Bu filmin ana fikri...

6 Mayıs 2003

Uzun zamandır vizyondan kalktığını sandığımız bir film yeniden piyasaya çıktı. Filmde anarşik bir ortam, bitmeyen sorunlar, sokak kavgaları ve basın yoluyla kışkırtılan ordu var. Haydi hayırlısı!Tam yemek esnasında ekranda kafasından gözünden kanlar akan, bu halde bile sopalar ve satırlarla birbirine saldıran gençlerle polis ve askerlerin görüntüsü. Hani neredeyse kostümler dışında Mel Gibson'ın savaş filmlerinden farkı yok. Ya da Irak Savaşı görüntülerinden, insanın bir anda kalbi sıkışıyor, midesi kabarıyor.Aslına bakarsanız Türkiye'de olup biten olayları yüzeyden biraz daha derine inerek incelediğinizde sürpriz yok. Hepsi beklenen olaylar bunlann. İki durumda ortaya çıkıyor;1) Hükümetten memnun olmayan, bir an önce iktidara gelmek isteyen, bunun için de kamuoyu desteği yaratmaya ve oy kazanmaya ihtiyacı olan "muhalefet"ler nedeniyle.2) Başarısız hükümetlerin bu başarısızlığı örtmek amacıyla tehlikeli plânlar yapması sonucunda.Bunların ikisini de daha önce yaşadık. Her Cuma günü namaz çıkışında yaratılan olaylar, çevre il ve ilçelerden otobüslerle getirilip Boğaz Köprüsü'ne dizilen kadınlar, Meclis'te çıkarılan kavgalar, kürsüye saldırmalar birinci şıkkın son örneklerindendi.İkincisi ise genelde "darbe" ve "muhtıra"lar öncesinde ortaya çıkıyor. Başarısız hükümetleri destekleyen yayın gruplarında atılan manşetler, varsayımlar üzerine yazılan yazılar, ortaya yayılan asılsız söylentiler ve elbette yine istenen anarşik ortamın sokak gösterileri ile yeterince desteklenmesi sonucunda.Dinci partiler iktidarda olmadığında çıkan cami önü kavgaları neden onlar iktidara gelince kesiliverir?Bu gösterilerin yerini neden "solcu" denen gruplar alır? Atatürkçülükle solculuğun bir bağlantısı olmadığı halde neden 'Atatürk'ün adı böyle bir olayla sokağa düşürülür?Acaba her iki grup da aynı plânın birer parçası olabilir mi?Demokrasiye saygılı, siyaseti siyasetçilere bırakmaya kararlı, dikkatli konuşmalarına bu Hükümet'in bile çoğu kez takdir bildirdiği Genelkurmay Başkanı "en sert açıklaması"nı yapmış. Ordu bu tür olaylarla istenen kıvama getiriliyor.Bence ordu hiçbir hükümet ve muhalefetin yarattığı yapay sorun tablolarına, kışkırtmalarına kulak asmamalı ve "toplumun en güvendiği kurum" olma özelliğini özenle korumalı. Demokrasi ve laiklik kendi savunmasını yapar. Bu ülke sahipsiz değil. Ama...Unutulmamalı ki muhtıralar, ordunun çıkışları kof kahramanlar yaratıyor bu ülkede. "Giden" daha güçlü olarak "geri dönüyor."Ve bu oyunu oynamayı bazıları çok iyi biliyor!SARS bizi sarsmazBir Çin takımında oynayan iki futbolcu aileleriyle birlikte yurda dönmüşler.Anlattıklarına göre Çin'de kaldıkları otel karantina altındaymış. Ateşleri bile uzaktan kumandalı aletlerle ölçülüyormuş.Burada ne yapıldı diye merak ediyor insan. Yurda dönmeleri güzel, tehlikeden uzaklaşmaları sevindirici ama ya hastalık mikrobunu taşıyorlarsa?Biliyorsunuz 10-15 günden önce anlaşılamıyor. Yani şu anda ateşleri olmasa bile taşıyıcı olmaları mümkün.Bir önlem alındı mı halkı korumak için?Yoksa AİDS gibi SARS'ta mı bize işlemez diye düşünülüyor?

