Savaş sevicilikle gerçek görücülük arasındaki fark!

25 Mart 2003

Grilerimiz yoktur bizim, genlerle geçen ve "eğitim düzeyi" sorunuyla pekişen toplumsal gerçeklerimizden biridir bu maalesef. Birçok konuda karşımıza dikiliverir.Irak Savaşı meselesi de farklı değil tabiî. "Savaş karşıtıyız" diyenler fikirlerini asla esnetmeye yanaşmadıkları gibi "Bu savaşa destek vermeliydik" diyenler de aradaki ihtimalleri düşünmüyorlar.Her türlü savaşa, şiddetle karşı olmakla beraber Türkiye'nin bulunduğu stratejik nokta, ABD ile yakın geçmişten gelen ilişkileri ve ülkenin geleceğinin hangi "politika"da olduğunu düşünen ve tartışanlar oysa, grileri görebiliyorlar. Bu "gri" ler arasında Başbakan Abdullah Gül ile (o dönemde) Tayyip Erdoğan'ın ABD seyahatlerinde verdikleri sözler, Türkiye Güneydoğu'dan ABD birliklerine geçiş izni verseydi savaşın çok daha çabuk ve az zararla bitmesi gibi ihtimaller de vardı... Bir ülkenin başı sıkıştığında bir müttefikten (hele dünyanın bir numaralı süper gücünden) gelen her türlü desteği isteyip, alıp, bununla sıkıntılarını aştıktan sonra o ülke yardım istediğinde ret cevabı vermesi dürüst bir politika değildir. Kaldı ki ret cevabı vermek bile bizim kararsızlığımızdan daha dürüst bir yaklaşımdır.Bunu daha önce, Fransa, Almanya ve İngiltere gibi ülkelerin tutumuyla karşılaştırarak yazmış ve "onlar en azından -olumlu veya olumsuz-kararlarında ısrarlılar" demiştim. Dönüp savaş konusunun gündeme geldiği ilk günlerdeki yazılarıma baktığımda "Durup dururken çıkarılmak istenen bir savaşa girmeyelim, görüşmelerimizi buna göre yapalım" dediğimi görüyorum. Ama o zaman savaş ihtimali henüz açığa çıkmıştı, durum farklıydı.Savaşın BM'e rağmen ve biz katılmasak da kesinleşmesi Türkiye'yi siyasi ve ekonomik çıkarları yönünde karar vermeye zorunlu kıldı. Hükümetin dağınıklığı, kararsızlığı ve Meclis'in toplu olarak bu gerçeği görememesi ve işi "Savaşa karşıyız" ekseninde tutması yine kendi ülkemiz için büyük bir yeni sorun yarattı, bizim itirazımız da budur.Yani meselenin, gelen bazı 'mail'lerdeki gibi savaş sevicilikle filân ilgisi yok. Sadece bu tür suçlamalar değil, beddualar bile var bazılarında. Fikirler tartışılamayınca olay buralara varıyor ne yazık ki."Tezkere kabul edilmeliydi, hem de birincide" diyenlerin çoğunun da (ben başta olmak üzere) bu savaşa, yaralanan, ölen insanlara (her iki taraftan da), çocuklara, bu görüşte olmayanlar kadar çok üzüldüklerine şüphe yok.Ben üstelik, Oscar ödülleri gecesinde Bush için "Kendinden utanmalısın" diye bağıran sanatçılarla tıpatıp aynı duygulan paylaşıyorum. Bana göre savaş esiri Amerikan erleri ve onların aileleri ile zarar gören Iraklı aileler arasında hiçbir fark yok. Onların hepsi "istemedikleri bir savaş"ın kurbanları.Ama siyasetle duygusallığı birbirine karıştramayacak bir konumdayız, bunu da ayırabiliyorum.Güneydoğu'da bizim kendi savaşımızda ölen gençlerimizi unutmuyorum.Gelecekte çıkacak benzer bir sorunda aynı günlere geri dönmek beni bu savaş kadar korkutuyor.Öte yanda, her şeye rağmen ABD'nin de Türkiye'yi birkaç haftalık bir sürede karara zorlamasını haksız buluyorum.Griler o kadar fazla ki... Birbirimizi görüşlerimizden ötürü suçlamaktan vazgeçmeliyiz bence!Kriz yönetimi??Pazartesi gecesi "Teke Tek"te Abdullah Gül'ün konuşmasını izledim. Ne zaman "ekonomik zararlarımız"la ilgili bir soru sorulsa Gül, "Hükümet adım adım izliyor, biz önlemlerimizi alıyoruz, programa sık sıkıya sarılıyoruz" cevabını verdi.Fatih Altaylı ise "Araba ve gayrimenkullere getirdiğiniz yeni vergilerden başka ne önlem alıyorsunuz? Birkaç bakanlığın eksilmesi dışında hangi tasarruf önlemi alındı" diye sormadı. Keşke sorsaydı, cevabı çok merak ediyorum doğrusu...Çoğu vatandaş araba ve evlerini hayat boyu biriktirdikleriyle alıyor, bu vergiler kadar adaletsiz bir çözüm olamaz, gururla tekrarlamaları sinirini bozuyor insanın!

