Milli Görüş'çü "yenilikçi"ler

25 Nisan 2003

Necmettin Erbakan başbakanlığındaki hükümet döneminde ülke çapında çıkan huzursuzluğu, yaşanan tatsız tecrübeyi gören, bütün o olaylar ve zaman kaybı sonucunda ekonomik krizlere sürüklenen halkın daha dikkatli davranacağını sezenler kurnazca maskelerini değiştirerek ortaya çıktılar.Önceki benzerlerinden farklı olacaklardı. Ilımlı, demokrasiye ve laikliğe saygılı, türban sorunuyla ülkeyi sıkıntıya sokmayacak, öncelikle sorunlara ciddiyetle eğilecek değişimci, yenilikçi, ak bir partiydiler. Kendilerine göre "radikal dinci" değil "muhafazakâr demokrat" bir parti. Ne demek idiyse?... (Diğerleri de değerlerini, inançlarını yitirmiş demokrat partiler oluyorlar herhalde bu tarife göre...)Sonuç olarak, seçimden 5 ay sonra Necmettin Erbakan hükümetinden farksız bir noktaya geldiler. Bırakın muhafazakâr demokrat ayaklarını bir tarafa, eksiği yok fazlası var tastamam bir dinci parti.Sorun "türban" değilGelelim icraatlarına. İktidara geldikleri günden beri bir türlü istikrar sağlayamadıkları, devlet israfını kısmadıkları gibi ileri sürdükleri yeni israf projeleriyle, görülmemiş bir hız ve kıyımla uyguladıkları kadrolaşmalarıyla, getirdikleri AKP'li banka genel müdürlüklerinin "30 milyarlık maaş" dümenleriyle, Irak savaşı ve Kıbrıs konusundaki yanlış politikalar gibi yönetim başarısızlığı örnekleri, Amerika ve Avrupa'yla olabilecek en kötü ilişkilerle, Dışişleri genelgesi türünden anlamsız ve zamansız faaliyetlerle, Avrupada (sözüm ona) Milli Görüş'e rakip diye kuracakları "Muhafazakâr Demokratlar Birliği" ile tam bir hayal kırıklığı tablosu çizmekteler. TAM BİR BAŞARISIZLIK ÖYKÜSÜ!Böylesine kısa bir zamanda bu başarısızlığı ve saman altından yürütülen dolapları ne kapatır?Türban bahanesi altına gizlenerek sahnelenen yeni, yepyeni oyunlar.Bu olayda sorun kasıtlı olarak "türban" boyutuna indiriliyor. Meclis ve törenlerde türbana alıştırma yapılıyor. Oysa sorun türban değildir.Aynen dinin ve namusun türbanla ilişkisi olmadığı, isteyenin saçını zarif bir bereyle örtüp boynuna da şal takarak bu sıkıntıyı kolayca ortadan kaldırabileceği gibi...Hukukçu Başkan, hukuku unuttu23 Nisan'dan bu yana beni "konuyla ilgili" TV programlarına davet ediyorlar. Ülkenin böyle zor bir döneminde yaratılan yapay sorunlarla ilgili konuşmak istemiyorum. Son olarak 28 Nisan Pazartesi günü için Nazlı Ilıcak'in Flaş IV'deki programına bu konuyu tartışmak üzere çağrıldım, ona katılmayışımın nedeni de bu. Sorun bence bir kaç cümleyle açıklanabilir.Bu mesele bir yandan başarısız olmuş, diğer yandan kadrolaşma ve "Milli Görüş'le ilgili Dışişleri genelgesi" gibi konuları örtmeye çalışan bir hükümetin, toplumu aptal yerine koyan gayretlerinden başka bir şey değildir. Buna bir de Meclis Başkanı'nın parti içinde "liderliğe soyunan isim" olma ve "İslamcı tabanı kaçırmama" gayretlerini ekleyin.Hukukçu olan, her soruna "Ben hukukçuyum" diyerek yaklaşan bir Meclis Başkanı ve seçilerek TBMM'ye gelmiş bir parti nasıl olur da hem iç hukuku (Anayasa Mankemesi) hem de dış hukuku (AİHM kararı) bilmiyor gibi davranabilir? Bunların her ikisinin de dine, inanca baskı saydığı, dolayısıyla laikliğe aykırı bulduğu bir durumun tekrar tekrar pişirip yeni bir sorun olarak (hem de önemli bir törende, hem de seçilmeden önce bildiği ve kabul ettiği, üstüne de yemin ettiği halde) ülkenin başına sarabilir?Nasıl olur da bir hukukçu ancak bu kararlar değiştirildiği takdirde böyle bir tartışmanın yapılabileceğini bilmez de masum bir öğrenci tavrıyla "Karım ağlıyor" türü sözler sarfeder?Bu olayların "kişisel özgürlük le filân ilgisi yok, hepsi tümüyle siyasi bir oyun. Ve asıl önemli olan bu oyunlara gelecek törenlerde de izin verilip verilmeyeceği... anlamsız tartışmalarla ülkenin bir kez daha rejim tehlikesine düşürülüp düşürülmeyeceği...Türkiye'nin buna ne sabrı, ne de zamanı var!Silahsızlanma şenliğiBugün saat 11'de, Selamiceşme Özgürlük Parkında Umut Vakfı'nın düzenlediği "Çocuklar için Silahsızlanma Şenliği" var. Oyuncak silahlarını teslim eden çocuklara Gülben Ergen tarafından hediyeler verilecek. Bunu kaçırmayın!

Devamını Oku

Bakan'dan "reform" müjdesi!