Devamını Oku

Baskıcı demokrasiye doğru

5 Mayıs 2003

AKP Hükümeti'nin farklı bir demokrasi anlayışı olduğu biliniyordu, şimdi bu farklılık(!) her alanda hızla kendini göstermeye başlıyor. Görünüşe bakılırsa onlar iktidarda oldukları sürece rejim kısaltılmış ismiyle "UY - UY DE" olarak devam edecek."Uysa da Yaptım - Uymasa da Yaptım Demokrasisi..."Onları seçenler güle güle kullansınlar yeni rejimlerini diyeceğim ama seçmeyenler de zorla kullanmak zorunda bırakılıyorlar.Meclis Başkanı tarafsız olması veya konuşmaması gereken her durumda hükümet sözcüsü olduğu duygusuna kapılarak lâfla peynir gemisi yürütmeye çalışması bir yana imparator yetkileri sunuyor kendine. Geldiği günden beri türban ve Irak Savaşı konusundaki zamansız (aynca yersiz) konuşmaları dışında güzel, yapıcı, devlet adamına yakışır bir konuşmasını hatırlıyor musunuz? Beyefendinin son icraatı Avrupa Konseyi'nde Türkçe simültane çeviri yapanların ödeneğini kesmek.Nedeni "tasarruf"muş. Bu ne tasarruf merakı? Milletin kesesinden son model süper lüks makam araçları, bakanlıklardaki israf, azaltacaklarına partililerini doldurdukları binlerce memur kadrosu, yazlık devlet lojmanları filân olduğu gibi dururken tek masraf önleme girişimi üç beş tercümanın parasını kesmek mi? Aa unuttum, bir de "61 yaşında emeklilik" önlemleri var. Sırası gelenlerin iktidar kölesi olmalarını sağlayacak, bunu yapmayanları (örneğin Dışişleri'ndeki büyükelçi ve konsolosları) en verimli çağlarında bir kenara atıverecek olan Zorunlu Emeklilik Yasası.Avrupa Konseyi'nde Türkçe "6 çalışma dilinden biri olma" özelliğini kaybedecekse, bundan sonra yapılacak konuşmalarda derdimizi yeterince anlatmayı başarıp başaramayacağımıza, getireceği olumlu, olumsuz sonuçlara konunun uzmanı Dışişleri bürokratlarına danışılarak karar verilir. Böyle tepeden inme, padişahvari emirlerle değil. Aslında nasıl olsa böyle baskıcı bir yönetim altında zavallı -hale gelen- bürokratların da aksi yönde görüş bildirme şansı olamaz ya, yine de gelenek budur. Ve şeffaflık bunu gerektirir.Milli Eğitim Bakanı zeki fakat fakir 10 bin öğrenci seçerek ve bunlar için 15 trilyon TL ödeyerek özel okullara göndereceklerini söylemiş. İlk bakışta harika bir karar değil mi? Ama şimdi iyi düşünerek tekrar inceleyin "bakan emriyle, kimseye danışılıp görüşülmeden" alınmış kararı:Bu 10 bin öğrenciyi adil şekilde kimler seçecek? Onların özel zekâlı ve yetenekli çocuklar olduğuna kim karar verecek?O çocukların ailelerinin AKP'ye oy vermemiş aileler olması mümkün olacak mı? Yoksa tümü yine partili veya eş-dostların çocukları mı olacak? Şeffaflık ve demokratik uygulama bu konuların da bilinmesini gerektirir.Binlerce dönüm arazinin "orman niteliğini kaybettiği" gerekçesiyle satış hazırlığının yapılması da bir başka UY - UY DE örneği. Dünyanın en güzel sahillerinden ikisi Ege ve Akdeniz kıyıları da yeni yasaya göre talan edilecek. Önceki dönemlerde "turizme hizmet", "tesis yapılacak" diye yakılıp, kesilip satılamayan, kurtulabilen son doğa harikası koylar da böyle elden gidecek. Gerçek bir demokrasinin şeffaflık ilkesi hangi arazilerin satılacağının ilân edilmesini, isteyene inceleme fırsatı verilmesini de gerektirir.Bu "Uysa da Yaptım - Uymasa da Yaptım Demokrasisi" ile, bakan, başbakan ve meclis başkanına imparator yetkileriyle nereye kadar gidebileceğiz bakalım!10 yıl önceydi...Bundan yaklaşık 10 yıl kadar önceydi tam hatırlayamıyorum, dönemin Milli Eğitim Bakanı Köksal Toptan'ı ve eğitim uzmanlarını davet ederek TV'de "Dershaneler ve sınav sistemi"nin tartışıldığı bir program yapmıştım.Veliler konuşmuş, öğrenciler konuşmuş, öğretmenler konuşmuştu. Hepsi üzgün ve mutsuzlardı. Hepsi böyle bir sistemin olmayacağını, ailelerin varını yoğunu dershanelere ve özel öğretmenlere yatırdığını anlatıyor, çözüm bulunmasını istiyorlardı.Aradan yıllar geçti. O yıllar boyunca on binlerce aile ve öğrenci aynı sıkıntıları yaşadı. Benim ailem de dahil...Hâlâ aynı noktadayız. O arada teknoloji son hızla ilerledi, dünya değişti ama biz ve olaylarımız inatla aynı noktada saydık. Yine dershaneleri ve sınav sistemini tartışıyoruz.Okula devam etmeyen son sınıf öğrencileri yerden göğe kadar haklı. Nasıl oluyorsa oluyor dershaneler "okul kazandırma" işini okullardan iyi biliyor. Burada tartışılması gereken şey gerçekten de aynı başarıyı liselerin neden gösteremediği...Sonuçlara bakıyorsunuz doğu illerinden, devlet okullarından gelen ve hiç dershaneye gitmemiş öğrencilerden de çok başarılı olanlar var. Demek ki tüm okullara sınav hazırlığında başarısız denemez. Demek ki işin içinde başka meseleler var.Büyük şehirlerdeki özel okullar ve devlet okullarının da çoğu iyi eğitim vermek ve dershane ciddiyetinde sınava hazırlamak sorumluluğu yerine öğrencileri ilk günden özel öğretmen ve dershaneye yönlendiriyorlar. Öğrenciyi düşündüklerinden değil, ne kadar öğrenci iyi üniversiteleri kazanırsa okul ve öğretmenlerin de bu başarıya o kadar ortak olacağından. O lisenin bir sonraki yıl tercih edilme oranının artacağından...Birçok okul ve öğretmen, öğrencilere kendi anlaştıkları dershane ve özel hocaları kendileri öneriyorlar. Bu önerileri dinleyen öğrenciler sınıfı da geçiyor, giriş sınavını da kazanıyor.Ne rahat bir anlaşma, ne rahat bir lise sistemi değil mi?Üstelik aynı sistemin benzeri lise giriş sınavları için de mevcut.Onun için de hiç kimse devamsızlık yapan öğrencileri suçlamasın. Suçlanması, tartışılması ve derhal değiştirilmesi gereken tek şey hiçbir medeni ülkede eşi, benzeri görülmeyen bu çağ dışı ahbap-çavuş sistemidir.

Devamını Oku

Ya müteahhit, ya siyasetçi!