Devamını Oku

Cennet Mahkemesi

22 Mart 2003

Meryl Streep bence dünya sinemasının tüm zamanlarının en yetenekli sanatçılarından biridir. Her ne kadar son filmi Hours (Saatler)'da başrolleri paylaştığı Nicole Kidman'la (beklenmedik şekilde) oyunculuk açısından karşılaştırılır durumda ise ve bu gece Oscar'ı büyük ihtimalle ona kaptıracak gibi görünüyorsa da bugüne kadar onun oyununu gölgeleyebilecek az sanatçı izlenmiştir. Bir sinema tutkunu olarak ona hayranım ve Cennet Mahkemesi filminin de bu hayranlığım içinde önemli bir yeri vardır. Olağanüstü güzellikte bir filmdi Cennet Mahkemesi, daha sonra video kasetini veya DVD'sini bulmak için epeyce araştırmama rağmen nedense hiçbir yerde bulamadım. Hikayenin başında erkek kahraman arabasında müzik bandını değiştirmek için bir saniyeliğine gözlerini yoldan ayırır ve bu hata hayatına malolur. Büyük bir aracın altına giren arabada yaşamını yitirir. Bir sonraki sahnede beyaz kıyafetli adamlar yine beyaz kıyafetli yeni konukları (öbür dünya oluyor burası) tekerlekli sandelyelerde odalarına götürmektedir. Bu odalarda bir süre kalacak, mahkemeleri görüldükten sonra ya cezalandırılacak veya ödüllendirileceklerdir. Ödüllenenlerin yeri belli; Cennet. Cezayı asla tahmin edemezsiniz... Yeniden dünyaya gönderiliyorlar. İşin asıl ilginç tarafı bu geçiş süresinde Cennet'te göreceklerinden çok küçük örnekleri görenlerin hiçbiri bu cezayı istemiyor ve geri dönmemek için mücadele veriyor. İşte adam, aşık olacağı kadınla bu ortamda karşılaşıyor. Cennet Mahkemesi ni hatırlamamın nedeni, öbür tarafa transfer olanlara dev ekranlarda çocukluklarından başlayarak dünyada iken yaptıkları hataların izletildiği sahneler. Hakim durumundaki meleklere karşı kendilerini savunuyorlar. O dev ekranda hatalarını gördükleri zaman yüzlerindeki hayret ifadesi anlatılır gibi değil...Hesap GünüTabii filmin öyküsünde derin bir felsefe var. Hatasız insan olamayacağı gerçeğinden hareketle belli ölçüde insani hatalar affediliyor. Ancak bağışlanamayacak gibi olanlar için ise taviz yok. Hakimler son derece katı. ('Bizim dinimizde günahların sadece Allah tarafından bağışlanacağı'nı yazanlar olacaktır, biliyorum. Bu hikâye elbette bir fantezi ve hakimler de belirlenmiş kurallara göre karar veriyor, söylemiş olayım.) Dönelim dev ekrana... Her ülkede yönetimlerin bilerek ya da bilmeyerek toplumlarına karşı hata yapmaları mümkündür. Ama Türkiye'de bilerek yapılanların, bütün o yolsuzlukların, parti ve çıkar hesaplarıyla milyonlarca insanın geleceğini karartmaların eşine pek az ülkede rastlanır. Öyle olaylar gördük, duyduk ve görmeye devam ediyoruz ki sanki bu insanlar "hesap günü" nün geleceğini hiç akıllarına getirmiyorlar. Varsa yoksa menfaat dünyası... Çıkarların kazanılması için herşey mubah. Türkiye'nin selâmete çıkması için tek çözümün hükümet üyelerinin siyaset dışı'ndan seçilmesi gerektiği, ancak böylece ülke çıkarlarını siyasetten ayıracakları ve ülkenin bilen insanlar tarafından yönetilebileceği sık sık gündeme geliyor ve gerçekten de başka türlü yürümeyecek gibi görünüyor. Ama öte yanda bir de "belediye başkanları" meselesi var. Onların da hepsinin gözü "Bir gün mutlaka siyaset..."te.Onun için de milletin kaynaklarını siyasi yatırımlarına aktarmaktan çekinmediler, çekinmeyeceklerdir. Şu sıralarda yine bazı 'başkan'ların DYP ve Genç Parti gibi yakın gelecekte yıldızının parlayacağına inandıkları partilerle anlaştığı söylentileri hızla yayılmakta. Ortaya attıkları her yeni projeye, yapılacak her ihaleye sırf bu nedenle şüpheyle bakılıyor. Hükümetler gibi başkanların da siyasetle ilgisi kesilmedikçe bu ülkede yanlış hesabın, israfın sonu asla gelmeyecektir. Belediyelerde bir yıl içinde buharlaşan paraların kaç milyar dolar olduğunu keşke birileri bize açıklasa. Ve keşke bu fakir milletin tek kuruşuna dokunurken siyaset hesabı yapanlar, "Cennet Mahkemesi ni izleyebilseler! (Not: Özellikle başka partilerden başkan seçilenlerin gelecekte iktidar olacağına inandıkları partilere yönelmeleri akla 'dünyada hesap günü'nü önleme çabasını da getirmiyor değil!)

Devamını Oku

Süper gücün yanından karşısına!