23 Nisan 2003

Pazartesi günü yazdığım "Sağlık Bakanlığının ilgi alanı ne?" başlıklı yazım üzerine hemen o gün Sağlık Bakanı Prof. Dr. Recep Akdağ aradı. Önce sağlık konusundaki yazılarıma ve röportajlarıma, bu konuya gösterdiğim ilgiye teşekkür eden "Çocuk Hastalıkları" profesörü Bakan Akdağ daha sonra, gerçekleştiği takdirde topluma büyük rahatlık sağlayacak gelişmeleri anlattı.Birçok uzmanın yer aldığı geniş bir ekiple uzun süredir çalışmalar yaptıklarını söyledikten sonra "Büyük şehirlerde çok sayıda özel hastane var, bu sağlık kuruluşlarını kamuya hizmet eder duruma getireceğiz" diyen Sağlık Bakanı "Bunu yapmadan önce devlet hastanelerini özel hastaneler düzeyine çıkarmaya çalışsanız?" sorumu şöyle cevapladı;"Ülkenin her yanını kanş karış bilirim. Söylediğiniz çok doğru. Ama örneğin Antalya'nın nüfusu 2 milyona yakın ve sadece 2 devlet hastanesi var. Hastaneler ağzına kadar dolu. Buraya yeni hastane gerekir ama Türkiye'nin bütçesi bunu kaldırmıyor. Yapmak istesek bile 3-5 senede yeni hastane açamazsınız. O zaman buralardaki özel kuruluşlardan yararlanma zorunluluğu ortaya çıkıyor. Bir yandan da devlet hastanelerini iyileştirme çalışması yapıyoruz."Sağlık alanındaki sorunları çözmek için bir "Sağlık Dönüşüm Programı" geliştirdiklerini, gelecek aydan başlayarak SSK hastanelerine giden sigortalı hastaların aynı şekilde devlet hastanelerinden yararlanabileceklerini söyledikten sonra diğer gelişmeler konusunda kısaca şu bilgileri verdi;"Önce iyi bir hasta kayıt sistemi oluşturacak, risk gruplarını belirledikten sonra uygun muayene şartları hazırlayacağız. Bölgelerin farklı coğrafi ve iklim özellikleri var. Örneğin kar nedeniyle zorluk yaşayan bazı bölgelerde "kar üstü paletli araçlar"ın dağıtımına başladık. Bunun dışında gebelerin takibi, bebek bakımı gibi hizmetleri ulaşılamayan bölgelerde halka araçlarla biz ulaştıracağız. 11 yeni bölgede Kanserle Savaş Merkezleri açıyoruz."Meme mamografisi için kadınların ilçe sağlık merkezlerine gitmesi gerektiğini söyleyen Recep Akdağ Sağlık Reform Programı'nı 20 gün içinde kamuoyuna duyuracaklannı da sözlerine ekledi.Bunlar umut veren açıklamalar. Tabiî "devlet imkânlarının yeni hastanelere yetmediği" gibi bir söz duyunca ara sokaklara yapılmak istenen "tramvay"lar gibi gereksiz masrafları, devletin bir türlü durdurulmayan israfını (büyüklüğünü, lüks araç, bina vs'yi), tren yolu yerine 18 bin km duble yol projelerini filân hatırlamadan edemiyor insan.Ama ümit bu, onları da bir "iyi niyet"in en kısa zamanda önleyeceğini ve yerine halka gerekli yatırımların yapılacağını ümit ediyoruz!Uzun zamandır ne kafamı dinlendirecek böyle bir fırsat bulabilmiş ne de bu kadar güzel bir konser dinlemiştim. Ülker Grubu'ndan Besler'in 10. Yılı dolayısıyla Çırağan Oteli Balo Salonu'nda, Savaria Devlet Senfoni Orkestrası'nın verdiği konser tek kelimeyle harikaydı. Macar müziğinin en önemli temsilcilerinden biri olarak uluslararası festivallerde sık sık yer alan, birçok ülkede konserler veren ve önemli müzik ödüleri kazanan, bugüne kadar çok sayıda dünyaca ünlü şef ve solistle çalışmış bir topluluk Savaria Senfoni Orkestrası.22 Nisan Salı akşamı verilen konserin bizim için çok daha zevkli ve anlamlı olmasının nedeni ise Orkestra'nın genç ve yetenekli bir Türk Şef tarafından yönetilmesiydi. 2001 yılından beri Savaria Devlet Senfoni Orkestrası'nın devamlı şefliğini üstlenen Alpaslan Ertüngealp'ın Mendelson ve Beethoven'in parçalarından oluşan uzun repertuarın tümünü önünde nota olmadan çaldırdığı konseri, kalabalık bir salon büyük bir zevk ve gururla izledi.Küçük Dev AdamHemen hakkında biraz bilgi vereyim;Alpaslan Ertüngealp Budapeşte Franz Liszt Müzik Akademisi Piyano Bölümü'nden (1993'te) ve aynı akademinin Orkestra Şefliği Bölümü'nden (1999) en yüksek derece ile mezun olmuş. Uluslararası 'Orkestra Şefliği' yarışmalarında birincilik ödülleri var. 2004 Kültür Olimpiyatlarının Atina'daki açılış konserinde de 'Eumenides' adlı operanın dünya premiyerinde şeflik yapacak olan Ertüngealp için konser sonunda elimdeki programa "Küçük Dev Adam" yazmışım.Gerçekten de öyle...Bugünlerde gurur duyacağım tıp, sanat, kültür insanlarıyla sıkça karşılaşmam bir şans. Bana mutluluk ve motivasyon veriyor. Geleceğe güvenle bakmamı sağlıyor.Besler'in 10. Yılını, Küçük Dev Adam'ı ve takdire şayan kusursuz organizasyon için Deniz Adanalı'yı kutluyorum.