3 Mayıs 2003

Aynı sözleri o kadar sık tekrarlayıp duruyorum ki bazen kendi kendime aynı yazıyı bir daha yazıyormuşum gibi bir duyguya kapılıyorum. Bütün bu duygular arasında beni en olumsuz etkileyen ise MAALESEF artık devlet kurumları ve kuruluşlarından hiç birine güvenilemeyeceğini hissetmem. Belediyelere güvenemezsin çünkü başkanlar mutlaka siyasete girmeyi, milletvekili, bakan (arkasından genel başkan, başbakan ve hatta cumhurbaşkanı) olmayı hayal etmekteler. Etmeyeni "Benim en önemli görevim bu işte başarılı olmak, ülkeme en iyi hizmeti vermek" düşüncesinde olanı yok gibi... Varsa bile onlar da seçildikleri siyasi partiye ihaleler yoluyla ve her yolla para aktarmayı en önemli görev sayıyorlar. Rüşveti veren veya siyasi yakınlığı olan ihaleyi, işi kapıyor, kati çıkıyor. Bakanlıklara güvenemezsin çünkü... Düzgün şekilde işletildiğine, başarılı bürokratların deneyiminden yararlanılarak geliştiğine, ileri adım attığına ve dahi o bakanlıkla ilgili sorunlara ciddiyetle eğilmeyi öncelikli görev saydıklarına emin olman imkânsız. En başanlı isimleri bile yeni gelen partilerin adamlarıyla değiştirmekten, kadrolarını yerleştirip partilerinin semirmesini sağlamaktan başka düşünceleri olmadığı her fırsatta karşına çıkıyor.Devletin siyasetle ilişkili olan, olmayan (ki çoğu ilişkili) hiçbir kurumuna güvenemezsin çünkü oralarda da hükümete hizmet etmeyen, onun çıkarlarını kollamayanların derhal gönderileceğinin (yeni emeklilik yasası başta olmak üzere) işaretleri açıkça veriliyor, bu kurumlarda olup bitenler duyuluyor. Bir "Bayındırlık" bakanının aile şirketlerine nasıl devletten iş sağladığı örneğini daha önce görmüştük. Bu aile, partili, arkadaş ilişkileri hemen her bakanın döneminde, sadece "şahıs isimleri" farklılığıyla sürüyor. İşte maalesef beni en olumsuz etkileyen duygu sevgili ülkemin "çıkardan başka bir şey düşünmeyen" siyasetçi hırslarına terkedilmiş olması. Depremde hasar gören Bingöl Lisesi'nin müteahhiti AKP milletvekili Fevzi Berdibek'miş. Bir lisenin hasar görmesi çok ciddi bir olay. Neden en ağır depremlerin olduğu Japonya'da, Los Angeles'ta depremler artık hiçbir binaya ve cana zarar veremiyor da Türkiye'de olan her depremde binalar çatlıyor, yıkılıyor ve canlar yitiyor?Önlemler açıklansın!O bina, yatılı okul yatakhanesi gibi çökseydi bile kimse Fevzi Berdibek'e bunun hesabını soramazdı. Çünkü kendileri "dokunulmaz". Bırakın bunu bir tarafa, şimdi istese o yıkılan yatakhanenin müteahhitliğini de alır. Kendisi için olmasa bir yakını için alır. Bayındırlık Bakanı'yla bir görüşmesi yeter de artar bile. Durum bu iken bizim gözyaşlarımız biter mi? Yıkılan yatakhanenin müteahhitleri için soruşturma başlatılmış. En kötü ihtimalle hafif bir ceza alır, belki kısa süre mahkum olur, birkaç ayda çıkarak yeni ihaleler kazanırlar. Dünkü yazımda Bayındırlık Bakanlığı'nın Yalova Depremi'nde yıkılan sitelerin müteahhitlerine yine site yapımı için iş verdiğini yazmıştım. Bugünkü haberimizde Ağır Ceza Mahkemeleri'nde davası olan müteahhitlerin Yalova Belediyesi ihalelerini aldıkları var. Prosedürleri hiç fark etmiyor değil mi, al birini vur ötekine. Beyler kazansın, vatandaş ölsün. Peki NE ZAMAN BİTER BU REZALET? Binlerce kişi daha ölene kadar sürer mi? Uzmanlar Marmara Bölgesi'nde yeni bir deprem olacağını bildiriyorlar. Bayındırlık Bakanı ile İstanbul Belediye Başkanı (reklâm çalışmalarından vakit bulursa) bir an önce TV'ye çıkarak İstanbul için alınan önlemleri, hangi binaların sağlamlaştırıldığını ve örneğin tüm okul ve yatakhanelerin kontrolünün yapılıp yapılmadığını halka açıklamalılar.Bu konu oyuncak değil!Çarşı'nın Diyarbakır çıkarması ve sivil toplum!Her konuda bir aymazlık, aylaklık almış başını giderken neyse ki sivil toplum ve ekonomiyi sırtlanan iş dünyası dikkatini dağıtmadan çalışmalarını sürdürüyor. Nisan ayı içerisinde;- Umut Vakfı'nın çocuklara "Silahsızlanma bilinci" verilmesi, oyuncak silahların bile gereksiz olduğu gerçeğinin öğretilmesi için hazırladığı Çocuk Şenliği...- İstanbul Sultanahmet Rotary Kulübü nün "yetişkinlerin 70-90 saatte okur-yazar olmalarını sağlayan KOYE Projesi" ni desteklemek üzere Sirkeci Tren İstasyonu'nda düzenlediği Tuluyhan Uğurlu konseri...- McDonald's Çocuk Vakfı'nın 17 bin ilköğretim öğrencisini kapsayan 2003 yılı "Sağlıklı Göz ve Eğitimde Başarı Projesi"...- Moda Sanat Girişimi'nin Moda'yı bozacak olan inşaatları durdurmak üzere açtıkları kampanyada toplanan binlerce imzayla Büyükşehir Belediyesi'ne gitmesi...Ve Çarşı Mağazaları'nın Mayıs ayında Diyarbakır'da açılacak mağaza öncesinde Diyarbakırlı kadınların el emeklerini Türkiye'ye pazarlamak için başlattığı proje hep takdire, övgüye değer sivil toplum olaylarıydı. Çarşı Mağazaları'nın, unutulan Güneydoğu Anadolu Bölgesi'nde, özellikle unutulan Güneydoğulu kadınların ekonomik bağımsızlıklarını elde etmek ve aile bütçesine katkıda bulunmak istemelerine destek vermesi bence çok iyi düşünülmüş bir proje. Proje kapsamında açılan atölyede kadınların 2 ayda hazırladığı ürünler Anneler Günü alış veriş döneminde satışa sunulacak. Time Dergisi'nin "Avrupa ve Ortadoğu Ülkelerinde Yaşayan Modern Çağın Kahramanları" arasında gösterdiği KA-MER Başkanı Nebahat Akkoç'un, organizasyonu başarıyla yürüten Sibel Asna'nın da böyle zor bir projenin sonuçlanmasında kuşkusuz önemli katkıları var. Türkiye'nin bütün şanssızlıklarına rağmen ayakta kalmasında büyük rol oynayan sivil toplum kuruluşlarını ve bu projeleri düşünüp uygulamaya koyan ekipleri gönülden kutluyorum. Ayakta alkışlanmaya değer insanlanmız onlar!