21 Mart 2003

Çarşamba akşamı, ABD'nin Türkiye'ye "sadece hava sahanızı açın, başka yardım istemiyoruz" dediği saatlerden kısa bir süre sonra bir akşam yemeğindeyiz. Mehire-Hasip Çizmeci'nin haftalar öncesinden plânladığı ve tabii ki tam böyle bir akşama denk geleceğini akıllarına bile getirmediği bir arkadaş toplantısı.Çok sayıda iş adamı ve eşlerinin de bulunduğu yemekte herkes gülümsemeye çalışıyor, ortam sıcak, sohbet güzel ama gözlerdeki ve sözlerdeki endişe gizlenecek gibi değil. Konuşmalar hangi konudan başlarsa başlasın iki dakika sonra aynı noktaya geliyor; "Ne olacak şimdi? Başka bir ümit kaldı mı?"Bütün olasılıklar sıralanıyor ve sonra tek cümle; "Allah yardımcımız olsun..."Rahmi Koç endişeliAynı akşam uzunca bir süre sohbet ettiğimiz, genellikle endişesi olsa bile bunu esprilerle gizlemeyi her zaman başaran Rahmi Koç'un da son derece düşünceli olduğu gözden kaçmıyor. Rahmi Bey üzgün ve kızgın bir yüz ifadesiyle savaş konusunda baştan beri yanlış giden hükümet politikasını eleştiriyor ve; "Halimize bakın" diyor "Geldiğimiz noktaya bakın, Amerika'nın da karşısındayız, Irak'ın da... Böyle dış politika olur mu?" Bunlan söyledikten sonra gelişmelerin ekonomiye vereceği çok yönlü zarardan söz ediyor.Bir akşam sonra Gencay-Kamuran Gürün ve Oktay Ekşi ile beraberiz. Konu yine belli; savaş ve "ne olacak Türkiye'nin hali?.." (işte beceriksiz yönetimlere sahip ülkelerin toplumlarının kaderi de bu oluyor, insanlar güzel olaylardan söz edip içinde bulunduklan anın keyfini çıkaracağına sürekli siyaseti gözlüyor, "gelecek" korkusuyla yaşıyor, kendi aralarında çözüm üretmeye çalışıyor.) Türkiye'de yazılmış en önemli 'Ermeni Olayları' kitabının yazarı Kamuran Gürün de hep iyimser olmaya çalışan ve her zaman mutlaka bir "çıkar yol" bulunacağına inanan çok deneyimli bir diplomatımızdır biliyorsunuz. Benim röportaj yapar gibi arka arkaya sorduğum soruları o da düşünceli ve umutsuz bir yüz ifadesiyle şöyle cevaplıyor;"Artık ümidim kalmadı açıkçası. Türkiye'nin bunca ihmal ve hatadan kolay bir çözümle çıkabileceğine inanmıyorum. Zor günler bekliyor bizi... Çok zor."'Moralimiz bozulmasın aman' diyorsunuz biliyorum ama dün dinlediğimiz tüm uluslararası siyaset uzmanları ve diplomatlar da aynı şeyleri söylediler;"Kilitlendik. Hükümetin bu işi çözmesi çok zor olacak" (Hangi hükümet, sanki ortada doğru dürüst bir hükümet varmış gibi.) Çok da haklılar. Yapılan hata ne anlayışla karşılanacak gibi ne de çözüm görünüyor.İdeolojik çizgi!!!Olayın özetini dün NTV'de eski Dışişleri Bakanı Yaşar Yakış yaptı. Bir önceki gün "ABD'nin B plânı yok zannettik. Biz olmadan başlayacaklarını düşünmedik" diyerek kendisinin de içinde bulunduğu "Abdullah Gül" ve sonra da Tayyip Erdoğan hükümetlerinin yanlış politikasını açıkça ilan eden Yakış'ın sızlanmaları partinin bölünmüşlüğünü de ortaya koyuyordu:"Hükümetin bir zaaf içinde olduğu muhakkak. İdeolojik çizgilerine göre karar alıyorlar." Sunucunun 'Nedir ideolojik çizgileri' sorusunun cevabı açıkça "Müslüman bir ülkeye karşı savaşa destek olmak istemediler, dış siyasette kararların böyle alınamayacağını da bilmiyorlar" değildi ama çıkan anlam buydu:"Aynı ideolojiyi benimsediğinden emin olmadıkları, aralarına sonradan katılan kimselere güvenmiyorlar. Onları dinlemiyorlar. Oysa siyaset profesyonelliktir."Refah Partisi (ve hatta öncesi)'nden, 'Adil Düzen' projesinden işin içine girmeyenleri aralarına almıyorlar derken belki kendi parti seçimiyle ilgili 'kişisel bir pişmanlığı' da dile getiriyor Yaşar Yakış. Ama burada asıl önemli olan şu; koca Türkiye AKP'nin ideoloji sanılan parti, oy hesaplarına göre yönetiliyor. Böyle içler acısı bir durum varken ortada, müttefiki olan süper güce desteğini esirgeme basiretsizliğini gösterenlerin bizi süper güce karşı bir savaşa sokmasına da şaşmamalıyız.Haydi hep birlikte yüksek sesle tekrarlayalım;"Allah yardımcımız olsun!"Dizi dizi inciyiz!Millet huzursuzluk içinde bekleşirken AKP milletvekillerinin Meclis'te ağızları kulakta sırıtarak 'Şiir Günü' kutlamasına; "Dizi dizi inciyiz güzellikte birinciyiz" muhabbeti yapmasına tepki yağıyor.Gelenin gideni aratması maalesef Türkiye'nin değişmeyen yazgısı oldu. Yine siyasi yönetimleri belirleyen yasalar değiştirilmeden seçime gidilmesi ve "denenmeyeni deneme" ümidi ile düşülen son tuzak öncekileri de aratacak gibi görünüyor.Üstelik bu kez olay 'erken seçim'le, yeni 'bir hükümet'le filân geçiştirilecek gibi de değil. IMF ümitleri tutmazsa ekonomide, ABD'yle son bir çözüm bulunmazsa siyasette çöküşün çıkışı görünmüyor.Abdullah Gül Financial Times'a "ABD'den yardım gelmese de kendimizi kurtarırız. Gerekirse programı biraz daha sıkarız" demiş. Burada kilit kelime "program"... "Kemer" anlamına geliyor. Biraz daha açarsak "yeni vergiler, zamlar... Orta sınıfın sonu..."Financial Times keşke şu soruyu da sorsaydı; "Bugüne kadar hükümetlerin yanlışlarını hep halkınız ödedi. Yine öyle olacağını söylüyorsunuz. Bunu söylerken hiç utanıp sıkılmıyor musunuz?"Onların sormadığı soruyu halk bu kez çok fena soracak bence!

Devamını Oku

Bilgisiz politika ancak bu kadar olur!