Devamını Oku

Sağlık Bakanlığı'nın ilgi alanı ne?

21 Nisan 2003

"Yazı çıktığı sabah başladı telefonlar. Bir dakika susmuyor, dört beş sekreter cevaplamaya yetişemiyorlar Ruhat Hanım" dedi hastanenin sorumlu müdürü... Ve ekledi "Böylesini şimdiye kadar hiç görmemiştik."'Bilgiye açlık bu' diye düşündüm, öğrenmeye, doğru, güvenilir ağızlardan bilgi edinmeye öyle açız ki hâlâ. Bir çok yazı çıkıyor aynı konularda, ama insanlar hangisi doğrudur, hangisi reklâm yazısıdır, hangi bilgiye inanmak gerekir anlayamıyorlar ve haksız da sayılmazlar.Türkiye'nin gururu olan plastik cerrahlarımızdan Prof. Dr. Onur Erol'un Amerika'da, dünyanın her köşesinden gelen 1000 doktora, canlı yayında operasyon yaparak Tıp Literatürü'ne girmiş olan kendi tekniğini anlatması ilgimi çekmemiş olsaydı bu diziye hemen başlamak aklıma gelmeyebilirdi.Birkaç gündür, sizin için hazırladığım "Türkiye'nin Süper Doktorlarından Son Tıp Haberleri" yazı dizisini okuyorsunuz. Burada ilginizi çeken her soru ve bilgiyi ben de sizin kadar merak ederek sordum, cevabını sizin kadar ilgiyle dinledim. Doktorlarımızın başarısına, disiplinine, tıp bilimini medeniyette en ileri ülkelerle aynı düzeyde takip etmelerine hayranlık duyarak. Onun için de konuşmalar sırasında çekilen fotoğraflara bakınca gülmekten kendimi alamıyorum; çoğunda gözlerim hayretle açılmış, pür dikkat dinlerken çıkmışım. Düzgün bir fotoğraf bulmakta zorlanıyorum.Bu röportajların arka arkaya verilmesi okuyucu açısından (eğer dikkatle izlenirse) önemli bir avantaj. Konusunda en başarılı, en uzman doktorlar arasından seçtiğimiz isimlerin sağlıklı yaşamak için "nelerden kaçınmak" ve "neleri yapmak" konusunda söylediklerinin çoğu aynı noktalarda kesişiyor. Dizinin sonunda bunları da toparlamaya çalışacağım. (Konuştuğum süper doktorların ortak noktası ne biliyor musunuz? Hepsinin işlerine büyük bir aşkla bağlı olmaları... Demek ki başarının asıl sırrı bu.)Röportajlarım sırasında gittiğim hastaneleri de dikkatle inceliyorum. Her ne kadar süper doktorlar, süper hastane ve kliniklerde çalışıyor olsalar da bu hastanelerin birkaç yıl önceki haliyle bugünkü arasında bile büyük fark var. Hepsi tertemiz, bakımlı, sessiz ve iyi bir personel kadrosuna sahip. Şimdi hemen "Siz bir de devlet hastanelerini, SSK'ları dolaşın" dediğinizi duyar gibiyim, yine haklısınız.Devlet ancak özel sektörle rekabet içinde olduğu, sistem bunu sağlayacak şekilde değiştiği zaman onlar da değişecek. Toplum sağlığı tüm yönetimler için öncelikli önem taşır. Bu konudaki gelişmeleri Sağlık Bakanlığı topluma duyurmak zorundadır.Örneğin; meme hastalıkları konusunda konuştuğum (ve yakında açıklamalarını yayınlayacağım) radyolog doktorlar "her 8 kadından birinin göğüs kanserine yakalandığını" söylüyorlar. Sağlık Bakanlığı bu konuda nasıl bir önlem çalışması yapıyor, hiç duydunuz mu?Ben duymadım, ümitle bekliyorum.Gösterdiğiniz ilgiye sonsuz teşekkürler.

Devamını Oku

Yerel belediyeye padişah yetkisi!