Devamını Oku

Deprem ve herşey!

2 Mayıs 2003

Yine bol bol konuşuyoruz. İhmallerimiz sonucunda ortaya çıkan her üzücü olayda yaptığımız gibi; Tipik "Türk vatandaşı sendromu".Önce yan gel yat, uyaranları "bunlara da ne oluyor böyle" diye şaşırarak izle ve keyfini bozma. Ama arkadan ağla. Buna "timsah gözyaşları" diyor bazıları.Milletin kesesinden çalanların baştacı edildiği, milyar dolarlar batıran patronların ağız kulakta eşi görülmemiş yeni dev alışveriş merkezleriyle ortaya çıktığı, yaptığı siteler depremde yıkılan müteahhitlere Bayındırlık Bakanlığı tarafından aynı bölgede yeniden inşaat izni verilen bir ülkede NEYE AĞLIYONUUZ?Ağlasak ağlasak hiç ders almadan aynı felaketleri tekrar tekrar yaşamamıza ağlama hakkımız var bizim... Yoksa ahırların bile sağlam kaldığı bir depremde depreme dayanıklılığı kontrol edilmediği için 200 öğrencinin üstüne çöken okulun, yüzlerce insanın yaralandığı, öldüğü apartmanların arkasından değil.Okulu yapan müteahhide ihale yasağı konmuş ama "fazla para istediği için"... Hiç kimse, anlı şanlı (YİBO) Yatılı İlköğretim Bölge Okulu isimleri verilen okulların inşaatını denetlememiş, sağlamlığını, depreme dayanıklılığını kontrol ermemiş ve anlaşılan müteahhit malzemeden çalarak ucuza çıkarttığı, kalite kurallarına uymayan, deprem garantisi olmayan binasında kurnazlıkla devleti iki kez çarpmış. Vicdan olsaydı "Bu vicdan azabı ona yeter" derdik ama olsaydı zaten bir okul binasında bu insafsızlığı yapamazdı.Okul müteahhitlerinden birinin yakınları, bir apartmanın müteahhidinin eşi ve çocuğu da enkaz altında kalarak yaşamlarını kaybetmişler. Görüldüğü gibi dikkatsiz-likliğin, ihmalin veya açgözlülüğün cezasını insan kendi canı yanarak da ödeyebiliyor.Tayyip Bey'in sözüBaşbakan Recep Tayyip Erdoğan ve bakanları dün hemen deprem bölgesine gitmişler. Gerçi ben TV'de halkın bir AKP milletvekilini uzun uzun yuhaladığını izledim ama diğerlerini görmedim. Belki onlara daha nazik davranmış "geldiğinizden beri kadrolaşmayla türban tartışmalarınız dışında bir icraatınız olmadı. Ne depremin, ne de sürünen halkın beklemeye tahammülü olmadığını düşünmediniz" dememişlerdir.Tayyip Bey depremzedelere "Kontol ve zemin etüd çalışması yapılmamış, malzemeden çalmış, suçluları bulacağız" sözü vermiş. Bu da herhalde, kendi Belediyeleri döneminde, Erdoğan ile bugün bakanlıklara doluşturulan belediyeci arkadaşlarının izniyle (veya göz yummasıyla) inşa edilmiş binlerce yapının hepsinde deprem beklenen İstanbul'daki okul, hastane, hava alanı ve tüm binalarda kontrol ve etüd çalışmaları yapılmıştır anlamına geliyordur. Gelmiyorsa bunun hesabını biraz zor verir. O da Allah muhafaza İstanbul'da hesap soracak adam kalırsa tabiî.Başbakan Erdoğan ve hükümeti deprem hazırlıklarına, önlemlerine öncelik vermek, "550 proje" diye çarşı, pazar, havuz, alt geçit, üst geçit inşaatlarına milyar dolarlar harcayan (sonra da bu geçitleri kapatarak insanların trafikte telef olmasına sebep olan) belediye başkanlarını da ciddi şekilde uyarmak zorunda!(Not: Haftalardır bu çarşı, geçit gayretini yazmaktayım. Dün Hürriyet'te Yalçın Bayer'in sütununda yer alan altgeçit-üstgeçitlerin nasıl bir rant kapısı olduğunu açıklaması beni çok aydınlattı. Geçit merakının nereden geldiği anlaşılıyor.)Bu kadarına ancak "pes" denir!Vatan Gazetesi'nin Londra muhabiri Jan Devletoğlu Perşembe günü, depremden sonra farkettiği garip bir durumu haber verdi. Şöyle diyor Jan;"İngiliz televizyonları Türkiye'de, Bingöl'de olan depreme geniş yer verdi. Özellikle çöken okulda enkaz altında yaşamını yitiren çok sayıda öğrenci onları fazlasıyla etkiledi. Oysa bu arada Türk TV'lerine baktığınızda zaman zaman verdikleri haberler dışında programlarda hiçbir değişiklik yok. Eğlence programları, şarkılar, danslar, göbek oyunları her zamanki temposunda devam ediyor. Sanki bir gece önce ülkede büyük bir felâket yaşanmamış gibi!"Perşembe günü ve akşamı aynı durum benim de dikkatimi çekmiş, akşam saatlerinde bir yarışma programında (galiba program hostesleriydi) saten, dansöz kıyafeti gibi şıkır şıkır süslü kostümler içinde göbek atan ve pek mutlu, pek eğleniyor görünen bir grup genç kızı gördüğümde "Pes doğrusu" demiştim.Hatırlayacaksınız, tesadüfen Perşembe günkü "Göbek atın, eğlenmek hakkınız!" başlıklı yazım da tam bu konu üzerineydi. Tüm kanalların 24 saat eğlence, kadın, magazin programı yapmalarından insanları "uyuşturucuya alıştırır, madde bağımlısı yapar gibi" eğlence programı bağımlısı haline getirmelerinden söz etmiştim.Sorumsuz bir medyaArtık bu kadarına birilerinin gerçekten "DUR" demesi gerekiyor. Medya, (üçüncü dünya ülkeleri denen en geri kalmış olanlar dahil) hiçbir ülkede bu kadar sorumsuz davranmaz. Hiçbir ülkede bütün değerler tek bir değer "para" uğruna bu kadar gözardı edilmez ve topluma saygısızlık yapılmaz.Televizyon kanalları sadece Türk toplumunu hiçe saymakla kalmıyor, bugüne kadar bize yakıştırılan imajlar yetmezmiş gibi diğer ülkeler gözünde "hasta toplum" imajı da yaratıyorlar.Bir çok okurum bu konuda bir kampanya başlatılmasını istiyor uzun süredir. Ne kadar haklı olduklarını görmüyor musunuz.Kızılay haklı!Bingöl'de Kızılay çadırları için çıkan olaylar da depremin kendisi kadar üzücü. Kendilerine çadır verilmesi için adeta bir ayaklanma havası yaratan, taşlarla araçlarla saldıran yüzlerce Bingöllü ancak güvenliğin havaya ateş açması sonucu durdurulabildi.Dün, Kızılay Başkanı Ertan Gönen'in konuşmasını izledikten sonra hatanın Kızılay'da değil Bingöl Valisi'nde olduğuna inandım.Güvenlik kuvvetlerinin olayları durdurmak için havaya ateş açmasına gelince... Zaten acısı olan kendini kaybetmiş insanlara bu muamele kabul edilebilir bir davranış değil. Bu adamları oraya göndermeden önce kimse bir konuşma yapmıyor, onları uyarmıyor mu Allahaşkına?