20 Mart 2003

Dünkü "Ne demişler?" köşemde Theodore Roosevelt'in şu sözü yer alıyordu:"Akıllı olduğunuzu iddia edebilmek için onu doğru zamanda kullanmayı bilmeniz gerekir." Ne kadar zamanlaması doğru gelmiş değil mi?Son iki gün içinde, yani Amerika'nın Birleşmiş Milletler ve Türkiye onaylamasa da, katılmasa da savaşı başlatacağını duyurmasından sonra anladık ki siyasetle hamaset aynı kapıya çıkmıyor. Yine anladık ki "ülkeyi biraz da bunlar yönetsinler canım" anlayışıyla yönetim seçmek, deneyimi olmayan siyasi kadrolan iş başına getirmek gelecek üzerinde kumar oynamaktan farksız oluyor. Popülizmle, sloganlarla parti lideri olunabiliyor da toplum lideri olunamıyor.Türkiye'de şu andaki iktidar gibi deneyimsiz yöneticiler başa geldiklerinde siyaseti basına, ağırlıklı olarak da köşe yazarlarının görüşlerine göre yönetmeye kalkıyorlar. Sık sık görüyorsunuz, sabah gazetede okuduğunuz sözleri aynı gün Başbakan veya bir bakan dile getiriyor. Bunu yaparken, köşe yazarının yorumları tutmadığı takdirde ertesi gün tamamen başka bir telden çalma imkânı olabildiğini, kendisinin ise 70 milyonluk koca bir ülkeyi yönettiğini ve her sözünün ülkeyi bağladığını düşünmüyor bu adamlar.İşte şimdi, dünkü gazetelerde gördük ki baştan beri "Bu savaş biz istemesek de gerçekleşecek. Savaşa karşı olmakla ülkenin geleceğini, dış politikasını yönlendirmek, dünyadaki en büyük güç ve Türkiye'nin de en önemli müttefiki ile karşı karşıya gelme kararı vermek farklı şeylerdir. Savaş olacaksa, her türlü çıkarı için Türkiye aktif olarak katılmasa bile destek vermeli" diyenlere (ben de aynen bu sözleri defalarca yazanlardanım) işi hakarete vardıracak kadar karşı çıkanlar yazacak söz bulamadılar. Hükümet de dımdızlak ortada kalıverdi. Oysa yukarıdaki görüşü paylaşanların mutlaka Türkiye ve dünya siyaseti hakkında daha etraflı bilgileri vardı. Bush'un, babadan kalma bir öfke, hırs ve yarım bırakılmış bir misyonu tamamlama isteğiyle bu işe başladığını ve vazgeçmeyeceğini biliyor, Türkiye'nin "destek vermemesi" durumunda olabilecekleri de daha iyi hesaplayabiliyorlardı.Konu "Yardım yapmayacaklarsa yapmasınlar. Biz de kendi yağımızla kavruluruz" dan ibaret değildi. Olsaydı bile Türkiye'nin bu kafayla selâmete çıkması mümkün değildi. Bütün bunları baştan görebilmek için masa başında oturup ahkâm kesmek yeterli olmuyor. Yıllar boyu iç ve dış siyaseti dakika dakika, yabancı yayınlar dahil tüm boyutlarıyla izlemiş, özümsemiş olmak gerekiyor.Türk politikacıları basından öğreneceklerse hiç değilse önce doğru yazarları seçmeyi öğrenmeliler.Bugüne kadar iç siyasetle ilgili birçok konuda, bütün itirazlara rağmen grup kararı alan partiler ülke için böylesine hayati bir konuda demokrasi havarisi kesiliverdiler. Aslında muhalefet partisi CHP bile karşı çıkarak, AKP gibi ülke çıkarı yerine siyasi çıkarlarını düşünerek tarihi bir hata yaptı. Doğru karar hep birlikte ve zamanında verilmeli ve sıra çoktan "Halkı tehlikelerden korumak için alınacak önlemlere" gelmiş olmalıydı.Türkiye için durum Fransa ve Almanya'da olduğu gibi "ekonomik ilişkiler" veya "terör korkusu" ile sınırlı değildi. Ülke bütünlüğü açısından da ciddi bir potansiyel sorun burnumuzun dibindeydi.Biz ne yaptık? Dün bir de uyarıya filân gerek görmeden hava sahamızı kapatıverdik. Onlar da kapıları kapattılar.Şimdi lütfen başa dönün ve Theodore Roosevelt'in sözünü bir kez daha okuyun: "Akıllı olduğunuzu iddia edebilmek için..."Artık bol vaktimiz var, bir kaç erken seçim ve hükümet değişikliği daha mı yapsak ne? Beylerin canı sıkılmasın sakın!

Devamını Oku

Birileri Gürtuna'yı durdurmalı!

