi önlemler alınıyor merak etmiyor musunuz?Ben fazlasıyla ediyorum. Ayrıca inanıyorum ki Irak Savaşı çıksa ve bir haftada bitse bile bu korku yıllarca bitmeyecek. Ne İngiltere, ne de Türkiye için...Dua edelim de bizimle birlikte birçok ülkenin "barışçı çözüm" isteği gerçekleşsin.
Bu sözü bir zamanlar alkol bağımlısı olan ve tüm yaşamının başarısızlıklarla geçeceğini zanneden Antony Hopkins söylemiş. Bugün film başına 20 milyon dolar kazanan, Malibu'da ve dünyanın birçok köşesinde süper lüks villaları, son model arabaları olan, dünyanın en ünlü ve yetenekli birkaç aktöründen biri; Antony Hopkins. "Bir zamanlar mutsuz, aksi, depresif, alkolik bir adamdım. Bir gün, bunun böyle devam edemeyeceğine karar vererek önce alkolü bıraktım sonra ise tüm yaşamım değişti... "Son yıllarda oyun gücüyle herkesin hayranlığını kazanan Hopkins şöyle devam ediyor: "Hayatımın dönüm noktası California'ya geldiğim gündü. Zor zamanlar geçirdim ama hepsini atlatmayı bildim. Bazen trafiğin yoğun olduğu saatlerde zamanla yarışırken bir mezarlığın yanında trafik ışıklarında duruyorum, işte o zaman şöyle düşünüyorum; Toprağın altında olmak yerine üstünde olmam bile bir şans. Boşver trafiği, yarışı, hayatta olabilmek ne güzel... Plajda yürümek, kuşlara yem verebilmek, çiçek yetiştirmek ne güzel..."Aslında yazmaya başlarken "Bende sadece hırs vardı, tiyatro için yaratıldığıma bile inanmıyordum" diyen, buna rağmen sinema ve tiyatroda mesleğin zirvesine çıkmış bir adamdan ve tiyatrodan söz edecektim. Ama gerçekten onunla karşılaşanların da söylediği gibi bir zamanlar son derece aksi, başarısız ve hayattan zevk almayan bir insan olan Hopkins'in yaşam hakkında söylediklerini de atlayamadım. Şimdi... Bu adam tiyatro için de diyor ki "Bazı tiyatro aktörleri bu işi fazla büyütüyorlar. Alt tarafı 'oyun' adı üstünde, beyin operasyonu değil." Yılların tiyatro sanatçısı Hadi Çaman'ın 'Vajina Monologları' oyunu sırasında sahneye bir bardak su fırlatması olayı hatırlattı bana bunları. Aslında onun hangi duygularla bunu yaptığını anlayabildiğimi sanıyorum. Yani bence olay kendisinin dediği gibi yalnızca "kulisin dağıtılması, kötü kullanılması" olmayabilir. Bunca yıl, yaşamlarının büyük bölümünü bu sanata adamış, zorluklarla bir yerlere gelen ve hâlâ sıkıntılarla boğuşan insanların, "cinsellik ve çıplaklık" unsurlarının bolca kullanıldığı bir oyunla, tiyatroyla alakası olmayan kişilerin kısa sürede ilgi toplamasına tepki göstermesi doğaldır. Özellikle medyanın, sanata ilgisizliğinden bu iki unsur (bir de magazin basını karakterleri) söz konusu olduğunda vazgeçivermesi haklı olarak sanatçıları kızdırıyor.Ama düşününce aynı olay, örneğin medyanın, basının kendisinde de var. Bazıları hakkıyla, gerçek mücadeleyle, uzun yıllar sonunda başarıya ulaşırken bazılan ya cinselliği her satır arasına sıkıştırarak (hele kadınsa daha da kolay) ya da PR-uzmanlarının verdikleri akıllarla bir bakıyorsunuz hoop iki günde zirveye kuruluvermiş. Kurulduğu gibi akıl hocalığı yapmaya bile başlamış. Kısacası hayat ve sanat, kestirme(!) yolları bilen bazıları için kolay, kurallara uymak, dürüst yarışmak isteyen bazıları içinse zor. Yine de... Her ne kadar oynayanlar tiyatrocu değilse ve sanatçı bunu konuşmasında vurgulamışsa da; madem ki sahne verilmiş, oyun başlamış Hadi Çaman'ın öfkesini frenlemesi gerekirdi bence... En azından tiyatroya saygı açısından. Bazen evliya sabrı gerekiyor, doğru ama o sabrı göstermeyince de 'haklı' bir anda 'haksız' oluveriyor burada olduğu gibi!