Devamını Oku

Göbek atın, eğlenmek hakkınız!

30 Nisan 2003

Ne zaman BBG ile ilgili olarak bir tenkit yazısı yazsam okuyucularım, özellikle kadın okurlar hemen kaleme, pardon bilgisayara koşuyorlar."BBG'ye itiraz etmeyin, onun insanları aylaklığa alıştırdığını söylemeyin" demek için değil. "Bunca rezalet program varken neden sadece BBG'yi yazıyorsunuz" demek için. Bu kadın okurların çoğu ev hanımı. Yani gün boyunca ve akşam saatlerinde TV izlemeye vakit bulanlar ve çocuklarıyla birlikte de izleyenler.Televizyon yönetenlerin "Memlekette saçmalayan, ipe sapa gelmez faaliyet ve konuşmalarla gündemin tepesine oturup isim yapan ne kadar şişirme isim, "sanatçı adı altında vatandaş", falcı, ahçı, dansöz varsa onları bulun çıkarın. Biraz da göbek ve şaklabanlık ekleyin, reyting yapar" inancının tam aksine görüş bildiriyorlar hepsi de. Sabahtan başlayıp akşama kadar devam eden, sonra da "Prime time" denilen en çok izlenen saatlerde de kâh "talk show" adı altında (güzel yapılan bir iki tanesi hariç), kâh magazin programı olarak kanallarda yer alan programlardan bıkıp usandıklarını söylüyorlar.İşte bunlardan birinden (bu kez çalışan bir okurumuz) kısa bir bölüm. Mektup Mimar Sinan Üniversitesi öğretim görevlisi Arzu Pamukçu'dan geliyor:"Sabahtan akşama kadar her kanalda yayınlanan kadın programları. Kadınlar spor yapmasın, kitap okumasın, kursa gitmesin diye sanki her saat bir kanalda bunlardan var. İki şarkıyla ünlü olmuş biriyle saatlerce geyik konuşmalar, yemek bölümünde genellikle çok kilolu insanlar tarafından ayrıntısıyla verilen yemek tarifleri, arada "can boğazdan gelir, ne gerek var spora, rejime" mesajları, her gelenle 40 yıllık dostmuş gibi sanal samimi konuşmalar, göbek atmalar.Başka bir kanalda yedinci sınıf Meksika dizileri, içi boş masallar..."Ve şöyle bitiriyor mektubunu Arzu Pamukçu:"Sonuç olarak ailece izleyebildiğimiz 4 kanal kaldı: CNBC-E, Kanal 8, History Channel ve Discovery C.Lütfen bize sütununuzda bu konudaki görüşlerinizi de bildirin. Saygılarımla"Neyi iletiyorlar?Daha önce de defalarca tekrarladığım görüşümü bildiriyorum; çok haklısınız, aynen katılıyorum rahatsızlığınıza.Ben ve ailem de uzun süredir bu nedenle neredeyse televizyon seyretmekten tümüyle vazgeçtik. Reyting ölçüm aletlerini nereye takıyorlar bilmiyorum ama bu ölçümlerin "kafası olan" ve "düşünebilen" (üstelik yıllardır birbirinin tekrarından başka bir şey olmayan kadın ve eğlence programlarından içine fenalık gelmiş) izleyici kitlesiyle bir ilgisi olmadığı muhakkak. Sorumsuz televizyonculuk anlayışı nedeniyle ve TRT'nin bile özel kanallara özenmesi sonucunda toplumların en önemli iletişim aracı olan TV'nin etkisi de Türkiye'de sıfırlanmış durumda.Eğitimsizliğin neden olduğu; trafik, gençlik sorunları, intiharlar, çocuk tecavüzleri, cinayetler, yasaların işletilmemesi, dedikodu, büyük kitlelerin çeşitli endişeleri, korkuları, fala-büyüye, din konusunda yanlış bilgilere inanma gibi sayısız problemi olan, gazete-dergi-kitap okumayan, sanat-kültür faaliyetlerinden anlamayan ve hoşlanmayan bir toplumda 24 saat göbek ve geyik muhabbeti. Atılan anlamsız kahkahalar... Bundan daha kötü örnekler düşünebilir misiniz?Yetenek olsaydı!Kafayı sürekli reytinge takacaklarına, örneğin BBC'de nasıl bir yayıncılık anlayışı olduğuna bir göz atsalar doğruyu kolayca bulacaklar. Gün boyu yayınlanan programlarda çocukları, gençleri, anne babaları kendileriyle ilgili konularda nasıl eğittiklerini görecekler. Resim, müzik, genel kültür, trafik, kaza anında ilk yardım, görgü... Her şey veriliyor.Biraz önce özel bir kanaldaki iki müzik sanatçısının sunduğu "eğlence-kadın" programına gözüm takıldı. Koca koca kadın konuklar çocuk gibi sandalye kapmaca oynarken aralarda da göbek atıyorlar.Başka kanallarda da dekolte giyimi iyice abartan, dansözlerle yarışan kadınlar dans ediyor.TV'lerdeki saçmalık yetmediği için "Vajina Monologları" ekibi seksi malzeme yapan yeni bir oyunu Avrupa'dan alıp oynayacaklarını açıklıyor.Doğa Rutkay hanım, bakmış ki şöhret gidiyor;"Site açıp yatak, giyim, çalışma odalarımı sitemde sergileyeceğim. Çıplak fotoğraflar da olabilir " diyor. Şu andan itibaren onu pogramlarda konuk olarak görebiliriz demektir. Yeteneği olan, kendine güvenen başka tiyatro oyunu, başka "site" mi bulamıyor?Rezaletin boyutu arttıkça "lâf bol, istismar çok, icraat yok" dinci partilerin oyları artıyor. TV kanalı yöneticileri bir araya gelerek parayı tek ölçü olmaktan çıkarmalı, ortak kararla televizyonlara çeki düzen vermeli artık.Yazık oluyor güzelim Türkiye'ye!