18 Mart 2003

Güzel olan, insana huzur veren her şeyi bozmamız, yakıp yıkıp geçmemiz şart mı? Bu atalarımızdan miras kalan, genlerimizde mevcut bir kötü özellik mi?İnanın bana Türkiye'nin hangi köşesinde bir doğa harikası manzarayla karşılaşsam içim burkularak, titreyerek bakar oldum artik... Korkuyorum... Acaba ne zaman sıra buna gelecek? Fazla uzun sürmez, farkına vardıkları anda burayı da keser biçerler. Ne yeşil kalır, ne mavi... Beton ve çelikten duvarlar örerler buralara da...İşte bu korku sarıveriyor beni ve güzelliklere huzurla, gururla, mutlulukla bakmamı engelliyor. Sahillerimiz, dağlarımız, göllerimizin yağmalandığı yetmiyormuş gibi şehirlerimizde artık pek azı kalan güzel köşeler de birer birer yok ediliyor. Ve kimse sesini çıkaramıyor, vatandaşın soru sorma, hesap sorma hakkı yok bu ülkede.Moda Köprüsü"Moda-Kalamış arasına otoyol ve köprü" projesini haftalar önce yazarak 'insafınız yok mu, şarkılara konu olan iki semte bunu mu layık görüyorsunuz?' diye sormuştum. Belediyeden ses çıkmadı tabiî. Geçen Cumartesi Okay Gönensin, Pazar günü Gülay Göktürk, Salı ise Haşmet Babaoğlu bu otoyoldan söz etmişlerdi köşelerinde (ellerine sağlık.) Onlar da Moda gibi güzel bir semtin, en gözde köşesi olan sahili için alınan karara itiraz ediyorlardı.Biliyoruz ki belediye başkanları kendi dönemlerinde ne işler başardıklarını(!) göstermek için çarşı, cami, köprü, havuz ve elbette kaldırım yaptırmaya bayılıyorlar. Onlar için doğal güzellikleri, kuşaktan kuşağa miras kalacak tarihi bölgeleri ve eserleri bile bu uğurda yok etmenin hiçbir önemi yok.Ama birileri bu gidişe mutlaka "dur" demeli artık. Dünyanın birçok ülkesinde semt sakinlerinin o bölgede yapılacak en ufak bir değişiklikte söz hakkı vardır. Bir kere o bölge belediyesinden izin alınmadan bunlar yapılamaz. Bizde de yapılamamalı.Hele Moda ve Kalamış gibi İstanbul'un gözbebeği iki semtin ikisini birden rezil edecek bir değişiklik.Üstelik yolun Fenerbahçe tarafı binalarla sıkı sıkıya örülü haldeyken.Neymiş efendim "Trafik rahatlayacak" mış (Aslında o bölgede böyle bir rahatlamaya gerek bile yok.)Belki de asıl 'İhaleleri alacak olanlar' rahatlayacaktır kim bilir?Ali Müfit Gürtuna İstanbul'un sayfiye yeri sayılan ve olduğu gibi korunması gereken bu semtleri tümüyle değiştirecek otoyol ve köprü kararını alırken kimlere danıştığını, böylesine ciddi bir konuda 'tek karar verici' olma hakkını kendinde nasıl gördüğünü açıklamalı.Moda ve Kalamış sakinleri de seslerini duyurmalı tabiî... Bu semtler hepimize, ama önce onlara emanet. Gelecek kuşaklara borçları var!Huysuz kadınlar!Haber şöyle; Ankara Barosu Kadın Danışma Merkezi'ne başvuran kadınların arasında polis eşleri de varmış. Bu kadınlar eşlerinin işyerinde yaşadığı stresi akşam eve geldiklerinde kendilerinden çıkardığını, kocaları tarafından dövüldüklerini ve kimseden yardım isteyemediklerini söylüyorlarmış.Buyrun bakalım! Bundan daha trajik bir haber olabilir mi?Kimden yardım isteyecekler ki, karakola mı gitsinler? Dayağı atan zaten karakolun kendisi...İşte bu olayın New York'ta (veya başka bir medeni ülkede) yaşanması mümkün değil. Hele de böyle birden fazla olay aynı anda oluyorsa o polisler derhal görevden uzaklaştırılır. Kendi evinde şiddete başvuran polisin toplumla karşıkarşıya gelemeyeceğine, görevini sağlıklı şekilde yapamayacağına anında karar verilir.Bizde ne yapılıyor? Senelerdir yazar dururuz, "kadınlar karakola bu tür şikayetle gittiklerinde polislerden kimbilir ne yaptın da kocandan dayak yedin' gibi lâflar duyuyorlar, bu önlenmeli" diye ısrarla vurgularız ama değişen bir şey olmaz.Eğer bu polis eşleri 'Kadın Danışma Merkezi'nden başka bir yere gitmiş olsalardı aynı sözleri duyacaklardı. Üstüne üstlük "problemli, huysuz kadın" damgasını yiyerek çaresizlik içinde evlerine -yeni dayaklar yemek üzere- döneceklerdi. Şimdi nasıl bir çözüm bulunabilecek orası da meçhul ya!Türkiye'nin asıl problemi erkek egemen yapının ısrarla korunmasından kaynaklanıyor. Kadının söz hakkı yok. Evinde de, işyerinde de, nerede olursa olsun konuşup hakkını arayan kadın "huysuz kadın" oluyor. Bu baskı bir kere hissettirildi mi kadın siniyor, susuyor ve kaderine razı olup köşesine çekiliyor.Şeker Kız CandyOysa erkekler için her yol geçerli. İstediği gibi konuşur, tartışır, baskı kurar, gerekirse döver ama istediği sonuca ulaşır. Kimse de ona "Aa ne huysuz adam bu böyle" demez. Neredeyse doğu bölgelerimizde kadınlar üzerinde kurulan baskının bir benzeri kısacası.Artik bu abuk, adaletsiz, tek taraflı sistemin değişmesi gerekiyor. Bu değişiklik de ancak kadınların kendilerine biçilen "Kadın dediğin 'Şeker Kız Candy' gibi olur" imajına başkaldırısı ve dayanışmasıyla gerçekleşebilir.Kadınlar, her durumda hakkınızı arayın.Uysal ve sessiz olmak, size biçilen imaja uymak için haksızlıklara susmayın.Gerektiğinde 'huysuz' damgası yeseniz bile.Yaşasın huysuz kadınlar!Emniyet Genel Müdürü Gökhan Aydıner'den bu polisler konusunda gerekeni yapmasını, sonucu da açıklamasını bekliyoruz.(Not: Buradaki 'baskıcı erkek' tarifine uyan kadınlar da yok değil. İstisna sayılmakla birlikte onlar da aynı derecede zararlılar.)

Devamını Oku

Birleşmiş Milletler'in sonu mu?