18 Nisan 2003

Son haberlere göre Başbakan Tayyip Erdoğan İstanbul Büyükşehir Belediyesi'ne "padişah yetkileri" verecekmiş. Duyunca hiç şaşırmadım, böyle demokrasiye böyle belediye yakışır.Demokratik seçimlerle başa gelenlerin kendilerini padişah sandığı, herkesin aklına eseni düşünmeden yaptığı, devlet kadrolarını babasının çiftliği gibi kullandığı, kimsenin kimseye hesap verme gereği duymadığı hükümetlere sahipken belediyelere aynı yetkilerin verilmesinde şaşacak ne var?Ben bu ülkede artık hayret duygularımı kaybettim ama 'Nedense onların da sesi çıkmıyor' dediğim Kadıköy Belediye Başkanı Selâmi Öztürk henüz kaybetmemiş. Büyükşehir Belediyesi'nin iyice ölçmeden, biçmeden, kimbilir hangi nedenlerle (!) giriştiği Moda ve Kalamış'ı rezil etme projesine bakın nasıl şaşırıyor ve karşı çıkıyor; "Sayın Mengi,Köşenizi hergün ilgiyle okuyorum, İstanbul'un sorunlarına gösterdiğiniz ilgi ve dolayısıyla sorunların çözümüne yaptığınız katkıya ben de bir İstanbullu olarak çok teşekkür ediyorum.Birkaç gündür köşenizde Moda'daki inşaat faaliyetlerine değinip, biraz da bizi seyirci kalıyoruz diye eleştiriyorsunuz. Sayın Mengi, öncelikle bu konuyla ilgili olarak sessiz kalmadığımızı, birçok platformda tepkilerimizi dile getirdiğimizi söylemek istiyorum.Moda'daki bu çalışmaları biz yapmıyoruz, her türlü yetki ve sorumluluk Büyükşehir Belediyesi'nde.Biz Kadıköy'de ulaşım sorununun çözülmesi için raylı sistemlerin yapılmasını destekliyoruz ama ihtiyaç "Moda'da nostaljik tramvay" değil, Kadıköy-Bostancı arasında yapılacak raylı sistemdir. Sekiz yıldan beri, finansmanı da bularak bu talebimizi Büyükşehir Belediyesi'ne iletiyoruz. Ancak, onlar bizim bu haklı isteğimize karşılık kendi projelerini hiç kimsenin görüşünü almadan uygulamaya koydu.Bize göre Moda'da yapımı süren yol mutlaka iyi incelenmeli. Oysa bununla ilgili tam projeyi inanın ilçe belediyesi olarak biz de bilmiyoruz. Yetkililer bize bilgi verirken bile projeyi göstermiyorlar. Öç alternatif var; bunlardan plânlara işleneni sahilin dolgu alanlarından geçiyor. Yani Moda'nın denizle bağını kopardığı gibi Kalamış Koyu'nu da yeniden dolguya mahkûm ediyor. Biz 1994'de bu uygulamaya karşı çıkmıştık ve vazgeçilmişti (...)"Selâmi Öztürk, Kadıköy ilçesinin en güzel iki semtinin özgün dokusunu tümüyle bozacak bu uygulamalar için o ilçe belediyesine danışılmadığını ve kendilerinin isteğinin semtleri bozmayacak "tünelli geçitler" ile "Kadıköy-Bostancı Tramvay Hattı" olduğunu ısrarla vurguluyor gönderdiği 'mail'de.Ama burası Türkiye...Önemli olan padişahların ne buyurduğu...Bakalım İstanbul'u da paraladıktan sonra sıra nereye gelecek?(Not: Bu arada hastanelerde İstanbul'da açılan çukurlara düşüp yaralanan vatandaşları duyuyoruz. Ne demişti Marie Antoinette "yol bulamıyorlarsa yerin altına insinler"... Yok o öyle değildi galiba. Yine de uymasa da... Anımsatıyor değil mi?)Trafik yarışmasıMEB İlköğretim Genel Müdürlüğü ile Tudem Test Dergisi, Türkiye genelinde ilköğretim öğrencileri arasında "Trafikte Saygı" konulu bir slogan ve amblem yanşması düzenlemiş. Bugünün küçüklerinin 8-10 yıl sonra direksiyon başına geçecekleri düşünülürse çok iyi bir fikir. Hiç değilse onlar trafikte şımarıklığa, saygısızlık ve bencilliğe yer ve gerek olmadığını öğrenerek yetişirlerse belki bundan sonraki kuşaklar daha medeni ve güvenli birTürkiye trafiği oluştururlar.Yarışmaya 10 bin katilim olmuş ve önseçici kurul tarafından 20 tanesi belirlenmiş. Seçilenler 25 Mart 2003 tarihinde www.tudem.com internet adresinde halk oylamasına sunulmuş. Oylama 24 Nisan 2003'e kadar devam edecek.Katkılarınız bekleniyor. Biz de hatalı kuşaklardan sonuncusu olarak (umarım) bu görevden kaçmamalıyız. Birkaç dakikanızı ayırıp oyunuzu kullanır mısınız lütfen?

Devamını Oku

Büyük devlet, küçük devlet!