O filmi görenler iyi bilirler; Superman'i oynayan Christopher Reeve inanılmayacak kadar yakışıklı bir adamdı, iki metreye yaklaşan boyu, gerçekten de özel ışınlar saçıyormuş gibi bakan gözleriyle sanki başka bir gezegenden gelmiş gibiydi. Öylesine etkileyici... Bugüne kadar da o rolü oynayabilecek bir başka aktör gelmedi.O süper adam günün birinde (7 yıl kadar önce) attan düştü ve boynundan aşağı bütün vücudu felç oldu. Yıllarını tekerlekli sandalyede, eviyle hastane arasında gidip gelerek geçirdi. Pazar akşamı TV'de son yıllardaki yaşamını veren programda izledim onu. Maddi imkânları ne olursa olsun (ki tedaviye harcanan büyük paralardan sonra oldukça mütevazı şartlar gibi görünüyor) o güçten bu duruma gelmesi, tekerlekli sandalyesini bile ancak bir tüpe hava üfleyerek çalıştırabilmesi gözlerimi yaşartırken bir yandan da sabırlı, güler yüzlü, pozitif enerji veren haline hayranlık duydum.Kafasının etrafında boynunu tutan destekler... Saçlarının çoğu (kaşları bile) dökülmüş... Bacaklarının arkası sürekli oturmaktan yara içinde... Boynunun ortasındaki deliğe takılmış borudan nefes alıyor. Bırakın yürümeyi, uçan bir süper gücü canlandırmaktan tümüyle hareketsiz ve güçsüz birine dönüşmüş... Devamlı ilgiye, yardıma muhtaç. Ve gülümsüyor. Gözlerinin içi gülüyor...Oğlunun mezuniyetine, kendisi için verilen doğum günü partisine, felçliler için yapılan çalışmalara normal bir insan gibi katılıyor, konuşmalar yapıyor, esprilere gülüyor. Nefesi pastasının üstündeki mumların ancak iki, üç tanesini söndürmeye yetiyor ama o gülüyor.Elinde uzun süren çalışmalarla çıkardığı "Hiçbir şey imkânsız değil" kitabı ile her gün uzun egzersizler yapıyor, pedal çeviriyor ve hâlâ bir gün yürüyeceğine inanıyor.Doktorları da ilerleme kaydettiğini, vücudun bazı tepkiler vermeye başladığını söylüyorlar.Onu izlerken "Ne Superman'mis ama" diye düşündüm. Gerçekten de asıl bu müthiş irade ve mücadele gücü değil midir süper olan? İnsanı maddi, manevi her türlü sıkıntıdan çıkarabilen...Ben herkesin içinde gizli bir 'superman' olduğuna ama ancak bazılarımızın ondan yararlanmayı gerçekten istediğine, onu harekete geçirmeyi akıl ettiğine ve bunu başardığına inanıyorum.Sağlık konusunda "doğrular ve yanlışlar"Amerikan Hastanesi Artı Hayat adında bir dergi çıkarmaya başlamış... Kapağında "Amerikan Hastanesi'nin okurlarına armağanıdır" yazılı, üzerinde fiyat olmadığı için satılıyor mu yoksa sadece hastalara ve seçtikleri kişilere mi gönderiliyor bilmiyorum ama ben çok beğendim.Birinci sayısında romatizmadan şeker hastalığına, gripten bronşite, sinüzite kadar bir çok hastalık (ve tedavisi) hakkında etraflı bilgi var. Orta sayfasında da sağlıkla ilgili doğru ve yanlış bilinenler...Bir kaç tanesini size de duyurmak istiyorum:* Ekmek şişmanlatır. (YANLIŞ)Vücudun ihtiyacı kadar yenilen ekmek şişmanlatmaz. Pilav ve makarnaya göre yağ içermemesi tercih sebebidir. Ekmeksiz bir diyet kesinlikle uygulanmamalı, ancak yenilen miktara dikkat edilmelidir. (DOĞRU)* Hamilelikte saç boyatılmaz. (YANLIŞ)Bunun hiç bir sakıncası yoktur. (DOĞRU)* Doğum kontrol hapları kansere neden olur. (YANLIŞ)Doğum kontrol hapları yumurtalık ve rahim kanseri riskini azaltır. Meme kanseri konusunda kesin bilgi olmamakla beraber bugünkü görüş, meme kanserine neden olmadığı, ancak var olan bir kanserin gelişmesini hızlandırdığıdır. (DOĞRU)* Tavuk ve balık eti kolesterol içermez. (YANLIŞ)Hayvansal gıdaların hepsi (süt, yoğurt, peynir, tavuk, balık, hindi vb.) kolesterol içerir. Yağsız olanları tercih edilmelidir. (DOĞRU)* Siz uyurken beyniniz de dinlenir. (YANLIŞ)Uykuda bedeniniz dinlenir, beyniniz değil... (DOĞRU)Hâlâ bilmediğimiz ne çok şey var değil mi?