17 Mart 2003

ABD Dışişleri Bakanı Powell'ın son açıklamasıyla Bush. Türkiye'nin ve Birleşmiş Milletler'in kararı ne olursa olsun Irak'ın diktatörünü yerinden oynatmaya kesin kararlı olduğunu bir kez daha gösterdi.BM Güvenlik Konseyi'nden onay alınmadan Irak Savaşı'nın başlaması çok daha ciddi bir sorunu gündeme getiriyor; Eğer Fransa, Almanya ve Rusya hâlâ savaş karşıtı kararlarında ısrar ederlerse ve ABD buna rağmen saldırıyı başlatırsa bu Birleşmiş Milletler'in sonu olabilir mi? Amerika'nın, bundan sonraki uluslararası sorunlarda BM kararlarının ciddiye alınmaması gibi bir durumun ortaya çıkacağını bilmesine rağmen beklemeye yanaşmaması ve meydan okurcasına savaşın başlayacağını hissettirmesinden sonra, Fransa ve Almanya'nın beklenmesini istedikleri süreyi "bir ay"a indirmeleri belki de bu endişenin bir sonucu.Öyle ya ABD söylediği gibi bu savaşı kısa sürede bitirebilir ve Irak'a demokrasiyi, Ortadoğu'ya huzuru getirmeyi, teröre de gözdağı vermeyi başarırsa ve bunu BM'e rağmen yaparsa bundan sonra onu durdurmak, kontrol etmek nasıl mümkün olacak?ABD ile Avrupa'nın ve Birleşmiş Milletler'in karşı karşıya geldiği yeni bir dünya düzeni mi kurulacak?"Küreselleşme" tarihe mi karışacak yoksa ABD'nin reçetelerine göre mi oluşacak?Bu arada Irak uzmanı Kenneth Pollack "Newsweek" dergisine yaptığı konuşmada İkinci Dünya Savaşı'nda bir milyon Alman ve Rus'un hayatını kaybettiği şehir çarpışmasını hatırlatarak Saddam'ın hiç çekinmeden Bağdat'ı "Mezopotamya Stalingradı"na çevirebileceğini söylemiş. Bundan daha korkunç bir ihtimal düşünülebilir mi?Bütün verileri bir araya getirdiğinizde, özellikle de biyolojik ve kimyasal silahların kullanım kolaylığını göz önüne aldığınızda çok ciddi bir "aşağı tükürsen sakal..." durumu söz konusu. Ama bu dünya çapındaki tükürük olayı bizim iktidar partisinin içinde bulunduğu durumla kıyaslandığında hafif kalıyor. Onlar bir yandan partinin bölünmesi, öte yandan koltukları tümüyle kaybetme korkusuyla dehşet bir paniğin içindeler.Biz ise nefesimizi tutmuş, gözlerimizi TV'lere dikmiş, diken üstünde bekleşiyoruz. Televizyonlarda uzmanlar, gazeteciler, diplomatlar herkes konuşuyor. Asıl konuşup dakika dakika halkı bilgilendirmesi gerekenler dışında herkes...Bakalım Tayyip Erdoğan siyasi çıkarlar ile ülke çıkarlarının çatıştığı bu sorundan hangi tercihle çıkacak ve bakalım "Başbakan"lık sınavını geçebilecek mi?Powell'a verdiği "2. Tezkere Meclis'e gelebilir" sözünü gerçekleştirebilecek mi?Sıcak!Ne tesadüf ki o gece de sıcak bir geceydi, hem de çok sıcak... Rumelihisarı'nı dolduran kalabalığın arasında oturmuş sahnedeki güzel sesli erkek sanatçıyı izliyordum.Sadece sesi değil fiziği de hoştu doğrusu. Esmer, ince uzun boyluydu ve kalemle çizilmiş kadar güzel yüz hatları vardı. İngilizce şarkılarını da Türkçe'ler kadar güzel söylediğini görünce (hatta bunlarda daha başarılıydı diyebilirim) ertesi gün onunla ilgili bir yazı yazmaya karar vermiştim. Ama bu kararı verirken o sıcak gecenin devamının beklenmedik bir sürprizle geleceğini ve ertesi gün bana bu konser dahil her şeyi unutturacağını bilmiyordum.Tarih 17 Ağustos 1999'du... Sabaha karşı Adapazarı depremiyle sarsılarak uyandık. Ertesi gün, ondan sonraki ve daha sonrakiler öyle acılara sahne oldu ki Emre Altuğ'un o gece başarıyla yer aldığı sahneyi yalnız ben değil, orada olan tüm basın unuttu gitti. Şimdi, yıllar sonra gayet iyi hatırladığımı fark ediyorum. Onu ilk ve son kez izlemiştim ve unutulmayacak kadar iyiydi.Geçenlerde Okan Bayülgen'in programında, bu kez farklı bir unutulmayacak sahne yarattı; kendisi gitar çalarken köpeğine şarkı söyleterek. Hiç kimse hayatında böyle bir şey görmemiştir.Sahne 3... Son albümü SICAK'ta yer alan 'Gidecek Yerim mi Var' isimli şarkı ve klibi de en zor beğenen müzikseverleri bile etkileyecek kadar güzel. Aşkı, tutkuyu bu kadar güzel ve doğal anlatan bir müzik ve klip zor bulunur.Emre Altuğ'u ve albüme emeği geçen herkesi kutluyorum. Bence Altuğ'un sadece biraz daha hırsa ihtiyacı var. Malûm sansasyonu olmayan yetenek, bir de sessiz ve sakinse ağzıyla kuş tutsa "uyanıklar"ın önüne geçmesi zordur. Uyanıklar ülkesi burası!

Devamını Oku

Reha Muhtar ve devletin yapmadığı...