16 Nisan 2003

Bugüne kadar Türkiye'de yapılan başbakan, bakan, lider konuşmalarının en az yüzde 60-70'i "Türkiye büyük devlettir" diye başlamıştır. Kıbrıs da büyük devletin yavrusu olarak benimsendi bugüne kadar. Ve dün yavrunun en büyük hayal kırıklıklarından birini yaşadığı gündü. Tabiî anasının da.Lefkoşe'de 21 pare top atışı yapılır, insanlar birbirini kutlayarak neşe içinde eğlenirken, akşam Kıbrıs Rum Kesimi'nde patlatılacak havai fişekler hazırlanırken KKTC radyoları 10. Yıl Marşı'nı çalıyordu ve topluma büyük bir sessizlik hakimdi. Türk televizyonlarında ise "zenginin malı züğürdün dilini yorar" misali bir dil yarıştırmaca. Nefes almadan konuşmalar.Geçmişte yaptıklarımız, "neden böyle oldu" soru-cevapları ve "gelecekte ne yapacağız" arayışları... işin ilginç tarafı, medya ve toplum bu hayal kırıklığını paylaşır, hâlâ çözüm üretme çabası içinde görünürken Hükümet'in, aynen Irak Savaşı sonrasında olduğu gibi "özeleştiri"den uzak ve sadece "kendini haklı bulur" bir tutum sergiliyor olması.Hatırlayalım; Başbakan Tayyip Erdoğan savaş sonrasında ekonomi ve turizm biraz kendini toparlar havaya girer girmez Türkiye'nin Irak Savaşı konusunda ne kadar doğru hareket ettiğinin böylece ortaya çıktığını söyledi ve tek suçlu olarak (bir zamanlar Tansu Çiller'in alışkanlık haline getirdiği gibi) basını gösterdi (bu arada, belirtmekte yarar var; Çiller sonradan hatasını anlamış, bu yolla bir yere varamayacağını görmüş ve vazgeçmiştir. Toplum onu affetmedi, o başka mesele.)Ben burada Güney Kıbrıs'ın ve Yunanistan'ın doğal olarak kendi plânlarını yürüttüklerinden, Avrupa Birliği'nin de üye Yunanistan dolayısıyla onlara daha çok anlayış ve yakınlık göstermesinden söz etmeyeceğim. Daha çok bizim tarafımızda nasıl bir manzara olduğundan söz edeceğim.Bu manzarayı anlamak için önce şu anda Türkiye'deki AB ile ilgili tabloya bakmak lâzım. Herkesin kafası karışık... Meclisin ise herkesten çok karışık. Kimse ne istediğinden emin değil. Herkes bir mutsuzluk ve umutsuzluk içinde. KKTC'de de durum bu ve hep öyleydi."Looser"Kıbrıs Rum Kesimi yönetimiyle, toplumuyla, Yunanistan'ın desteğiyle tek yumruk halinde hedefe ilerlerken biz kendi içimizde bile birbirimizi yemekteydik. Neyin doğru olduğunu, kime inanacağımızı bilmiyorduk.Denktaş "Türkiye'den yılda aldığı 350 milyon doları AB'nin 5 yıla yayacağı" korkusunu yüksek sesle söylemiş olmasaydı, belki duruma daha sakin ve anlayışlı bakabilirdim ama şimdi hiç bakamıyorum. Zira olay bence sadece "Annan Planı" veya başka sorunlar değil "ana ile yavrusu" nün devamlı bir gecikme, geciktirme, oyalama halinde oluşudur. Sonuçta ise hep "looser"; kaybeden. Biliyor musunuz, Avrupa ve Amerika'da yalnızca sonuca bakılır, looser iseniz bir kere, kimse nedenlerini fazla irdelemez. Kazanan kazanmıştır, kaybeden kaderine terkedilir. Olay bu kadar basit.Irak Savaşı başlamadan Hükümet "Biz olmadan başlayamazlar nasılsa, bizim ise gündemimizde yok" havasındaydı. Başladılar."Kıbrıs'ı bölünmüş olarak nasılsa AB'ye alamazlar" havasındaydık ve çok zaman kaybettik. Onu da aldılar.Tavşanla KaplumbağaDemek ki pek de akıllı değiliz. Demek ki yanlış bir şeyler var. "Biz büyük devletiz" demekle olmuyor. "Tavşanla Kaplumbağa" misali, hesabını daha iyi yapan küçük devletler sizi kolayca geçebiliyor. Malta'ya, 7 milyar dolarlık yabancı sermaye gitmiş bir yılda. Biz ise hâlâ, Türkiye'de bile yabancı sermayeye zorluk çıkarmayı marifet sanıyoruz. Yavru Vatan da Anasının verdiği "yıllık"lara bakıyor.Çok çalışmamız lâzım, çook!Demirel'e "hüdayınabit" komedyen!Dergiler kralı Ercan Arıklı'nın yeni eserini bugün görebileceksiniz. Ben ise günlerdir 'Bari deneme baskısını gönderin. Onu da vermezseniz sayfaları basılmadan inceleyeyim' diye diye beklediğim "Haftalık" dergisini dün, herkesten önce okudum, inceledim.Bilirsiniz hata gönül dinlemem, dan diye söyleyiveririm düşüncemi. Akrep Burcu lafı öyle eğip bükmeyi bilmez, gerek de görmez zaten, işte gerçek geliyor; .........Biraz heyecan yapıyorum o kadar, söyleyeceğim. Ve eminim ki siz de benimle aynı görüşü paylaşacaksınız okuyunca: Güzel olmuş. Hem de çok güzel. Hani Vatan gazetesi için hep "Her sayfası dolu dolu. Doyurucu bir gazete" diyorsunuz ya, "Haftalık" da çok doyurucu bir dergi olmuş.Yurtiçi ve yurtdışından sayısız haber ve röportajlar, Metin Uca, Arda Uskan, Sinan Çetin, Hasan Kaçan, Hilmi Yavuz gibi sevdiğiniz isimlere ait köşeler, siyaset, magazin, aradığınız, beklediğiniz herşey ve tam bir gün okusanız ancak bitirebileceğiniz bir dergi.Süleyman Demirel'le "hüdayınabit yetenek" dediği Cem Yılmaz'ın yaptığı röportajı büyük bir keyifle okudum. İki zeki insan karşı karşıya gelince ortaya ne esprili, ne hoş bir sohbetin çıktığını görüyorsunuz. Şimdiye kadar Demirel'in kişiliğini, iradesini, insan analizlerini, espri anlayışını birkaç sayfada ortaya koyabilen bu kadar iyi röportaj okumamıştım."Haftalık"ta çok sevdiğim bir başka farklılık var, hiçbir yazıda, yazar ile okuyucu arasında diğer dergilerin çoğunda rastlanan mesafe, snob bakış havası hissedilmiyor. Samimi, sıcak bir iletişim çizgisi yakalanmış.Dergiyi hazırlayan tüm ekibi, değerli meslektaşlarımı kutluyorum. Tabii başta Ercan Arıklı'yı.Boşuna "Kral" dememişler ona.Ayna gerçeği yansıtıyor!