Devamını Oku

"Vatandaş bizi sopayla dövmeli!"

29 Nisan 2003

Uzunca bir süredir belediyelerin şehirleri yıkıp yıkıp yeniden inşa etmeleri, gereksiz masraf yaratma huyundan vazgeçmemeleri üzerine yazılar yazıyorum. Biz en çok İstanbul'u gördüğümüz için de örnek doğal olarak orası oluyor.Halktan toplanan vergilerin billboard reklâmlarına, kenarda kösede gereksiz üst geçit veya tramvaylara, gösteri havuzu, çarşı gibi şov amaçlı inşaatlara harcanmasına itiraz ediyoruz. Tabiî yol ve kaldırımların sökülüp sökülüp yeniden yapılmasına da.Büyükçekmece Belediye Başkanı Hasan Akgün bu yazılarım üzerine bir süre önce arayarak önemli bir açıklama yaptı."Şehirler yap boz tahtasına döndü, Türkiye'nin asıl sorunu bu. Aslına bakarsanız vatandaş bizi sopayla dövse hakkıdır" diyen Akgün şunları söyledi;"Bir yolda daha sonra telefon, elektrik, su, kablolu yayın nedeniyle kazı yapılacağını bile bile oraya yol inşaatı yapıyorsanız devletin bunu yapandan tazmin etmesi lâzım. Bunu kanun istemeli ama böyle bir mevzuat yok. Sağlam bir şehir idaresi olsa, Batı dünyasındaki gibi önce alt yapı tamamlanır, sonra üst yapıya başlanır.Bizde siyasi baskılarla plânlar değişiyor, kazılar bitmek bilmiyor. Alt Yapı Plânlama, Koordinasyon Kurulları'nın çalıştırılması gerekir, çalıştırılmıyor. Sorgulayan yok, yaptırım yok. Herkes aklına eseni yapıyor. Hepimiz; belediyeler, İSKİ, İGDAŞ, TELEKOM hepsi sorumludur."Yazmakta ne kadar haklı olduğumuz bizzat bir başkanın ağzından doğrulanıyor.Başka söze gerek var mı? Bulmuşlar saf halkı işletip duruyorlar. Biz uyudukça sonu gelmez, bilesiniz!Uzakdoğuluların sıkıntısıTanju Vural isimli okurumdan gelen mektup çok üzücü, trajik bir gerçeği ortaya koyuyor. Millet olarak hâlâ nasıl olgunluktan, nezaketten uzak davranabildiğimize inanamıyorum bunları duyunca... Bakın ne diyor Tanju Bey;"Son günlerin meşhur hastalığı SARS... İnsanlar ölüyorlar... 25 ülkeye yayılmış durumda hastalık... Kendimizi Avrupa Birliği'ne hatta daha da İyi yerlere lâyık gören bizler ne yapıyoruz? Yolda gördüğümüz Uzakdoğululara "SARSLIII" falan diye bağırıp onurlarını kırıyoruz. Nereden mi biliyorum... Çünkü eşim Japon... Ayrıca Japon Konsolosluğu'ndan gelen uyarı e-mailinde bile bu konuda uyarılar var... Bu, başka insanlarla alay etme hastalığı SARS'tan tehlikeli bence. Çünkü bunun virüsü saygısızlık ve bu virüsü taşıyanların oranında dünya birincisi olduğumuza eminim. Üstelik çocuklarımıza da bulaştırmışız." Söyleyin lütfen, ne hissediyorsunuz şimdi? Ya da şöyle diyeyim siz Tanju Vural'ın yerinde olsanız ne hissederdiniz?Yazık bu çocuklara, uyanın artık!Gazetelerde canilerin, sapık ruhluların (veya ruh hastası deyin hepsi geçerli) tecavüzüne uğrayan kız çocuk haberleri dayanılır gibi değil.Haberi okuyorsunuz dehşet verici. 11, 12, 15 yaşlarındaki kızlara hayvanlar gibi saldırmışlar. Fotoğraflarına bakıyorsunuz suratta bir suçluluk ifadesi yok, hayatından memnun.Yarabbi, kâbus mudur nedir bu?Kimse dur demeyecek mi bu insanlık dışı olaylara?Memlekette bunca ciddi sorun varken daha ne kadar süre siyasetçi budalalıklarıyla uğraşacağız?O adamların yüzünde korku ve suçluluk duygusundan eser yok çünkü ceza da yok. Onları salıveriyorlar.11 yaşındaki çocuk için bile "beni tahrik etti" deyip inandırabilir bunlar. Sonra da yargı "hafifletici neden" bulur ve bırakıverir. Yasalar tecavüze uğrayanı değil, tecavüz edeni, soyulanı değil soyanı, öleni değil öldüreni koruyor bu memlekette.Durum böyle devam ederse sapıkların ilköğretim okulları önünde sıraya girmesini kim, nasıl önleyecek?Bırakın türban tartışmalarını bir tarafa da "nasıl önlenecek" anlatın millete artık!Yazarın notuSevgili okurlarım, bazen yazılarımda nedenini anlayamadığımız imlâ hataları, kelime hataları oluyor. Biliyorum, çünkü onları görünce ben de şaşırıyorum. Bazen hızla yazarken hatalı bir noktalama işareti kaçabiliyor ama "cumhurbaşkanları" kelimesinin birkaç kez büyük "c" ile yazılması gözden kaçabilecek bir hata değildir. Sanıyorum benim "Cumhurbaşkanı Sezer" için kullandığım ve özel isim haline geldiği için de büyük "c" ile başladığım kelimeleri gören bir arkadaşımız, akşam saatlerinde, hata yapıldığını düşünerek bütün kelimelerin başındaki harfleri değiştirmiş olmalı. Başka bir neden varsa, o da şu anda benim aklıma gelmiyor.Her neyse, ben nadiren de olsa rastladığınız imlâ hatalan için özür diliyorum. "Cumhurbaşkanı" sadece belli bir cumhurbaşkanı kastedildiğinde büyük harfle yazılır.