16 Mart 2003

Bugünlerde birkaç konu dışında hiçbir şey konuşulamıyor. Irak savaşı, Kıbrıs meselesi, ille de yeni hükümet (ne bitmez 'yeni hükümet'lerimiz varmış), yeni vergiler, zamlar falan filan...Öte yanda her zamanki gibi yığılmış bir sürü toplumsal sorun çözüm beklemekte ama kimsenin aklına bile gelmiyor; Reha Muhtar dışında. Bir tek o, kimsenin aklına gelmeyen, "gündem" sayılmadığı için önemsenmeyen ama aslında son derece önemli konulan bulup çıkarıyor. Ben Reha Muhtar'ın, bazen olay kurbanlarını çıkarıp olayları tekrar yaşatarak acı çekmelerine neden olduğunda rahatsız olsam da televizyonculuk anlayışını çoğu kez takdir ediyorum ve "TV programlarına mümkün olduğu kadar az katılma" kararımı bozarak Ateş Hattı'na çıkıyorum.Geçen Cuma akşamı "Töre cinayetleri" konusu işlenirken de oradaydım. En azından bir kısmında... Önce neden programın başında koltuğum boştu ve geç katıldım onu açıklayayım (özellikle kendisi de bir süre televizyon programı yapmış bir gazeteci için önemli bir konu.) Program benim daha önce katıldıklarım gibi "canlı yayın değildi, "bant yayını"ydı ve çekimi akşamın erken saatlerinde başlıyordu. Aynı günün sabahı bana haber verildiğinde o günümün yazı ve röportaj çalışmalanmla tamamen dolu olduğunu, katılmamın imkânsız olduğunu anlattım. Reha Bey'in asistanı, "töre cinayetleri ve ilgili yasalar" yıllardır işlediğim konulardan biri olduğu için mutlaka benim konuşmamı arzu ettiklerini, programa ne zaman yetişebilirsem o zaman katılabileceğimi söyledi. Elimden geleni yapmama rağmen çekimin ilk yarım saatini kaçırdım. Olay böyle... Maalesef.Çocuk evlilikleri ve intiharlarYine de memnunum. Reha Muhtar bu ve benzeri programlarla bence devletin yapması gerektiği halde yapamadığı bir işi başarıyor. Örneğin (son iki programda) Türkiye'de cehalet, töre, saplantılar nedeniyle kadınları öldürenleri veya öldürmeye teşebbüs edenleri televizyon yoluyla eğitiyor. Programı izleyenler, hakkında çıkan söylentiler nedeniyle ablasını bıçaklayan 7 yıl cezaevinde yatan ve bu nedenle 28 yıldır ablasıyla konuşmayan Mehmet Burhan'ı gördüler. Program sonunda, artık neredeyse yaşlanmış olan iki kardeş gözyaşları içinde yılların özlemiyle, pişmanlığıyla defalarca kucaklaştılar. Koklaştılar.Gecenin sonunda ikisi de yanıma gelerek elimi sıkarken Mehmet Bey şunlan söyledi; "Keşke biz de bu gece konuşulanları daha önce dinlemiş olsaydık. Keşke medeniyet bizim yaşadığımız yerlere de ulaşsaydı..." Oysa aynı adam programın başında ablasından söz edildiğinde "Benim için öldü o, tanımıyorum" diyordu. Eğitmek, yanlışları göstermek bu işte! Bir iki saat bile yeterli olabiliyor. Reha Muhtar bunun için alkışlanmayı hak ediyor. Keşke en azından devlet televizyonu, TRT, onun başardığı aydınlatmayı sağlayabilseydi...O akşam Ateş Hattı'nda özellikle Güneydoğu Anadolu Bölgesi'ndeki genç kız intiharlarından, zorla dedesi yaşında adamlarla evlendirilen ve bunalarak kaçış yolu arayan, bunu yaptığı için yine çocuk yaşta akrabalarına öldürtülen 12-13 yaşındaki kızlardan, genç kız ve kadınlara uygulanan aşırı baskının kötü sonuçlarından da söz ettik. Bu bölgede intiharların %80'inden fazlasının kadın olduğunu, törelerin, ataerkil baskının, şiddetin onları 'ölümü kurtuluş görmeye' ittiğini anlattık. Kısıtlı zaman nedeniyle bunlar yayınlanamadı.Din FaktörüProgramda Zekeriya Beyaz'a sorduğum "Acaba erkeklerin bu baskıyı kurmak için kendilerinde hak görmelerinde Kur'an'ın etkisi var mı?" sorusu Nisa Sûresi'nin 34. ayeti ile ilgiliydi. ".. sebebiyle erkekler kadınların yöneticisidirler. İyi kadınlar itaatkârdırlar(.....) Serkeşlik edeceklerinden endişelendiğiniz kadınlara önce öğüt verin, sonra yataklarında yalnız bırakın, yine dinlemezlerse dövün..." diyor Mehmet Nuri Yılmaz'ın 1998 yılında yapılan bir Kur'an mealinde. Bunların din uzmanlan tarafından en doğru şekliyle açıklanması önemli bir ihtiyaç gerçekten! Konu uzun ve karışık. Üstelik şu anda "Komisyon" da beklemekte olan yeni TCK tasarısında da hatalar var. Ama bugünlük yeter. Haftaya devam ederiz. İyi Pazar'lar!Bu nasıl başörtüsü?"Başbakan" Tayyip Erdoğan ile eşinin dünkü Vatan'da çıkan fotoğrafına bakarken aklıma takıldı. Türkiye'de daha önce Emine Hanım'ın baş örtmesine benzer bir stili kadınlar kullanıyor muydu? Ben hatırlamıyorum. Anneannem ve yaşlı hanımların çoğu saçlarının üzerine tül bir örtü sarkıtır, bazen de onu çene altından hafifçe tuttururlardı. Annem (ben de) dua ettiği zamanlar aynı şekilde saçını örter, zaman zaman da sokağa çıkarken şık bir bere-türban takar. Başörtüsü kullanan diğer kadınlar genelde çene altından bağladıkları bir eşarp kullanırlar, her zaman da böyleydi. Forma gibi kullanılan türban modeliyle Refah Partisi döneminde tanıştık ilk kez. Ama bu, üstte kalıp gibi kabarık bir siyah örtü, altında farklı renkte bir başka bant?? Bu yeni türban üslubu Emine Hanım'la yaygınlaşıyor. Ayrıca altındaki yüzde de esaslı makyaj var. Dudaklar rujlu, yanaklar allıklı, kirpikler rimelli. Madem ki maksat kadının "yabancı gözlerden gizlenmesi, dikkat çekmemesi" dir, dikkat çekici bu çabaya ne gerek var? Emine Hanım'ın görüntüsü bence Türkiye'nin örtünen kadın modelinden çok Araplar'ınkine benziyor. Başörtüsü de kar başlığı gibi duruyor. Yapay bir görüntü yani... Ne dersiniz?

