Bugünlerde birkaç konu dışında hiçbir şey konuşulamıyor. Irak savaşı, Kıbrıs meselesi, ille de yeni hükümet (ne bitmez 'yeni hükümet'lerimiz varmış), yeni vergiler, zamlar falan filan...
Öte yanda her zamanki gibi yığılmış bir sürü toplumsal sorun çözüm beklemekte ama kimsenin aklına bile gelmiyor; Reha Muhtar dışında. Bir tek o, kimsenin aklına gelmeyen, "gündem" sayılmadığı için önemsenmeyen ama aslında son derece önemli konulan bulup çıkarıyor. Ben Reha Muhtar'ın, bazen olay kurbanlarını çıkarıp olayları tekrar yaşatarak acı çekmelerine neden olduğunda rahatsız olsam da televizyonculuk anlayışını çoğu kez takdir ediyorum ve "TV programlarına mümkün olduğu kadar az katılma" kararımı bozarak Ateş Hattı'na çıkıyorum.
Geçen Cuma akşamı "Töre cinayetleri" konusu işlenirken de oradaydım. En azından bir kısmında... Önce neden programın başında koltuğum boştu ve geç katıldım onu açıklayayım (özellikle kendisi de bir süre televizyon programı yapmış bir gazeteci için önemli bir konu.) Program benim daha önce katıldıklarım gibi "canlı yayın değildi, "bant yayını"ydı ve çekimi akşamın erken saatlerinde başlıyordu. Aynı günün sabahı bana haber verildiğinde o günümün yazı ve röportaj çalışmalanmla tamamen dolu olduğunu, katılmamın imkânsız olduğunu anlattım. Reha Bey'in asistanı, "töre cinayetleri ve ilgili yasalar" yıllardır işlediğim konulardan biri olduğu için mutlaka benim konuşmamı arzu ettiklerini, programa ne zaman yetişebilirsem o zaman katılabileceğimi söyledi. Elimden geleni yapmama rağmen çekimin ilk yarım saatini kaçırdım. Olay böyle... Maalesef.
Çocuk evlilikleri ve intiharlar
Yine de memnunum. Reha Muhtar bu ve benzeri programlarla bence devletin yapması gerektiği halde yapamadığı bir işi başarıyor. Örneğin (son iki programda) Türkiye'de cehalet, töre, saplantılar nedeniyle kadınları öldürenleri veya öldürmeye teşebbüs edenleri televizyon yoluyla eğitiyor. Programı izleyenler, hakkında çıkan söylentiler nedeniyle ablasını bıçaklayan 7 yıl cezaevinde yatan ve bu nedenle 28 yıldır ablasıyla konuşmayan Mehmet Burhan'ı gördüler. Program sonunda, artık neredeyse yaşlanmış olan iki kardeş gözyaşları içinde yılların özlemiyle, pişmanlığıyla defalarca kucaklaştılar. Koklaştılar.
Gecenin sonunda ikisi de yanıma gelerek elimi sıkarken Mehmet Bey şunlan söyledi; "Keşke biz de bu gece konuşulanları daha önce dinlemiş olsaydık. Keşke medeniyet bizim yaşadığımız yerlere de ulaşsaydı..." Oysa aynı adam programın başında ablasından söz edildiğinde "Benim için öldü o, tanımıyorum" diyordu. Eğitmek, yanlışları göstermek bu işte! Bir iki saat bile yeterli olabiliyor. Reha Muhtar bunun için alkışlanmayı hak ediyor. Keşke en azından devlet televizyonu, TRT, onun başardığı aydınlatmayı sağlayabilseydi...
O akşam Ateş Hattı'nda özellikle Güneydoğu Anadolu Bölgesi'ndeki genç kız intiharlarından, zorla dedesi yaşında adamlarla evlendirilen ve bunalarak kaçış yolu arayan, bunu yaptığı için yine çocuk yaşta akrabalarına öldürtülen 12-13 yaşındaki kızlardan, genç kız ve kadınlara uygulanan aşırı baskının kötü sonuçlarından da söz ettik. Bu bölgede intiharların %80'inden fazlasının kadın olduğunu, törelerin, ataerkil baskının, şiddetin onları 'ölümü kurtuluş görmeye' ittiğini anlattık. Kısıtlı zaman nedeniyle bunlar yayınlanamadı.
Din Faktörü
Programda Zekeriya Beyaz'a sorduğum "Acaba erkeklerin bu baskıyı kurmak için kendilerinde hak görmelerinde Kur'an'ın etkisi var mı?" sorusu Nisa Sûresi'nin 34. ayeti ile ilgiliydi. ".. sebebiyle erkekler kadınların yöneticisidirler. İyi kadınlar itaatkârdırlar(.....) Serkeşlik edeceklerinden endişelendiğiniz kadınlara önce öğüt verin, sonra yataklarında yalnız bırakın, yine dinlemezlerse dövün..." diyor Mehmet Nuri Yılmaz'ın 1998 yılında yapılan bir Kur'an mealinde. Bunların din uzmanlan tarafından en doğru şekliyle açıklanması önemli bir ihtiyaç gerçekten! Konu uzun ve karışık. Üstelik şu anda "Komisyon" da beklemekte olan yeni TCK tasarısında da hatalar var. Ama bugünlük yeter. Haftaya devam ederiz. İyi Pazar'lar!
Bu nasıl başörtüsü?
"Başbakan" Tayyip Erdoğan ile eşinin dünkü Vatan'da çıkan fotoğrafına bakarken aklıma takıldı. Türkiye'de daha önce Emine Hanım'ın baş örtmesine benzer bir stili kadınlar kullanıyor muydu? Ben hatırlamıyorum. Anneannem ve yaşlı hanımların çoğu saçlarının üzerine tül bir örtü sarkıtır, bazen de onu çene altından hafifçe tuttururlardı. Annem (ben de) dua ettiği zamanlar aynı şekilde saçını örter, zaman zaman da sokağa çıkarken şık bir bere-türban takar.
Başörtüsü kullanan diğer kadınlar genelde çene altından bağladıkları bir eşarp kullanırlar, her zaman da böyleydi. Forma gibi kullanılan türban modeliyle Refah Partisi döneminde tanıştık ilk kez. Ama bu, üstte kalıp gibi kabarık bir siyah örtü, altında farklı renkte bir başka bant?? Bu yeni türban üslubu Emine Hanım'la yaygınlaşıyor. Ayrıca altındaki yüzde de esaslı makyaj var. Dudaklar rujlu, yanaklar allıklı, kirpikler rimelli. Madem ki maksat kadının "yabancı gözlerden gizlenmesi, dikkat çekmemesi" dir, dikkat çekici bu çabaya ne gerek var? Emine Hanım'ın görüntüsü bence Türkiye'nin örtünen kadın modelinden çok Araplar'ınkine benziyor. Başörtüsü de kar başlığı gibi duruyor. Yapay bir görüntü yani... Ne dersiniz?