Devamını Oku

Vatandaş Sezer'e itirazım var!

29 Nisan 2003

Cumhurbaşkanı Sezer eşi ile birlikte Bilkent Center'de alışveriş yaparak "Çeşitli gıda ve ihtiyaç maddeleri" almış. Yine "halk çocuğu sendromu".Bakın şimdi, çeşitli gıda ve ihtiyaç maddeleri alışverişinin spor kıyafetle yapıldığı da vurgulanmış. Bu ayn bir önem taşıyor, zira Turgut Özal'ın göğsünde "Number One" yazılı tişörtünden bu yana liderlerin, siyasilerin spor kıyafet giymesi Türk halkı için ayrı bir anlam ifade etmekte. Derviş, Baykal ve daha birçok siyasetçi spor kıyafetleriyle bizi kaç kez fena halde etkilemediler mi? Nedendir bilinmez.Gelelim "gıda ve ihtiyaç maddeleri"ne. Cumhurbaşkanı ile eşi gıda, temizlik ve diğer tüm ihtiyaç maddelerinin alışverişi maaşlı memurlar tarafından yapılan bir köşkte yaşamaktalar. Burası ikisinin yalnız yaşadığı, ihtiyaçlarını karşılamak zorunda oldukları bir "yuva" değil. Resmi bir bina ve oradaki sistem her cumhurbaşkanı döneminde benzer şekilde, çok sayıda görevli tarafından yürütülüyor, ihtiyaçların ve görevlilerin parası da devlet tarafından ödeniyor.Mesele nedir peki? Nedir bu zaman zaman sadece çarşı, pazar ve alışveriş merkezlerinde ortaya çıkmanın ve sıradan bir emekli çift görüntüsü vermenin nedeni? Omo'yla, Vernel'i veya bisküviyle çikolatayı görevliler alamıyor mu? Yoksa bu bir halktan ve mütevazı, görünme, "Bakın cumhurbaşkanı olmak bizi değiştirmedi" mesajı verme mi oluyor? Rahşan ve BülentEcevit de yaparlardı bunu, cumhurbaşkanının yapması daha da gereksiz görünüyor göze.Evet bizde Avrupa ülkelerindeki liderlerin bisikletle işe gitmesi de yazılmış ve örnek gösterilmiştir ama onlar "masrafların minimuma indirilmesi" açısından örnektir sadece. Yoksa siyasi sorunlan Türkiye kadar çok olan ve önemli devlet adamlarının korunmasına da gerek duyulan bir ülkede bu hem ciddi bir risktir hem de zaman sorunudur.Türkiye çok kritik bir noktada, cumhurbaşkanlarının yerinde konuşmaları böyle anlarda çok şeyi değiştiriyor ama siyaseti ve ekonomiyi iyi izlemeleri ve hata yapmamalan şartıyla. Yoksa "Tezkere" hakkında Meclis oylamasından önce "Benim şahsi görüşüm" diyerek yapılan açıklamada olduğu gibi yanlış zamanda, yanlış etkilemelere de sebep olabilir. Bu nedenle cumhurbaşkanları için zaman çok önemlidir.Tabiî ki onlar da dinlenecek, kendilerine vakit ayıracaklar. Ama biz Sayın Sezer'i konserlerde, tiyatroda, sinemada, kültür ve sanat festivallerinde, resim sergilerinde görmüyoruz. Keşke boş vakitlerini gıda alışverişi yerine halka örnek olacak, yönlendirecek faaliyetlerde değerlendirseler.Çok daha iyi olmaz mıydı sizce de?Mudo BahçeNe yaptım ettim, akşamın geç bir saatinde kapanırken yakaladım ama yine de gittim ve gezdim Maslak'taki MUDO BAHÇEyi. Onun hemen yakınındaki 4000 m2'lik akıllara seza MUDO mağazasını daha önce görmüştüm, şimdi o da baştan aşağı tamamıyle değişmiş. Önce hangisini anlatayım size? Haydi "Bahçe" den başlayalım; bahçesi olmayanlarında evlerinde, balkonlarında kullanabilecekleri her tür eşya ve aksesuarın bulunduğu bir mağaza burası. Onun da büyüklüğünü söylemeden geçemeyeceğim, iki kata yayılmış 2000 m2'lik bir bahçe. Hiç abartmıyorum, bu mağazaların ikisini de dolaşırken, ekonomik krizin en yoğun olduğu günlerde dahî moralini bozmadan "İş adamları yatırıma devam etmeli, üretim ve tüketim yavaşlarsa kriz ağırlaşır" diyerek yatırımlarını sürdüren, her türlü zorluğu göğüslemeye çalışarak bu muhteşem mağazaları ortaya çıkaran Mustafa Taviloğlu'nun kulaklarını en az on kere çınlattım.Bahçeler için Türkiye'de ilk kez gördüğüm, ağaçtan yapılma doğal çardaklar, sarmaşıklar ve mumlar sarkan bu çardakların altinda tik masa takımları, sepetler, mumlar, modern ve klâsik şezlongların, saksıların bin çeşidi, hasır, bambu koltuk takımları,.. Kısacası bahçe, havuz kenarı, yazlık, kışlık evler için cıvıl cıvıl her türlü malzeme ve mobilya.MUDO BAHÇE mağazasının biraz ilerisindeki diğer MUDO'da ise yerli ve yabancı ev eşyaları, yatak odasından oturma odası takımlarına kadar yine olağanüstü güzellikte mobilyalar, çerçeveden yapay çiçeklere, her türlü aksesuar ve tabii ki MUDO'nun giyim eşyaları...Fiyatlar da MUDO'da her zaman olduğu gibi gayet mâkul.Eğer İstanbul'da oturuyorsanız ve eğer Maslak'taki MUDO mağazalarını hâlâ görmediyseniz bugünden tezi yok görün. Bana teşekkür edeceksiniz!(Adres: Eski Büyükdere Cad. No:25 Ayazağa)Sars korkusu!Asya ülkerinde başlayarak Kanada ya sıçrayan, Çin ile birlikte Avrupa ülkelerinin birçoğunun da panik içersinde önlem almaya çalıştığı SARS hastalığından ölenlerin sayısı 333'ü buldu. Türkiye'de gelişmeleri basından izleyenlerin korkusu da doğal olarak artıyor. SARS konusunda Türkiye'de en fazla bilgiye sahip doktorlardan biriyle yaptığım konuşma ile ilgili olarak bana da daha detaylı soru soran okurlarım var. Örneğin; "Madem ki havada 5-6 saat kalıyor ve hastanın dokunduğu eşyalardan da geçiyor, nasıl korunabiliriz?" sorusunun cevabını öğrenmek isteyen genç okurlar.Bu sorunun cevabı o yazıda verilmişti, doktorun söylediklerini tekrarlıyorum;"Hijyene çok dikkat edilecek. Eller sık sık yıkanacak. Karşılaştığınız arkadaşlarla öpüşmekten mümkün olduğunca kaçınılacak. Ve uçaklarda mümkün olduğunca maske ile korunulacak."Birçok Avrupa "havayolu"nda uçuşlarda klima sistemi çalıştırılmamaya başlandı çünkü biliyorsunuz klima ile sürekli sirkülasyon yapan havadaki virüs ve bakteriler kolayca bulaşabiliyor. Onun için "Bir şey olmaz" rahatlığına girmemek lâzım.Tabiî devletin de en kısa zamanda Türkiye'ye gelen yolculan, binlerce turist dahil, büyük bir dikkatle kontrol etmesi. Şüphelileri almaması.Turizm önemli ama bu kadar hızlı yayılan bir virüsten toplumu korumak daha önemli.Sağlık Bakanlığı bu konudaki önlemleri de açıklamalı!