Devamını Oku

Apartmanlar bile Türkiye'den iyi yönetiliyor

15 Mart 2003

Yine bir ABD üst düzey yetkilisi Türkiye'nin savaş zararını karşılamak üzere alacağı parayı "Müttefiklik adına haraç" olarak tarif etmiş. Bu küstahlıkların cevabını birilerinin vermesi lâzım ama kim?Düşünün ülke Amerika, Avrupa, Birleşmiş Milletler, AİHM ve daha aklınıza gelecek kaç memleket, topluluk, kurum ve kuruluş varsa onlar tarafından sıkıştırılıyor. Bize süper zekâ, süper deneyim, süper diplomasi yeteneği, ekonomi ve savaş bilgisi olan en iyi hükümet lâzım.Ve işte "İşini bilmeyen çavuşlar..." sözü tam bu durum için söylenmiş. En zor döneme denk getirilen bir başbakan ve hükümet değişikliği. Bırakın süper ekibi, arayan karşısında muhatap bulamıyor. Bulsa bile bulduğu kişi geldiği makama henüz yeni ayak bastığından hiçbir şeyin farkında değil. Olsun, ne gam? Bizim için şu anda Kıbrıs'tan da, Irak'tan da, vergi ve zamlarla beli bükülen ve bir yandan gelecek endişesiyle kıvranan milletten de herşeyden önemlisi yeni hükümetimiz. Kimler bakan oldu?Ülke için siyasette her konunun rüzgârın önündeki yaprak gibi savrulduğu, bir gün söylenen sözün ertesi gün mutlaka yalanlandığı, bakanlar tarafından verilen abuk subuk kararların başbakanlar tarafından, başbakanların verdiği kararların Cumhurbaşkanı tarafından durdurulduğu biliniyor.Haydi bu rezalete alıştırıldık ama aynı şey "dış politika"da olur mu? Söz konusu ülke Türkiye ise artık o da oluyor.Artık bütün dünya biliyor ki Türkiye'nin hiçbir dış ülke ve sorun hakkında bir politikası yoktur. Kıbrıs hakkında bile yoktur. Çünkü ne yazık ki Türkiye acemi, siyaset (ve hele dış siyaset) konusunda en ufak bir fikri, bilgisi olmayan birileri tarafından yönetilmektedir.Onun için de inanılırlığı, güvenilirliği giderek sıfırlanıyor.Ordu konuşmak zorunda mı?Giderek başbakanın da diğer üst düzey isimlerin de sözleri hiçbir anlam ve önem taşımamaya başlıyor.Sözlerine inanılması gerekenler bu sorumluluğa sahip olamayınca konuşmaması gerekenler onların yetine "güvenilir" sıfatlarını kullanarak güven verme görevini üstlenmeye mecbur kalıyorlar.İTO Başkanı Mehmet Yıldırım önemli bir noktayı vurgulamış "Tezkere konusunda Genelkurmay Başkanı konuşmamalıydı. Ama hükümetin kendine güveni yok, herşeyi başkalarına ihale ediyorlar" diyor. Çok haklı. Eğer Abdullah Gül hükümeti ve Tayyip Erdoğan meclisle anlaşmadan kendi kafalarına göre ABD'ye destek sözü vermeselerdi ve ilk günden "burnumuzun dibinde çıkacak bu savaşa neden 'en azından destek' ölçüsünde katılmak zorunda olduğumuzu" kendi toplumlarına ve dünyaya açıklayabilselerdi, ikna edebilselerdi (ya da verdikleri söz doğrultusunda grup karan alsalardı) tezkere krizi de yaşanmazdı, Genelkurmay Başkanı da konuşmak zorunda kalmazdı.Biraz dinleyin hiç değilse!Bu ülkenin bürokratları, siyaset ve ekonomi uzmanları, bilim adamları yok mu? Var... Ama bizde gücü eline geçiren herşeyi bildiğini zannetiği için onlara danışmaya gerek duymuyor. Irak'ı da, Kıbrıs'ı da, ekonomiyi ve hatta eğitimi de en iyi kendileri biliyor. Onun için Türkiye'nin 70 milyon vatandaşı günlerini zehir zemberek geçirdiği gibi, koca ülkenin dünya nezdindeki itiban da yerle bir oluyor. Plânsız, programsız ve kendi içinde kavgalı bir meclisle kazanımları kayba dönüşüyor.İçinde bulunduğumuz dönem tarihe "Türkiye Cumhuriyeti'nin gerileme devri" olarak geçecek büyük ihtimalle.Bilmem ki seçim öncesinde defalarca tekrarladığımız "Bu dönemde Türkiye'ye deneyimli, projeleri, politikaları olan bir hükümet lâzım" sözleri şimdi daha anlamlı geliyor mu?Tayyip Erdoğan en kısa zamanda hükümeti ve meclisi çalışır hale getirip, bürokratların ve uzmanların da görüşlerini alarak ülkeyi bu ateşten çıkarmak zorunda.Halk aylardır yeterince bekledi, artık çözüm istiyor!Tiyatrolar hazır olsunErkan Mumcu "Kültür Bakanı" olmuş. İşte şimdi kültür ve sanat alanındaki tüm kurum ve kuruluşlar hazırlansınlar.Yakında "Tiyatrolar-sinemalar için acil eylem plânı", "Müzik dünyasına acil eylem plânı", "Saray ve müzeler, tarih ve kültür değerlerimiz, arkeolojik bölgelerimiz için acil eylem plânı" gibi birçok acil plân gündeme gelebilir.Kimseye sorup danışmadan... Birkaç gün içinde... Turizmi ve Milli Eğitimi şıpın işi baka baka öğrenen bir bakan "kültür"ü mü öğrenmeyecek? Ya da anlamayacak. Yeterli kültür onda zaten mevcuttur.Dua edin ki Kültür Bakanlığı'nın gereksiz olduğuna ve kapatılmasına karar vermesin.Bu da ihtimal dahilinde zira!Yazı-tura da olabilir!Bir zamanlar bakanların adını ezbere bilmeyenler mahcup olurlardı. Hele basın? Onlardan birine sordunuz mu sular seller gibi gelirdi cevap. Şimdi hiçbirimiz aklımızda tutamıyoruz isimleri. Üç beş günde bir değişen listeleri nasıl tutalım ki?Arkadaşlar hatır için bakan yapılıyorlar. "Bu işi en iyi kim biliyor?", "Bu konuya, soruna en çok kim hakim?" diye irdelemek değil.Banka müdürlüğü (veya memurluğu) yapmış biri için Maliye Bakanlığı, bir müteahhit için Bayındırlık Bakanlığı, ilkokul öğretmeni için Milli Eğitim Bakanlığı biçilmiş kaftan. Çoğu kez bu bile gerekli değil."Beni bakan yaparsanız sizin partiye gelirim" pazarlığı yeterli.Türkiye'de tek çözüm bakanların siyaset dışı isimler olması galiba. Ve bu da hiçbir zaman gerçekleşemeyecek.Onun için aynı noktada dönüp duruyoruz. Siyasi ihtiraslarla ülkenin harcandığı noktada!

Devamını Oku