Devamını Oku

Kemal Derviş'in demokrasi anlayışı

14 Nisan 2003

Pazar günkü "AB'yi unutalım mı?" başlıklı yazımda özellikle Irak Savaşı'ndan ve Kıbrıs'taki gelişmelerden sonra Türk toplumunda Avrupa Birliği'ne karşı olumsuz bir hava yayılmaya başladığını ve bunu tehlikeli bulduğumu anlatmıştım. Aslında olay basında başlıyor, birileri öncülük ediyor ve istenen hava bir anda yayılıveriyor. Hükümet ve Meclis de hemen her konuda kararsız olduğu için sonuçta bu hava yanlış kararlara dönüşüyor.Aynı gün Hürriyet Gazetesi'nde Kemal Derviş'in Kabataş Eğitim Vakfı'nın toplantısında yaptığı konuşma vardı ve bu konuşmasında Derviş benimkilere benzer görüşler bildirmişti."Artık Türkiye'nin ABD ile ilişkileri her zaman çok kırılgan olacak. Oysa Avrupa ile birleşmeye gidebilirsek Avrupa'nın içinde çok ciddi söz sahibi bir ülke olacağız" diyordu.Türkiye'de AB üyeliği konusunda bir umutsuzluk olduğunu, Avrupa'nın da bu konudaki bazı endişelerine rağmen (ki bunlar sadece endişe ile kalmayıp karşı bir tutum da olabilir) yönümüzü, yolumuzu değiştirmediğimiz takdirde sonunda tam üyeliği elde edebileceğimizi ve bunun önemini vurguluyordu.Konuşmanın bu bölümüyle, dediğim gibi hemfikiriz. Ama aynı konuşmada Derviş'in Irak Savaşı konusunda söylediklerine hiç katılmıyorum. Diyor ki;"ABD'nin İngiltere'nin desteği ile yürüttüğü bu savaşa büyük bir tepki oluştu. Bir demokrasiysek, nüfusun çoğu buna karşıysa devletin bu savaşın yanında durmasını doğru bulmuyorum."Kemal Derviş'in bu anlayışına göre devletin her önemli karardan önce durup toplumun ne dediğine kulak kabartması, vatandaşları ne isterse öyle karar vermesi gerekiyor. O zaman her önemli olayda bir referandum yapılsın, millet karar versin. Meclis'e ne gerek var?Demokrasilerde kamuoyunun görüşü elbette önemlidir ama yine demokrasilerde parlamentodaki siyasi partiler kararların, çözümlerin, milletin temsilcileridir. Ülkenin geleceği için neyin doğru olacağına karar vermek, her ihtimali, detayı göz önüne alarak çözümü bulmak ve bunun SORUMLULUĞUNU TAŞIMAK onların görevidir. Parlamentonun ve 550 milletvekilinin anlamı budur zaten. Yine İngiltere örneğini vereceğim ama, orada da halkın çoğunluğu savaşa karşıydı. Blair ne itirazlarla karşılaştı, sonunda "Buna rağmen..." dedi. "Bu tarihi sorumluluğu alıyorum..." dedi, parlamentoyu ikna etti ve girdi savaşa.Acaba Kemal Derviş'e göre İngiltere demokrasiden pek anlamıyor muydu?Demokrasi konusunda yapılan hatalar da kulaktan kulağa yaygın bir kanıya dönüşebiliyor zamanla.Ve daha sonraki Meclis kararlarını da benzer sonuçlara çevirebiliyor.Demokrasinin ne olup olmadığının zamanında tartışılması ve anlaşılması gerektiğine bu yüzden inanıyorum.Depremin kolay önlemleri!"Kentim İstanbul" müthiş(!) projesi çerçevesinde "Depremin şakası olmaz" başlıklı bir basın bildirisi gönderilmiş. Bildiride uzman konuşmacılarla yapılan seminerler anlatılıyor. Bir de deprem anında okulda, evde neler yapılması gerektiği hakkında Nuh döneminden kalma bilgiler ve resimlerle hazırlanmış bir broşür var.Deprem öncesi, anında ve sonrasında aile bireyleriyle "neler yapılacağı" konusunda konuşmalar; "deprem plânı"...Masa altına girme, koltuk yanına çömelme, yatak, küvet yanına uzanma, kafayı çanta gibi eşyaların atanda koruma gibi önemli(!) bilgiler yer alıyor bu broşürde.Depremden, hele de İstanbul'da olma ihtimalinden söz edilen en az 7-8 şiddetinde bir depremden korunmayı bu kadar basit zannediyorlar hâlâ demek ki. Oysa değil.Eğer bu bilgileri hazırlayan (o broşürler, seminerler için de bir sürü para harcayanlar deprem bölgesine gitmiş ve inceleme yapmış olsalardı öyle basit çizimler ve çözümlerle olaya çare bulamayacaklarını bilirlerdi.Moralinizi bozmak istemiyorum ama benim deprem bölgelerinde deprem sonrası yaptığım incelemere göre bunların tümü geçersiz. Yüksek binalar yan yatıyor ve alt katların da üzerine çöküyor. Buna göre bodrum, zemin ve birinci katlar en emniyetsiz olanları.Bırakın "yanına saklanabilirsiniz" dedikleri yatak ve küvetleri, "en güvenlisi" olduğu söylenen sağlam kütleler; çamaşır makinesi, buzdolabı gibi eşyalar bile tosta dönüyor, pencerelerden fırlıyor.Onun için; bence yapılacak tek şey, eğer alt katlarda iseniz, ilk sarsıntıyı hissettiğiniz anda dışarı fırlamak ve binadan uzaklaşmak. O ilk sarsıntıyı hemen anlamak için de "deprem uyan cihazı" taktırmak.Özellikle yüksek binaların depreme dayanıklılığı, temelleri, kolonları mutlaka kontrol edilmeli, gerekiyorsa sağlamlaştırılmalı. Sağlam ise üst katta olanlar kolon yanlarında durup düşme ihtimali bulunmayan yerlere sıkıca tutunmalı. Merdivenlere koşmamalı.Tabiî İstanbul Belediyesi ve diğerlerinin broşürlere, seminerlere, reklâmlara harcayacakları paraları binaları kontrole ve sağlamlaştırmaya harcamaları çok daha akıllıca olurdu ama bu işler çok zahmetli. Yeterli reklâmı da yok. O yüzden özellikle kendilerinin, belediyelerin teşvik ettiği, izin verdiği plânsız, projesiz binlerce yapı ve içindekiler büyük tehlikede.Hükümet deprem konusunu ve binaların sağlamlaştırılma zorunluluğunu derhal gündemine almak ve en kısa zamanda en ciddi çözümleri üretmek zorunda!