Devamını Oku

İran'a döndük Maşallah!

26 Nisan 2003

Ne güzel bir resimdi o, karaçarşaflı İranlı kadınlar arasında bizim bakan eşimiz. Bizimkinin de bir tek çarşafı eksik. Hani fotoğrafa bakan, İran ya da Afganistan'ın eski halinde (şimdi orada bile kadınlar başörtüsünü serbestçe omuzlara indiriyor) bir "evde kadınlar günü" zanneder. Öyle de iyi kaynaşmışlar birbirleriyle. AKP'nin fotoğrafçısı erkek olduğu için içeri alınmamış. O kadınlar arkadaşlarının 8-9 yaşındaki erkek çocuklarından bile öcü gibi kaçıyorlar, fotoğrafçıya izin verirler mi? Şimdi bu tabloya bakanlar arasında AKP'nin ılımlı, farklı, değişmiş bir parti olduğuna inanarak ona oy verenler kendilerine bir "bravo" çeksinler lütfen. Onların "AB'yi de istiyoruz", "ABD ile de iyi ilişkiler içinde olacağız" sözleri hep gördüğünüz bu tablolara ulaşmak, Türkiye'yi İran benzeri bir ülke yapmak, güçlerini de giderek arttırmak için söylenmiş sözlerdi. AB'yi farklı nedenlerle isteseler bile normal bir yönetim gibi davrandıkları takdirde "taban"larını başka partilere kaptırma korkusu bunu uygulamalarına, ülkenin geleceği için samimi, çağdaş bir çaba göstermelerine asla izin vermeyecek. AKP toplumda halkın çoğunluğuyla, muhalefetle, orduyla inatlaşa, inatlaşa Türkiye'yi bir kez daha çıkmaza sürüklüyor. İran gibi, burnunun dibinde güzel, özgür, demokratik, laik ve Müslüman bir ülke örneği istemeyen komşularımız da ona yardımcı oluyor. Bugüne kadar İranlı siyasetçilerin eşleri Türkiye'ye yapılan resmi ziyaretlere neden böyle koşarak gelmiyorlardı? Demokratik bir ülkede başı açık siyasetçi eşleri tarafından karşılanmak da mı inançlarına halel getiriyordu? Yoksa başı açık kadınlar yeterince Müslüman mı değiller di? AKP çok tehlikeli bir oyun oynuyor. Başarısız yönetiminin cezasını, bir acı tecrübe daha yaşayarak Türk toplumu çekmemeli. Orduyla, toplumla inatlaşmak bugüne kadar kimseye yarar sağlamadı. Ülkeye de!

Devamını Oku