Avrupa ülkeleri kısa süre öncesine kadar Bush'un dış politikada yeterince aktif rol oynamadığından yakınırken şimdi Irak konusundaki kararlılığı karşısında ne yapacaklarını şaşırmış durumdalar.Örneğin Fransa ve Almanya gibi İngiltere'de de Bush'un BM Güvenlik Konseyi'nin kararını bile beklemeden savaşa başlayacağını açıklaması büyük tepki ile karşılanıyor. Her köşede sokak gösterileri var. Komedi programlarında Bush ve Blair sürekli "ti"ye alınıyor, Blair için "Bush'un Dışişleri Bakanı" esprileri yapılıyor.Bu tepkilerin arkasında insanların asıl korkusu şu: Amerika bu güç gösterisini ne kadar ileri götürebilir? Bugün Avrupa'yı dinlemeden Irak'la savaşa girdiği ve bütün Ortadoğu'yu karıştırdığı gibi yarın hoşuna gitmeyen başka konularda benzer bir baskıyı istediği başka ülkelere de yapabilir ve dünya barışı derken barışı kendisi tehlikeye sokar mı?The Economist'in çıkardığı "2003'te Dünya" dergisinde Başkan Bush'un bu yıl içinde nelerle karşılaşabileceği konusunda tahminler ve bazı analizler var. Bush'un "dünya polisi" rolünü kendisinden hiç beklenmediği kadar iyi oynadığından söz ediliyor.Ve çok önemli (özellikle de Kemal Derviş'in yaptığı uyarıdan sonra daha önemli görünen) bizdeki hükümetlerin ders alması gereken bir saptama yapılmış: Demokrasi ile yönetilen ülkelerde seçilmiş liderlerin çoğu iki ayrı kişiliğe, çift yaşama sahip olarak ortaya çıkıyorlar. Bir an ülke çıkarları için mücadele verir, toplumun sesini duyurur görünürken ardından 'parti menacerleri'ne dönüşüyorlar. George Bush da bir istisna değil. Dünyaya karşı Amerika'yı temsil ediyor, teröre savaş açarak puan topluyor, öte yanda ise partisine daha önceki tüm başkanların yaptığından çok daha fazla maddi kazanç sağlayan etkili bir partizan lider durumunda.Tahminlere göre 2003'te bu iki ayrı yüzün dengesini sağlaması çok daha güç olacak. Amerikan halkı 2004 seçimleri yaklaşırken Bush'un uygulamalarını çok daha sıkı takibe alacaklar.Başlangıçta babasının dış politikaya ağırlık vererek ülke ekonomisini unutması sonucunda seçimi kaybetmesinden ders alıp tamamen farklı bir politika izleyen ve dış ilişkilerden çok ülkenin iç sorunlarını halletmeye yönelen Bush'un 11 Eylül'den sonra politikasını tamamen tersine çevirmesi, tahminlere göre onun da kaybı olacak. Her ne kadar terör konusunda yaptıkları Amerikalılar'ın da destekledikleri bir dış politika ise de seçmen sonunda kendi yaşam düzeyinin kalitesi ile, ekonomi ile her şeyden fazla ilgileniyor. Ve bu açıdan bakıldığında Başkan Bush üçüncü yılında babasından daha iyi bir durumda değil.İşte anlatılan bu. Tabii Amerikan toplumu gibi popülist konuşma ve uygulamalara prim vermeyen, dikkatle izleyen ve sadece sonuçlara bakan bir toplumla Bush'un işi zor. Ne savaş, ne terörle mücadele onu kurtarmaya yetmeyebilir.Biz onlar kadar uyanık olabiliyor muyuz acaba, yoksa kandırılmamız çok daha kolay mı? Haydi biraz düşünelim...Hepinizin mübarek Kurban Bayramı'nı en iyi dileklerimle kutluyorum.Paraşütİki Karadenizli askerde paraşütçü olurlar, ilk arayışlarını yapmadan önce uçak içinde çavuş son açıklamayı yapar:"Atladıktan sonra önce sağdaki ipi çekersiniz, eğer paraşüt açılmazsa bu kez soldaki ipi çekin, açılır. İndiğiniz yerde cip sizi bekliyor, biner geri dönersiniz."Bunun üzerine ikisi de kendilerini boşluğa salarlar. İlk atlayan önce sağdaki ipi çeker, bekler paraşüt açılmaz. Sonra soldaki ipi çeker. Yine açılmayınca arkadaşına bağırır:"Ula Aliii... Ha bu çavuşun iki deduyu da fos çıktu daaa. İster misun aşağıda cip de beklememiş olsun."