Devamını Oku

Avrupa Birliği'ni unutalım mı?

12 Nisan 2003

Irak Savaşı konusunda AB'nin büyük ülkelerinin de Türkiye gibi yanlış politika izlemesi Avrupa'yı toptan zor durumda bıraktı. Gelinen noktanın AB'nin de sonu olabileceğini söyleyenler bile çıktı.Oysa zaman içinde bugünkü tablo büyük ihtimalle değişecek ve Avrupa Birliği yeniden güç kazanacaktır. Bir 3. Dünya Savaşı çıkarmak istemeyeceğine göre Amerika da Irak'ta olduğu gibi dediğim dedik tutumunu sonuna kadar sürdüremez.Bununla birlikte Irak olayı, AB'nin Kopenhag Zirvesi'nde Türkiye için yapılan konuşmalar, Kıbrıs meselesi, hepsi bir araya geldiğinde görülüyor ki moralimiz sıfırın altına iniverdi.Rauf Denktaş'ın AB'ye karşı olumsuz tutumu sanki aynen bize geçti."Zaten bizi almayacaklar. Vazgeçelim kapılarında beklemekten" sesleri yükselmeye başladı. Bu seslerin artık Avrupa'da yaşamış, Batılı, aydın kafalara sahip insanlardan da çıkmasını oldukça şaşırtıcı ve korkutucu buluyorum ben.Aynı sıralarda Avrupa ve Amerika ile aramızdaki mesafe açılırken bizim hükümetin Suriye, İran gibi ülkelerle yakın ilişkide olması daha da korkutucu.Zira AKP Hükümeti'nin bazı üyelerinin AB'yi istiyor görünmelerine rağmen aslında neyi istedikleri meçhul. Bu konuda (diğer konularda da olduğu gibi) kendi içlerinde bile görüş birliğine sahip değiller.İşin acı tarafı Irak Savaşı, Avrupa Birliği gibi ülkenin çıkarlarını çok yakından ilgilendiren konularda hükümet, iktidar-muhalefet yani Meclis'in tamamı ve devletin tüm birimlerinin görüş birliği içinde hareket etmesi gerekirken bu da yok. Adeta fokur fokur kaynayan, iki üst düzey yetkilisinin fikrinin birbirini tutmadığı garip, dengesiz bir yapı var ortada.Bütün bu olumsuzluklara, şanssızlıklara rağmen toplum, hükümetlerin ve muhalefetlerin Avrupa Birliği amacından sapma eğilimlerine şiddetle karşı çıkmak ve çok dikkatli bir politika izlemelerini istemek zorunda. AB konusunda geçmişteki yanlış politikalarımızdan gelen kaybımız var. Ayrıca istenen kriterleri yakalamış değiliz. Örneğin stabil bir ekonomi sağlayamadık. Hâlâ yüzde 30 enflasyonu olan bir ülkeyi almak istememeleri normal.Yargı sistemimizi, yasalarımızdaki yanlış ve eksikleri, 21. yüzyılda ilk çağ şartları ve kurallarıyla yaşayan bölgelerimizi, süregelen siyasi kirliliği, önü alınamayan rüşvet, kadrolaşma, yolsuzluk gibi olaylan kendimiz görüp eleştirirken onların eleştirmesine kızabilir miyiz?Türkiye için nasıl ince eleyip sık dokuyorlarsa diğer ülkelerde de benzerini yapıyorlar. Bugün İngiliz halkı sıkı kurallardan öyle bunalmış halde ki bir anket yapılsa en az yüzde 60'ı "AB'den çıkalım" diyebilir. Buna rağmen çıkmıyor. Doğu Avrupa ülkeleri de girebilmek için AB'nin isteklerini yıllardır harfiyen yerine getiriyor.Ayrıca düşünecek olursak o ülkelerin (Doğu Avrupa) nüfusu Türkiye'den kat kat daha az. Yani bizim AB'ye getireceğimiz sorumluluk çok daha fazla olacak.Bir kuşağın yaptığı hataların cezasını sonraki kuşaklar fazlasıyla çekiyorlar. Öfkeyle kalkan zararla oturuyor.Artık yanlış ata oynamaktan vazgeçmek zorundayız!(Not: Rauf Denktaş'ın Yeditepe Üniversitesi'ndeki konuşmasına yoğun programım nedeniyle gidemedim. Gitmek gerekiyormuş. Dün Ayşe Özgün'ün yazısında söz ettiği cümlesi tarihe geçecek nitelikte;"Türkiye'den aldığı 350 milyon doları Avrupa Birliği ona bir yılda vermez, 5 yıla yayar"mış."AB'yi nasıl istesin"miş. Nedene bakar mısınız?Gel de AB'ye karşı çıkanların samimiyetine inan şimdi!)Al Pacino hayranlarınaOnun gibi adamlar hiç yaşlanmayacakmış gibi gelir insana. Büyüleyici bir oyun gücü, harika bir fizik, ses, anlayacağınız had safhada bir donanım. Al Pacino. Sean Connery, Bruce Willis, Mel Gibson, Nicholas Cage gibi isimler bunlar. Ama onlar da yaşlanıyorlar işte. Sean Connery'nin yaşlandığını aklıma bile getirmek istemezken Al Pacino'yu da gördüm. Son filmi Çaylak'ta görüntü olarak eski halinden çok farklı maalesef. Tırnakları bile bozulmuş.Ama oyun gücü yerinde. Yine aynı hayranlıkla izliyorsunuz. CIA'in, kuruluşa girmeye aday gençleri nasıl eğittiğini ve kendi bünyesindeki zorluklan, ihanetleri anlatan bir aksiyon filmi Çaylak. Al Pacino da yaşlandığı için eski popülaritesini kaybeden üst düzey bir CIA elemanını canlandırıyor.CIA'in taktiklerini ve eğitimdeki acımasızlığını görmek son derece ilginç. Sinemaseverler izlesinler diyorum.

Devamını Oku

Kasımpaşa siyaseti ve 70 milyon siyasetçi

12 Nisan 2003

Diğer ülkelere gittiğinizde, eğer o ülke insanlarından tanıdıklarınız varsa, bir araya geldiklerinde siyaset dışında her şeyi konuştuklarını görürsünüz. Doğadan, çiçeklerden, sanat olaylarından söz ederler. Bir tek siyasete yaklaşmazlar. Bizde ise 24 saat sadece (veya genellikle) siyaset konuşulur. Türkiye'nin 550 değil, milyonlarca milletvekili vardır. Hatta bıraksanız bunlar arasından çıkacak başbakanlar bile nedense seçilmiş olanlardan daha iyi yönetecek gibi görünürler. Nedense? Seçilenler kendini "siyasi çıkar" komplekslerinden, hırslarından kurtaramadıkları için midir acaba? 70 milyon kişi önce iç siyaset uzmanı olarak yetiştik, şimdi hep birlikte dış politika üzerine doktorluk tezi hazırlıyoruz. Bizde üniversiteye filân gerek yok, pratik eğitimle ne uzmanlar yetişiyor. Nasıl yetişmesin, rüyalarımıza bile el koymuş vaziyette siyaset ve gelecek korkusu. Bu işte biz de zemzem suyuyla yıkanmış değiliz tabii. Görünüşe, güzel sözlere, göz boyama çalışmalarına, cebimizden aldıkları paralarla semirenlerin güçlü görüntüsüne ve hatta parti merkezi binalarının şıklığına bile nasıl kolayca tav olur, inanıveririz. En deneyimli olanlarımız bile önce nasıl reklâmlarını yapar, sonra da üç günde dönüverir.Toplum olarak nasıl da süt dökmüş kedi karakteri gösteririz (Buyrun, "Moda Kalamış Sorunu"na bakın.) Veya romantik sözlere, sloganlara aldanıp yanlış politikalara destek veririz. (Irak Savaşı kararına bakın.) Asıl ortaya çıkması gereken, topluma alternatif sunabilecek insanlarımız nasıl kaçar veya kolay yollara sapar? (Bunda bakacağınız yeri söylemeyeceğim.) Bu ortamda ülkeye yararından çok zararı dokunacak olanlar nasıl dönüşümlü olarak makam koltuklarını senelerce işgal eder? (Bunu da söyleyemem, öyle çoklar ki...) Boşuna dememişler "Her toplum lâyık olduğu şekilde yönetilir" diye. Bu kafaları değiştirmedikçe, aklımızı başımıza toplayıp "doğru" ile "yanlış" ı ayırmayı öğrenmedikçe, bu ayrımı ancak sınama-yanılma metoduyla yapabildikçe gelecek olanlar da gördüklerimizden farklı olmayacaklar bunu da bilelim yani. Üç cümle oradan, beş slogan buradan, birkaç tane de ismi duyulmuş adamı aldılar mı iş bitmiştir, ümit diye sarılıveririz. Ve yine sarılacağız da, göreceksiniz. Sonra yine sınama- yanılma. AKP kendisine ümit bağlayanları tümüyle hayal kırıklığına uğrattı. İktidara gelmek ile iktidar olunamayacağını bir kez daha ortaya koydu. "Sınama", dakika bir, gol bir olarak sonuçlandı. "Karizmatik" genel başkanın peşine takılanlar şimdi "Bu hükümetle yürümez" diyorlar. Erken seçime ne dersiniz? Onunla yürümez diyenler CHP'ye de en az onun kadar kızıyorlar. Ortada iktidar olmadığı gibi muhalefet de yok.Gözdağı(!)Hep bir elden Irak Savaşı"nı dahi komediye çevirmeyi başardılar. Önce tarihi yanılgı arkasından şimdi de ABD'ye "Kürtlerin Kerkük Musul'a girmesi konusunda gerekeni yapmakta zorlanıyorsanız biz yaparız" demişler. Onlar da buna karşılık; "Hodri meydan" deselerdi ne cevap vereceklerdi acaba? Bu kafa tutmayı Fransa, Almanya bile yapmıyor, hemen yan çiziverdiler, ABD'nin yanına geçtiler. Tamam demokrasi, savaş karşıtlığı ve hepsi, ve hepsi ama sonunda budalaca siyaset yapmıyor. Yapmamaya çalışıyor. Milletçe yorulduk. Tükettiler bizi. Musullarını, Kerküklerini de, Kürtleri, Türkmenleri de ne yapacaklarına kendileri karar versinler artık. Biliniyorlarsa -ki bilmiyorlar-bilenlere sorsunlar. Bunca deneyimli diplomatı, bürokratı, bilim adamı var Türkiye'nin. Ben ancak, 70 milyonun siyaset konuşmadığı gün, doğru yönetimi bulduğuna inanacağım ülkenin...

Devamını Oku